21 Aralık 2013 Cumartesi

Alis, Harikalar Diyarından Tüymüş Bulunuyor

Memleketten kadın manzaraları...
Yeni çıkan öykü kitapları, derlemeler, bir proje için bir araya gelen öykü yazarları... hepsi öyküseverleri heyecanlandıran, sevindiren haberler. Bu nedenle Notabene Yayınlarından çıkan Alis, Harikalar Diyarı'ndan Tüymüş Bulunuyor da Kadınlardan Gülümseyen Öyküler altbaşlığıyla kadına dair yeni ve mizah dolu öyküler okuyacağımızı muştuladı bize. Ayşegül Çelik'in editörlüğünde hazırlanan kitap kendisininkiyle birlikte on dört öyküden oluşuyor.
Önsöz oldukça alçakgönüllü bir biçimde başlıyor: “Ortak hedefimiz; tüm zamanını, aklını, enerjisini kadın hareketine ayıranlara bir selam çakıp, okuyacakların yüreğine de hafif bir rüzgâr üflemekti.” Bu sözlerden sonra şiddetin her türlüsüne hayır denilerek, kitap Gezi direnişine armağan ediliyor. Öyküleri okudukça görüyoruz ki bu memlekette kadınlara dair komik bir şeyler yazmak pek de kolay değil! Daha doğmadan başlayan kadın-erkek ayrımı, çocuk yaşta evlilikler, yapılması mecbur çocuklar, koca baskısı ve hatta şiddeti derken, hafifçe gülümsememizi sağlayan bir cümlenin ardından bile hayatın gerçekleri bir kabus gibi çöküyor üzerimize.

İlk öykü Gaye Boralıoğlu'nun Pilavcı Karısı. Adından da anlaşıldığı üzere uzun yıllardır kocasına yardım etmek için pilav pişirip tavuk diden bir kadının hikâyesi. Öykü uzun bir monolog biçiminde ilerliyor, Boralıoğlu senaryo yazımından gelen ustalığını buradaki günlük dilde de gösteriyor. Kadın emeğinin görünmemesi, hasbelkader büyüyen çocuklar, “iyi” adam olmasına rağmen yine de yenen dayaklar ve bunların doğal anlatımı önsözdeki hedefi yakalatır nitelikte.
Aslı Perker'in Terapi adlı öyküsü de yıllar süren şiddet dolu bir evliliği anlatıyor. Burada da dayakçı kocanın psikoloğa gitmeye mecbur edilmesi öykünün mizahi yanını oluşturuyor. Psikoloğun ne olduğu, niye gitmesi gerektiği, hakimin niye karıştığı, hele karısıyla beraber orda ne yapacakları kafasını oldukça karıştırsa da Ali Osman Bey'in, hapse girmemek için yapması gerekenlere mecburen katlanacaktır. İlk seans sonrası verilen ev ödevinden kaçmak için yapılan jest ise öykünün can alıcı noktalarından biri. Öykü, uzun yıllar süren geleneksel bir evliliği oldukça içerden ve doğal bir bakış açısı yakalayarak anlatmış.
Öyküler genelde evliliğin hapsettiği kadınları anlatıyor fakat Deniz Tarsus “Kuru Kayısı” öyküsünde evlilik olmadan da “aile” kurumunun özellikle bekâr bir kadın için hapishane anlamına geldiğini hissettiriyor. Yaşı geçkin bir bekâr kadın yani bir “kız kurusu” olan Remziye'nin beraber yaşadığı annesi ve hemen karşısında oturan kızkardeşi ve onun ailesinden ibaret dünyası... Çalışsa da kurtulamadığı bir döngü. Bu döngüye gidilen “gün”lerde neden evlenmediğine dair sorguya çekilmeleri, kilolar yüzünden aynalarla kavgaları da ekleyin, etrafınızda birçok kadının belki de dikkat etmediğiniz yaşamını göreceksiniz. Öykünün gayet manidar bir atasözüne bağlanması da ensestin kültürümüze nasıl yansıdığını gösteriyor: “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?”
Sibel K. Türker'in “Kalpsizin Teki” öyküsü kız çocuk ve baba ilişkisine odaklanıyor. Genellikle oldukça problemli bir biçimde kendini gösteren bu ilişki, öyküde de öyle. Karısını hiç anlamamış, terk edip gitmiş bir baba, her ne kadar hatalarını bilse de babasını sevmekten ve acımaktan vazgeçemeyen kızı... Babanın bencilliği, kibri ve gaddarlığı en sonunda ipleri koparmaya kadar gelse de sonrasını hiç bilemeyeceğimiz bir öykü... Kızların vicdanları elverir mi ipleri tamamen koparmaya, babalarını tamamen silmeye?

Bazı öyküler kendi ayakları üstünde duran modern kadını anlatsa da, bazıları çocuklar için yazılmış gibi üstüne basa basa mesaj verse de, kitabın önsözündeki vaadi gerçekleştiren, yüreğime bir rüzgâr üfleyip gülümsememi sağlayan öykü sonuncusu oldu. Hatice Meryem'in kısacık öyküsü “Firdevs” hem bu toprakların kadınlar tarafından anlatılagelen masallarına selam veriyor hem de yaratıcı içeriğiyle bir adım öne çıkıyor. Firdevs'in yaşadıklarının anlatımında kadın argosunun ustalıklı kullanımı, yaşanan olağanüstülüğün normalleştirilmesi ve de iyi biten her masal gibi sonunda insanı hafifletip gülümsetmesi öykünün öne çıkmasını sağlayan unsurlardan bazıları. Hatice Meryem, okurunu hiçbir zaman yanıltmıyor.
Notabene Yayınları oldukça iyi niyetli bir girişimde bulunmuş, yazarlarla görüşmüş, kadınlar için kadın öyküleri yazmalarını sağlamış, fakat öyküler yayımlanmakta biraz aceleye gelmişe benziyor. Hemen her öyküde redaksiyon ve düzelti yanlışlarına rastlanıyor, anlamı bozuk, düşük cümleler, harfleri kayıp sözcükler maalesef çok fazla. Umarım bundan sonraki kitaplarında daha özenli bir çalışma sergiler.

Banu Yıldıran Genç

Alis, Harikalar Diyarı'ndan Tüymüş Bulunuyor

 Hazırlayan: Ayşegül Çelik, Notabene Yayınları, 2013, 158 s.
* Bu yazı Notos'un Aralık 2013 sayısında yayımlanmıştır.

13 Aralık 2013 Cuma

Yedi Güzel Yıl

Etgar Keret'le yedi yıllık yolculuk...
Bazı yazarları çok seversiniz; tarzınız olması gerekmez, hep tercih ettiğiniz gibi özel bir biçeme sahip değildir, dili yeni baştan yaratmaz, şaşırtıcı bir biçimde kendi yaşamını merkeze alır, sanatsal betimlemeler, afili cümleler ve son dönemde çok yaygın olduğu üzere artistik aforizmalarla hiç işi olmaz, ama her kitabıyla gönlünüzü çalmayı, size “iyi ki edebiyat var” dedirtmeyi başarır.
İşte Etgar Keret benim için böyle bir yazar. Yayımlanan ilk kitabından itibaren okuduğum, bıkmadığım, sık sık kendime neden çok sevdiğimi sorduğum bir yazar. Bu sorulara verdiğim cevaplar her kitabında değişiyor, şimdiye kadar kısa ve keskin öykülerini zaman zaman absürtlükle süslemesini severdim. Öyküleri gayet dertsiz tasasız ilerlerken son cümlesiyle okuru can evinden vurmasını severdim. Askerlikle, savaşla, ırkçılıkla derinden dalga geçmesini severdim. Siren Yayınları'ndan geçen ay çıkan “Yedi Güzel Yıl”ı okuduğumdan beri ise kendisini, ailesini ve babalığını sever oldum.

“Yedi Güzel Yıl” diğer Keret kitaplarından biraz farklı, her zaman kendi yaşamından yola çıkarak kurduğu öyküleri bir yerden sonra gerçeküstülüğe yol alırken, bu kitaptaki öyküler Keret'in yaşamının son yedi yılını anlatıyor, bazıları okurken günlük ya da anı tadı veriyor ve bu tat, kitabı bitirdikten sonra yakın bir arkadaşınızın son yedi yılına tanıklık etmişsiniz gibi bir duygu yaratıyor. Etgar Keret bu içtenliği her kitabında farklı farklı biçimlerde yakalayabilen bir yazar.
Yedi yıl, yedi bölümde anlatılıyor ve Keret'in yaşamındaki en büyük değişiklik ilk öyküde karşımıza çıkıyor: Sonraki öykülerde neredeyse ana karakterlerden biri olan oğlu Lev'in doğumu. İlk birkaç öykü yeni baba olmasının heyecanıyla Lev odaklı, anne-baba olan herkesin çocuklarından bahsettiği bilinirken, eski dost Keret'in de oğlundan bahsetmek istemesinden daha doğal ne olabilir ki?
Etgar Keret'i sevmemin bir nedeni de her ne kadar öyle olduğunu tahmin etmesek de İsraillilerle çok benzememiz. Sanırım birçok Türk okur da Keret'i çok seviyor ki geçen ay Robinson Kitabevi'ndeki imza gününde muazzam bir kalabalık vardı. Gerçi öykülerin birinde kitaplarına en çok ilgi gösteren ülkelerin trajikomik bir biçimde Polonya, Almanya ve Fransa olduğunu söylüyor. Bu ülkeler aynı zamanda Keret'in annesinin doğduğu, esir alındığı ve sonradan yollandığı ülkeler. Bu ülkelere Türkiye'nin de eklenmesi bence olası. Etgar Keret, Ortadoğu'nun göbeğinden bir yazar; aileler, geleneklere bağlılık, bayramlar, dini seçip radikalleşenler, zorunlu askerlik ve bu bölümdeki iki öyküde geçen hiç durmadan arayan telefon ve televizyon şirketlerine verilen cevaplar çok tanıdık: “Dün bağırmak için cep telefonu şirketini aradım. Önceki gün arkadaşım onları arayıp biraz bağırdığını ve başka bir operatöre geçmekle tehdit ettiğini söyledi bana. Aylık ücretini elli şekel düşürmüşler.”
Nerede O Eski Savaşlar öyküsünde bize oldukça tanıdık gelen bir duygudan bahseder Keret: “Hayır, bu, biz İsraillilerin savaş, ölüm ya da yas özlemi içinde olduğumuz anlamına gelmiyor, fakat taksi şoförünün sözünü ettiği 'eski günlere' özlem duyuyoruz. Siyah ile beyazın yitip sadece grinin kaldığı yorucu intifada yıllarının yerini gerçek bir savaş alsın istiyoruz.(...) Bir kez daha davamızın haklılığından eminiz ve neredeyse terk etmiş olduğumuz milliyetçiliği ışık hızıyla tekrar bağrımıza basıyoruz. Her gün sivil halkla savaşmak zorunda kalan işgalci güç değil, etrafı düşmanlarla çevrili küçük bir ülkeyiz şimdi.”
Yıllar ilerledikçe yazarın başka ülkelere imza günleri için gidişlerine tanık oluruz, pek de bilmediğimiz yazarlık hâllerinden bahsedilir, herkese uygun bir ithaf cümlesi bulmanın zorluğundan, aylar öncesinden “evet” denilen projelerin günü yaklaştıkça nasıl yük durumuna geldiğinden, bilinçaltına attığı “Yahudi olma”nın Almanya'da nasıl da birden bilinçüstüne çıktığından ya da İsrail devletinin yaptıkları yüzünden insafsızca suçlanışından... Günlük tutar gibi anlatılan bu ânlar yazarla beraber okuru da yedi yıl süren bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu yedi yılın sonuncusu galiba en hüzünlü olanı çünkü hepimiz biliyoruz ki zaman insafsızca akıp gidiyor, yaşamımızda en değer verdiğimiz insanlar yavaş yavaş yaşlanıyor, hastalanıyor... Etgar Keret'e “hüzünlü yazar” demek pek de uygun kaçmıyor ama özellikle birkaç öyküde bu yolculuğun son yılında yaşanan tatsızlıklar, gözlerden yaş gelmesine neden olabilir! Yazar, kitabın son öyküsü Pastırma'da yine etkili bir salvoyla okurun yolunu hüzünden mizaha çevirecek, okuru patlayan bombalardan pastırmalı sandviç metoduyla korunan yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun masum heyecanına ve sevincine ortak edecek. Ortadoğu'daki en güçlü silahımız bu sanırım, yaşanan acılara mizahla karşılık vermek ve Etgar Keret bunu çok iyi başarıyor. Bizi yaşamına ortak eden Keret'e, bütün kitaplarını ustalıkla çeviren Avi Pardo'ya ve özenli bir biçimde basan Siren Yayınları'na teşekkür etmek gerekiyor.

Etgar Keret
Yedi Güzel Yıl
Siren Yayınları, Kasım 2013, 150 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2013 sayısında yayımlanmıştır.

1 Kasım 2013 Cuma

Niç

90'ların karanlığında bir umut ışığı...
Geçtiğimiz ay Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan, Bünyamin Hazar'ın ilk romanı “Niç” Türkiye edebiyatında çok da işlenememiş bir konuyu oldukça başarılı bir biçimde ele alıyor, sağlam kurgusu ve özenli diliyle dikkat çekiyor.
Ülkede 30 yıldır var olduğu bilinen savaşa ve bu savaşın en kirli döneminin hüküm sürdüğü 90'lı yıllara dair, Bitlis'te geçen bir roman “Niç”. Hayatta ne istediğini tam olarak bilemeyen, amaçsızca sınıf öğretmeni olmayı seçmiş Cihan'ın askerliği sırasında yedeksubay öğretmen olarak atandığı Niç'te, bir yılda yaşadıkları romanın çatısını oluşturuyor. Bu çatının etrafında Osmanlı'dan bu yana süren Doğu-Batı çatışmasından Ermeni soykırımına; köylüyle bütünleşemeyen Batılı öğretmenlerden milliyetçilik timsali askerlere; ölüm korkusundan yalnızlığa kadar birçok farklı konu yer alıyor.
Niç'i farklı kılan, Doğu'yla ilk kez karşılaşan İstanbullu bir öğretmenin yaşadıklarının, bildik oryantalist tuzaklara düşülmeden, içten ve doğal bir biçimde anlatılması. Cihan, sosyal demokrat gelenekten gelen, ana dilde eğitimden yana, her sabah okutulan andın ırkçı olduğunun farkında, yani birçok öğretmene göre Kürt illerinde çok daha rahat çalışacağını düşüneceğimiz bir karakter. Fakat Bünyamin Hazar dönemin şartlarını ve psikolojisini o kadar ustalıklı bir biçimde vermiş ki Cihan'ın Bitlis'e ilk adım attığı andan itibaren herkesten “kimseye güvenme” sözünü duymasının yol açtığı güvensizliği, yalnızlığı, uyumsuzluğu ve köylüyle ilk başta kuramadığı yakınlığı okuyucu anbean hissedebiliyor. Şehirde geçirdiği ilk gece atılan bombayla yaşadığı korku, yalnız kaldığı, tıkırtıların duyulduğu, bazen kardan pencere ve kapıların tamamen kapandığı lojmanında ona hep eşlik edecek, bölgede öldürülmüş öğretmenlerin, yakılan lojmanların gölgesi hep üzerinde olacaktır.
Arka planda yaşanan savaş, kesilen yollar, korucular ve gerilla arasındaki gerilim hiçbir zaman ön plana geçmediğinden Niç aslında politik bir roman sayılmaz, romanın asıl derdi bireyin yalnızlığını, korkularını ve geçirdiği dönüşümü anlatmak. Bu anlatımda hem dilin farklı kullanımları, hem de çiş kaçırmak, temizlik takıntısı, mide bulantısı gibi sembollerin anlamlı tekrarları bireyin iç dünyasına yolculuğu kolaylaştırıyor. Bu nedenle öncelikle insana dair bir roman Niç.
Romanın kurgusu klasik bir romandan oldukça farklı, katmanlardan oluşan bir zaman eğrisine sahip. Ana katman Bitlis'teki bir otobüs yolculuğuyla başlıyor, Diyarbakır'da sona eren bu yolculukla da bitiyor. Bazı bölümlerde bu katmana geri dönüyoruz. Başka bir katman Cihan'ın Bitlis'teki öğretmenevinde geçirdiği ilk günle başlıyor, orada tanıştığı arkadaşlarıyla gelişiyor. Köyde yaşadıkları bir katmanı oluştururken, lojmanda yalnız kaldığında yaşadıkları farklı bir katmanda yer alıyor. Bu katmanlar doğrusal değil, döngüsel bir biçimde yer alıyor roman bölümlerinde. Bir bölümün başında okuduğumuz cümleleri başka bir bölümün sonunda okuduğumuzda, bazen zaman ileriye değil geriye doğru ilerlemiş oluyor.
Teorik olarak anlatması tabii ki okumaktan çok daha zor. Postmodernizme göz kırpan bu kurgu farklı olmasına rağmen okuyucunun kafasında soru işareti bırakmayan netlikte, bir süre sonra tüm katmanlar birbirini tamamlıyor, olay örgüsünde herhangi bir boşluk kalmıyor, hatta zamandaki sıçrayışlar karakterin iç dünyasını, neyi neden yaptığını anlamakta okura yardımcı oluyor. Romanda satır aralarında verilen politik olayları göz önüne aldığımızda 96 sonbaharında başlayan, 28 Şubat sürecini atlatıp Refahyol hükümetinin düşmesiyle biten bir yedeksubay öğretmenlik görevi Cihan'ınki.
Romanın dili de oldukça özenli. Ustaca gözlemlenip yazıldığı belli; köylülerle yaşanan diyaloglar oldukça doğal, hatta bir bölümde Cihan çat pat Türkçe konuşan köylülerin bozuk cümle yapısını hemen kafasında nasıl düzelttiğini detaylı bir biçimde anlatıyor. Öğretmenlerle yaşanan diyaloglar ise olması gerektiği gibi, doğallıktan uzak, ikircikli ve politik konularda bile oldukça teorik. Korkularının, sorgulamalarının yer aldığı bölümler ise genellikle noktalama işareti kullanılmadan yazılmış. Özellikle hastalandığı bölümde sayfalarca, sayıklarcasına süren bu anlatım doruk noktasına ulaşıyor:
“...ve bu ruh halimden nefret ediyordum içimdeki canlılığı istekleri neşemi gücümü emiyor yutuyordu ve ayağa kalktım kollarım bacaklarım halsizlikten uyuşmuştu ve bir ateş gibi üzerime çöken sıkıntı soluğumu da tutmuştu ve kesik kesik aldığım nefes yetmiyordu ve içim daralmıştı ve attığım adım yeri kavrayamıyor sendeliyordum...”

Tarihten bahsedilen bazı bölümlerde -1938 Dersim olayları, Köy Enstitülerinin kapatılması- anlatımın ders kitaplarına benzer biçimde öğretici olması dışında, bir ilk roman için oldukça başarılı “Niç”. Hatta Cihan'ın günler geçtikçe öğrencilerle, koruması Kulik'le, köydeki tek tük Ermeniyle kurduğu dostluk, okuma yazmayı öğretme çabası ve görevi bittiğinde yaşanan veda her okuyanın yüreğine dokunacak, umudunu tazeleyecek. Barışa düşe kalka ulaşmaya çalıştığımız şu günlerde “insan” olmaya dair bu romanı her edebiyatseverin okuması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

Niç
Bünyamin Hazar
Sel Yayıncılık, Eylül 2013, 310 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım sayısında yayımlanmıştır.

Kapalıçarşı Cinayeti

Eski tercüman yeni dedektif: Berna Tekdemir
Kitap okuma alışkanlığımı ilkokulda okumaya başladığım Agatha Christie'lere borçlu biri olarak polisiye her zaman favori türlerimden oldu. Polisiye yazanlar, uzun yıllar “Türkiye'de neden polisiye yok?” sorularına muhatap kalırken, son yıllarda Türkiye edebiyatında bu türdeki artış polisiyeseverleri de bu soruyla karşılaşmaktan bıkan yazarları da sevindirecek nicelikte.
Esra Türkekul'un ilk kitabı olan Kapalıçarşı Cinayeti bu türe oldukça sağlam bir giriş yapıyor. Adıyla, kapağıyla iddialı olan kitap aynı bölgede geçen Dan Brown'un Cehennem'inden hemen sonra yayımlanarak riskli bir giriş bile yapmış sayılabilir. Oysa okuyanlar bu şehrin kalbinden yazılan bu kitabın mekânının gerçekten “İstanbul” olduğunu hemen fark edeceklerdir.
 Okurlara hem yeni bir polisiye hem de yeni bir kadın kahraman sunan Kapalıçarşı Cinayeti bu sebeple çifte kavrulmuş lokum sayılır, çünkü Miss Marple'den bu yana biliyoruz ki kadınların cinayetlere bakış açısı çok daha farklı. Türkiye edebiyatında kadın kahraman deyince ilk akla gelenlerden biri Esmahan Aykol'un kahramanı; eğlenceli, akıllı, albenisi olan yarı Alman Kati Hirşel'i oluyor. İşte Kapalıçarşı Cinayeti'ndeki kahramanımız Berna Tekdemir de akıllı, eğlenceli bir kadın ama dahası var, kocasından yeni boşanmış, babası yeni ölmüş, depresyonun eşiğinde, 80 kiloyu geçmiş, kendisini devanasına benzeten bir kadın!
Kitap, kocasından boşandıktan sonra arada sırada turist rehberliği yapmaya başlayan yeminli tercüman Berna'nın, bir kış günü İstanbul'u gezdireceği Amerikalı çifti otellerinden almasıyla başlıyor. Berna içimizden biri, hatta fazlasıyla içimizden biri. Romanın akıcılığını sağlayan unsurlardan biri oldukça bol bir biçimde Berna'nın içsesine yer vermesi. İtalik yazılmış bu bölümler neredeyse önümüzdeki kitabı polisiye olmaktan çıkarıp kahkahalar atmamızı sağlayacak bir mizah kitabına döndürüyor. Kendini oldukça bahtsız bulan, kendinden, hayattan, gezdirmek zorunda olduğu turistlerden ziyadesiyle nefret eden Berna'yı tabii ki olmayacak işler bulur. Amerikalı erkek turist Kapalıçarşı civarında ölü bulunur. Cinayetin ortasında kalakalan Berna, İngilizce bilmeyen, suratsız komisere yardım edebilmek için olay çözülünceye kadar bir nevi dedektiflik yapar. Bu arada Kapalıçarşı esnafından İstanbul'un garibanlarına, yeni moda yaşam koçlarından maço polislere, gerçekçi bir Türkiye manzararası çıkar önümüze.
Gün gün ilerleyen romanın, polisiye olarak kurgusu başarılı, çözüme adım adım gidiliyor, ipuçları okuyucuya tek tek veriliyor, son bölümde de güzel bir biçimde toparlanıyor. Bir okur olarak benim gözüme sadece Berna'nın arkadaşı Muzaffer'in de olaylara dahil olması battı, zaten çöldeki bahtsız Bedevi gibi dertleri etrafına toplayan Berna'nın bir de arkadaşlarının olaya karışması biraz zorlama olmuş. Muzaffer, işin sadece komik ve romantik kısmında yer alsaymış, daha dengeli olurmuş.
Kapalıçarşı Cinayetleri'nde polisiye kurgu dışında oldukça başarılı bulduğum diğer bir konu Berna ve annesinin ilişkisi. Boşanıp anneevine dönen depresif bir kadının annesiyle paylaştığı yalnızlık, babasının ölümüyle annesinin kendisini içinde bulduğu yalan ve koskoca bir kadın da olsa sırf annesini üzmek ve ona nazlanmak adına, bile bile söylenen kırıcı sözler, yapılan çocukça hareketler eminim birçok kadın okura tanıdık gelecektir.
Yukarıda bahsettiğim Berna'nın içsesi de kadın okurlara tanıdık gelirken, erkekleri şaşırtabilecek nitelikte. Özellikle boşandığı kocası ve onun yeni sevgilisi için düşündükleri erkek okurların gözünü bile korkutabilir. Arkadaşlarıyla kız kıza muhabbeti, bir kadeh fazladan şarap için uydurduğu bahaneler ve fazla yemek sonrası iradesine ettiği küfürler... Günlük dili, popüler kültürü, argoyu ve küfrü bolca ve ustaca kullanıyor Esra Türkekul.
Kadın, Reynard'ı ağına düşürdüğüne inanıp yılbaşı hindisi yolma planları yaparken adam yan çizdiyse... Al işte bir senaryo. Böyle kafadan çatlak, postmodern tarikatçılardan acayip çekinirim ben. Mesela dünyada en korktuğum kişilerden biri Tom Cruise'dur. Adam bilimkurgu yazarının kurduğu dine inanıyor. Böyle tipler, insanı yatırır, kıtır kıtır keser de kimsenin ruhu duymaz valla. Beyinlerinin contası çıkmış bir kere.”
Bir röportajında polisiyelerde güçlü kadın kahramanların azlığından bahseden Türkekul, ilk romanında okuyucuya hoşça vakit geçirten, merakını taze tutan, okuması zevkli bir polisiye ortaya çıkarmış. Hatta güçlü kadın karakterden fersah fersah uzakta olduğu sanılan ama yanıltan Berna Tekdemir'in bundan sonraki maceraları okurlar tarafından merakla beklenecektir.
Kitapla ilgili eleştirebilecek önemli bir nokta editoryal okumasının eksik olduğu, “duraksama yapmak”, “belim bıhınım ağrıyor” gibi yanlış kullanımların dışında, “son derece ajite olmuştu” gibi çeviri kokan cümleler var. Yine birkaç yerde “sağ ayak bileğinin dışını, sol bacağının dizinin üstüne koymuş”, “gözlerini sağ üst köşeye ve dik yukarıya iki kez devirdi” gibi üzerinde ikinci kez düşünülmemiş, yazarın da editörün de gözünden kaçmış cümleler var.
Oldukça etkili bir biçimde tanıtımı yapılan, hatta cezbedici bir tanıtım videosu bulunan Kapalıçarşı Cinayeti polisiyeseverleri tatmin edecek nitelikte bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Kapalıçarşı Cinayeti
Esenkitap, 256 s

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.

20 Eylül 2013 Cuma

Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü

Kim korkar klasiklerden?
“Klasikleri okudun mu?” sorusu bu ülkede kitapla ilgili muhabbetlerdeki önemli sorulardan biridir. Okulda öğretmenler, evde anne-babalar tarafından klasiklerin okunması salık verilir, taksitle, kapıdan kapıya klasik kitap setleri satılır, hatta Milli Eğitim Bakanlığı çok iyi bir iş yapar gibi 100 Temel Eser listesi hazırlayıp, sadece kendi belirlediği klasiklerin okutulmasına çalışır, okullara bu liste dışında kitap önerilmemesini önemle anımsatır.

Bu önemli kitapların çeviri niteliğinin ne kadar önemli olduğu ise hep gözardı edildi. Yazıldıkları dönem itibariyle telif haklarından muaf olan klasikler Türkçeye hiçbir zaman tam hakkıyla çevrilmedi. Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel'in kurduğu bir komisyonla klasiklerin çevrilmesine girişildi, oldukça da başarılı bir girişimdi, döneminin ünlü yazar ve şairleri çok iyi çeviriler yaptılar ama bir süre sonra çalakalem yapılmış kötü çeviriler ortaya çıkmaya başladı. 2000'li yılların başında Milli Eğitim'in listeleriyle beraber kötü çeviriler artık çoğunluktaydı. Önüne gelen yayınevi, hatta sırf bu iş için kurulmuş yayınevleri telif ödeme derdi olmadığından klasikleri alıp, insanların çevirilerini çalıp, ekleye çıkarta okunmaz duruma getirdiler. Yıllardır işini iyi yapmaya çalışan yayıncılar dertlerini anlatmaya çalışmaktalar ama kitap fuarları, kitabevleri hâlâ ordan burdan çalınmış çeviriler, kısaltılmış, sansürlenmiş, künyesinde çevirmenin adı bile bulunmayan klasiklerle dolu.
Son birkaç yılda iyi çevirilerle öne çıkmaya çalışan yayınevleri ilanlarına “eksiksiz, orijinal çeviri” gibi ibareler eklediler. Ve yine son yıllarda butik yayınevleri klasik yazarların Türkçeye bugüne kadar hiç çevrilmemiş eserlerini kazandırmaya ya da var olan iyi çevirilerin yeni basımını yapmaya başladılar.
Notos Kitap Yayınevi de bunlardan biri. Yeni başladığı “Klasik Kitaplar” dizisi Balzac ve Poe'dan sonra Turgenyev'le devam ediyor.
Türkçeye ilk kez çevrilen ve Turgenyev'in de ilk eserlerinden biri olan bir novella “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”. Ölümünden birkaç gün önce günlük tutmaya başlayan bir adamın notlarından oluşuyor. “Lüzumsuz” sıfatı özellikle önemli çünkü gerek bu novelladaki kahramanı Çulkaturin gerekse “Babalar ve Oğullar”daki unutulmaz karakteri Bazarov, sonraki yıllarda birçok yazarı etkileyecek, Rus Edebiyatında Oblomov'dan Raskolnikov'a birçok lüzumsuz adam tiplemesi görülecekti.
Türkiye Edebiyatında Tanzimatla birlikte bir uyumsuz tiplemesi görülse de daha çok Alman Romantiklerinden etkilenilmiştir. Gerçek anlamda ise Sabahattin Ali'nin “Kürk Mantolu Madonna”sında karşılaşırız bu garip tiple, Raif Efendi'yi anlamak çok zordur, bu karakter Sait Faik'in unutulmaz öyküsüyle kendi adını bulur: “Lüzumsuz Adam” ve sonraları Huzur'daki huzursuz Suat'ta, Tutunamayanlar'ın Selim'inde, Aylak Adam'ın Bay C.'sinde hep görürüz bu lüzumsuzluğun izlerini...
Turgenyev'in sözcükleriyle: “...benim hakkımda söylenebilecek bir şey yok; ben yalnızca lüzumsuzum. Gereğinden fazla, hepsi bu. Büyük ihtimalle doğa bu dünyaya gelişimi hesaba katmadı ve bundan dolayı da bana davetsiz misafir muamelesi yapıyor. ...Tüm hayatım boyunca sürekli yerimin alındığını fark ettim, belki de aramış olmam gereken konumu bulmaya çalışmadığımdan.”
Çulkaturin ölmeden önce eskileri anımsamaya başlar ve lüzumsuzluğunu okura kanıtlamak için başından geçmiş bir aşk hikâyesini anlatır, belki herkesin başına gelebilecek bir hikâyedir ama o daha baştan karar vermiştir lüzumsuz olduğuna ve bunun ilk koşullarından biri koşulları değiştirmeye çalışmak için çaba göstermemektir.

Böylelikle Çulkaturin'in yaşamındaki en büyük lüzumsuzluğu öğreniriz, anılara hastayken kendisine bakan bakıcısıyla didişmeleri de katılır. Günlükler oldukça sade bir dille, ağdalı betimlemelerden kaçınarak yazılmıştır. “Çiçeğe benzer bir tarafım olsaydı ve karşılaştırma çok bayat olmasaydı, ruhumun o günden tibaren çiçek açtığını söylemeye cüret ederdim.” gibi döneminin ağır diliyle dalga geçen cümleler kurar. Genellikle modern romanda rastladığımız metinlerarası ilişkinin ilk örneklerini vererek kendini Gogol'ün Poprişçin karakterine benzetir, âşık olduğu Liza'yla birlikte Puşkin'in Kafkas Mahkûmu'nu okur. Her gün anlattıklarını oldukça heyecanlı bir yerinde keser, bir sonraki gün anlatının yapısını bozmadan, doğallıkla yaşam öyküsüne devam eder. Bu nedenle Turgenyev daha ilk kitabında başarılı bir yazar olacağını imlemiştir. Zaman zaman Gogol'e yaklaşan ince mizahı, okurun gözünün önünde manzarayı ya da insanları çizilmişçesine canlandıran ustalıklı betimlemeleriyle hiç sıkıcı olmayan bir “klasik” elimizdeki. Öyle ki kıskançlığın doruğa ulaştığı bir dans sahnesinde Çulkaturin ve başında ölü bir böcek takılı olan damının anlatımı okura kahkaha bile attırabilir:
Mazurkanın ilk sesleri duyulmaya başladığında soğukkanlılıkla etrafıma baktım; uzun suratlı, kırmızı parlak burunlu, ağzı hiç kapanmıyormuş gibi tuhaf bir şekilde aralıklı, viyolonselin sapını andıran, sıska boyunlu genç bir hanımefendiyi, rahat ve umursamaz bir havayla yanına yanaşıp topuklarımı üstünkörü tıklatarak dansa davet ettim. Gülkurusu soluk bir elbise giymişti; kafasının üstünde de rengi solmuş, kapkalın bakır yayda sallanan karasinek türünden bir böcek vardı; velhasıl bu kız, tabiri caizse, keskin bir can sıkıntısına ve müzmin bir başarısızlığa bulanmıştı. Akşamın başından beri bir kez olsun sandalyesinden kıpırdamamış; kimse onu dansa kaldırmayı düşünmemişti. 16 yaşında sarışın bir genç, damı olmadığından bu kadına göz dikmiş, hatta ona doğru bir adım atmıştı, fakat kadına bir daha bakıp iyice düşündükten sonra aceleyle kalabalığın içine saklandı. Artık düşünün benim teklifimi nasıl keyifli bir şaşkınlıkla kabul ettiğini!”
Milli Eğitim Bakanlığı biraz daha gerçekçi davranıp listeleri yenilese, bu kitabı ortaöğretim için hazırladığı kitap listesine gönül rahatlığıyla ekleyebilirdi. Lise yaşına dek kitap okumamış ama okumak zorunda kalmış öğrenciye de, vampir ve aşk romanlarından başka bir şey okumamış öğrenciye de, edebiyatın büyülü dünyasının keyfine varan öğrenciye de uygun olabilecek, klasik önyargısını kırabilecek, keyifli bir kitap “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”.
Çok genç bir çevirmen olan Oğuz Tecimen'i başarılı çevirisi ve kitabın başında yer alan, 1800'lerin Rusyası'yla Turgenyev'in yaşamı hakkında detaylı bilgiler veren başarılı kronolojisi için tebrik etmek gerekmekte. Kronolojide sütunlara ayrılmış bir biçimde yazarın hayatını, edebiyatta ne olduğunu ve tarihsel olayları okuyabilmek, Rus ve Avrupa Edebiyatları'nın daha yetkin anlaşılabilmesini sağlıyor.
Yine kitabın sonunda Princeton Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Profesörü Ellen Chances tarafından yazılmış “Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam” başlıklı bir inceleme bulunmakta. Gerek özenli çeviri, gerek kronoloji, gerekse bu inceleme, “klasik” bir eser için ne denli hazırlanmak gerektiği konusunda birçok yayınevine örnek oluşturabilir.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Eylül 2013 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.


2 Eylül 2013 Pazartesi

Naomi

Naomi ya da Yanlış Batılılaşan Genç Kız!
Bu senenin dikkat çeken yayınevlerinden Jaguar Kitap son olarak Juniçiro Tanizaki'nin Naomi adlı romanını yayımladı.
Juniçiro Tanizaki daha önce Can Yayınları tarafından kitapları basılmış bir yazar. Yaşamı boyunca güzellik, erotizm, sadizm ve mazoşizm gibi temaların etrafında gezinen yazar, önce Batılılaşmak gerektiğini savunan roman ve öyküler yazmaya meyilliyken, 1923'teki Büyük Kanto Depremi yüzünden Tokyo'dan ayrılınca kendi kültürüne ilgi duymaya ve Batılılaşmayı eleştirmeye başladı. Naomi romanı bu eleştirel düşüncenin ilk ürünlerinden.

Japon edebiyatının önemli yazarının bu romanı okurken zihnim hep iki türlü karşılaştırma yaptı. Birincisi Batılılaşmayı çok benzer bir biçimde işleyen Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarıydı. Her ne kadar Milli Eğitim müfredatının sıkıcı parçaları olarak aklımızda kalsa da birçok roman aynen Naomi'de olduğu gibi özentiden ileriye gidemeyen trajikomik tiplemelerle doludur. Naomi'yi tam bir Batılı gibi yetiştirme görevini üstlenen, içten içe ise “bu güzel ve Batılıya benzeyen kadının yanındaki özenilen erkek” olmayı isteyen Kawai Joji, saflıkta ve özentide Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey'ini aratmayacak cinsten. Yine akla gelen bir diğer benzer kitap, Bihruz Bey'in kahramanı olduğu Araba Sevdası. Kawai Joji aynen Bihruz Bey gibi Batılılaşma sevdasının bir kurbanı olur, istediği ölçüde Batılılaşamadığı gibi, tüm maddi varlığını bu uğurda harcar. Romanı okurken 20. yüzyıl başlarında Doğu va Uzakdoğu'nun ne denli baskı altında olduklarını ve çıkış yolunu sadece ama sadece Batı'ya benzemekte bulduklarını görmek, okurun üstüne bir hüzün ve karamsarlık çökmesine neden oluyor. Bu romanı Türkiyeli okurlar, Avrupalı ya da Amerikalı okurlardan farklı yorumlayacaklardır, çünkü “Batılılaşmak” kavramı hemen hemen iki toplumda da aynı biçimde algılanmış. Japonların güzellik anlayışının bugün bile bu kavramın üzerine kurulmuş olduğu gerçeği -dünyada en çok estetik ameliyat yapılan yerlerden biri Japonya, kadınların pek çoğu göz kapaklarını kaldırtıp, burunlarını küçülttürerek beyaz ırka benzemeye çalışıyor- aslında 1920'lerde yazılmış bu romanın maalesef günümüzde bile geçerli bir anlayışı ortaya koyduğunu gösteriyor.
Karşılaştırma yapılabilecek diğer bir konu ise fettan kadının erkeklerin başına açtığı işler olarak özetlenebilir. Naomi yüzünden Joji'nin başına gelenleri okudukça özellikle Nabokov romanlarından ikisi aklıma düştü: Karanlıkta Kahkaha ve Lolita. Birincisini okurken “bu kadar da olmaz” deyip, sinirlenip romanı bıraktığımı anımsıyorum en çok. Yaşananların acımasızlığı konusunda kimse Nabokov'la yarışamaz, Tanizaki ona göre çok daha iyimser ve kibar kalır ama bir benzerlik olduğu ortada. Naomi'de Lolita'daki gibi ensest ve pedofili emareleri olmasa da Joji, Naomi'yi 15 yaşındayken himayesine alması ve yetiştirmesiyle ilgili pek çok kez kendini savunmaya çalışır. Romanda cinsellik açıkça anlatılmasa da küvette onu bebek gibi yıkaması, ayaklarının altını öpmesi, Naomi'nin ona “babacık” demesi, Lolita'yla Humbert Humbert'ın ilişkisini anımsatmıyor değil. Joji'nin gün geçtikçe dara düşmesi, Naomi'nin insafsız harcamaları, yavaş yavaş ortaya çıkan aldatmalar ve hileler, Nabokov'un Karanlıkta Kahkaha'sında himayesi altına aldığı karısı Margot tarafından bin bir türlü oyuna getirilen Albinus karakterinin yaşadıklarına benzemekte. Türk edebiyatında da böyle birçok femme fatale örnekleri var tabii ama şehvetin, coşkunun ve aşkın bu derece erotik ve içten yazılmış biçimi Türk edebiyatındaki örneklerden çok Nabokov'u anımsatır özellikte.

Bu nedenle romanın önce “Bir Budalanın Aşkı” adıyla yayımlanması son derece normal. Eser Naomi adını zamanla kendi kendine kazanmış, hatta Naomizm ve Naomileşmek kavramlarını Japon kültürüne kazandırmış. Romanda Naomi önce Batılı kadınlar gibi olabilmek için İngilizce ve dans dersleri alırken karakterinin bozulması, saf bir genç kız olmaktan fettan bir kadına dönüşmesi nedeniyle eleştirilmekte. Oysa Tanizaki asıl olarak Joji'nin aklındaki Batılılaşma imgesini eleştirir, hatta aklını başına alacak fırsatlara sahip olmasına rağmen bunları değerlendirememesiyle “budala” unvanını romanın sonunda Joji kendi kendine verir. Sonuçta Naomi'yi yönlendiren, yetiştiren, İngilizce etken ve edilgen çatılarını öğrenemediği için onu aşağılayıp hırçınlaşacak kadar Batı özentisi olan kendisinden başkası değildir.
Naomi özellikle klasik romanları sevenler için uygun. 1920'lerde, daha İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımı ve mutsuzluğu olmayan kendi halinde bir Japonya atmosferinde, yabancısı olmadığımız bir konu son derece yetkin bir biçimde işlenmiş. Bu arada Jaguar Kitap'ı özenli çevirileri ve yaratıcı kapakları nedeniyle kutlamak gerektiğini de belirtmeli.

Banu Yıldıran Genç

J. Tanizaki, Naomi, Jaguar Kitap, 263 s.

*Bu yazı Notos'un 41. sayısında yayımlanmıştır.

15 Haziran 2013 Cumartesi

Akhilleus'un Şarkısı



Bir kahramanın aşk hayatı...
Orange Ödülü ya da yeni adıyla Baileys Kadın Yazarlar Roman Ödülü 1996'dan beri İngilizce yazan kadın yazarlara verilen bir ödül. 2012 yılında bu ödülü Amerika'dan Madeline Miller “Akhilleus'un Şarkısı”yla kazandı ve roman dilimize Seda Çıngay tarafından çevrilerek Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
Akhilleus'un Şarkısı aslında İlyada destanının bir yeniden yazımı. Olaylar, kişiler destanla bire bir ilerliyor, tek bir farkla, bu romanda her şey Akhilleus'un yakın arkadaşı Patroklos'un gözünden ve birinci tekil kişili anlatımla verilmiş.
Öncelikle klasik roman kurgusuna uygun bir şekilde Patroklos'un yaşamını, ailesini ve kaderini değiştirecek olan kazayı öğreniyoruz ki roman türünde bir olayın başlangıç aşamasını bilmek okur için önemlidir. Oysa İlyada'da Homeros olayların anlatımına 9 yıldır süren Troya Savaşı'nın ortasından başlar. Öncesini, sonrasını hep başka küçük destan parçacıklarından ya da tragedyalardan öğreniriz.
Akhilleus'un Şarkısı'nı yorumlayabilmek için mutlaka İlyada'dan bahsetmek gerekiyor. Bu destan çağlar öncesinden bize kalan bir başyapıt. 24 bölümlü, 16000'i aşkın dizeli İlyada, Troya Savaşı'nın dokuzuncu yılındaki topu topu 51 günlük bir süreyi anlatır. Agamemnon'la Akhilleus'un ters düşmesi sonucu gelişen olaylarla başlar, Hektor'un ölümü ve cenazesiyle sona erer. Homeros'un bu destanı MÖ 8. yüzyılda söylediği ya da derlediği göz önüne alınırsa nelerin değiştiğine biraz bakmak gerekir. Artık karşımızda dinleyici değil okur vardır. Okur birkaç yüzyıldır serim-düğüm-çözüme sahip eserlerden hoşlanmaktadır. O nedenle Troya Savaşı'nın sonuna doğru geçen bu 51 günü anlatan destan günümüz okuruna çok da hitap etmemektedir. Ayrıca destanda aslında çift katmanlı bir durum vardır çünkü Troya'da yaşananlar insan katmanını, Olympos'da yaşananlar Tanrı katmanını oluşturmaktadır. Onlarca Tanrı işe karışıp durmakta, bu savaş ve tarafları yüzünden kavga etmektedirler. Günümüz okuru bu kadar çok isimden de hoşlanmaz, kafasının çok karışmasını istemez, ne de olsa artık her insanın hikâyesini bildiği Tanrılar değildir onlar.
Bu nedenle Madeline Miller akıllıca bir seçim yapmış, hikâyenin merkezine ana karakter olarak Patroklos ve Akhilleus'u yerleştirmiş, geri kalan olayları bazen kısa bazen uzunca anlatmış fakat Tanrıları çok da fazla işe katmamıştır. Tanrılarla ilgili bilgileri okur genellikle Akhilleus'un annesi tanrıça Thetis aracılığıyla birkaç cümlede öğrenir.
Yazarın okuru tavlayan asıl noktası ise destanı bir aşk romanına çevirmiş olması, haklarında yeteri kadar bilgi olmasa da fazla yakın olmalarından şüphelenilen Akhilleus ve Patroklos'u birer âşık hâline getirmiş, roman biraz da onların çaresiz aşk hikayesi olmuş çünkü kehanetler daha savaş başlamadan bellidir, Akhilleus kısa fakat şanlı bir hayatı seçmiştir, Hektor'un ölümünden sonra uzun yaşamayacaktır.
Roman boyunca tam bir ana karakter olgunluğuna ulaşamayan ve kendisini Akhilleus'un yanında oldukça değersiz gören Patroklos ancak romanın sonlarına doğru bu olgunluğa erişir çünkü Akhilleus'un gururunun dünyadaki her şeyden önemli olduğunu fark edip ona karşı eleştirel bir bakış açısı geliştirir. Roman boyu süren Akhilleus güzellemeleri, yerli yersiz yapılan benzetmeler aslında çoksatar bir romanın bildik yöntemleri. Oysa İlyada'yı okuyanlar Akhilleus'un üstün Tanrısal özelliklerini de eleştirilecek kibirini, narsizmini, gururunu da biliyor. Romanda ise çocukluğundan başlayarak tek bir kötü özellik göstermeyen, kusursuz biri Akhilleus.
Patroklos'un sevgilisinin yerine geçerek Hektor tarafından öldürülmesi, Akhilleus'un verdiği sözü bırakıp savaşa geri dönüp intikam almaya çalışması, önüne geleni öldürmesi, Hektor'un canını aldıktan sonra yedi gün Troya'nın etrafında sürükleyerek Troyalıların onurunu ayaklar altına alması, romanda çok hızlı bir biçimde gelişiyor çünkü romanın çatısını asıl olarak yaratılmaya çalışılan duygusal aşk hikâyesinin gelişimi oluşturmuş.

İlyada destanı Hektor'un cesedinin Akhilleus'tan alınıp cenazesinin yapılmasıyla sona erer. Yani biz Troy filminde de izlediğimiz üzere Akhilleus'un Paris'in okuyla vurulup ölmesini, ünlü tahta at kandırmacasını, Akhilleus'un oğlu Pyrrus'un savaşın kazanılmasındaki rolünü başka destan parçalarından, bazen de Apollodurus gibi yazarlardan öğreniriz. Oysa Madeline Miller romanın çözüm bölümünü tamamen anlatabilmek için tüm olanları peş peşe anlatmış, hatta 20-30 sayfaya aceleyle 10-15 yılı sığdırmış. Romanın oldukça yavaş ilerleyen seyri sonlara doğru yapısına aykırı bir biçimde neredeyse olanların özetine dönüşmüş. Yazar, olaylar sonlanmadan ölen Patroklos'un anlatmaya devam edebilmesi için ruhunun huzur bulmaması ve olan biten her şeyi başka bir yerden görerek anlatması gibi bir çözüm bulmuş, böylelikle anlatılanlar tutarlılığa sahip olabilmiş.
Yaz tatili sırasında kolaylıkla okunabilen tarihi romanları sevenler için iyi bir seçim olabilecek Akhilleus'un Şarkısı, İlyada ve Odyssea'yı seven okurları maalesef tatmin etmeyecektir. Her şeye rağmen maddi hatası olmayan, aslına uygun, mitolojiyle kafayı bozmak istemeyenlerin birçok bilgiyi yüzeysel olarak öğrenebilecekleri akıcı bir roman yazmış Madeline Miller. Özellikle günlük yaşamdaki giysiler, savaş aletleri gibi aksesuarlar uzun ve detaylı bir biçimde betimlenmiş. Bu ayrıntılar, dönemin okurun gözünde canlandırması açısından başarılı bir biçimde kullanılmış. Yine de kendi adıma Orange ödülü almış pek çok daha iyi roman okuduğumu söyleyebilirim.

Banu Yıldıran Genç


Akhilleus'un Şarkısı, Madeline Miller, Everest Yay. 393 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Mümkün Öykülerin En İyisi


Hüzünler, oyunlar ve öyküler...
Dedalus Yayınları, Joyce'un Öğrencisi'nden sonra bir kapak tasarımıyla daha beni cezbetti ve Aykut Ertuğrul'la tanışmamı sağladı.
Mümkün Öykülerin En İyisi, daha önce 2011 yılı Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü kazanmış Keyfekader Kahvesi adlı kitabı bulunan, Sabit Fikir dergi ve sitesine yazılar yazan Ertuğrul'un, ikinci kitabı.
Kitap öncelikle iki ana bölüme ayrılıyor. Birinci bölüm Güneş Yaralarımızı Yakıyor adını taşıyor ve daha çok güncel sorunlar, yaşadığımız zorluklar, can acıtan yaralar hakkında. Yazarın bir röportajında da söylediği üzere bir biçimde “çağının tanığı” olmak gerekiyor ve Aykut Ertuğrul bu bölümdeki on bir öyküde bunu başarıyor.
Bu topraklarda uzun bir süredir süren savaşa dair, savaşta ölen askerlere ve gerillalara, şehit analarına dair öyküler de var bu bölümde, sokakta yaşayan, annesini kaybetmiş çocuklara ya da çocuğunu kaybetmiş ana-babalara dair öyküler de... Ortak olan ise ayrıntılarla bezenmiş güzel cümleler ve hep var olan “vicdan-merhamet” duygusu...
Aykut Ertuğrul bu bölümde ciddi meselelerden ve acılardan bahsetse de aslında mizahtan uzak olmayan bir yazar. Kuyudakiler öyküsünde yazar karakterinin eve gelip sıkıntısını geçirebilmek amacıyla facebook, twitter'da gezerken, google'da adını aratması çok hoş bir ayrıntı örneğin. Hepimizin yaptığı ama birbirimize genellikle söylemediğimiz bir gizli arayış!
Çoğu öyküde kutsal kitaplara, kadim öykülere göndermeler bulunmakta. Kuyudakiler'deki karakterlerin adları hep peygamberlerden alınmış, Rüya öyküsünde Kâbil, Hâbil'i öldürdükten sonraki ânını kabus olarak görmekte...
Bu bölümün önemli öykülerinden biri Yaşasın Ritim. Aykut Ertuğrul öykülerini genellikle etkileyici ve bazen şaşırtıcı bir sonla bitiriyor, bu nedenle öyküleri sonunu bilerek ve kaçırılan ayrıntılara dikkat ederek bir daha okutmayı başarıyor. Bu öyküde de annenin yaşlı gözleri, babanın bir yıl önce sigarayı bırakmış olması gibi ayrıntıların boşuna olmadığı işte o ikinci okumada anlaşılıyor. Mavi Marmara'daki katliamla ilgili “Ne işleri vardı gemide?” cümlesini kuranlar, bu öyküde şehit ağbisi Furkan'ın peşinden ikinci sefer için gemiye binmek isteyen kardeşini anlayabilseler keşke. Ya da daha geçen ay 17 yaşındaki Dilan'ın 1 Mayıs'ta Taksim'de olma tercihi için “Ne işi varmış Taksim'de?” diyenler için de iyi bir vicdan sınavı olabilir bu öykü. “Öteki”ni anlayabilmek için kulaklarımızı söylenenlere, politikacılara, basına tıkamalı ve edebiyata, sanata sığınmalıyız belki de. Anlayabilmek vicdana giden en önemli yol çünkü.
İkinci bölüm İntihaller, İhtimaller ve Başka Acayip Şeyler adını taşıyor ve bu bölümdeki 13 öykü, ilk bölümdekilerden farklı bir yol izleyerek genellikle Ertuğrul'un pek sevdiği belli olan Borges'i selamlıyor. İlk bölümdekilerden daha deneysel, daha fantastik, daha oyunbaz öyküler bunlar. Yazarın ilk bölümde bazı cümlelerde kendini belli eden mizahi tonu bu bölümde yerini bulmuş olmaktan emin, okuyucuya göz kırpmakta.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu özellikle kullandığı görseller açısından başarılı. Günümüzde sıkça karşımıza çıkmaya başlayan bu tip öykülerin başarılı örneklerinden biri karşımızdaki. Özellikle “500T'yle yolculuk” fotoğrafına dikkat edilmeli! Kahramanın anımsamaya çalıştıkları, yaşamını neredeyse bilinçakışıyla okurun gözü önüne sererken, aslında yine insanın içini acıtacak bir sona doğru ilerletir. “İnsanoğlu tarihsel bir yarışın içindedir, bu yarışın adı, 'en saçma savaş sebebini hangi çağın insanı bulacak acaba'dır.” cümlesinin ardından yaşadıklarını anımsamak yerine kıyamet gününün gelmesi için yalvaracak bir kahraman çıkar karşımıza.
Yine bu bölümde distopya sayabileceğimiz Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge öyküsü, bir dil ve medeniyet yaratan Aykut Ertuğrul'un hayalgücünün genişliği hakkında bize fikir veriyor.
Metinlerarasılık Aykut Ertuğrul'un oldukça sıkça kullandığı bir yöntem. Bu yöntem kendini özellikle Kırmızı Pazartesi öyküsünde belli ediyor. Marquez'in romanını merkezine alan öykü, herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin nasıl durdurulabileceği hakkında. Kutsal kitapların dışında Yunan mitolojik öyküleriyle, Borges, Shakespeare, Dante, Mevlana gibi yazarlarla da karşılaşıyoruz öykülerde. Sadece edebiyat değil Bruce Lee'den Erol Taş'a, sosyal medyada ünlenen klişe laflardan çirkin Demirören binasına kadar yaşamın içinden, güncel olan her şeyden bahsedebiliyor ve bunu da öykülerine ustalıkla yerleştiriyor Ertuğrul.
Çocukken sonunu seçebildiğim kitaplar okumaktan en çok zevk aldıklarımdı. Son Anahtar ve Başka İhtimaller öyküsünde iki farklı okuma biçimi -dipnotlu ve dipnotsuz- sunan Aykut Ertuğrul, yıllar sonra bana bu zevkimi anımsattı ve farklı sonlarla okuduğum o kitaplar gibi bu öyküyü de iki farklı biçimde okudum. Öykü sadece biçimsel olarak değil, suç, tutsaklık ve özgürlük üzerine yeni bir dünya kuran içeriğiyle de önemli.
Mümkün Öykülerin En İyisi, vicdanlara iyi gelecek bir kitap. Ayrıca yaratıcı fikirleri ve yeni biçimleri, kurduğu oyunları, şaşırtıcı sonlarıyla Aykut Ertuğrul, genç edebiyatın önemli adlarından biri olmayı vaat ediyor.

Banu Yıldıran Genç


Aykut Ertuğrul, Mümkün Öykülerin En İyisi, Dedalus Kitap, 128 s.

* Bu yazı Notos'un 40. sayısında yayımlanmıştır.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

12 Mart Öyküleri

Sen bana unuttuğum şeyleri hatırlat…

Hürriyet Yaşar bir önceki çalışması Bir Tersine Yürüyüş’de 12 Eylül öykülerini antoloji haline getirmişti. 12 Eylül’e giden yollarda neler yaşandığını bilen, gören ve okuyan biri olarak neyse ki fazla arayı açmadan Yiğit İken Ölenlere - 12 Mart Öyküleri Antolojisi’ni hazırladı. Tarihin en garip, en acımasız bu iki gününü tarih kitaplarından, politika kitaplarından öğrenmek değil de, sanatçıların, öykücülerin gözünden yaşamak, edebiyatın gücünü daha da duyumsamasını sağlıyor okurun.
Nasıl o günlere gelindi, neler yaşandı, “balyoz” nasıl indi, sonrasında neler oldu, günler, aylar, yıllar ve insanlar 12 Eylül’e adım adım nasıl yaklaştı, bir bir okunuyor öykülerde… Geçen yıllarda televizyonda yayınlanan dizilerle genç kuşak bir nebze olsun apolitiklikten sıyrılmış, 70’lerde yaşananları merak etmeye başlamıştı. Çok eski bir öğretmen değilim belki ama geçen yıldan beri birçok öğrencimin elinde Darağacında Üç Fidan’ı gördüm. Umarım yaşananların politik tarafını öğrenenler, özellikle aydınları vuran 12 Mart’ın edebiyata nasıl yansıdığını da merak eder ve bu antolojiyi okurlar. Çünkü hatırlamamız gerekiyor, hatırlayıp aşmamız…

Hürriyet Yaşar’ın antolojisinin en güzel yanı, klasik antolojilerde gördüğümüz “yazarın doğum yılı ya da öykünün yayımlanış tarihi” gibi sıralamalardan uzak durması. 12 Mart’a yol açan günleri anlatarak başlıyor öyküler. O günler, geceler, yıllar derken Uyanış – Direniş – Hile – Balyoz gibi dokuz bölüm altındaki toplam otuz sekiz öyküde 12 Mart yaşanıyor ve geçip gitmiyor, yürekte bir ağırlık olarak kalmaya devam ediyor.
Her bölümün başına alınan şiirler, Hürriyet Yaşar’ın da okur kadar duygulandığının bir göstergesi aslında, bilgi amaçlı bir antoloji değil elimizdeki, hani neredeyse kanla yazılmış…
Bazı öyküler değişimi, götürülmeleri olabildiğince yalın anlatırken iç burkutucu bir biçimde, bazıları daha soyut, daha düşsel, metaforik bir anlatıma sahip. Hangisi daha iyi, diye bir soru öyle yersiz ki anlatılanlar karşısında. Aydınları hedef alan 12 Mart ve Balyoz Harekâtı, her yazarı etkilemiş, bir gece ansızın alınıverenler, rutine dönüşen aramalar, sokağa çıkma yasağı, yitip giden arkadaşlar, bambaşka biri olarak geri dönenler, her yazarın kaleminden bambaşka bir biçimde akmış kâğıda…
Gerçek, dosdoğru da olsa, imgesel bir biçimde de olsa karşınızda! Kırk yıl sonrasından bakınca, üstelik bir de o içi boş “x” harfiyle tanımlanan 80 kuşağındansanız; dizilerde, filmlerde gördükleriniz, okuyarak bildikleriniz, böylesine art arda geldikçe, üstünüze üstünüze, farklı yaşamları, farklı acıları sezdikçe, hele o dönemi yaşayanların içine düştükleri umutsuzluğu hissettikçe, “herkes okumalı” diyorsunuz “bu kitabı, bu topraklarda yaşayan herkes.” Ve özellikle de bu sırayla okumalı, karanlığa gidişten balyoza, balyozdan umutsuzluğa… peşi sıra gelmeli acılar…
Günümüzde sendika, grev sözcükleri öylesine az duyuluyor ki artık. Koskoca bir gazetede grev yapanlara ne olduğunu bile ancak ilgilenirseniz öğrenebiliyorsunuz. Tüm medya ağız birliği etmişçesine sus pus kesilmişken, bu öykülerden işçilerin nasıl direndiklerini, hep beraber, sonuna kadar, öğreniyorsunuz. Metin İlkin’in Nöbet adlı öyküsü örneğin… Grev gözcülüğü yapan işçilerin bir anda alınıp sabaha kadar dövülmelerinin ardından, hiçbir şey olmamışçasına gözcülüklerine geri döndüklerini olabilecek en yalın haliyle anlatıyor.
Ferit Edgü’nün Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku öyküsünü okuyunca, bundan daha iyi nasıl anlatılır insanların üstüne sinen karanlık diye sormadan edemiyorsunuz. Artık herkesin alıştığı, sadece çocukların ayrımında olduğu leş kokusu, sadece kenti değil, ülkeyi sarmış besbelli. Bu kokuyu başa saranlarınsa nasıl birer “insan” olduklarını Aziz Nesin O Hayvan Üstüne Tarih Dersi’nde anlatmış, beş yaşında bir çocuğun bile anlayabileceği bir biçimde. Üstünden yıllar geçse de ders aynı: “…Bir insan ne denli çok aslanlık taslarsa, o denli de çok köpeklik etmiş olduğu anlaşılır.” Yoksa siz de daha dumanı tüten Davos’u mu hatırladınız?
Bahsettiğim son iki öykü de Korku bölümünden, bölümün sonunu ise Mahir Kaynak tamamlıyor. İsmail Cem’in ve Uğur Mumcu’nun öykü sayılmayacak anlatılarında, Hürriyet Yaşar sanki bize gülümsüyor, “bakın bir de bu var” diye… Medya demişken adı geçen şahsın yaşanan tüm rezilliğe rağmen televizyonda ve gazetelerde “bilirkişi” olarak yer almasını geçmemeli.
Bazı öykülerde çocuklar yer alıyor, ne olup bittiğinden habersiz, bir anda annesiz, babasız kalan çocuklar… Hiçbir şekilde duygu sömürüsüne sığınmadan -yaşananların doğal kabul edilmesinden belki- anlatılmışlar. Salim Şengil’in Gecenin Uzadığı An öyküsünü okuduktan sonra kendine gelmek için birkaç dakikaya ihtiyacı olacaktır ebeveynlerin. Altı yaşındaki çocuğunuza siz götürüldükten sonra neler yapması gerektiğini tembihlemek, araması gerekenleri, şifreli konuşması gerektiğini açıklamak bir yana, “beni niye götürmüyorlar?”, “büyüyünce götürecekler mi?” sorularına yanıt aramak bile bugün okurun soluğunun daralmasına yetecektir. Düşünün ki bir anne olarak, Nezihe Meriç’in Tan’ın Öyküsü’nde anlattığı gibi kocanız götürüldükten, eviniz darmadağın edildikten sonra, oğlunuzu güldürebilmek adına polislerin komik taklitlerini yapmak zorunda kalıyorsunuz… Düşündünüz mü?
Son bölüm “Tersine Yürüyüş”e Kısılış adını taşıyor. 70’lerden 80’lere gelirken nelerin değiştiğini anlatıyor. Adalet Ağaoğlu, öyküsü Savun Sevdam Sen Savun’da sevdanın olanca güzelliğine bürünmüş iki gencin hapse girdikten sonra nasıl ayrı fraksiyonlara dahil olduklarını, sevdanın şiirselliğini, naifliğini kaybettikten sonra, nasıl birbirlerinin düşmanı kesilip, güzelliklerini yitirdiklerini anlatırken, sanki bir on yılın özetini çıkarıyor. Gerçekliği şiirselleştirmek belki de edebiyatın en güçlü yanı…
Edebiyatın bu güçlü yanını bulup ortaya çıkarmaksa bir borç… Sanırım okurlar Hürriyet Yaşar’a bu borcu kapamaya uğraştığı için teşekkür etmeli.


Banu Yıldıran Genç

Hazırlayan: Hürriyet Yaşar, Yiğit İken Ölenlere – 12 Mart Öyküleri Antolojisi, 280 s., Can Yayınları
* Bu yazı Notos'un 15. sayısında yayımlanmıştır.

29 Nisan 2013 Pazartesi

Pis Hikâye

Eskimeyen bir ilk hikâye... 

Yaşar Kemal’in altmış üç yıl önce yazdığı ilk öykü olan “Pis Hikâye”si Notos Kitap tarafından yayımlandı. Yaşar Kemal’in öykülerinde de romanlarındaki büyük duruşu sergilediğini anlamak, şiirsel dilinin doğumuna tanıklık etmek için bu uzun öyküyü okuma fırsatı yeniden bizlerle.
Üzerinden yıllar geçmiş olması ne anlatılanların ne de kullanılan dilin eski olduğu anlamına gelmemeli. Yaşar Kemal’in romanlarından bildiğimiz yalın ama zengin dili, ayrıntıdaki, betimlemedeki ustalığı bu öyküde de ön planda.
Öyküsünü “Pis Hikâye” olarak adlandıran yazar, anlattıkları gerçekten “pis” olsa da, insanın aç gözlülüğü karşısındaki tarafsız gözlemci duruşuyla hem yaşananlar karşısında hınç duymamızı hem de yaşananları anlamamızı sağlıyor.
Öykü Çukurova’da, romanlardan aşina olduğumuz bir köyde geçmekte. Köy, ağasıyla itibar bulan, çalışkan köylüleriyle var olan bir köy. Olan biten karşısında tek düşündüğü “namusu” olan bir köy… Yaşanan ilkellik, hayvanlaşan erkekler, tecavüzden ölen kadınlar… tüm bunlar insana korkunç gelse de, köylünün kadını erkeğiyle tek düşündüğü şey boynun eğmemek, namusunu dile düşürmemek.
Yamuk Cabbar’ın satmak için getirdiği kadınlardan birini almak için ikna edilen, köyün safı Fas Osman öykü boyunca edilgenliğini “ben ne bileyim ben” sözleriyle belli ederken, en azından temiz duruşuyla öykünün sonunda anlatılanların “pis”liğinin biraz da olsa azalacağını muştuluyor okura.
Fas Osman ablası Hürüce kadının yanına çocukken gelmiş, boğaz tokluğuna çalışan, geceleri eve bile alınmayan, samanlıkta uyuyan bir “kardeş”. Köylünün içinde bulunduğu çıkar ilişkisi, yıllardır süren feodal düzenin bozduğu insanlık kavramı abla-kardeş ilişkisinde bile kendini gösteriyor. Abla Hürüce, öykünün en dişli kahramanlarından biri. Zaten anlatı boyunca Osman’dan “Hürüce’nin avradı” diye bahsedilmesi, onun eril karakterine işaret etmekte. Hükümette çalışan tahsildar eniştesinin de verdiği korkuyla köylünün çekindiği, iri yarı, güçlü bir er-kadın.
Hürüce’nin kişiliğini en çok köyün kadınlarıyla giriştiği kavgalardan anlıyoruz. O kadınlar ki Antik Yunan tragedyalarındaki koro gibi olanı biteni dillendiren, kışkırtmalarıyla olacaklara yön veren bir karar mercii gibidirler. Var güçleriyle Fas Osman’ın karısı Fadık’ı dilden dile dolarlarken ya da olanca rahatlıklarıyla köyün delikanlılarının önceki gözdeleri olan Omarca’nın köpeğinden, Kürt Velo’nun eşeğinden bahsederlerken öyle umarsızdırlar ki çayıra uzanmış birbirlerinin bitlerini ayıklıyorlardır…
Fas Osman’ın köyün boynunu eğmesine, namusunu kaybetmesine neden olan karısı Fadık da kocası denli edilgen bir kişilik sergiliyor öyküde. Kendisine her gece gelen, istediklerini yapıp çekip giden köy delikanlıları için “ben gelin demedim ki, onlar geldiler” savunması aslında Yamuk Cabbar’ın onu neden yüz lira gibi düşük bir ücrete sattığını da açıklıyor. Hürüce’nin baskın kişiliği bile “azgın kurtlara” benzeyen köy delikanlılarından paçasını kurtarmaya yetmez. Oysa Hürüce tüm anaçlığını takınarak Fadık’a Eşe’yi de anlatmıştır; köyün bir önceki kurbanı, günahsız Eşe’nin can acıtan hikâyesini…
“Seni de Eşe gibi ederler. Kurda kuşa benzer bunlar. Duydun mu Eşeyi, Alicenin avradı? Kimi kimsesi yoktu. Alicenin de kimi kimsesi yoktu. Alice mahpusa düştü. Bir koyun hırsızlamış Ağadan. Parasıyla gömlek almış oğluna, kundura almış. Gül gibi bir oğlu vardı üç yaşında. Alice ölürdü oğlunun üstüne. Alice mahpusa düştü. Alice mahpusa düşünce, bela kesildi avradın başına sarı çizmeli. Gel zaman git zaman, etti edeceğini. Sonra da teslim etti bu alıcı kurtlara. Öyle olacak değildi Eşe. Kimi kimsesi yoktu fukaranın. Çocuğu el arasında kaldı. Gül gibi bakardı Eşe. Köy köy, dağ dağ dolaştırdılar Eşeyi. Yirmi, otuz delikanlı peşinde… Oğlan elin aralığında öldü. Görenler söylediler, kendi de sararıp kül kesilmiş. Veremli gibi olmuş da gene yakasını bırakmamış elin kıranları. Bir gün baktık ki köyün köpekleri kana batmış geldiler. Ovanın üstünde de kartal dönüyordu. Vardılar ki kartal dönen yere, ne görsünler! Eşe! Leşini köpekler yemiş. Çırılçıplak soyup oynatmışlar. Sonra da öldürmüşler. Ölmüş avrat. Öldürmemişler de ölmüş yani. Dayanamamış da ölmüş.
Öykünün duygusal açıdan zirvesini oluşturan bu iç öykü önce ağanın, sonra köy delikanlılarının acımasızlığını anlatırken, aslında feodal ve kapitalist sistemin sorgulanmasına kadar uzanan derin düşüncelere daldırıyor okuru.
Köylünün “her şeyi halleder” gözüyle baktığı köyün ağası Kurt Mahmut Ağa bile cinsel istekleriyle vahşileşen bu gençler karşısında aciz düşer. Onun “kurt”luğu, köyün namusunu kurtarmak için giriştiği birkaç küçük dalavere sonuçsuz birer çaba olarak kalır gözü dönmüş delikanlılar karşısında.
Yaşananlar karşısında, köylüler artık geceleri eve gelmeyen oğullarından yaka silkmiş, çareyi hükümette bulacak denli çaresiz kalmışken, Hürüce kadın bile boyun eğmiş, olanları kabullenmişken, tek alışamayan, direnen Fas Osman’dır. Çamaşırını yıkayan, her gün bulgurunu pişiren kadınından olan Osman, Fadık dağa kaldırıldığı günden beri yemeyip, içmeyip ölü gibi dolanmaktadır. Ablasının “başka avrat alırız, üzülme” lafları bile üzüntüsünü geçirmiyor ve böylelikle öykü boyunca ilk kez bir kadına “mal” değil, kendisi olduğu için verilen değeri Fas Osman’da görüyoruz. Belki de saf olmasından, hiçbir şeyi tam olarak bilememesinden kaynaklanan kirlenmemişlik hali, öykünün sonunda yücelmesini, ona çok emek verdiğini düşündüğü Hürüce ablasını bile arkasında bırakarak karısına sahip çıkmasını sağlıyor.

Anadolu’da yaşanan cinsel açlığın nedenleri, sonuçları bu öykünün ana eksenini belirliyorsa da tüm sistemi sorgulamak gibi temel bir amacı var aslında Yaşar Kemal’in. Her ne kadar Fadık’ı sırtlayıp giden Osman köpeklere leş olan Eşe’yi unutturuyorsa da, emin olun bu unutuş kısa sürecek. Yaşar Kemal romanlarından da biliyoruz ki anlatılanlar tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle uzun bir süre vicdanımızı rahatsız edecek.

Banu Yıldıran Genç

Pis Hikaye, Yaşar Kemal, Notos Kitap, 2007, 55 s.

20 Nisan 2013 Cumartesi

Kurgudan da Garip


Gerçekler bazen “kurgudan da garip”
Adını ilk kez 'Dövüş Kulübü'yle duyduğumuz Chuck Palahniuk, Türkiye'de oldukça sevilen bir yazar. Romanlarının hepsi Ayrıntı Yayınları'nın Yeraltı Edebiyatı dizisinden yayımlandı. Dövüş Kulübü'nün önce filmini izleyip sonra romanını okumamız yazarı için bir talihsizlikti belki ama bundan iki yıl önce 'Ölüm Pornosu' romanının Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu Başkanlığı tarafından yasaklanmak istenmesi, Palahniuk'un lehine işledi. Ölüm Pornosu -doğal olarak- aylarca en çok satanlar listelerinde kaldı, inadına okundu, birçok insan kalıpları kırmaya çalışan, sert, aykırı, eleştirel, küfüre, alkole ve şiddete yakın duran “yeraltı edebiyatı” denilen akımdan haberdar oldu. Palahniuk kitapları hızla yayımlanmaya devam etti.

'Kurgudan da Garip' Türkiye'de yeni yayımlansa da Amerika'daki basım yılı 2004. Daha önce dergilerde, gazetelerde yayımlanmış deneme, röportaj ve anıların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Üç bölüme ayrılan kitabın birinci bölümü İnsanlar Bir Arada adını taşıyor ve Amerika'nın en garip hobileriyle uğraşan insanları anlatıyor. Chuck Palahniuk, önsözde romanları için yaptığı araştırmalardan, kurguda yararlandığı gerçeklerden bahsetmiş, bu ilk bölümü okurken görüyoruz ki Amerika gözlem yapmak isteyen bir yazar için oldukça verimli bir ülke. Bu bölümde porno festivallerinde, biçerdöver parçalama yarışlarında, ölümüne yapılan güreşlerde boy gösterenlerden tutun da perili evlerde yaşayanlara ve “şato” yapan inşaatçılara kadar bir dolu garip insan var. Benim en çok ilgimi çeken bölüm kendilerine şato yapanlar oldu, Palahniuk'a o kadar detaylı bir biçimde izolasyon hatalarından, bir dahaki şatoda bunu yapmayacaklarından, nasıl taş kullanmak gerektiğinden vs. bahsetmişler ki bu topraklarda gariplik olarak en fazla Karadeniz'de evlerin bahçesinde yapılıp da denize nasıl indirileceği belli olmayan kayık yapanları bildiğimizden, şato inşa etmek uğruna bankalardan kredi çeken, hayatını buna adayan, zarar eden ama yine de pes etmeyen bu insanları anlamak biraz güç. Bu renkli dünyalarla karşılaşan, onlarla konuşan, onları gözlemleyen Palahniuk'un her romanında yaratıcı bir biçimde bulduğu konulara çok da şaşırmamak gerekiyormuş demek ki.

İkinci bölüm Portreler, ünlülerle yapılan röportajlardan oluşuyor. Güzel film yıldızı Juliette Lewis'in Scientology tarikatına üye olması, yaptığı makyajlar ve sahne şovlarıyla adından söz ettiren ve şiddetle özdeşleştirilen Marilyn Manson'ın oldukça yumuşak ve hassas yapısı, köpeğiyle arama kurtarma çalışmalarına katılan Michael Keating'in yaşamın boşluğu ve tezatları hakkındaki sözleri bu bölümün etkileyici noktaları. Röportaj yapılan bazı insanları Amerikan popüler kültürüne çok hakim olmadığımızdan tanımasak da yazarın keyifli anlatımı, aralara serpiştirdiği ilginç ayrıntılar röportajları rahatça okutuyor. Bugün karşılıklı soru-cevap olan söyleşi türü yerine yanlış bir biçimde röportaj sözcüğünü kullananlar, Palahniuk'un Portreler'ini okuduklarında röportajın aslında tam da böyle, gözlemler, yorumlar ve sorularla yazılan bir tür olduğunu öğreneceklerdir. Yine bu bölümde Amerikan edebiyatının önemli iki yazarı anlatılıyor: Bir yaratıcı yazı atölyesinde ders olarak işlenen Amy Hempel'ın nasıl okunması gerektiğini anlatan bir yazı ve eserlerinin birçoğu bizim de izlediğimiz filmlere dönüşen, çağının çok önünde giden bir yazara, Ira Levin'e yazılan övgüler ve sorularla dolu bir mektup. Palahniuk'un çok etkilendiğini söylediği, etkili bir kısa öykü yazarı olan Amy Hempel'ın ve insan psikolojisi üzerine usta bir yazar olan Levin'in kitapları Türkiye yayıncılarının dikkatini çeker mi acaba?

Üçüncü bölüm Kişisel adını taşıyor ve Chuck Palahniuk'un öyküye yakın anılarından oluşuyor. Bence kitabın en önemli bölümü çünkü yazar olmakla ilgili genel geçer sözlerin aksine, bu süreçte yaşanan tüm rezillikleri, acımasız bir avcıya dönüşen edebiyat ve sinema sektörünü tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Yaşamının önemli kesitlerini detaylarla, oldukça içten bir biçimde okurla paylaşan yazar, yaşadığı bunalımları, içine düştüğü utanç verici durumları, trajik yaşam öyküsünü, yani normalde yazarların oldukça ketum davrandıkları her şeyi bir dostuna anlatır gibi anlatmış. En mahrem şeylerden bile o kadar doğal bir biçimde bahsediyor ki kitabı okurken bir içki sofrasında Palahniuk'u dinliyormuşsunuz gibi garip bir hisse kapılabilir, hatta kendisini teselli etmek isteyebilirsiniz. Babaannesi dedesi tarafından öldürülen, babası yatağın altına saklanması sayesinde kurtulan yazarın yaşamındaki tek cinayet bu değil maalesef. Dövüş Kulübü'nün yayımlanmasından hemen sonra babası gazeteden bulup tanıştığı kadının kocası tarafından öldürülecek ve yakılacaktır. Bu kadar garip ölümlerle çevrilmiş yazarın nasıl olup da bu denli karanlık ve şiddet dolu yazdığına çok da şaşırmamak gerekiyor sanırım. Yine de yazdıklarının karanlığına karşın Palahniuk oldukça umut dolu bir yazardır; 'Dövüş Kulübü'nde de, 'Ölüm Pornosu'nda da, 'Pigme'de de sevgi, annelik, dostluk gibi kavramlar kahramanların yaşamlarını değiştirir. Belki de yazılıp yazılıp çöpe atılan onca yazıdan, içerek ve sızarak geçen yıllardan sonra bir biçimde yayıncıların dikkatini çekmesi, şansının ve yolunun açılmasıyla ilgilidir bu umut. Romanlarının arka planında her zaman Amerikan toplumunun yalnızlığını, mutsuzluğunu, içi boşluğunu vurgulaması da belki bir gün bunların da kendi kaderi gibi değişeceğine olan inancındandır. Kim bilir?

Banu Yıldıran Genç

Kurgudan da Garip
Ayrıntı Yayınları, 256 s.
* Bu yazı Agos Kirk/Kitap ekinin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Eflatun Koza

Erken gitmiş bir yazarın son kitabı üzerine...

Eflatun Kadınlar…
Cahide Birgül uzun bir aradan sonra dördüncü romanını yayımladı. Daha önceki romanlarını okumuş olanlar yazarın edebiyatımızda çok da yer almayan gerilim türünde yazdığını, gerilim dozunu ustaca ayarlarken karakterleri olabildiğince derinlikli işlediğini, toplumun aksayan yönlerini hafifçe eleştirdiğini bilirler.

Eylül ayının sonlarında raflardaki yerini alan Eflatun Koza da özellikle başarılı kurgusuyla dikkat çekiyor. Yurt dışında Patricia Highsmith’in, Ruth Rendell’in öncüleri olduğu gerilim türü aslında oldukça zor bir tür. Marketlerde yerlere saçılarak satılan yığın romanlarına dönüşmeden, okuru çok da sıkmadan, merak unsurunu sonuna dek taşıyarak ilerlemeli gerilim. Cahide Birgül, kahramanlarının hastalıklı hallerini anlatmakta, bu hallerin nedenlerini hissettirmekte ve ipin ucunun koptuğu yere doğru düğüm ata ata ilerlemekte oldukça yetkin bir yazar. Bunun sonucunda okur iyi bir gerilim filmi izliyormuşçasına romanın içine girebiliyor. İyi betimlemeler, derin çözümlemeler, doğal diyaloglar ve monologlar sayesindeyse roman bittiğinde edebiyatın sinemadan farklı tadı kalıyor okurda.

Eflatun Koza, adını çok sonradan öğrendiğimiz kahramanın kayıp bir zamandan sonra gazeteciliğe başlamasıyla açılıyor. Romanın başındaki alıntı aslında okura kahramandan şüphelenmek gerektiğini imliyor: “İki hep vardır. Bu harika, sihirli, yaratıcı, kamusal ve özel rakam belki de evrenin gizemli sırrıdır. İnsan iki kişiyi sevebilir, hepimizin içinde iki cinsiyet de vardır, taban tabana zıt duygular yar yana bulunur. Ben dünyayı böyle görüyorum.” Patricia Highsmith’ten yapılan bu alıntı sayfalar ilerledikçe kahramanın örümcek fobisine de, hiç konuşmayan annesine de, ansızın beliren ve biten topallamasına da yanıt olacak, ama tabii ki zamanı geldiğinde, yazar elindeki ipleri okuyucuya vermeye karar verdiğinde…

Ana karakter olan Evrim büyük bir gazetede çalışmaya başlayan, yeni mezun bir genç kız, yalnız, mutsuz ve beklentisiz. Tüm bu özelliklerini biliyor ve hatta öyle olmak istiyor. Erken ölmüş babası, kahramanın erkek arkadaşıyla kaçmış, bu nedenle artık görüşülmeyen kız kardeşi ve bütün gün dikiş dikip hiç konuşmayan annesinden oluşan, sıradan sayılabilecek bir aileye sahip. Yazar oldukça sık geriye dönüşlerle ailenin bir arada olduğu günlerden de bahsediyor ama olayların örülmeye başlandığı zaman ortada kahramanın ve annesinin paylaştığı büyük ve sessiz bir yalnızlık var.

Cahide Birgül’ün romanlarında en sevdiğim yanlardan biri o bitmek bilmeyen sıkı fıkı mutlu çekirdek Türk ailesi yalanını okurun yüzüne çok da şiddetli olmayan bir şekilde vurmasıdır. Suçun, suçlunun, gizlenen ayıpların kaynağı da aslında bu çekirdek ailelerdir. Her akşam perdelerin çekildiği o evlerde nelerin yaşandığını, yaşanıp da saklandığını ya da yaşanırken biriktirilenlerin nasıl patlayacağını hiç kimse bilmez. Bildiklerimizse ya gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde yer alır ya da iyi bir romanın kurgusuna dâhil olur.

Eflatun Koza’daki çekirdek ailede de silik bir baba, kızlarına ellerine iğne batırarak dikiş öğretmeye çalışan baskın karakterli bir anne, kardeşinin sevgilisini elinden alacak kadar hırslı bir kız kardeş ve sindirilmiş, birçok korkuyla donanmış, kendine güveni hiç gelişmemiş diğer kardeş yer almakta. Roman, gazetede kendisine verilen kayıp kişilerle ilgili dosyayı araştırmaya başlayan Evrim’in daha fazla kırılmamak için kendisine ördüğü kabuğun gün be gün çatlamasını, en sonunda da kırılıp yerle bir olmasını anlatıyor kabaca. Araştırdığı dosyada kaybolan iki kadın; Çağla ve Irmak ölmüşler midir, yoksa eşcinselliklerini rahatça yaşayabilecekleri bir masal ülkesine mi kaçmışlardır? Gazetenin sadece tirajını artırmak için ortaya attığı bu kayıp dosyaları, Evrim’in bir dedektif gibi iz sürmesine, tanıklarla konuşmasına, hatta eşcinselliğin de var olduğu bir dünyaya adım atmasına yol açacaktır.

Romanın bu bölümleri polisiye tadı da taşımakta, Evrim’in aslında kayıpları bulmak gibi bir sorumluluğu olmadığını bilmesi ama yine de kendini tutamayıp hata yaptığını bile bile ilerlemesindeki tutarsızlık iç konuşmalarla okura açıklanıyor. Gittiği gey barda tanıştığı Necla, Necla’nın sevecenliğiyle ördüğü kabuktan çıkmaya başlaması, kendine bile itiraf edemediği hemcinsine duyulan aşk sayesinde okuyucu romana adını veren kozanın yavaş yavaş kahramanı sardığını hissediyor. Yalnızlıktan ve suskunluktan başka hiçbir şey istemeyen Evrim’in yaşadığı bu duygular onun zorlukla kurduğu dengesini alt üst edecek ve bu dengenin dağılmasıyla birlikte okurun daha ilk alıntıyla merak etmeye başladığı, cevaplanmayan sorular bir bir yanıtını bulacak.

Cahide Birgül bölüm bölüm ilerledikçe okuyucunun önüne bıraktığı ipuçlarını oldukça iyi kotarılmış bir sonla toparlıyor. Ailenin tekinsizliğinden başka, toplumdaki homofobiyi de gözler önüne seriyor yazar. Ne parmağını sallayıp ders vermek gibi bir kaygısı var Birgül’ün ne de aykırı olmaya çalışıp puan toplamak gibi… Anlattıkları oldukça doğal bir şekilde, hiç göze batmadan olgunlaşıyor ve sonlanıyor. İki kız kardeşin yaşadığı garip çekişme, plazalarda yaşanan iş ilişkileri, gereksiz söylenen yalanlar, insan psikolojisinin aslında ne garip olduğunu anımsatıyor okura.

Tüm bu iyi yönlerin yanında üzerinde çok da çalışılmadığı hissini uyandıran bir dili var Birgül’ün. Romandaki kurgunun iyi olması, dilinin savrukluğunun etkisini azaltıyor. Yine de aceleye gelmiş cümleler, bozuk anlatımlar yer yer rahatsız edici olabiliyor. Gerilim tarzında olmaması gereken bazı mantık hataları yazarın gözünden kaçsa bile editörün gözünden kaçmamalıydı. Romanı okumayı sekteye uğratan en önemli eksik ise bence düzelti hatalarıydı, umarım Everest Yayınevi bundan sonra yayımladığı kitaplarda daha özenli bir çalışma sergiler.

Banu Yıldıran Genç

Cahide Birgül, Eflatun Koza, Everest Yayınları, 184 s.

* Bu yazı Notos'un 20. sayısında yayımlanmıştır.

23 Mart 2013 Cumartesi

Kozalak

"Öteki" olmak...

Aslen gazeteci olan Sema Aslan'ın ilk romanı Kozalak, hepimizin bildiği, çoğunlukla görmezden geldiği, unutmaya çalıştığı yaşamlar üzerine... Her şeyin son derece iki yüzlü bir şekilde yaşandığı ülkemizde lgbtt bireylerin kim oldukları üzerine uzun uzadıya düşünmüş kaç kişi vardır ki? Yok saymak, arada gazete haberlerinde katledildiklerini görüp sayfayı çevirmek, bazen de yolda falan karşılaşınca gözlerini kaçırmak daha kolaydır çünkü. Yok saymak, hem bireysel hem toplumsal hem de hukuksal olarak daha kolaydır. Yeni anayasa için görüş bildiren herkesi tek tek duyurarak teşekkür ederken lgbtt derneğini ve önerilerini yok saymak bir hükümet için daha kolaydır. Çözüm üretmek yerine "eşcinsellik hastalıktır" demek bir aile bakanı için daha kolaydır. Kısacası Kozalak kolay olanı değil zoru anlatmayı seçmiş bir roman.
Roman, Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini anlatıyor denebilir. Bu dönüşümün zorluğunu hissettirmesinin yanında, eşcinsel bir çocuğun annesi ve babası olmak ne demektir, toplumsal baskılar bireyi ne derece zorlar, devletin eli ne kadar üzerimizdedir, gibi yanıtlanması oldukça güç sorular da sormakta.
Kozalak üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Bedir'in annesinin ağzından anlatılmakta. Roman boyunca adını öğrenemeyeceğimiz bu annenin çocukluğunu, genç kızlığını, evlenmesini oldukça detaylı bir biçimde öğrenmemize rağmen, nedense roman bittiğinde dahi okurun aklında soru işaretleri bırakacak denli muğlak bir kişi. Adını bilemediğimiz gibi birçok davranışı da neden gösterdiğini tam olarak anlayamıyoruz. Tam bilinçlendi, herkesle savaştı, çocuğunu kazandı derken, bir anda diğer bölümde L. karakterinin ağzından bambaşka biriymiş gibi davrandığını okuyoruz. Bu nedenle yazarın bilinçli bir tercihi mi bilmiyorum ama tam oturmamış, karakter derinliği kazanamamış bir kişi "anne".
Romanın döngüsel bir kurgusu var. Annenin ilk birkaç sayfada okuduğumuz ruh hâlini ancak romanın sonundan sonra kavrayabiliyor ve olayları yerli yerine oturtabiliyoruz. Özellikle kurgunun bu biçimde olması, ikinci bölümün bir gazetecinin kaleminden röportaj türünde yazılması ve adım adım yaklaşan çarpıcı final, romanın sinematografik bir anlatımı olduğunu kanıtlar nitelikte.
İkinci bölüm, ilk ve son bölüme göre daha başarılı ki ben bunda Sema Aslan'ın gazeteciliğinin etkili olduğunu düşünüyorum. L.'nin anlattıkları yer yer bilinçakışı tekniğine yaklaşıyor. Adı verilmeyen ve Dolunay'a da sahip çıkan bir dernekte çalışan L. artık yaşlandığını, bu işlerin ondan geçtiğini söyleyip kendi hayat hikâyesini aktarırken, bir yandan da Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini tüm detaylarıyla anlatır. Aslında tüm o hayatlar Orhan Kemal romanları ya da Yeşilçam filmleri gibidir... Kötüler, iyiler, kötü yola düşen masum genç kızlar ya da erkekler (tabii bu erkekleri ne o dönem romanlarında ne de filmlerinde görürüz)... Oysa gerçek olan bir şey varsa o da birçok hayatın romanın ya da filmin ta kendisi olmasıdır.
L.'nin bazen sıkılıp çabuk geçtiği, bazen kendinden geçip uzun uzadıya anlattığı hikâyelerde romanın kurgusu açısından tek bir pürüz olduğunu söyleyebilirim. L. birçok olayı kendi görmüş, yaşamış gibi anlatıyor, oysa kendisi sadece Dolunay'ın aktardığı kişi, bu bazen kafa karıştırıcı bir anlatıma yol açabiliyor. "Annesi, amcası ve Mıstık, renkleri donuk, çerçevesi hep bir taraflarında sonsuz bir boşluk bırakılmışken diğeri poz veren insanın omzuyla hizalı fotoğrafların zamanından kalma, sararmış, bir albüme bile giremeyip ortasından kırılmış bir hatıra gibiler." Mıstık'ı hiç tanımayan L.'nin diğer söylediklerinden apayrı duran bu şiirsel cümleler, yazarın anlatıcıya kendi söylemek istediklerini yüklediğinin göstergesi.
Son bölüm anneanne ve dede tarafından aktarılmakta; birtakım mistik güçlere sahip, güçlü ama kocasına "memur" olmuş Çiçek'le, devletin namus bekçisi hâline getirdiği polis memuru Paşa tarafından. Kendi oğullarının eşcinselliğini görüp onu öldü saymışken, kızlarından olma torunlarının da aynı yolu seçtiğini görünce -kız halaya oğlan dayıya çekermiş, sözünü bolca anımsayarak- gereken tüm savaşı, önce sevecenlik, sonra yasaklarla vermiş ama yine de başarılı olamamış Çiçek ve Paşa.
Paşa, tüm olumsuzluklarına karşın bence romanın en canlı kişisi. Sema Aslan özellikle Paşa'nın bıyıklarında ve onun etrafındakilere aktardığı ansiklopedik bilgilerde çok başarılı bir dil kullanmış. Bu nedenle Paşa, devletin lgbtt bireylerin üzerindeki korkunç eli, oğlunu silmiş bir baba, torununu sindirmeye çalışmış bir dede olsa da romanın en yoğun karakteri olagelmiş.
"Ben nasıl bırakabilirim çocuğumu öyle bir başına, bilmediğimiz yerlerde? Ölse. Birileri elimden zorla alsa. Evden kaçsa. Hepsi kötü belki ama, bu hepsinden kötü. Ölmemiş, kaybedilmemiş, kaçmamış. Bırakılmış. anası babası bırakmış onu. Çıplak, bir başına. Hepsi nasıl doğduysa, bütün bu çoluk çocuk nasıl doğduysa, benimki de öyle doğdu: Bir anadan ve çıplak. Onlar yaşarken, benimki ne diye yaşamıyor? Bir benim çocuğum mu sığmadı bu dünyaya?"
Yukarıdaki alıntı romanın en etkileyici bölümlerinden biri, Sema Aslan kadın karakterlerin can acıtıcı noktalarını anlatmakta oldukça başarılı. Kadın dili demekten çok da hoşlanmadığım ama kadınların birbirine aktardığı günlük deyişlerden, argolardan, ögüt veren ilginç atasözlerinden oldukça başarılı bir şekilde yararlanıyor. Romanda yer alan bazı şiirler, şarkılar ve uzun, şiirsel sözlerde de -Bedir'in çocuk yaşında neden kozalak olmak istediğini anlatması gibi- yazar ve anlatıcı kimliklerinde bir karmaşa yaşanmışa benziyor. Yine de tüm bu detaylar, bir ilk roman olan Kozalak'ın zor olanı anlatmayı seçmesinin yanında önemsiz kalıyor.

Banu Yıldıran Genç

Sema Aslan, Kozalak, İletişim Yayınları, 104 s.

* Bu yazı Notos'un 34. sayısında yayımlanmıştır.

16 Mart 2013 Cumartesi

Artakalan


Bir iç dökümü olarak: Artakalan

Çok genç olan İstos Yayın, Türkiyeli okuru Ege'nin öbür yakasının edebiyatıyla buluşturmaya devam ediyor. Elenika dizisinden çıkan 'Artakalan', Yunan sanat dünyasında oldukça farklı dallarda eser vermiş, buralarda ise pek tanınmayan Kostas Tahçis'in öykülerinden oluşuyor. Bu öyküler 1964-1967 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımlanmış ve yazar tarafından 1972 yılında bir araya getirilerek yayımlanmış.

Kostas Tahçis'in 'Üçüncü Düğün Çelengi' adlı romanı 1988 yılında Ahmet Yorulmaz tarafından çevrilmiş ve Mitos Yayınlarınca basılmış. Kitabı bulmaya çalışmak şu an oldukça zor çünkü Türkiye'de baskısı biten kitapların uğradığı hezimete uğramış. Baskısı biten kitabı yeniden basmak, Türk yayıncılığının bir türlü aşamadığı etik unsurlardan biri, yayın dünyamız bir zamanlar basılmış, bitmiş ve meçhulde kalmış kitaplarla dolu, bu istikrarsızlık maalesef böyle değerli kitaplardan mahrum kalmamıza neden oluyor. 'Üçüncü Düğün Çelengi' önemli bir kitap, ünlü İngiliz yayınevi Penguen'in yayımladığı ilk Yunan romanı ve emin olun bu kitabı Penguen baskısı tükendikçe yeniden basmaktadır.

'Artakalan', yazarın otobiyografik öykülerinden oluşuyor. Bu öyküleri okurken ilk hissedilen karşınızda hiçbir maskeye, role bürünmeyen, son derece doğal ve içten bir yazar olduğu. Öyküler çocukluktan başlıyor, gençliğe doğru ilerliyor. Neredeyse birer anı niteliğindeki bu öykülerde karşılaştığımız karakterler de genellikle aynı. Öykülerin olmazsa olmazı annenanne ki bazı öykülerde kızının bırakıp gittiği torununa hem annelik hem babalık yapmakta, bazılarındaysa kızı, damadı ve torunuyla yaşamaktadır. Özellikle çocukluk öykülerinde azarlamalar, terlik fırlatmalar, sonrasında kıyamamalarla geçen günleri okuduğumuzda Türkiye'ye ne kadar yakın bir kültürden bahsedildiğini görebiliriz. Bu topraklarda da genellikle bize kıyamayan anneanneler tarafından büyütüldüğümüzden oldukça tanıdık öyküler bunlar.

Yine çocukluk öykülerindeki önemli karakterlerden biri Mimis dayı. Kostas Tahçis daha yedi yaşındayken anne babası boşanmış, o da annesinin ailesiyle Atina'da yaşamıştır. Yani öykülerde eksikliği dikkati çeken “baba” figürünün yerini bazen Mimis dayı yetersiz de olsa doldurmakta. Bu nedenle anlatıcı genellikle dayısıyla rekabet halinde, arada kalan anneanne ise iki tarafın da gönlünü almaya çalışmaktan bunalmakta. Anneanneyle arada engel teşkil eden Mimis dayı çok da hoşlanılan bir karakter değildir ki anlatıcının başına gelen tacizlerin birinde istemeden de olsa rol oynamıştır.

Öykülerin çıkış noktası olan bu çekirdek aile, anlatıcının cinsel kimliğinin oluşmasında da etkili olmuş. Birkaç öyküde var olan baba renksiz, silik bir kişilik olarak çizilir, yine birkaç öyküde var olan anne de sinirli ve sabırsızdır. Öykülerin çoğunda evde iki erkekle uğraşan, genellikle çekip gitmiş kızı için kötü konuşan, her şeye rağmen torununu seven bir anneanne vardır. Bunlar Tahçis'in yaşam öyküsüyle uyuşsa da öykülerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bir öyküsünün başında açık yüreklikle anlatır:
Bir şeyler yazmaya kalktığımda hep kişisel tecrübelerimden ilham alırım. Ama hiçbir zaman eserlerimde gerçekliği tüm çıplaklığıyla yansıtmam. Bu tabii ki samimiyetsizlikten kaynaklanmaz. Çünkü beni buna tam olarak iten şey psikolojik ve duygusal ihtiyaçlardır. Kişisel tecrübelerim sadece yazmam için bir dürtüdür. Ancak yazmaya başladığım andan itibaren yazdığım hikâye kendi gerçeğini yansıtan özerk bir yapıya bürünür. Genellikle gerçek hikâyeyle bağlantı göstermez, ama bazen bu gerçekliğe karşı da direnemez. Bu durum yazarların çok iyi anlayabileceği bir şeydir. Aynı zamanda eserlerimde bahsedilen baba kavramının neden bir hikâyede sıradan bir belediye memuru, diğerinde muhasebeci ya da okuduğunuz bir önceki öyküde olduğu gibi bir avukat olduğunu da açıklar.”

Çocukluk öykülerinde yaşadığı cinsel tacizlerden birkaç kez bahseden anlatıcı, gençlik öykülerinde cinsel tercihini yapmış biri olarak daha nettir ve kendisiyle barışmıştır. Yaşadığı aşklar, okullarında, işyerlerinde karşılaştığı gizli eşcinseller anı-öykülerde birer birer yer bulur.

Hemen hemen bütün toplumlarda geçerli olan önyargılar ve homofobi de doğal olarak öykülerin bir parçası. Bu nedenle anlatıcı babasından yediği dayakları da, çevreden gördüğü psikolojik şiddeti de çekinmeden anlatmış. Gey olduğu bilinen bir üniversite profesörünün ölümünden sonra ailesi tarafından dile getirilen dünyanın en hızlı çapkını olduğu, kadınlar yüzünden ömrünü yediği yalanı, ikiyüzlülüğü biz Türkiye'de yaşayanlar için de hiç yabancı değil.

'Artakalan'da yazar ve anlatıcı ayrımı yapmak oldukça zor. Yukarıdaki açıklamasından bu öykülerin Kostas Tahçis'in yaşamından büyük izler taşıdığını biliyoruz. Yine yaşarken açık yüreklikle bir dönem geceleri travesti kılığında seks işçiliği yaptığını da açıklayan yazarın yaşam öyküsüne ne yazık ki olması gerekenden erken nokta konmuş. 1988 yılında evinde faili meçhul bir cinayete kurban giden yazar, muhtemelen bir nefret cinayeti kurbanı.

Nefret cinayetleri ve homofobi gündemimizden hiç eksik olmazken yaşamını bu denli içten bir biçimde okurun önüne seren Kostas Tahçis'in çok okunmasını ve 'Üçüncü Düğün Çelengi'nin bir daha basılmasını beklemek umarız boş bir hayal olarak kalmaz.

Banu Yıldıran Genç

Artakalan, Kostas Taçhis
İstos Yayın, Ocak 2013, 166 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Mart sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...