16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir Kırık Segâh


Hem düne hem bugüne ait öyküler...
Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çekmişti. Birçok dergide, internet sitesinde ve sosyal medyada öykülerinin, dilinin inceliğinden bahsedilirken, ilk kitabını geç yaşta yayımlayan bir yazar olduğuna da değiniliyordu.
Arayı çok uzatmadan yeni öykülerini Bir Kırık Segâh adıyla kitaplaştırdı Kâmil Erdem. Yaşın, erken veya geç sözcüklerinin edebiyatta hiçbir önemi olmadığını bir kez dana kanıtlayan öyküler bunlar. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı okumak aklımdayken zamansızlık ve araya başka kitapların girmesi nedeniyle Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okumayı daha ileri bir tarihe ertelemiştim. Öyle de kaldı. Bu nedenle Bir Kırık Segâh’ı gördüğümde hiç ertelemeden okumaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Kâmil Erdem ilk kitabını geç yaşında yayımlasa da dilini, anlatımını oluşturmaya, olgunlaştırmaya belli ki çok zaman harcamış. Öykülerde karakterine göre biçimlenen dili -bazen eski İstanbullu, bazen 70’lerde Türkoloji öğrencisi, bazen dindar bir belediye çalışanı, bazen yaşlanmaya başlamış bir Ege çiftçisi- doğallığıyla okuru hayran bırakıyor. Bunun yanında öykülerinin yine içeriğine bağlı olarak bazen iç monologlarla, bazen tutuk diyaloglarla, bazen de sular gibi çağıldayan detaylarla kurduğu akışı ne denli uğraşıldığını gösteriyor. Pazartesi öyküsünde seçilen fiil kipinin bile yabancılaşmanın anlatımını ne denli üst seviyelere taşıdığına şahit olmak, öykünün gerçekten de romandansa şiirin kardeşi olduğunu anımsatırcasına tek bir sözcükle kuruluveren dünyası, edebiyatın çokça emek isteyen bir sanat olduğunu anımsatıyor bizlere.
Kitabın ilk öyküsü Menfez’de büyükşehirlerden birinde yerin altındaki bir metro istasyonundaki kart dolum merkezinde çalışan Erol’la tanışıyoruz. Erol, kendine koyduğu adla İbrahim, bol amcalı, abili, yengeli, eltili muhafazakâr bir ailede doğmuş, küçük yaşta yatılı yollanıp hocalarla hacılarla büyümüş dini bütün biri. İşyerinde yaşadığı haksızlıklar, söz verildiği hâlde yemeğe bile çıkamaması, insanlık dışı bir biçimde günde on altı saat çalışması yüzünden sistemi, amirlerini, emirleri sorgulama raddesine gelmiş ama bunu yapacak cesareti kendine bulamayan bir aykırı karakter. İsyan edemeyip, herkesin birbirinden şüphelendiği bir dönemde kimseyle konuşamayıp kendince hayallerle avunuyor İbrahim. “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lûtfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları halinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” İnandıklarının ihanetine uğramanın, yalnızlaşmanın, kimseye sığınamamanın, arada kalmışlığın öyküsü anlatılmış Menfez’de.
Yine güncele, yaşadığımız günlere dair ama şiirselliğinden, arka kapakta yazıldığı üzere nahifliğinden hiç ödün vermeyen Ahlat Altı, en sevdiğim öykü oldu. Bir Ege kasabasında kendi kendine dünü, bugünü, eline almadığı sazını, uzunca zamandır söylemediği sözünü düşünen eskinin devlet fabrikasının şoförü, şimdinin dolmuş şoförü isimsiz anlatıcının ahlat ağacı altındaki iç sesiyle başlıyor öykü. Onun düşünceleriyle beraber biz de son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını, direncimizi artıran her umutlu olaydan sonra daha da dibe batmamızı görüyoruz içten içe. “Devletimiz fabrikamı satacağım diye tutturdukta, biz de kapıya konuldukta, bu Veysel Dayı’nın oğlu Arif, ki neredense bir sarışınlık bulaşmıştı bu Arif’e, iri kıyımdı, gözü pekti, önayak olmuştu da direnme mirenme yapmıştık.” diye anımsanan o güzel günler... Greve başlama, halaylar, davullar, çevre illerden ziyarete gelenler, köylülerin yolladığı yemekler, sazlar, türküler derken “... her şey devlete çarpıp tuzla buz oldu. Polis oldu, nezaret oldu, hâkimin seyrek beyaz bıyığı oldu.” Artık eski patronu sayesinde dolmuş şoförlüğü yapsa da eski günler, fabrikası, kamyonu “kınalısı” sık sık hatırına düşer anlatıcının. Şimdinin, o güzel günlerden sonra yaşanan dönemin özeti ise dolmuşuyla köye dönerken yaşadığında yatıyor: “Polis var, kavşağa yakın, durduruyorlar araçları. Polis deyince, Eğik Necmettin geliyor aklıma. Çadırımızı yıktırmamak için başka hiçbir şey yapmadan, kollarını açıp önünde durması, üstüne çullanmaları, yerde tekmelemeleri. Kimse kimseye güvenemesin, bir zayıf insan bir koca devlete güvenemesin geliyor aklıma o kara sonbahardan bu yana. Fabrikanın kapısı, çadır, Arif geliyor aklıma, Arif’e su götürüşümüz birbuçukluk pet şişede, nezaret parmaklıklarının ardında, kaşı yarılmış.” İşte küçük bir kasabada yaşananlar bizim son yıllarımızı özetlerken, hem anlatımdaki şiirsellik, hem duygulardaki incelik, hem de öykünün sonunda her şeye ama her şeye rağmen bir bebeğin doğumuna söylenen türküler, Çökertme’deki “teslim olmayalım” kısmının üç dört kere tekrarı bir damla gözyaşı olup akıyor gözlerimden.
Kâmil Erdem umarım ki daha uzun yıllar yazsın, onun öykülerinde hem bugünü hem dünü yaşayalım. Bazen bir eski İstanbul hanımefendisinin terennüm ettiği Klasik Türk Musikisi parçasını, bazen halk ozanlarından deyişleri, manileri okuyalım, Datça’nın payam derdine düşmüş köylüsünün de ömrünün aylarını, yıllarını taksite bağlayan, güvenlikli site sakini plaza çalışanının da endişesine ortak olalım.

Banu Yıldıran Genç

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh, Sel Yayınları, Şubat 2018, 135 s.
* Bu yazı Notos'un 69. sayısında yayımlanmıştır.

4 Mayıs 2018 Cuma

Naif. Süper


İnsanı mutlu eden küçük şeyler...
İskandinav ülkelerinin sadeliği, farklı mizahı ve yenilikçi biçemiyle dikkat çeken romanlarından biri daha karşımızda. Norveçli Erlend Loe’den Naif. Süper. Ülkemizde Erlend Loe’yi öncelikle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Doppler adlı romanıyla tanıdık. Naif. Süper ise ilk olarak 1996 yılında yayımlanmış ve yazarın en popüler romanlarından biri olarak biliniyor. 
Naif. Süper yirmi beş yaşındaki bir gencin dibe vuruşuyla başlıyor diyebiliriz. Yazarla aynı adı taşıyan Erlend, romanın da anlatıcısı. Kısa bölümlerle ilerleyen romanda pek çok farklı anlatım tekniği ve görsel de kullanılmış. Bir kere kahramanımızın en sevdiği şey liste yapmak. Her şeyin listesini yaparak kendini rahatlatıyor, ki bunun bulaşıcı bir tarafı olduğuna da emin olabilirsiniz, Listeler dışında mektuplar, kütüphanelerden araştırma sayfalarının çıktıları, fakslar aynen yazıldıkları biçimde romanda yer alıyor, bu da zaten farklı olan okuma sürecini daha da eğlenceli hâle getiriyor.
Yirmi beş yaşına bastığı gün ne olduğunu anlayamadığı bir biçimde abisinin omzunda ağlayan ve yaşamın anlamsızlığını sorgulamaya başlayan Erlend’e abisi bir teklifte bulunur. İki ay boyunca yurt dışında olacağından kardeşi onun evine taşınacak ve çekilmesi gereken fakslarla ilgilenecektir. Erlend bu teklifi heyecanla karşılar, hemen evini boşaltıp neyi var neyi yoksa satar, yüksek lisansına ara verir, bisikletiyle abisinin evine yollanır.
Hayatını oldukça basit sözlerle anlatabilme gibi bir yeteneğe sahip kahramanımız. “İki arkadaşım var. Biri iyi, biri kötü. Bir de abim var. O, benim kadar sevimli olmasa da idare eder.” Günlük tutar gibi yazılmış bölümlerde Erlend canının sıkıntısını geçirmek için oyalanacak şeyler arar, önce bir top alır, geceleri kimse görmezken saatlerce duvara atıp tutar ama yine de tam olarak geçmez sıkıntısı, sanki hep eksik bir şeyler vardır. En sonunda bir oyuncakçıda tam olarak aradığını bulur: Brio marka çakma tahtası. Çocukluğundan anımsadığı bu oyuncak ona en zor zamanlarında, özellikle de evde bulduğu “zaman, evren ve her şey” hakkındaki kitabı okuduğunda yardımcı olur. Bu kitap sayesinde zamanın gizini çözeceğini sanarken kitaptaki bilgiler yüzünden iyice sinirleri bozulmaya başlamış, yaşamın sonsuzluğundansa sonuna odaklandığını fark etmiştir. Her şeye iyi gelen çakma tahtası, abisinin daveti üzerine Erlend’le New York’a kadar gider. Abisinin bavuldan çıkan çakma tahtasına tepkisi ise farklıdır: “İyi niyetli olduğundan hiç kuşkum yok ama fazla ileri gittiğini düşünüyorum. Örneğin çakma tahtam hakkında bir şey duymak istemiyormuş. Hiçbir şekilde. Beni onunla yakalarsa kırarmış tahtayı. Çakma işini gizli gizli yapmam gerekecek. Çok aşağılayıcı. Her şeye rağmen yetişkinim ben. Yetişkinler gizli saklı tahta çakmak zorunda olmamalı. Sorunlarımla olgun bir şekilde baş etmek istiyorum ancak abim engel oluyor.” 
Yukarıdaki alıntı Erlend Loe’nin kurduğu dilin doğallığı ve insanı sürekli gülümseten sağlam ironisi hakkında bir fikir veriyor. Sorunlarıyla baş etmeye çalışan kahramanımız, New York’ta geçirdiği günlerde kendisi kadar sevimli olmadığını düşündüğü abisinin hiç de fena bir insan olmadığını keşfeder. Eskisi kadar canı sıkılmıyor, değişiklikten korkmuyor, zaman üzerine korkunç şeyler düşünmüyordur. Hatta abisinin eski kız arkadaşından ve pişmanlıklarından konuştukları bir günün sonu hepimizin kalbini ısıtır. “Onun için üzüldüm. Kalkıp çakma tahtasını getirdim ve dikkatlice önündeki masaya bıraktım. Sonra çekici verdim eline. Çekici aldığında bana soru soran gözlerle baktı, ben de yavaşça başımı salladım. Sonra çakmaya başladı. Sakin ve sade bir ritimle tüm çubukları çaktı, tahtayı birkaç kez ters yüz etti. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Abim çubukları çakarken birbirimize çok yakın olduğumuzu hissettim.”
Amerika gezisi ve gezinin hemen öncesinde tanıştığı Lise sayesinde düştüğü çukurdan çıkmaya başlayan Erlend, o kadar tatlı ve gerçekten “naif” bir karakter ki yanımızda olsa sıkı sıkı sarılırız sanki. İnsanlara, hayvanlara, çocuklara ve doğaya bakışıyla iyiliğinden adımız kadar emin olduğumuz biri karşımızdaki. Kapitalizmin merkezi New York’ta aklına gelen müthiş bir fikirle zengin olacağını düşünüyor, o fikrin minik dostu Børre’ye Küçük Kurbağa şarkısını söyleteceği bir telefon kaydı olması ise bizi hem hüzünlendiriyor hem de hayatı böyle saf insanların yaşanır kıldığına ikna ediyor. Kendisini kötü hissedenlerin arayacağı ve dinleyeceği, çocuk sesinden çocuk şarkıları... Kime iyi gelmez ki? 
Roman bittiğinde gülümsüyor olabiliriz çünkü aynen Erlend’in şu söylediklerini hissedeceğiz: “Tüm bu insanları sevmeye başladığımı hissediyorum. Onları anlıyorum. Tabii ki yolda yürümeleri gerekiyor, başka yerlere gitmeleri gerek. Her yerde aynı şeyler geçerli. Bu işte hepimiz beraberiz diye düşünüyorum. Dayanın. Her şey iyi olacak.”
Erlend Loe’nin yaratıcılığı, çocuk kitapları yazdığı için ustaca kullandığı sadeliği, basitliği, zeki mizahı hepimize iyi gelecek. Dilek Başak’ın tüm bunları yansıtan kusursuz çevirisini de anmadan geçmeyelim.

Banu Yıldıran Genç

Erlend Loe
çev: Dilek Başak
Naif. Süper
Siren Yayınları, Mart 2018, 209 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Nisan 2018'de yayımlanmıştır.

Övgü

Hayattan alacaklı olanlar Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin f...