13 Ekim 2017 Cuma

Médan Geceleri

Prusya Savaşı ve Natüralizmin Manifestosu
Lise edebiyat derslerinde hepimizin öğrendiği akımlardan biridir natüralizm, açıklama olarak genelde realizm’in ileri aşamasıdır denir ki bu açıklamadan öğrenciler pek bir şey anlamaz, öğretmenlerin de verecek örnekleri olmaz. Oysa bunca yıldır nedendir bilmem Türkçeye çevrilmemiş Médan Geceleri, bu akımın manifestosu olmasının yanı sıra öykülerle müthiş bir natüralizm resmigeçidi yapıyor. Öğretmenler için de öğrenciler için de çok yararlı olabilecek bir kitap.
Émile Zola’nın Paris yakınlarında Médan’daki evinde buluşulan akşamların sonucunda ortaya çıkan bir fikir bu kitabın doğmasını sağlamış, o nedenle kitap Médan Geceleri diye adlandırılmış. Bu arada yazarın evinin hikâyesi de kitabın başında yer alıyor. Daha sonra bu öyküleri niye yazdıklarını açıklayan Hennique’in önsözü var. Kitaptaki ilk öykünün Émile Zola’nın olacağı hep belliymiş, gerisi için yazarlar kura çekmişler. Kitapta altı öykü var, ilk ikisi bizim de aşina olduğumuz isimler, Zola ve Maupassant, diğer öyküler ise sırasıyla Huysmans, Céard, Hennique ve Alexis’in.
Öykülerin tamamı Fransa-Prusya Savaşı üzerine. 19 Temmuz 1870-10 Mayıs 1871 tarihleri arasında süren bu savaş Fransa’nın ağır yenilgisiyle sonuçlanmış. Savaşa dair hiçbir şey bilmesek bile öykülerdeki olaylardan, izlenimlerden Fransa’nın hazırlıksızlığı, gereksiz cesareti ve ağır kaybı anlaşılıyor.

İlk öykü Değirmene Saldırı’da Émile Zola bu ağır savaş şartlarının altında yaşanan bir aşkı anlatıyor. Zola’nın müthiş doğa tasvirleri ve ustaca kurduğu karakterler her sayfada kendini belli eriyor. Özellikle Merlier Baba’nın Yeşilçam filmlerindeki Kadir Savun gibi babacan, merhametli ve suskun hâli, kızı François’nın gençliğinin ve aşkın ateşiyle verdiği yanlış kararlar, karakter nasıl kurulur, nasıl derinleştirilir sorularına birer yanıt sanki. Savaşta Fransız askerlerinin ahmaklığından Alman askerlerinin disiplinine, Rocreuse’ün nasıl işgal edildiğine dair birçok ince ayrıntı da var. Ve her şeyden önemlisi Zola, Alman askerlerini genelde bizim Milli Edebiyat öykülerinde yapıldığı gibi canavarlaştırmıyor, onların da insanî taraflarına değiniyor. Yine de savaşın korkunçluğu özellikle son sayfalarda tüm gerçekliğiyle suratımıza çarpıyor: “François döndüğünde Dominique yerdeydi, göğsü on iki mermiyle delinmişti. Ağlamadı François, şaşıp kaldı. Gözleri sabitleşti ve gidip hangarın dibine, cesedin birkaç adım ötesine oturdu. Dominique’e bakıyordu, ara sıra eliyle belirsiz, çocuksu bir hareket yapıyordu.”
İkinci öykü Yağ Tulumu kitapta en sevdiğim öykü oldu çünkü savaşın rezaletinden başka insanların iki yüzlülüğünü, bencilliğini, zenginlerin vurdumduymazlığını vurguluyor. Bolca verilen rüşvet sayesinde işgal altındaki kentlerinden bir başka kente gidiş izni alan bir grup yolcunun öyküsü anlatılıyor. Aristokratlar, burjuvalar, rahibelerden başka bir demokrat bir de şişman fahişeden oluşan bu yolcu grubu yavaş yavaş yola koyulur. Özellikle kadınlar fahişenin suratına bakmazlar. “Onlara öyle geliyordu ki, bu hayasız, satılmış kız karşısında, eş olarak onurlarını sanki bir demet halinde birleştirmeliydiler; çünkü yasal aşk yasal olmayan aşka her zaman küçümsemeyle bakardı.” Saatler süren yolculukta içlerinde tek yolluk getirenin fahişe olduğu, hem de bolca getirdiği ortaya çıkınca bir anda buzlar erir. Konakladıkları bir otelde bir kere daha fahişenin yardımına muhtaç kalınca neredeyse hepsi kızın etrafında pervane olurlar, oysa işleri hallolduğunda, varış noktasına yaklaştıklarında iki yüzlülükleri, ahlaksızlıkları yine bir yemek sahnesiyle pekiştirilir ki bence muhteşem bir son yazmış Maupassant.
Céard’ın Kan Alma adlı öyküsünde de savaşın gereksizliği, üst düzey askerlerin saçma kararları toplantı sahneleriyle aktarılıyor okura. Oysa bu kez aklıselim sahibi bir kadın çıkıyor ortaya, eski fahişe, şimdinin general metresi Madam de Pahauën askerlerin son bildirisini okuyor ve fikirlerini çekinmeden söylüyor. “Hep aynı gevezelik! Hâlâ Parislilere ne anlatıyorsunuz? Doğru, iyimser olmaları gerekiyor. Bu palavraları onlara yutturabiliyor musunuz?” Oysa Céard bir süre sonra bu güçlü kadın karakteri bambaşka bir yöne sürükleyip yenilginin tüm sorumluluğunu neredeyse ona yüklüyor. 1800’lü yıllarda erkek yazarların “kötü şeyler hep kadınların başının altından çıkar” düşüncesini sürdürmeleri çok da beklenmedik değil.
Kahramanlığın, körü körüne savaşa gitmenin her zaman övüldüğü bu dünyada bu algıyı tersine çevirmeye çalışan savaş, hatta askerlik karşıtı, iktidarı ölesiye yeren bu öyküler ülkemizde bugün dahi yayımlansa, yazarları, yayıncısı “halkı askerlikten soğutma suçu”yla yargılanabilir. Sel Yayıncılık umalım ki Klasiksel serisinde bunun gibi önemli eserleri Yaşar Avunç’unki gibi ustaca çevirilerle dilimize kazandırmaya devam etsin.

Banu Yıldıran Genç

Médan Geceleri
Zola, Maupassant, Huysmans, Céard, Hennique, Alexis
Çev: Yaşar Avunç
Sel Yayıncılık
Eylül 2017, 239 s.


* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil

Çok sıradan, bir o kadar da acayip...
Miranda July, insanın sinir olacağı kadar yetenekli biri. Sinema, oyunculuk, çağdaş sanat, müzik, edebiyat... diye sırasıyla ilerliyor eser verdiği ve başarılı olduğu sanat dalları. Everest Yayınları July’nin daha önce Birinci Kötü Adam adlı romanını yayımlamıştı. Geçtiğimiz ay ise ilk kitabı olan Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil adlı öykülerini yayımladı.
Kitap on altı öyküden oluşuyor ve tüm öyküler modern, şehirli insanın kaygılarıyla örülmüş. Bu karakterlere çağdaş Amerikan sanatından (özellikle edebiyat, sinema ve buna ek olarak dizi sektörü) aşinayız aslında, örnek vermek gerekirse Lydia Davis öykülerini, Dave Eggers, Joshua Ferris romanlarını ya da Lena Dunham’ın Girls dizisini bilenler, sürekli yanlış şeyler yapan, kaybeden, kentli, kendisiyle çok ilgili karakterleri hatırlayacaklardır, işte Miranda July bu karakterlere yenilerini çok başarılı bir biçimde ekliyor, ince dokunuşları ve farklı duyguları kendini her öyküde hissettiriyor.
Türkiye’de özellikle 2000’lerin başından beri sıkça rastladığımız, Amerika ve Avrupa’da tabii ki çok daha uzun yıllardır var olan, Uzakdoğu felsefelerine gönül vermiş, yoga yapan, organik beslenen, vejeteryan ya da vegan ailelerden birinde büyümüş Miranda July, öyle ki anne-babası ta 1974’te bu konularda kitaplar yayımlayan bir yayınevi kurmuş. July’nin öykülerinde en çok dikkati çekenler de işte bu tipler. Kişisel gelişim çalışmalarına katılıp absürt durumda kalanlar, kişisel gelişim kitapları okuyup yapayalnız olanlar, inanç gücüyle yüzme öğrenmeye çalışanlar, popüler dergilerin gündeme getirdiği Yeni Adam’lar, Yeni İnsan’lar... hepsi birer birer July’nin o garip mizahından paylarını alıyorlar.
Mon Plaisir öyküsünün ana karakteri kadın şöyle anlatır ailesini: “Biz, hazır kakao tozu alan, küçük sohbetler yapan, Hallmark kartları kullanan ya da Sevgililer Günü, düğünler gibi Hallmark törenlerine inanan insanlardan değiliz. Genel olarak ANLAMSIZ şeylerden uzak durur, ANLAMLI şeylere önem veririz. En tepedeki favori üç anlamlı şeyimiz: Budizm, doğru beslenme ve iç dünyamız.” Oysa tabii ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çift için seks, Budizm ve doğru beslenme tarzı bir “olay” olduklarını savundukları emzirme-emzirilme gibi garip bir ritüele evrilmiştir. Delicesine savunulan “anlamlı” her şey gibi bu da kadının terapiye gittiğinde “Bir daha seks yapmayabiliriz.” diyerek ağlamasına yol açar. Kocasının sürekli meditasyon yapması çok “havalı” görünse de yapayalnız geçirdikleri saatler uzun süre kendi kendisiyle konuşmasıyla sonuçlanır. İlişkilerini biraz canlandırmak için bulduğu çözüm ise kaçınılmaz sonu yaklaştıracaktır çünkü figüran olarak rol aldıkları filmde sevgiliymiş gibi yaptıkları bir akşam yemeği sahnesi aslında her şeyin çoktan bitmiş olduğunu gösterecektir.
Miranda July’nin keskin kaleminden payını alanlar arasında müthiş ahlâklı, aileye ve bağlara önem veren, düzgün Amerikan aileleri de var. Amcasının tacizine uğramış küçük kızlar, babasının kendisine yaptıklarını anlatırken taciz olduğunun bile farkında olmayanlar, gerçek dışı hayaller uğruna zihinsel engelli öğrencisiyle ilişkiye giren öğretmenler... hepsi öykülerin bir parçası ama hiçbir zaman öykünün kendisi değil, çünkü neyse ki Miranda July’nin topluma mesaj verme, doğruyu gösterme gibi bir misyonu yok, birer satırla geçiveren ânlar okura yaşananları anlatıyor zaten.
En beğendiğim öykülerden biri Hiçbir Şeye İhtiyaç Duymayan Bir Şey oldu. “İdeal bir dünyada öksüz olurduk. Kendimizi öksüz gibi hissettik, öksüzlere gösterilen şefkati hak ettiğimizi düşündük ama utanç verici bir biçimde anne-babalarımız vardı. Hatta bende ikisi de vardı.” cümleleriyle başlayan öykü Gwen ve Pip’i anlatıyor.
Biz artık gidiyoruz, anne.
Nereye?
Portland’a.
Gitmeden benim için bir şey yapar mısın? Şu dergiyi bana getirir misin?”
Miranda July’nin müthiş Amerikan ailesine dokunduğu yukarıdaki diyalog sonrası kendilerini beş parasız Portland’da bulan Gwen’le Pip’in büyüme ve aşk hikâyesi aslında anlatılan. Kadınları seven zengin kadınlar için fahişelik yapıp buna devam edemeyeceklerini anlamaları, sonra araya giren başka bir aşk, Pip’in Gwen’i terk etmesi, Gwen’in yaşamaya devam edebilmek adına bir seks dükkânında erkekler için soyunup numaralar yapmaya başlaması, hayatın aslında ne kadar zor olduğunu gösterirken, aşkın iki ayrı ya da aynı cinsiyet arasında yaşansa da hep bir bencil olan-fedakârlık yapan ekseninde ilerlediğini de hissettiriyor. Çocukluklarından beri birlikte olan ve sanılanın aksine sadece üç kez birbirine dokunan Gwen ve Pip’in ilişkilerinin zorlaşan hayat şartlarıyla birlikte sıradanlaşması oldukça dokunaklı.
Özellikle son dönem Amerikan ve Avrupa edebiyatında, sinemada ve dizi sektöründe rastladığım bir şeyden bahsetmeden geçemeyeceğim. July’nin karakterleri arasında son derece olağan biçimde anlatılan yaşlı eşcinseller, kadınlardan da hoşlandığını sonradan fark eden kadınlar var. Bunların bizde genellikle rastlandığı gibi birkaç eşcinsel karakter kullanayım, farklı olsun, zenginlik katsın diye yapılmadığı o kadar belli ki. Farklı bir kategori olan eşcinsel edebiyat da sayılmazlar. İnsanların kafalarında artık her şeyin normalleşmiş olduğunu gösteriyor bu, eşcinsel ya da değil fark etmiyor, önemli olan tip veya karakter olarak esere ne kattığı. Her şey çok doğal, bizde eksik olduğu biçimde ve bu rahatlığın verdiği doğallık o kadar özendirici ki bir gün bizde de böyle olur umarım demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Son olarak, kitabın çevirmeni İnci Asena hayatımdaki ilk patronum ve ben onun bu kadar iyi bir çevirmen olduğunu bu denli geç fark etmiş olduğum için utandım doğrusu.

Banu Yıldıran Genç


Miranda July, Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil, çev. İnci Asena, Everest Yayınları, Temmuz 2017, 176 s.
* Bu yazı Notos'un 66. sayısında yayımlandı.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...