18 Aralık 2018 Salı

Göndermeler


Göndermeler – Bir Hayat
Bugüne dek bir yazıyı madde madde yazmayı hiç düşünmemişim ama Selahattin Özpalabıyıklar’ın Göndermeler’inde o kadar çok maddelerle yazılmış yazı vardı ki resmen canım çekti. 
* Zaman zaman yazarın adı ve soyadını yazmaya üşenip (çünkü çok uzun) S.Ö. kısaltması kullanacağımı da ekleyeyim.

1- Selahattin Özpalabıyıklar adını hep duyduğum, bildiğim biriydi. Göndermeler’i okurken aslında ne kadar ortak tanıdığımız, anımız olduğunu fark ettim. Bu kitap Özpalabıyıklar’ın 1979’dan başlayarak geçen senelere kadar yazdığı hemen her şeyi gözümüzün önüne seriyor ama benim için bir yandan anı kitabı okumak gibiydi. 
1.1 - Yazdığı hemen her şey derken gerçekten de bugüne dek genelde kitaplara girmemiş yazılardan söz ediyorum. Yayına hazırladığı kitaplar için yazdığı arka kapak yazıları, önsözler, sunuşlar, kaybettiği çalışma arkadaşları için yazılmış vefeyatlar dahil. Bence bir editörün elinin değdiği her şeyi yayımlaması çok güzel bir fikir.
2- Kitapta yayıncılık hayatına başladığından beri yapılmış söyleşiler de var, tabii söyleşilerin birçoğunda işe nasıl başladığı filan sorulduğu için artık ezberlediğimiz bazı cevaplar olsa da -kendisi de zaten bunları sık sık anlattığını belirtiyor- hepsini çok severek okudum.
2.1- Hepsini çok severek okudum ama kendini en içtenlikle anlattığı söyleşi bana göre 2004 yılında yapılan ilki, ki kitabın en sonunda yer alıyor. Burada özellikle gazeteciliğe başlama hikâyesini anlatması, herkesin kendini “satmak” adına türlü yalanlar söylediği bir memlekette “kendi” olabilmenin önemini fark ettiriyor. Tabii bir de söyleşide hep tekrarladığı editörlük ve İsa’nın havarileri benzetmesi var, bu ilk söyleşide sayılarını yanlış biliyormuş, bunu da tüm dürüstlüğüyle dipnota eklemiş.
2.2 – Selahattin Özpalabıyıklar’ı daha iyi tanımak istiyorsanız öncelikle okumanızı önereceğim metin ise Notos’un 67. sayısında yayımlanan Esin İleri’yle diyaloğu... Eğer bu diyaloğu okurken oradan oraya savruluyor, kendinize sık sık “Buraya nereden geldik şimdi?” sorusunu soruyor, göndermelerden göndermelere uçuyorsanız, işte Enis Batur’un kitaba yazdığı önsözde “Marazî Yazarlar” diye bahsettiği gerçek S.Ö.’yü tanımaya başlamışsınız demektir.
3- Yayına hazırladığı pek çok kitap, çevirdiği roman, şiir olan bir editör-çevirmen-yazarın kitabında kendi beğenilerinin, sevdiklerinin izini sürmek ayrıca zevkli. Kitabın başından itibaren seçilen epigraflardan, alıntılanan yazarlardan yaptığım tahminler doğru çıktı. Behçet Necatigil için ayrı, Refik Halid için ayrı sevindim. Özellikle Refik Halid: Çiviler Ağzına Batmaz mı Senin? başlıklı yazı Eskici hikâyesini her okuduğumdaki gibi ürpertti beni, sevgiden. 
3.1 – Bu arada Refik Halid’in sanat üzerine düzyazılarının toplandığı Güzel Sanat Suçları kitabına yazdığı önsözde Savaş Kılıç’ı kıskandığını belirtmiş S.Ö., bence kıskanmaya gerek kalmayacak denli iyi bir önsöz olmuş.

4- Selahattin Özpalabıyıklar’ın gençlerle arasının iyi olması da -belki öğretmen olduğum için- çok hoşuma gidiyor. Özellikle Yapı Kredi Yayınları’ndayken önemli yazarlardan hazırladığı seçme metinlerden oluşan kitapların sunuşlarında gençliğe ne kadar inandığı, umutlu olduğu belli oluyor. Genç okurların Cemal Süreya, Sabahattin Kudret Aksal, Metin Eloğlu gibi yazarları tanımalarından duyacağı mutluluktan bahsediyor. Ve bunların dışında kitap boyunca takip edebildiğimiz babalık sürecinden ve -sık sık- ithaflardan anladığımız kadarıyla biricik Yaz (benim ilk tanıdığımda kendini tanıttığı ismiyle: Yaz Özpepito) geleceğe ve gençliğe güvenin en temel noktası.
5- Gençlik derken onlara yayıncılığı önerip önermediği sorusu var ki Notos’un 8. sayısında Semih Gümüş’la yaptığı söyleşide verdiği cevap kahkaha attıracak cinsten: “Aslında öneririm tabii. Hiç değilse tek enayiler olarak kalmayız, ya da suç ortakları bulmuş oluruz! Şaka bir yana, benim de tavrım pek farklı değil. Önce ben de vazgeçirmeye çalışıyorum, geçici bir heves olduğunu düşünürsem bu niyetlerinin vazgeçirmeye çalışıyorum, hem onların ‘istikbal’i hem de işin ‘selamet’i için.” Sonrasında ise S.Ö. kıyamıyor yine gençlere, umutlu olduğundan bahsediyor.
6- Anı ya da otobiyografi olmayan bir kitabın yazarını okura bu denli tanıtması benim çok hoşuma gitti, belki de denemeyi ve yazarına tanıdığı özgürlüğün sınırsızlığını sevmemden dolayıdır bu. O nedenle yazarı tanıdığını sananlar bile hiç bilmediği bir şeyler bulacaktır kitapta. Twitter’da oldukça etkin olduğunu bildiğim S.Ö.’nün ekşi sözlük yazarı olduğunu, moderatörün birinin ona taktığını, sözlükten “çırak çıkarıldığını”, geri dönmek için “entri tamamladığını”, başlık açtığını ama yine de atıldığını, üstüne üstlük “altıncı nesilden” olduğunu kırk yıl düşünsem tahmin etmezdim. Bu arada tırnak içine aldığım sözcük ya da sözcük gruplarının ne anlama geldiğini bilmiyorum. Neyse, şaşırdım ama üzüldüm de, noordinatör nick’iyle sözlüğe yazdıklarını okumak isterdim. 
7- Neredeyse tüm yazılarda kendisinin ve başkalarının hatalarına karşı hoşgörülü olduğunu, gençliğin verdiği acemiliklerle dalga geçebildiğini, genci yaşlısı herkesle ortak bir paydada buluşabildiğini gördüğümüz sakin, ılımlı bir yazar portresi karşımızdaki. Tek bir konu var ki işte o zaman bildiğimiz S.Ö. telefon kulübesinde üstünü değiştirip peleriniyle uçarak gelen Süpermen misali bambaşka biri oluveriyor. Zamanında Akşam-lık ekine yazdığı yazılardan ikisi intihal üzerine, biri çeviri hırsızlığı, öbürü şiir... Hâlâ bitip tükenmeyen ve artık sosyal medya sayesinde daha sıkça yakalanan ama nedense kimsenin utanmadığı bu konu sakin sessiz S.Ö.’yü bile sinirlendirmiş. Durumun vehametini varın düşünün.
8- Yine kitaptan yazarı hakkında öğrenebileceğimiz şeylerden biri oulipo’yu sevdiği. Oulipoyun başlıklı Georges Perec’ten çevirdiği yazıda çevirmenin katkılarına ve notlarına bakarsanız kolayca anlaşılabilir zaten. Ama oraya gelene kadar yazdığı pek çok metinde oyunu sevdiğini, yazının içine gizlediklerinden -farklı amaçla kullanılmış iki nokta-, sözcük ve harf değişikliklerinden, müstear isimlerinden ya da dayanamayıp koyduğu notlardan - “(Mesela bakın, ben dahil pek çok editör, şu ‘istila etmiş bulunan’ lafını doğrudan ‘istila eden’ ya da ‘istila etmiş olan’ diye sadeleştirir ya da aynen bırakıp bir ‘Editörün Notu’ çakardı oraya!)”- anlayabiliyoruz. 
8.1- Sürprizi bozmak istemem ama kitaptaki ilk yazı da bu oyunlardan biri. Neyse ki S.Ö. kafa  karışıklığımızı gidermek için en son sayfada (hem de kitabın nazar boncuğu olacak bir tarih tashihiyle) konuyu bize açıklamış. Sanırım bu oyun “Adını yazmayı unutmuşsun.” yorumlarıyla yayın yönetmeni Cem İleri’yi bayağı eğlendirmiştir.
9- Kitaptaki tüm söyleşilerde, anı parçacıklarında dikkatimi çeken S.Ö.’nün tam cevaplamadığı, “Bunlar da yazacağım anılara kalsın.” ya da “Belki biri benle nehir söyleşi yapar, orada anlatırım.” dediği yerler. Bu bölümleri hep “Keşke!” diyerek okudum. Post Öykü’ye verdiği söyleşide üstünü karaladığı cümleleri ben burada tekrar yazıyorum: “Kontr çekip ben de şöyle ortaya bir teşvik girişiminde bulunayım yüzsüzlük sayılmazsa: Keşke bir hayırsever çıksa da bir nehir söyleşi yapsa benimle. Ama kim okur ki benim anılarımı...” Birçok insanın adına cevap da verebilirim ayrıca: “Yüzsüzlük sayılmaz. Ben okurum.”
Son söz niyetine: Yıllarını yayıncılığa hatta kitapla ilgili her şeye vermiş Selahattin Özpalabıyıklar’ın  “40 yıldır beklenen kitap!” diye duyurduğu Göndermeler bence bu beklemeye değmiş, iyi ki yazılmış, iyi ki basılmış. Neredeyse bir gecede okunabilecek denli akıcı, merak uyandırıcı, bilgilendirici yazılar toplamı, zaman zaman güldürmesi de bonusu. İnsanın tanıdığının kitabıyla ilgili yazması zor oluyor ama yazıyla haşır neşir olan birinin kaçırmaması gereken bu kitabı yazmayıp da ne yapacaktım?

Banu Yıldıran Genç

Göndermeler 
yazı, yanıt, söyleşi, anı
Selahattin Özpalabıyıklar 
Everest Yayınları, Ekim 2018, 389 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Kasım 2018'de yayımlanmıştır.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Mahcubiyet ve Haysiyet


Elias kendisini yenik hissediyordu
1941 doğumlu Dag Solstad, Norveç’in en ünlü yazarlarından biri, İskandinav edebiyatının yüz aklarından. 1965’da yayımlanan öykü kitabı Spiraller’le ilk büyük çıkışını yapan Solstad, Norveç Eleştirmenler Ödülü’nü üç kez kazanan yegâne yazar. Çeviri eserlerin payının %4’lerde kaldığı İngiltere’de de üç kez Bağımsız Yabancı Roman Ödülü’ne aday gösterilmesi oldukça önemli.
Dag Solstad ülkesinde aykırı ses çıkaranlardan biri olarak görülmesine rağmen her zaman saygı görmüş ve kıymeti bilinmiş bir yazar. 2006’da Afganistan Savaşı’yla ilgili yazdığı romanı Armand V.’nin öneminden ilk olarak Dışişleri Bakanı bahsetmiş. 
Ailesinin tarihiyle ilgili bir roman yazdığında bu kez kurmaca-gerçek ayrımının nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili tartışmalara yol açmış ki bu tartışmaları Solstad’ı sık sık öven Norveçli Karl Ove Knausgaard yazdığı Kavgam serisiyle sonraları tekrar alevlendirdi diyebiliriz. Onu öven ya da örnek aldığını söyleyen yazar pek çok: Peter Handke, aynı zamanda çevirmeni olan Haruki Murakami, onun romanlarıyla Norveççe öğrendiğini söyleyen Lydia Davis, ilk başta öne çıkanlar. 
Paris Review’a verdiği bir röportajda yazar olma sebebini tek bir şeye başlıyor: Knut Hamsun’u okumak. Hamsun’un yazdığı her şeyi bir anda okuyan Solstad tek bir amaca yöneliyor: Yazdıklarının okuyanlarda Hamsun’un ona yaptığı etkiyi bırakması.
Mahcubiyet ve Haysiyet’le ilk kez Türkçeye çevrilen yazarı okumak için geç bile kaldık denebilir. Bu romandan başka ses getirmiş ve çevrilmesini umduğumuz başka eserleri de var elbette. 1999’da yayımlanan T. Singer adlı romanı şehirden kasabaya göç eden bir kütüphanecinin içsel sorgulamalarını konu ediniyor. Yer yer Mahcubiyet ve Haysiyet’le benzerlik taşıdığını düşündüğüm bu romanı Jaguar Yayınları 2019 planına almış, çok sevindim.
Bunun dışında Savaş. 1940, adıyla bile merakı cezbeden 11. Roman 18. Kitap, doğum tarihi olan 16 Temmuz 1941 merak ettiğim romanları arasında diyebilirim. Yabancı yazarlara ödenen teliflerin bile sorun yarattığı bugünlerde bu farklı yazarı daha iyi tanımayı ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
İncecik bir kitap Mahcubiyet ve Haysiyet. Dag Solstad’la tanıştığımız roman. 1994’te yayımlanan ve o günleri anlatan roman aslında günümüze de gayet uygun. İnsanın yaşadığı çağa yabancılaşması, yalnızlaşması edebiyatın temel konularından biri ne de olsa.
Kısacık bir roman olduğu için anlatıcı hiç vakit kaybetmeden konuya giriyor: “İşin aslını söylemek gerekirse, biraz içkiye düşkün, ellisini geçmiş bir lise öğretmeniydi, her sabah birlikte kahvaltı ettiği hafif toplu bir karısı vardı.” 
Bu ilk cümledeki her sıfat, her özellik tek tek önümüze açılacak. Evet, yağmurlu bir ekim sabahı okula gidip yıllardır yaptığı gibi Henrik Ibsen’in Yaban Ördeği adlı oyununu anlatacak Norveç Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Akşam içkiyi biraz fazla kaçırdığı için mutsuz, hatta aksi. Yaptığı işin çok sıkıcı olduğunun, Norveç klasiklerinin bu çocuklara hiçbir şey katmadığının farkında, ama işi bu. Sık sık tekrarladığı gibi, bunun için devlet tarafından görevlendirilmiş, yapacak bir şey yok. 
Dersle ilgilenmeyen öğrencilerini uyarmaya bile korkuyor, çünkü devir “on sene önceki” gibi değil. “Bu nedenle de kendi gözünde mükemmel olan ders verme yöntemiyle öğrencileri biraz kızdırabilirdi, ama ‘Dayanamıyoruz artık’ diyerek ayaklanmalarına yol açacak provokasyonlara asla girişmezdi. Öğrencilerin ayağa kalkarak sıralara vurmalarından ve kendilerine saygı gösterilmesini talep etmelerinden korkuyordu, o takdirde çaresiz kalacaktı. Son tahlilde ve mevcut şartlar dikkate alındığında, hiç kuşkusuz haklı olanlar öğrencilerdi, haksız olansa kendisiydi.” 
Bezgin öğretmenin şemsiyesi
Norveçli meslektaşımın iki ders saati boyunca Yaban Ördeği’ndeki Dr. Relling’in rolünü anlatma çabasını, anlatamamasını, karşısındaki öğrencilerin sıkıntısını, öğrenciler sıkıldıkça öğretmenin bunu fark edip daha rahatsız oluşunu, çalan teneffüs zilinden sonra daha cümlesini tamamlamadan kulağına walkmen’ini takıp giden öğrencilerin ardından duyduğu kırgınlığı neredeyse kendim ders yapıyormuşçasına hissettim. 
Ama bu arada, öğretmenin bu umursamazlığı, müfredat bizdeki aynı sıkıcılıkta olsa da –buna da şaşırdığımı belirtmeliyim– bir biçimde öğrencileri katarak ders işleme yolu aramaması, “dersimi yapar çeker giderim” kafası, burnu büyüklüğü de sinir bozucuydu. Dag Solstad’ın kahramanını olabildiğince itici bir biçimde okurlara sunduğuna şüphe yok.
Ders bitip de oh dediğimizde ise romanı değiştirecek doruk noktası yaşanıyor. Akşamdan kalma, huzursuz, sinirli ve bezgin öğretmen açılmayan şemsiyesine sinirlenip öğrencilerin gözü önünde onu paramparça etmekle kalmıyor, kendisine şaşkınlıkla bakan bir kız öğrenciye sinkaflı küfür edip çekip gidiyor.
İşte hiç beklemediğimiz bu patlamadan sonra ne yapacağını şaşırmış bir öğretmen var karşımızda. Artık adını, kim olduğunu öğrendiğimiz, ama nereye gideceğini bile bilmeyen... “Kendini toplumsal yaşamına veda etmek anlamına gelen bu utanç verici duruma sokmuş bulunan Elias Rukla, eşi için endişelenmekteydi, başına gelen bu çöküntünün başka bir şekilde sonuçlanacağını hayal edemezdi, etse bile bu bir şeyi değiştirmezdi çünkü önerilen çözümlere kesinlikle hayır diyeceği belliydi. Eşinin ismi Eva Linde’ydi.” 
Elias Rukla’nın meseleleri
Elias’ın patlaması sonrası yaşamını yavaş yavaş öğreniyoruz. 1960’lı yılların sonuna denk gelen öğrenciliğini, en yakın arkadaşı felsefe öğrencisi Johan Corneliussen’i, gençliğini, heyecanı, ateşli tartışmalarını... 
Elias geçmişi düşündükçe onu rahatsız eden şeyler de bir bir çıkıyor ortaya. Önceleri Johan’ın karısı olan Eva’yla birlikteliği, beraberce geçirilen yirmi yıla rağmen Eva’nın kendisiyle niçin evlendiğini bir türlü anlayamaması, ondan bir kere bile duymadığı “seni seviyorum” cümlesi içten içe ruhunu kemirip durmuş. Bunlar Elias’ın kişisel meseleleri, bir de ‘68 kuşağı olup da değişen, dönüşen dünyaya ayak uyduramamak gibi bir meselesi var ki, aslında en can yakıcı olan da bu. Ev ve araba taksitlerinden başka bir şeyle ilgilenmeyen öğretmenler, edebiyata, sanata gittikçe az yer ayıran gazeteler, pop ikonlarından başka bir şeyle ilgilenmemeye başlayan toplum, ekonomik eşitsizlikler, yapılan haksızlıklar, Norveç’in görünmeyen yüzü...
Böylelikle Elias düşündükçe, biz onun düşüncelerini öğrendikçe kitabın en başındaki duygusuz, itici, empati kuramayan ya da kurmak istemeyen Elias’ı anlamaya başlıyoruz. Üvey kızı Camilla’ya verdiği “Öğretmen olma!” öğüdü bile –ki bugünlerde ben de soran herkese içim kan ağlayarak bu öğüdü veriyorum– onu yaralamış. “… ‘Lise öğretmeni olma, kendini okula hapsetme’ demişti ona. ‘İlle de olmak istiyorsan, başka bir iş yapmaya üşendiğin için öğretmen ol. Sana bunu çok ciddi söylüyorum’ demişti üvey kızı yüksek öğrenime başlamak üzere evden ayrılırken. Elias kendini yenik hissediyordu.”
Özellikle son cümle bir taş gibi oturuyor yüreğimize. Dag Solstad tanıştığımızda hiç sevmediğimiz Elias Rukla hakkındaki düşüncelerimizi yavaş yavaş değiştiriyor, bunu öyle ustalıkla yapıyor ki, nasıl olduğunu anlamadan son satırlarda artık üzüldüğümüz, anladığımız ve “Sen bir de 2000’li yılları gör Elias!” dediğimiz bir karakterle karşı karşıya kalıyoruz. 
Mahcubiyet ve Haysiyet, tek parçadan oluşan, kısa ama okura çok da kolay bir okuma sunmayan, bol tekrarlı, mesafeli bir dille yazılmış bir roman. Çevirmen Banu Gürsaler Syvertsen de bu dili bize oldukça başarılı bir biçimde hissettiriyor. Umarım YKY bizi Solstad’ın başka eserleriyle de buluşturur.

Banu Yıldıran Genç

Mahcubiyet ve Haysiyet
Dag Solstad
Çev: Banu Gürsaler Syvertsen
Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2018
* Bu yazı birartıbir.org'da yayınlanmıştır.

22 Kasım 2018 Perşembe

Ne Mutlu Mutlulara


Birbirine geçmiş yaşamlar
Son bir yıldır okuduğum Fransız romanlarının hepsi okurken de bittiğinde de gülümseten romanlardı. Tesadüf eseri seçtiğim bu romanlarda Fransızlar yalnızlık, ölüm, cehalet gibi sorunları bambaşka bir biçimde ele alıyor, eğlenceli bir yan buluyor, ince esprilerle yapabilen karakterler seçiyor ve belki de hepimizin ihtiyacı olan şeyle, mutlu sonla bitiriyorlar. 
O nedenle her zaman değil ama arada bir böyle insana iyi gelen Fransız romanlarını okumayı da seviyorum. Ne Mutlu Mutlulara adını Borges’in bir sözünden almış. Sözün tamamı: “Ne mutlu sevilenlere ve sevenlere ve aşktan vazgeçebilenlere. Ne mutlu mutlulara.” Yasmina Reza yirmi bir bölüme ayırmış romanını. Bölümler karakter adlarından oluşuyor ve her bölüm o karakterin birinci tekil kişili anlatımıyla ilerliyor. Herkes hayatının o anki bir kesitini anlatırken bazılarının geçmişi hakkında da bir şeyler öğrenebiliyoruz. Sadece üç kişi ikişer kez bölüm başlığı oluyor ki bu da zaten romanın sonunu bağlayan bir unsur olmuş.
Bu kadar fazla karakter, bu kadar fazla hayat, bu kadar fazla olay aktarırken ipin ucu kaçar diye düşünüyor insan ama Yasmina Reza bu konuda deneyimli. Oyun yazarlığıyla tanınan Reza dramatik kurgu bilgisini bu romanda ustalıkla kullanmış, karakterlerin art arda sıralanışı neredeyse bir sahneden başka bir sahneye geçiş gibi, bu nedenle Ne Mutlu Mutlulara sahneye de beyazperdeye de rahatlıkla uyarlanabilecek bir metin. 
Can Yayınları sayesinde ilk kez okuduğumuz Yasmina Reza, İran asıllı Rus bir baba ve Macar asıllı bir anneden dünyaya gelmiş. Üniversitede tiyatro ve sosyoloji eğitimi görmüş. Gerek etnik olarak içinde bulunduğu kültür gerekse aldığı eğitim bu derece zengin karakterler yaratmasına olanak sağlamış olmalı. Genellikle üst sınıf karakterleri ele alsa da özellikle yaşlıları ve kadınları ele almasındaki özen ve ayrıntılı gözlem dikkat çekici.
Ne Mutlu Mutlulara neye değiniyor diye düşünsek aslında birçok cevap verebiliriz. Öncelikle çiftlere ve evlilik hayatına değiniyor, sonra yaşlılığa, ölüme, yalnızlığa, deliliğe diye sıralayabiliriz ki aslında hayatın bütününe denk geliyor. Ve çok belirgin olmasa da kadınların hayatındaki şiddeti sezdiriyor, üst sınıftan kadınların evliliklerinde, ilişkilerindeki tahakküm, özellikle psikolojik şiddet neredeyse bütün bölümlerde arka planda da olsa, var.
Roman Robert Toscano bölümüyle başlıyor ve hafta sonu bir markette hepimizin başına gelebilecek bir biçimde tartışmayla, gerilen sinirlerle devam ediyor. Romanda asıl olarak iki ana halka var diyebiliriz, biri Robert ve erkek arkadaşlarının oluşturduğu halka ki bu halkada eşleri ve tabii metresleri de yer alıyor ve neredeyse her biri birer bölüm oluşturuyor. Diğer halka Robert’in karısı Odile Toscano’nun ailesi... Odile’in annesi, babası, halası da birer bölüm başlığı. Bunların dışında babanın arkadaşı, yaşlıların doktorları, doktorların başka hastaları da karakterlerden bazıları. Tabii tüm bu ilişkileri çözmek neredeyse bulmaca çözmek gibi. Kitabın bölümlerinin sıralandığı ilk sayfayı eski Agatha Christie çevirilerindeki kim kimdir sayfasına benzettiğimi söylemeliyim. Her bölümden sonra ara verip karakterler arasına oklar çıkarıp notlar aldım, hiç alâkasız sandığım kişi bile en sonunda birisine, bir olaya küçücük de olsa bağlandı. O nedenle Yasmina Reza’nın romanı çok eksiksiz kurduğunu eklemeliyim. 
Bu kadar birbirinden bağımsız karakterin olduğu bir romanın net bir çatışması, olayların tırmandığı doruk noktası ve serim-düğüm-çözüm gibi klasik ilerleyişi de yok elbette. Yine de karakterlerin anlattıklarından geçen zamanı, yeni tanışan, ayrılan insanları, hastalık durumlarını takip edebiliyoruz. Halkaların merkezindeki Robert ve Odile ana karakter sayılabileceklerinden Odile’in babasının ölümü ve cenazesi ise romanın finalini oluşturuyor. Finaldeki karakterler ve akan düşünceleri ise romanın hayatı bir ayna gibi yansıttığını iyice anladığımız yer olmuş. Romanda özellikle diyalogların doğallığı okuru etkiliyor, konuşmalarla ilerleyen bölümlerde Reza’nın tiyatro yazarı olması metni kesinlikle olumlu etkilemiş. 
Odile’in babasının küllerini dökmek üzere gittikleri köyde annesinin kıyafeti için düşündükleri ya da duruma oldukça uygunsuz kaçsa da durmadan sevgilisini özlemesi, onun yanında olmak istemesi; Robert’in arkadaşlarından Lionel’ın oğlu Jacob’un kendini Celine Dion sandığı garip akıl hastalığı ve duyanı hayrete düşüren Quebec aksanı; kanseri oldukça ilerlemiş Jean’ın ölümü yenmek için kondisyon bisikleti alması gibi son derece hayatın içinden ayrıntılar, absürt durumlar bizi güldürüyor. 
Bu sene okuduğum birçok Fransız yazar gibi Yasmina Reza da hayatın ağırlığını anlatırken gülümsetmeyi ve en sonunda okura bir umut bırakmayı unutmuyor.


Banu Yıldıran Genç

Ne Mutlu Mutlulara
Yasmina Reza
Çev: Aysel Bora
Can Yayınları, Mayıs 2018, 151 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Yağmurdan Önce



Hayata, ölüme ve fotoğraflara dair...

“Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu ânı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar.” Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine

Çocukken en sevdiğim şeylerden biri annemlerin gardırobunda duran albümleri karıştırmak ve ağır deri bir sırt çantasını boşaltmaktı. Çantanın içi fotoğraf doluydu. Nişan, düğün fotoğrafları siyah karton sayfalı bir albümdeydi, yapışkanlı sayfalar yoktu daha ve fotoğraflar dört taraftan açılmış ceplere sokulmuştu. Her sayfanın arasında ince beyaz pelur kâğıt vardı ve bu kağıtlarla beraber o siyah sayfaları tek tek çevirmek beni bilinmeyen bir dünyaya götürüyordu. Babamın, annemin çok genç olduğu bu dünya içinde bulunduğum dünyadan farklı, siyah beyazdı, herkes süslüydü, herkes mutluydu ki fotoğrafların en aldatıcı tarafı da buydu belki. Böylesi masalsı bir dünyada uzun uzun inceliyordum fotoğrafları, çoğu insanı tanımıyordum, kendi kendime bir şeyler uyduruyordum. Saatlerimi geçirdiğim bu büyülü atmosferde her nasılsa annemin fotoğraflarını karalamayı ihmal etmemişim. Buna da hâlâ şaşar dururum, bugün olsa belki psikologlara taşınırdım, oysa bu hâlim ve babamla evlenme planlarım gayet komik hikâyeler olarak dinleniyordu o zamanlar.


İşte bu fotoğrafa bakarken mesela oğlumun “Şu kim? Burası neresi?” sorularına cevap vermek, öndeki halamın ya da arkadaki dişsiz dedemin kim olduklarını anlatmak, normalde hiç gülerken hatırlamadığım bu insanların yıllar öncede kalan bu heyecan hâli aslında fotoğrafların hayatımızda ne kadar farklı bir yeri olduğunu kanıtlıyor sanki. 
Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine kitabında söylediği gibi: “Şu an içinde yaşadığımız zaman dilimi, nostaljik bir devirdir; fotoğraflar da etkin bir yol oynayarak nostaljiyi beslerler. Fotoğraf, ağıtlı bir sanattır, bir bakıma alacakaranlık sanatı. Fotoğrafı çekilen kişi, olay ya da durumların çoğu, sırf fotoğraflarının çekilmiş olmasından dolayı, pathos’la kuşanırlar.” Çocukken bu fotoğraflara bakarken hissettiğim “rüya gibi” duygusu nasıl yoğunsa şimdi hissettiğim nostalji de öyle. Onun dışında kıyafetlerin modeli, saçların topuzu nasıl da ait oldukları yılın ipuçlarıyla dolu. Bir fotoğrafa bakarak ne kadar çok şey anlayabilir ve anlatabiliriz... Ve ben tüm bunları okuduğum bir kitap sayesinde tekrar fark ettim.
Jonathan Coe’nun Yağmurdan Önce adlı kitabı bir romanın fotoğraflar üzerine nasıl kurulabileceğini gösteriyor. Roman kabaca ölmekte olan yaşlı Rosamund’un yıllardır görmediği genç akrabası Imogen’e verilmek üzere doldurduğu kasetlere anlattıklarından oluşuyor. Kör olan Imogen’e ailesinin hikâyesini on dokuz fotoğraf ve bir resimle anlatıyor Rosamund. Her bölüm bir kaset kaydını yani bir fotoğrafı içeriyor. Rosamund’un betimlemeleri, arada verdiği bilgiler, görmeyen birine her ayrıntısına kadar anlattığı fotoğraflar bizim de zihnimizde yavaşça şekilleniyor,  artık o fotoğraflar neredeyse annemin odasından çıkanlar kadar tanıdık. Çoğu okurun en azından yayıncılarının ve kapak tasarımcısının da böyle hissettiğini düşünüyorum çünkü kitabın farklı versiyonları bunu kanıtlıyor sanki. Aşağıdaki kapaklar romanın içinden fırlamış gibi...



Romanı bitirdiğimden beri eski fotoğraflara bakıp gözleri görmeyen birine anlatmayı deniyorum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan, tekrara düşmeden betimlemek gerçekten kolay değil ve Jonathan Coe’ya bunu yapabildiği için bir kez daha hayran oldum. On iki numaralı fotoğrafın anlatımı en etkililerden: “Gördüğümüz göl Lac Chambon; bölgenin güneyine doğru uzanıyor. Göl son derece durgun ve dağların siluetini eksiksiz, durağan bir simetriyle yansıtıyor, o kadar ki resme yeterince uzun süre bakarsan, neredeyse soyut bir geometri çalışması gibi görünüyor. Ağaçlar gölün karşı kıyısında sıralanmış ve resmin ön planında, sağ üst köşenin büyük bölümünü kaplayan bir kestane ağacının girift, birbirine dolaşmış dalları var. Bu ağaç küçük, çakıllı bir kumsala doğru sarkıyor; kumsalın ötesinde, sırtları objektife dönük, suda dikilen iki kişi var: Altı yedi yaşlarında, iki yanından at kuyruğu yapılmış açık kahverengi saçlı, pembe beyaz dikey çizgili mayo giymiş küçük bir kız; yanında da, yirmi beş yaş civarında, düz mavi mayo ve kısa beyaz plili bir etek -muhtemelen bir tenis eteği- giyen genç bir kadın. Kadının sarı saçları -neredeyse beyaz denecek kadar açık sarı- omuzlarının hemen üzerinde. Geniş omuzlu ve atletik görünümlü, ama aynı zamanda uzun, ince kol ve bacaklarıyla narin ve zarif. Küçük kıza yardım etmek için hafifçe eğilmiş: Tam olarak ne yaptığı belli değil, ama sanırım ona taş kaydırmayı öğretmeye çalışıyor. Her ikisi de gölün birkaç metre içindeler.”
Romanın başında evlatlık verildiğini öğrendiğimiz Imogen’in yaşadıklarına adım adım yaklaştırıyor bizleri Coe. Yirminci fotoğrafta artık kafamızdaki resim tamamlanmış, olayların açık kalmış hiçbir ucu yok. Aileyle beraber dünya tarihi de ilerliyor. 1940’ların kıtlık ve açlığından ‘50’lerin tutucu dünyasına, bu dünyada lezbiyen olduğunu gizlemeden yaşamaya çalışan bir kadının varlığına, arada yaşanan yıkıcı bir aşka ve ayrılığa, sevgisiz annelere, sevgisiz büyüyen çocukların yıpratıcı yaşamlarına şahit oluyoruz. Jonathan Coe fotoğrafı romana dönüştürme gibi yaratıcı bir fikri ustaca kurmuş, anlatımı ve dili o kadar doğal ki aile tarihini yaşlı bir ‘evde kalmış’ teyzeden dinlediğimize şüphe bırakmıyor ve sevginin çocuklar için ne kadar önemli olduğunu neredeyse altmış yıllık bir hikâyeyle bizlere öğretmiyor, sezdiriyor. 
Yine Sontag’a gelirsek: “Avrupa ve Amerika’nın sanayileşmekte olan ülkelerinde, aile kurumunun kendisinin kökten ameliyata alınmasıyla birlikte fotoğrafın da aile hayatının bir ritüeline döndüğünü görürüz. Çekirdek aile adı verilen o klostrofobik birim çok daha büyük bir topluluğu temsil eden geniş aileden koparılıp çıkarılırken, fotoğraf da aile hayatının tehdit altındaki sürekliliğini ve süreç içinde kaybolmakta olan genişliğini hatıralaştırmaya, sembolik düzlemde yeniden oluşturmaya yaramaktadır. İşte bu hayali izler -fotoğraflar-, dört bir yana dağılmış akrabaların sembolik varlıklarının bir nişanesidir. Bir ailenin fotoğraf albümü, genellikle geniş aileyle ilgilidir ve çoğunlukla da o geniş aileden kalan tek şeydir.”
Aile mutluluğu, aile kutsallığı gibi masallara inanmayanlar olarak aslında toplumda kötü bulduğumuz her şeyin temelini oluşturan bu düzene her şeye rağmen bağlı olmamız ve geniş aile fotoğraflarına bakarak duygulanmamız insanın zayıflığı ve kendisiyle çelişen yapısıyla ilgili biraz da. Yağmurdan Önce’de bir ailenin nesilden nesile aktardığı sevgisizliğin yol açtığı trajedi beni ne kadar üzüyorsa romanda betimlenen Noel yemeklerinin, tatillerin fotoğrafları da burnumu sızlatıp geniş aileli günleri özlememe neden oluyor. Hele artık giden çoksa, fotoğraflardaki insanlar bir bir göçmüşse daha da hazinleşiyor bu durum ve yaşlıların evlerini anlamaya başlıyorum. Her yana iliştirilmiş fotoğraflarla yaşamayı, titreyen ellerini o fotoğrafların üzerinde gezdirerek anılara dalmayı, o ölümsüzlük anlarına geri dönmek istemeyi... 
Son on yılda giderek dijitale evrilen fotoğrafı, tab ettirmek, birilerine hatıra fotoğrafı vermek gibi hayatımızdan çıkan kavramlarını düşünmek ise daha acayip... Artık fotoğraf telefonumuza, tabletimize ait sanki, ne albümler ne de fotoğraflar dolusu çantalar var ve biz obje olarak elimize alıp bakamadığımız, duvarlara, masalara, sehpalara yerleştiremediğimiz fotoğrafsız bir dünyada nasıl yaşlanacağınız, hiç bilmiyorum. Ama bu romandan sonra en azından elimdeki her bir fotoğrafa bakıp Rosamund’un Imogen’e anlattığı gibi kim kimdi, neredeydik, ne zamandı, anlatasım var, belki bir dinleyen bulunur... 

“Bak, burası benim büyüdüğüm yer. Fotoğrafta sağ önde küçücük gözüken kişi benim. Arabaların modellerine baktığımızda ‘80’li yılların sonu olduğunu düşünebiliriz. Fotoğrafı çeken kişi dedem, neden çekti hiç hatırlamıyorum, balkona çıkmış ve beni mi çekmiş yoksa otoparkı mı çekmek istiyordu da ben tesadüfen oradaydım, bilmiyorum...”

Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

28 Ekim 2018 Pazar

Arı Fısıltıları


Ölülerin ağırlığı
Son beş yılda bir ülkede yaşanabilecek her şeyi yaşadık mı acaba diye düşünüyorum sık sık. Belki 70’lerde de böyle düşünüyordu insanlar, 80’lerde de, bilmiyorum, insan o kadar kendiyle ilgili bir varlık ki hep yaşadığının biricik olduğunu düşünüyor. Biz o yılları anlatan romanlar, öykülerle büyüdük, belli ki bu son yıllar da uzun süre sanatın farklı dallarına konu olacak, olmalı. Gezi zamanı çok sık yazılıp çiziliyordu o günlerin edebiyata nasıl yansıyacağı, genelde aklı başında olan herkesin görüşü yaşananların sindirilmesi, sanata konu olabilmesi için belli bir süre geçmesi gerektiğiydi. Tabii herkesin görüşü kendine ama Gezi sonrası bir iki ay içinde kitapçılarda boy gösteren öyküleri, romanları da görmedik değil. Olayların hararetiyle ve popülaritesinden nemalanma isteğiyle yazılan bu kitaplar işte daha şimdiden silindi gitti, kalıcılığı olmadı.
O nedenle Menekşe Toprak’ın Arı Fısıltıları romanını okumaya başladığımda, 10 Ekim 2015 katliamını merkeze aldığını gördüğümde biraz tedirgin oldum ama okudukça rahatladım. Toprak yavaş ve sakin bir biçimde, yaşananların olgunlaşmasını bekleyerek yazmış.
10 Ekim sabahını, o haberi almamı, Ankara’ya otobüslerle giden arkadaşlarımı, sonra tek tek edilen telefonları, günü nasıl devirip geceye yol aldığımı, gittikçe yükselen, havsalamın almadığı ölü sayısını, öncesindeki tedbirsizliği, sonrasındaki kini unutmam mümkün değil. Yaşadıkça en fazla geriye atıyoruz, o kadar. Menekşe Toprak da bu parçalı romanında bir köye cenazesi getirilen üç ölüyü konu edinmiş, bu üç ölüden biri Suna, 10 Ekim’de ailesinden habersiz erkek arkadaşının peşinden gittiği Ankara’da hiç tahmin edemeyeceği bir biçimde hayata veda eden... Suna’nın öldüğünü anlamaması, evini, annesini, babasını, erkek arkadaşını arayışı romanın en duygusal bölümlerini oluşturuyor. 10 Ekim’in acısını her şeyiyle hatırlıyorsunuz ama yine de Suna’nın o havada süzüle süzüle yaşamının peşine düşmesi bambaşka bir duyguya evriliyor. Gerçeğin acısı kurmacanın güzelliğinde eriyor, o nedenle aslında Thomas Bernhard’ın sözüne geliyoruz: “Gerçeklik öyle kötüdür ki tarifi imkânsızdır, hiçbir yazar onu gerçekten olduğu haliyle tarif edemedi, korkunç olan da bu.” 
Menekşe Toprak’ın önceki romanı Temmuz Çocukları’nı da okumuş ve beğenmiştim. Romanda parçalı yapıyı iyi kullanabilen yazarlardan biri. Arı Fısıltıları’ndaki parçaları yukarıda bahsettiğim Suna ve kendini arayışı, yıllarca bir bankada mutsuz çalıştıktan sonra emekliliğe hak kazanır kazanmaz memleketine çiftçilik yapmaya dönen Derviş’in yaşadıkları ve insanla garip bir bağ kuran bal arıları oluşturuyor. Roman yedi günde geçiyor, yedi sayısının kutsallığına yapılan bu atıf aslında bir yandan da yas sürecini işaret ediyor. Birinci Gün sekiz alt bölümden oluşurken, bu bölümler her gün azalıyor, Yedinci Gün’ün ise sadece bir alt başlığı var, aynı yasın da zamanla azalması, yedi günün sonunda cenaze evinin artık yavaş yavaş yalnız bırakılması gibi.
Derviş, oğlunun üniversiteye başlamasıyla artık çoğu kentlinin hayal ettiği gibi köyüne göç etmiş, badem ağaçları dikip arıların da yardımıyla bu işi büyütüp para kazanabileceği hayalini kuran bir adam. Rahmetli annesinin en yakın arkadaşı, yıllardır Almanya’da yaşayan Zahide’nin cenazesinin köye geleceği gün başlıyor roman. Zahide’nin cenazesinden önce sabahın erken bir vakti bambaşka misafirleri oluyor Derviş’in. Eski bir tanışı, köylüsü Erkan yanında iki kişiyle akıl danışmaya geliyor Derviş’e. Böylelikle romanın ikinci ölüsünü tanıyoruz, Erkan’ın askerlik arkadaşı Olcay hayatına son vermeyi seçmiş, kardeşine yazdığı mektupta bir zamanlar beraber gezmeye gittikleri Erkan’ın köyüne gömülmeyi vasiyet etmiş. Daha ikinci cenazenin işlemleriyle uğraşırken bir telefon geliyor ve Ankara’daki büyük patlamanın haberi veriliyor köydekilere. Hemen ardından da köyden bir genç kızın da orada öldüğü... Böylelikle iki gün art arda cemevinden cenazeler kalkıyor, manzaralı mezarlığa gömülüyor.
Menekşe Toprak özellikle ritüellerin anlatımında çok başarılı, Zahide ve Olcay’ın helvaları kavrulurken herkesin kavurmaya yardım etmesi, yakınlarının mezarlıktaki ilk geceyi ölülerinin başında ateş yakarak geçirmesi gibi... “‘Eski bir inanç,’ dedi yine ilk konuşan. ‘Ölen kişi daha ilk gecede üşümesin, geldiği yeri unutup yeni yerine yerleşsin diye...’” Zahide’nin canlılar dünyasında süzülüp durması sırasında Suna’nın annesini kendini parçalarken gördüğünde düşündükleri gibi... “Evine git, elbiselerini topla kızının. Yattığı yeri temizle! Kokusunu kaldır odalardan, eşyadan! (...) Lokmasını dağıt, yedisini ver kızının. Git evine, yap bunları! Yap ki kızın da artık yeni yerinin bir yer olduğunu bellesin, aramaları dursun, ruhundaki bu keder son bulsun.”
Zahide, Suna’nın kederli halini biliyor çünkü ölüler canlıları görebildikleri gibi birbirlerini de görüyorlar ta ki toprağa yerleşmeye karar verene dek. Olcay pek ortalarda görünmüyor çünkü kendi iradesiyle yaşamına son vermiş, Zahide beş çocuğuyla, geride bıraktığı kocasıyla vedalaşmanın derdinde. Oysa Suna, henüz yirmisinde ve hiç hazır değilken ölmeye bir türlü ikna olmuyor, kendini annesine, babasına, kardeşine göstermeye çalışıyor ve o gün hastanede yaşadıklarının, evinin, odasının, daha sonra cenazesinde gördüğü annesi, babasının anlatıldığı her sayfa can yakıyor, 10 Ekim’i ve Suna gibi ansızın göçüp giden yüz dokuz kişiyi tekrar tekrar hatırlatıp ağlatıyor. 
Bu ölülerin sesini arada duyan, yanından geçtiklerinde soğukluğu hisseden biri daha var köyde, o da  çocukken ölümden dönen Derviş. Derviş güçsüzlüğü, kendini beceriksiz görüşüyle aslında bir anti kahraman gibi ama romanda yaşanan yedi günden sonra o da başka birine dönüşüp seslerin sırrına eriyor... “Zahide susmuştu, çünkü bu dünyaya dair bildiklerini unutmaya karar verip tıpkı Olcay gibi ota, böceğe karışmaya razı olmuştu.” Suna ise belirsiz, acısı ayrı, ilk kız duyduğu aşkı ayrı, âşığından uzak düşüşü ayrı, annesini özleyişi ayrı... hepsi taş olup çöküyor yüreğimize.
Menekşe Toprak aslında romanda çok daha güçlü olabilecek karakterleri geri planda tutmuş, Azime’nin Ermeni atalarından, sonra Hıristiyan olmasından, Suna’nın annesinin bitmek bilmeyen egzaması ve kaygısından bahsetmiş ama derinleştirmemiş, belki romanın kurgusunu dağıtacak detaylar olurdu bunlar ama benim hissettiğim aslında hikâyeleri yazılmamış bu kadınların Derviş’ten çok daha derin birer karaktere dönüşebilecek potansiyelde oldukları. O nedenle bu azıcık anlatılıp geçilen hayatlar bu biçimde romana bir katkı sağlamıyor, hatta eksiklik duygusu uyandırıyor. 
Köyüne geri dönmüş atanamayan öğretmen, ihraç edilen akademisyen, cenazeye adı karışan Berkin, devletten hiçbir yardım alamayan cemevi gibi ince detaylarla politik bir yönü de olan ama edebiyattan uzaklaşmayan, doğayı insana ustalıkla bağlayan bir roman Arı Fısıltıları. Sırtımızdaki yükü biraz olsun hafifletiyor.

Banu Yıldıran Genç

Menekşe Toprak, Arı Fısıltıları, İletişim Yayınları, 2018, 204 s.
* Bu yazı Notos'un 72. sayısında yayımlanmıştır.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi


Bir insanı tanımak mümkün müdür?
* Öncelikle yazıyı romanın kilit noktasından bahsetmeden yazamadığımı söylemeliyim. Ortada bir belirsizlik var ve o belirmeden romanı anlatmak pek mümkün değil. Okumak isteyenleri uyarmak istedim.
Alberto Manguel, Türkiye’de iyi bildiğimiz, kurmaca ya da kurmaca dışı birçok kitabını okuduğumuz bir yazar. Yapı Kredi Yayınları yazara 1991’de McKitterick Ödülü kazandıran romanını geçtiğimiz mayıs ayında yayımladı. Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi’nin İngiltere’de kırk yaşın üzerindeki bir yazarın ilk romanına verilen bu ödülü sonuna kadar hak ettiğini söyleyebilirim. Arjantinli bir anne babadan Buenos Aires’te doğan, çocukluğunu İsrail’de geçiren, Çek bir bakıcı tarafından büyütülen, farklı ülkelerde yaşayıp 1988 yılında Kanada vatandaşı olan yazar, çok kültürlü olmanın tüm avantajlarını kullanmış.
Manguel, Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi’yi Kanada’ya yerleştikten kısa süre sonra yazmış olmalı diye düşündüm okurken. Kanada’da Percé adındaki küçük bir sahil kasabasında geçen romanın Kanada burjuvazisine ve polisine dair söyledikleri yazarın gözlem gücünü okurlara sezdiriyor. Normandiyalı asker emeklisi Berence, karısı Marianne ve küçük kızları Ana’yı tanıtan ilk bölümden önce, Richard Outram’in Bir Sohbetin Ardından adlı şiiriyle başlıyor kitap. Şiirin ilk dörtlüğü aslında neye dair bir roman okuyacağımızın ipucunu veriyor: 
“Yığılmış balıkların kızıl solungaçlarından sızan kızıl kan 
kuruyor kızgın rıhtımda. Doğrudur pekâlâ; 
her istediğini elde etmeyi hayal edebilir insan. 
Çoğu kişi çocuklara işkence etmiyor. Yapanlar da var ama.” 
Burası başlıklı ilk bölümde Manguel ana karakterlerin tüm duygularını bilen Tanrı anlatıcıyı tercih etmiş. Evin küçük kızı Ana’nın bir süredir evlerinde misafir kalan Mösyö Clive’e duyduğu hoşnutsuzlukla açılıyor ilk sahne. Ve sonra pat diye, Ana’nın gözü önünde, tanıdığı bir çocuk ölüveriyor, boğularak -ki boğulma meselesi romanda sürekli tekrarlanan bir metafor-. Romanın bize attığı ilk çelmelerden biri bu, daha tam olarak karakterleri tanımadan küçük bir kızın yaşamın gerçeğiyle yüzleşmesine ve “ölüm” kavramını düşünmesine tanık oluyoruz ki aslında roman bir bakıma Ana’nın duygusal gelişimini de anlatıyor.
Marianne herkese, küçük kızına bile çok uzak bir karakter. İletişimde olduğu tek kişi Arjantin’den onlarla birlikte gelen yardımcıları Rebecca. Ana’nın en sevdiği şey Rebecca’dan annesinin eskiden nasıl bir insan olduğunu dinlemek. Marianne artık aşırı derecede kilolu, hareket ederken bile zorlanan, konuşmayan, aldığı ilaçlarla da genellikle boş boş bakan biri hâline dönüştüğünden Ana’nın ona ve sevgisine duyduğu özlem okurun bayağı içini burkuyor. “Bahçenin uzak köşesinde yeşile boyalı demir bir sıra vardı ve annesi arada bir, hava serin ve berrak olduğunda oraya oturur ve lime lime olmuş bir Fransızca romanı okur ya da sessizce örgü örerdi. Bir ya da iki kez Rebecca’nın da annesinin yanına sıraya oturduğunu ve telaşlı fısıltılar halinde konuştuğunu görmüşlüğü vardı. Sanki bir şeyi ya da birini uykudan uyandırmamaya çalışıyormuş gibi, diye hatırlıyordu bu anları.”
Annesinden bulamadığı sıcaklığı Ana’ya gösteren de Rebecca olduğundan çocuğun tanık olduğu ölüme dair konuşmak ona düşüyor. Ama bu sohbet sırasında Rebecca’nın çok sevdiği erkek kardeşinin bambaşka bir biçimde boğularak öldüğü ortaya çıkıyor: “Nasıl boğuldu? Ana bekledi. Boğdular onu. Yani biri tarafından mı boğuldu? Evet. Kim? Polise çalışan adamlardan biri. Neden yaptı bunu? Jorge’yi neden mi boğdu? Çünkü Jorge adama bilmek istediği şeyi söylemedi. Adam da onun başını su dolu bir kovaya sokup orada tuttu. (...) Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir.” Bu sohbetin ardından Rebecca’ya daha yakın olmak isteyen Ana onun Arjantin’den arkadaşlarıyla buluştuğunu görüyor ve bu arkadaşlarla tanışıp onları dinlediğinde hepsinin ailesinin Buenos Aires’te polisler tarafından öldürüldüğünü, bütün bu cinayetlerin arkasındaki kişinin burada yaşadığını, Rebecca ve arkadaşlarının da intikam peşinde olduğunu öğreniyor. 
İlk bölümün trajik sonundan sonra tanımaya fırsatımız olmayan Marianne’in ağzından, birinci tekil anlatımla yazılmış Orası bölümüne geçiyoruz. Orası bölümü Marianne ve Kaptan lakabıyla bilinen Berence’in tanışıp yaşadıkları şehirlerle üç alt başlığa bölünmüş: CezayirParis ve Buenos Aires. Cezayir’de doğup büyümüş Marianne küçüklüğünden itibaren yerli halka empatisiyle farklı biri olmuş. Arap kültürüne duyduğu ilgi, annesinin istediği gibi hanım hanımcık bir Fransız kızı olmak istememesi, kendi gibiler arasında hissettiği yabancılık onu 30’larına kadar evlenmemiş, çalışan, aykırı, o yıllarda özgürce ilişki yaşamaya cesaret edebilen bir genç kadın hâline getirmiş. Hiç evlenmeyeceğini düşünürken yumuşacık, düşünceli, akıllı, olgun bir erkekle tanışınca kendini önce Paris’e sonra Buenos Aires’e, en son Kanada’ya götürecek bir evliliğe adım atıyor. Paris yıllarında fotoğrafa merak saran Marianne’in kendini bulmasını ve Berence’le daha da yakınlaşmalarını okuyoruz daha çok. Buenos Aires’e düşürdüğü çocuğunun acısıyla gidiyor Marianne ama acısı ve beklentisi çok uzun sürmüyor ve Ana’yı doğuruyor. Bundan sonrası Marianne için daha politik bir yaşama evrilmek demek. Eve yardıma gelen kadınlardan dinledikleri, durmadan kaybolanlar ve birden kendisini yavaş yavaş toplanmaya başlayan Plaza de Mayo annelerinin arasında yardım etmeye çalışırken bulması... Tüm bunları yine Berence’in desteğiyle yapması ve bir gün tam olarak ne iş yaptığını bilmediği kocasının iş yerine gidip anlattıklarını duymasıyla yıkılan, paramparça olan dünyası...
Son bölümde yine Burası’na Kanada’ya dönüyor ve Berence’in Ana’ya ettiği itirafları okuyoruz. Çocukluğunu, nasıl büyüdüğünü, ne yaptığını anlatıp Ana’dan karar vermesini istiyor, onunla gelecek mi? Ve roman, Ana’nın kararıyla son buluyor..
Manguel, dünyadaki haksızlıklarla, en azından kendi tanık olduklarıyla, oldukça etkili bir biçimde hesaplaşmış. Ne edebilikten uzaklaşan bir didaktik tavır var romanında ne de yargılama. Fransa’nın Cezayir’e, orada işini bitirince Buenos Aires’e el atması, işkence taktiği dersi veren üst düzey yöneticiler, emekliliğini mutlu ve huzurlu bir sahil kasabasında geçirmeye karar veren askerler... Her şey ne kadar tanıdık.
Yazar çok bildik bir kalıbı yıkıyor aslında. Marianne’in Berence’le ilgili en ilginç anısı dikenli tellere takılmış ve martılar tarafından parçalanan kediyi kurtarmaya çalıştığında kocasının yanına bile gelememesi, bakamaması ve kusması... Ne kadar hassas bir kişiliği olduğu ilk bölümde dinlediği müzikle, okuduğu kitaplarla, Ana’yla ilgilenmesiyle okurun özellikle dikkatinin çekildiği bir karakter Berence. Gençken birlikte çalıştığı Clive’le bile mesafeli, ketum sohbetinde adalet ve vicdan konusunda söyledikleriyle hep ama hep okurda soru işareti bırakıyor: “Polis memurları gibi, başkalarına şiddet uygulayanlarla kendilerine şiddet uygulayanlar -yani benim gibi, kendilerini canlı canlı kitaplarına gömenler- cehennemin aynı katını paylaşırlar, biliyor muydun? Sen inim inim inleyen ve kan kusan yamru yumru bir ağaca dönüşeceksin, bense senin sızlayan köklerinin üzerinde kapkara dişi çoban köpekleri tarafından kovalanan biri olacağım.” Buradan tamamen vicdani bir soruya geliyoruz. Birinci dünya ülkelerinden üçüncü dünya ülkelerine gelip işkence tekniklerini öğreten, bunu neredeyse tıbbi bir ders gibi anlatanlar mıdır şiddet uygulayanlar, yoksa o öğrendiği tekniklerle yüzlerce canı alanlar mı? Hangisi daha suçludur? Ya da hangisi vicdanen daha rahattır?
İnsanı tanımak mümkün değil aslında. O çok sevdiğimiz aktör gerçekten kadına şiddet uygulamış mıdır? Son derece ilgili bir baba çocuklarını istismar ediyor olabilir mi? Diktatörler şarkı dinlerken duygulanıp ağlar mı? Emekliliğinde sahil kasabasına yerleşen darbeci general resim sanatından anlar mı? Bu roman Berence karakteriyle, bir kedinin acısına bakamayan bir adamın kurduğu sistemin acımasızlığının o çelişkili ama son derece gerçek yüzünü gösteriyor. Ve burada asıl acıyı çeken, kendini cezalandıran, kilo alan, çocuğuna bakmayı kesen, yaşayan bir ölü olan Marianne. Çünkü kocasının gerçek yüzünü gördüğü halde “Ben Onu hâla seviyorum; nasıl olduğunu anlamıyorum, ama Onu hâlâ seviyorum.” haykırışıyla kurtuluşunu tek sırdaşı Rebecca’dan bekliyor.
Alberto Manguel bu ilk romanıyla tarihle nasıl hesaplaşılır çok ustaca göstermiş. Yeşim Seber’in akıcı Türkçesiyle mutlaka okunması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi
Alberto Manguel
çev: Yeşim Seber
Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2018, 211 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Eylal 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Çerçeve ve Geçiş


Anlatanlar ve dinleyenler
Son on iki yılımın yaz aylarını bir kampta geçiriyorum. Bilenler vardır belki, kamplarda bayağı hiyerarşik bir yapı bulunur. Tüm sezon kalan karavancılar, üç beş günlüğüne gelen karavancılardan ve pek tabii ki çadırcılardan daha üst konumdadır. Yerleri ya sabitlenmiştir ya da denize yakındır. Kampın sahiplerinden sonra onların lafı sorulur, park edene, toz kaldırana, gelene geçene laf etme hakları her zaman bakîdir. 
Tabii ki sözü edilen ağır topların çoğu emeklidir, neyse ki kampımızdaki emekliler asker, polis filan değil, genellikle tiyatrocu, eczacı gibi daha rahat mesleklerin erbabı. Ben hasbelkader karavan hayalimi yirmilerimin sonlarında gerçekleştirebildiğim ve öğretmenlik sebebiyle iki ay tatil yapabildiğim için bu toplululuğa bir anda karıştım. Biraz sessizliğim, hiçbir şeye karışmayışım biraz da oğlumun o dönemki tatlılığı ve herkesin torun hasreti çekmesi sebebiyle birkaç haftalık bir test süresinden sonra sınıfı geçip kalıcı yerimi aldım.
İşte on ay hasret çektiğim, sayelerinde başka hiçbir yere gitmek istemediğim komşuluğumuz böyle doğdu. Kitap okuyorsam kimsenin yanaşmadığı ama yardıma ihtiyacım varsa herkesin koşuşturduğu pek de alışkın olmadığımız bir topluluk aslında. Sınırlara saygılı olmak toplumca pek de becerebildiğimiz bir davranış değil, ben bunu ilk kez burada yaşadım diyebilirim. Yine de tabii herkese aynı mesafede olduğum için incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbiriyle didişen komşularımı ayrı ayrı dinlemem gerekebiliyor. 
Bu küçük dertlerin dışında en büyük sohbetlerimizi aslında on ay boyunca yaşananlar oluşturuyor. Kaybettiğimiz komşular, kaybedilen ana-babalar, evlenen ve artık boşanan çocuklar başlıca konular. Geçirdiğimiz iki aya sığdırıyoruz bu on ayı, tabii laf lafı açıyor çocukluktan bugünlere bambaşka şeyler de konuşuluyor. İyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar, bazen göz ucuyla saate ya da hasretle kitabıma baksam da bu sohbetlerden pek çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 
Geçtiğimiz hafta peşpeşe okuduğum iki roman işte bana dinleyici olmanın önemini anımsattı aslında. Rachel Cusk’un Çerçeve ve Geçiş adlı romanları kısacık ama yepyeni. Her iki romanda da ana karakter Faye adındaki yazar. Yine her iki romanda da Faye kocasından yeni boşanmış, Londra’ya yeni taşınmış olduğundan bahsediyor. Çerçeve daha sonraki bir zaman dilimini anlatıyor gibi dursa da aslında her iki roman da aynı izleri taşıyor. İki romandan birinin ana karakteri başkası da olabilirdi hiç fark etmez, zaten romana yepyeni dememin sebebi de bu. Faye’in yaşamının romana herhangi bir katkısı yok. Çerçeve’de Faye’in dinledikleri, Atina’ya yaratıcı yazarlık dersi vermeye giderken havaalanından önce buluştuğu zengin işadamıyla başlayıp uçak komşusuyla ve kaldığı sürece tanıştığı insanlarla sürüyor. Romanın merkezinde bir olay yok, mekân Faye’in birileriyle buluşup onları dinlediği yerler, zamanın anlatıya hiçbir katkısı yok. Faye kayıt tuşuna basılmış bir cihaz gibi dinliyor, olabildiğince az yorum yapıyor ve bizlere aktarıyor.
Geçiş’te ise Faye’in şehir dışında yaşadığı evden ayrılıp Londra’ya taşınma süreci var ama burada da tamirat süresince babalarıyla yaşamaya gitmiş çocuklar olsun, Faye’in yaşadığı zorluklar olsun birer ayrıntı. Bu kez Faye’in yeni tanıştıklarından çok eski arkadaşlarının anlattıklarını dinliyoruz. Aslında her iki roman da birer sözlü tarih çalışması gibi derinlikli, sadece olaylardan çok duygulara, politik tarihten çok aile ilişkilerine odaklanılmış.
Rachel Cusk bu anlatım biçimini bulmak için epey kafa yormuş, anlatıcının Tanrısal hâkimiyetini silip atan, merkezden olayı çıkaran, son derece incelikli hikâyelerle örülmüş bu romanlarda daha önce anılarını yazan Cusk’ın kendi yaşamından ilham aldığı besbelli ama Faye’in yaşadıkları da zaten hiçbir biçimde kurguya etki etmiyor. Çatışmasız, kahramansız bu romanlar o denli etkiledi ki beni, ince sayılabilecek, 150 sayfalık bu kitaplara anlatılanların ağırlığı sebebiyle sık sık ara verdim. Anlatan herkesin yaşamında bir trajedi var, Faye’in saçlarını boyayan kuaförün artık dışarı çıkmayı kesmesi bile öylesine detaylı aktarılıyor ki o karar yüreğime oturmuş gibi hissediyorum.
Faye’in çocuklara ve çocukluklara dair dinledikleri genellikle en yaralayıcı hikâyeler, ünlü bir yazarın dayakla geçen çocukluğunu anlatırken ettiği şu sözler gibi: “Ana babaların, çocuklarına, kimse görmüyormuş gibi davranmaları çok tuhaf” dedi. “Çocuk onların bir uzantısıymış gibi davranıyorlar: Çocukla konuştuklarında kendileriyle konuşuyorlar; çocuktan nefret ettiklerinde nefret ettikleri kendileri.” 
Faye romanlarda tarafsız dinleyiciyi temsil etse de anlatanı anlatmaya teşvik edici cümleler kuruyor ve merakı ve ilgisiyle anlatıcı-dinleyici ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Kurulan o bağ sayesinde insanın bir yabancıya ya da yıllardır görmediği birine açmayacağını düşündüğümüz hayatlara konuk oluyoruz. Rachel Cusk’ın bu diyalogları tipik soru cevap biçiminde değil, mekâna, etrafındakilerin hareketlerine yedirerek vermesi ise romanların üzerlerinde çok çalışılmış metinler olduğunun kanıtı sanki.
“Birgid’e içinde hâlâ o gerçekdışılık hissinin olup olmadığını ve bu hissi ilk başta neden hissettiği hakkında ne düşündüğünü sordum. Ella dönmüş yanımızda oturuyordu, ardından Birgid’in kucağına süzüldü ve başını onun göğsüne dayayıp başparmağını emmeye başladı. Birgid dalgın dalgın onun siyah saçlarını okşarken o tuhaf gözlerini kaldırdı ve gözleri benim gözlerimle buluştu. 
‘Bu soruları sormanız hoşuma gidiyor,’ dedi, ‘ama bunları neden öğrenmek istediğinizi anlamıyorum.’”
İki romanda da dinleme fırsatı bulamadığımız, belki de en az tanıdığımız Faye’i -ki aslında Faye’i kimse tanımıyor çünkü en yakın arkadaşları bile romanların farklı yerlerinde boşanmasına ne kadar şaşırdıklarını yineliyor- umuyorum üçlemenin son romanı olan Kudos’da uzun uzun dinleriz. Çerçeve üçlemesi farklılığı, yeniliği, diliyle okunmayı hak ediyor. Çevirmen Lâle Akalın da bu dilin uzaklığını, tedirginliğini ustalıkla vermiş.

...

İşte romanları bitirdiğimde, dinlediğimi varsaydığım bu hikâyelerin ardından bir de baktım karşı komşum -belli ki uyuyamamış- bir şeyler anlatmaya geliyor. Bir tanıdığının tanıdığının ikizlerinden biri şimdilerde moda olan, tüm yüzü kaplayan deniz maskesiyle iskeleden atlayıp nefessiz kalmış, kalbi durmuş, on gün yoğun bakımda kalıp ölmüş. “Uyuyamadım.” diyor komşum, ağlamaya başlıyor, “Çocuklara bir şey olmasın.” diyor çünkü daha bir önceki gün önümüzdeki denizden başka ülkelere kaçmaya çalışırken ölüp gidenler ve bebekleri toplanmış. Birer sigara yakıyoruz. Faye’i düşünüyorum.

Banu Yıldıran Genç


*Bu yazı Ağustos 2018 tarihinde oggito.com'da yayınlanmıştır.

19 Eylül 2018 Çarşamba

Hayatlarımın Kitabı


Bir ömre kaç hayat sığar?
Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girmişti. Acı dolu bir coğrafyadan beslenen yazar bunu kendine özgü mizah anlayışını kaybetmeden, hem hüzünlü hem duygulu bir biçimde anlatabiliyordu, yeni dönem Balkan edebiyatında en sevdiğim yönlerden biri de bu. Aynı şeyi öykü kitabı Aşk ve Engeller’i okurken de hissettim. Bosnalı bir yazar olan Hemon komünizmin son dönemlerini yaşamış, komünizmin bitişiyle birlikte Yugoslavya’nın dağılmasına ve Avrupa’nın ortasındaki Bosna Savaşı’na tanıklık etmiş. 
Denemelerden oluşan Hayatlarımın Kitabı yazarın bazen çocukluğunu, bazen okulunu, bazen göçmenliğini anlattığı, yine yer yer güldüren yer yerse acılarıyla iç burkan bir kitap. Deneme-anı arası bir tarzı olan yazıların birçoğu gazete ve dergilerde yayımlanmış, hepsinin ortak özelliği ise Hemon’un sonuna kadar güvenebileceğiniz hissi veren dürüstlüğü ve yaşamındaki en utanç ya da acı verici olayları bile neredeyse yüreğini okura açarak nakletmesi. 
İlk bölüm Başkalarının Hayatı’nda kısaca kim olduğunu anlatıyor Hemon. Kimlik denen ve “ben”imizi tamamlayan bu olgunun nasıl oluştuğuna o kadar basit örnekler veriyor ki usul usul anlatırken. Çocukluğunu anlattığı “Biz Kimiz” başlıklı bölümde, doğum gününe gittiği arkadaşı Almir’in üstündeki kazağın Türkiye’den geldiğini söylemesi üzerine çocukça bir şaka yapmak isteyen yazarın “Demek sen bir Türk’sün!” demesi doğum gününün rezil bir biçimde gözyaşlarıyla son bulmasına neden oluyor. Yaptığı hatayı hiçbir biçimde anlayamayan küçük Aleksandar için durum sonradan açığa kavuşur: “Sonrasında annemle babam bana Türk sözünün Bosnalı bir Müslüman için aşağılayıcı, ırkçı bir kelime olduğunu (hâlâ öyle) açıkladılar. (Kasıtsız hakaretimi yıllar sonra bir kez daha hatırlayacaktım; sekiz bin Bosnalı Müslüman erkeğin katlini idare edeceği Srebrenitsa’ya girdiğinde bir Sırp kamerasına konuşan Ratko Mladić’in görüntülerini izlerken. ‘Türklere karşı beş yüz yıllık bir savaşın son zaferi bu,’ demişti.)” Oysa insanlar komünist yönetimde yıllarca bambaşka bir biçimde öğrenmişlerdi. “Evet, hepimiz Yugoslav’dık ve öncüydük, sosyalizmi, ülkemizi ve en büyük evladı Mareşal Tito’yu seviyorduk ama bunlar için asla savaşıp yumruk yemezdik. Diğer kimliklerimiz, örneğin herhangi birimizin etnik kökeni kesinlikle konu dışıydı.”
Çocukluğunu ve gençliğini anlattığı denemelerinde aslında Hemon ve ailesinin birçok Bosnalı’ya özellikle de Müslüman Bosnalılara göre oldukça şanslı olduğunu görüyoruz. Yazar zaten savaş başlamadan hemen önce Amerika’dan aldığı bir bursla oraya gitmiş ve savaşın tam anlamıyla  başlamasına Chicago’da televizyondan tanık olmuş, hemen orada iltica başvurusunda bulunmuştur. Ailesi ise Bosna’nın abluka altına alınmasından hemen önce kalkan son trenle başka şehirlere kaçabilmiş, bir yıl sonra da Kanada’ya mülteci olarak göç etmiş. Yine de “şanslı” sözcüğünü düşünerek kullanmak gerekir, memleketimizde Suriyeli mülteciler için çok daha ayrımcı laflar edene aslında Hemon ailesinin Kanada ve Amerika’da yaşadıklarının, en şanslı gördüklerimizin bile kimlik ve göç sorunuyla baş etme çabalarının anlatıldığı bölümleri okutmak gerekir. Bosnalı bir ailenin orta yaşı geçmişken mecburen ne dilini ne coğrafyasını bildiği bir ülkede “eşitlik” hissi uğruna neler yaşadıklarını gerçekten çok açık bir biçimde anlatıyor Hemon. “Gelgelelim annemle babam birkaç ay içinde bizimle onlar arasındaki farkları listelemeye başladı; burada biz, Bosnalılar ya da Yugoslavlar, onlar da safkan Kanadalılar oluyor. Teorik açıdan sonsuz bu listede ekşi krema (bizim ekşi kremamız -mileram- onlarınkinden daha yumuşak ve lezzetliydi); gülümsemeler (gülümsüyorlar ama aslında samimi değiller); bebekler (keskin soğukta bebeklerini lahana gibi sarıp sarmalamıyorlar); ıslak saç (saçları ıslakken dışarı çıkıp kendilerini ölümcül beyin iltihabı riskine maruz bırakıyorlar); giyecekler (giysileri birkaç yıkamanın ardından parçalanıyor) vesaire yer alıyordu.” Bu örneklerin aslında bize de ne denli benzediğini görünce insan gülümsemeden edemiyor, zaten sonradan herkes elbet ki her yere alışıyor, alışmak zorunda, Hemon’lar da bir süre sonra Bosnalılar için yarı Kanadalı olup çıkıveriyorlar. Bizi en acı biçimde gülümseten denemelerden bir tanesi Aile Yemekleri adını taşıyor. Çocukken ailesiyle yemek yerken kızkardeşiyle nasıl sıkıldıklarını, çıkardıkları arızaları ve hiçbir şeyi beğenmemelerini anlatan yazar, 89 yılında askere gittiğinde yine bize çok benzeyen askerlik anıları sırasında annesinin getirdiği bir ıspanaklı böreğin yani ıspanak, hamur, peynir ve yumurta karışımının gözlerini nasıl yaşla doldurduğunu anımsıyor. En çok dokunan yemek anısı ise yalnız başına Amerika’da pişirilen borş çorbasının akrabalarla birlikte yenilen, kalabalık sofralarda şenlikle biten çorbayla alakası bile olmaması... İsterseniz aynı malzemeleri kullanın, “Mükemmel borş’un en önemli malzemesi geniş, aç bir ailedir.”
Daha sonraki denemelerinde gençliğini, gençken giriştiği sanatsal faaliyetleri, komik olsun diye Nazi’leri canlandırdıkları bir doğum günü partisi nedeniyle göz altına alınıp aylarca gizli polis tarafından izlenmelerini, ünlü bir dergide yirmi yedi yaşından büyüklerin yazdığı herhangi bir şeyi yayımlamayı reddettiği kültür sanat editörlüğünü, sonrasında istifasını ve iki aylık Ukrayna macerasını -bu da şansa oradaki darbeye ve bağımsızlığa denk geliyor- ve geri döndüğünde bambaşka bir biçimde bulduğu Saraybosna’yı anlatıyor: “Bitmişti. Savaş gelmişti ve artık hepimiz kimin yaşayacağını, kimin öldüreceğini ve kimin öleceğini görmek için bekliyorduk.”
Bosna Hersek Savaşı gözlerimizin önünde çıktığında lisedeydim. Dünyanın bu kadar kötü bir yer olduğunu o yaşlarda daha anlayamadığımdan olsa gerek, “Yok,” diyordum, “Avrupa’nın ortasında bu olamaz, izin vermezler, son anda düzelecek.” Oysa bugün artık her yerde her şeyin olabileceğini hepimiz biliyoruz. Bir anda kendimizi savaşın içinde bulabilir, iç savaş tehditleriyle kuşatılabilir, etrafımızda her gün kaçmaya çalışanların ölüm haberlerini alabiliriz. Aleksandar Hemon gibi otuzlu yaşlara yakınken ülkesiz kalabilir, sonrasında nispeten kolay bir uyum süreci yaşayabilir ya da anne babası gibi huzurlu emeklilik hayalleri kurduğumuz yaşlarda hiçbir şeyimiz olmadan dilini bile bilmediğimiz bir ülkeye iltica etmeye bir türlü alışamayabiliriz. Hemon, Bir Flanörün Hayatları ve devamındaki denemelerde Chicago’ya alışma sürecini yine tüm içtenliğiyle anlatıyor. Bir biçimde, nasıl olduğunu anlamadan yaşlı mültecilerle, göçmenlerle futbol ya da satranç oynarken buluyor kendini. Bir kafede satranç oynadığı yaşlı Süryani Peter’in hikâyesi, 1915 sonrası Süryanilerin de Anadolu’dan kaçmak zorunda kalması sonucu Belgrad’da doğması, sonra ailece Irak’a göç etmeleri, İran’da Amerikan büyükelçiliğinde çalışırken İslam devrimi sırasında üzerinde ot bulunan oğlunun oracıkta öldürülmesi ve bu kez Chicago’ya göçüşü, yazara yepyeni bir hayat dersi verir: “Her zaman sizinkinden daha üzücü ve çetin bir hikâye vardır. Peter’a beni neyin çektiğini de anladım. İkimiz de aynı yerinden yurdundan olmuş kavme aittik. Kalabalığın içinden onu seçmiştim, çünkü akrabalık bağını tanımıştım.”
Son deneme Akvaryum, kitabın ithaf edildiği kızı Isabel’i anlatıyor. Ailelerine katılması ve kısa bir süre sonra ayrılmasını okumak çok zor. Küçücük hasta bir bebeğin yaşadıkları aslında ne gariptir daha yirmi otuz sayfa önce okuduğunuz savaşı, göçü, yersiz yurtsuzluğu unutturuyor, çok daha fazla dokunuyor insana, nedense tek tek insan hikâyeleri bir bütün acıdan daha etkileyici. Yine de şunu çok net anlıyorum okurken, anlatmak Hemon’a çok iyi geliyor, o zor süreci anlatarak, en kişisel anlarını yazıya dökerek iyileşiyor. İyi ki anlatıyor ve biz iyi ki onun anlattıklarını deneme, roman, öykü hiç fark etmez, okuyoruz ve yine iyi ki her seferinde yazarın Türkçe yazsa aynı böyle yazacağını düşündürten Seda Çıngay Mellor’un çevirisinden okuyoruz.

Banu Yıldıran Genç

Hayatlarımın Kitabı
Aleksandar Hemon
çev: Seda Çıngay Mellor
Everest Yayınları, Şubat 2018, 192 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Temmuz ayında yayımlanmıştır.




8 Eylül 2018 Cumartesi

Ajar


Bir büyüme hikâyesi...
Barış Andırınlı’nın ilk romanı Kopoy’u çıkar çıkmaz biraz da tesadüf eseri almış, okumuş ve çok sevmiştim. Sevdiğim romanlar bende yazma isteği uyandırıyor. Bu nedenle altı yıl evvel büyük bir heyecanla Notos’a yazmıştım. Bu sene Andırınlı’nın yine farklı bir ismi olan yeni romanını gördüm ve doya doya okumak için yazı bekledim. Yanılmamışım. Ajar, güvendiğim bir yazardan dili, anlattıkları, karakterleri ve ustalıklı kurgusuyla çok iyi bir roman.
Kopoy hakkında yazdığım bazı cümleler aslında bu roman için de geçerli. “Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.” Geçen altı senede Türk edebiyatı adına değişen pek bir şey olmadı ama Barış Andırınlı sözcükleri daha da ekonomik kullanmaya başlamış. İlk romanında anımsattığı Sait Faik’in dilini almış, bambaşka bir yere taşımış ve bence ikinci romanıyla artık kendi dilini yaratmış.Tüm roman kısa, en fazla üç dört sözcükle oluşmuş cümlelerle kurulmuş. Birçok cümle tek bir sözcükten oluşuyor. İlk başta garip ve tutuk gelen bu anlatıma alıştıkça aslında bu cümlelerin romana inanılmaz bir ritim kazandırdığını da görüyoruz. Notos’un bir önceki sayısında Semih Gümüş, Sözcük Bilgisi ve Yarattığı Dünyalar başlıklı denemesinde Türkçe’nin kısa cümlelere daha uygun olduğunu söylüyordu. Bence Ajar bu sav için mükemmel bir kanıt olabilir.
Yine taşrada, Isparta’nın Kalaba kasabasında geçen bir çocukluk, öyle bir kasaba ki öncesi de yok sonrası da: “Ulan. Çölü kazsan tarih bulursun. Bir dağı yar. İki topluluk, üç kavim, birkaç medeniyet gün yüzüne çıkar. Kazdılar. Yok. Osman Amca kazıların başında bekliyor. Vazife edinmiş. Umut: Bir çömlek çıksın. Kap kacak. Heykel. Kemik. Altın değilse gümüş. Bakır. Değersiz sikke. Bizde çıkan? Bok püsür. Osman Amca kabul etmiyor ama belli: Kalaba’da ilk biz yaşamışız. Son biz yaşayacağız.” Andırınlı taşrayı çok iyi bildiği gibi çok iyi yansıtabiliyor. Kalaba da anlatıcının kaşlarıyla konuşan babası, babasının arkadaşları Hakkı ve Osman Amcaları, akrabalarıyla neredeyse gözümüzün önünde canlanıveren bir kasaba hâline geliyor. Anlatıcımız Ahmet’in hem sevdiği hem özlediği hem kaçmak istediği hem de dönüp dolaşıp geldiği yer olan Kalaba. 
Yukarıdaki alıntı Andırınlı’nın dilini epeyce örnekliyor. Böyle böyle bizlere önce Kalaba’yı, sonra bakkallarını, ilkokulunu, kuponla dağıtılan ansiklopediler ve test kitapları sağ olsun büyük bir başarıyla parasız yatılı okuduğu Bostancı’daki anadolu lisesini, sonra ise arkadaşlarıyla yaşadığı izbe evi yaşatırken aslında anlıyoruz ki uzun tasvirler olmadan, çok fazla sıfat kullanılmadan, benzetmeler, istiareler yapılmadan da mekân yaratmak fazlasıyla mümkün.
Romanın büyük bir bölümünü Ahmet’in yatılı okulda yaşadıkları oluşturuyor. Biz de bu koskoca altı yılda taşradan gelen çocukların yalnızlıklarını, uyum sağlama becerilerini, yatılı ya da Ahmet’in tercihiyle leyli ve gündüzlü farkını, o ortamda hayatta kalmanın nasıl, ne gibi becerilerle mümkün olduğunu öğreniyoruz. Ahmet yavaş yavaş büyür ve her sene yaşamına farklı arkadaşlar girerken, bir yandan anne hasreti, bir yandan zaten yavaş bir çocuk olduğu için yaşadığı uyumsuzluk, hele bir de gündüzlü ve isyankâr bir kıza duyduğu platonik aşk derken, yalnız ve sevgisiz bir çocuğun nasıl yavaş yavaş takıntılı bir kişiliğe dönüşebileceğini anbean okuyoruz. Romanın başında otuz beş yaşındaki Ahmet kendini anlatmaya şöyle başlıyor: “Babam yanlış ata oynadı. Yanlış takımı tuttu. Yanlış vatana doğdu. Yanlış evi seçti. Yanlış kadını aldı. Yanlış çocuk yaptı. Tövbe. Yanlış Allah’a inandı. Doğal. Yenildi. O vakit ben de yenilmiş sayıldım.” Bu paragraftaki tüm cümleleri yaşamını baştan sona anlatırken bazen doğrudan bazen sezdirerek okura açıyor Barış Andırınlı. Zaten romanın bir başarısı da bunca karakter, bunca olay, anlatılan yıllar varken hiçbir ilmeğin açıkta kalmaması, kurguyu ustalıkla yapan ve düğümleri yavaş yavaş çözen bir yazar karşımızdaki. Böylelikle romanı bitirip de başa döndüğümüzde bildungsroman’ları anımsatan ama tüm özgünlüğüyle Anadolu’dan taşralı bir gencin büyümesini konu alan bu romanın aslında baba-oğul arasında çözülmesi gereken meselelere dair olduğunu anlıyoruz. Roman boyunca sevgiye, özleme, hasrete dair en can yakıcı cümleler anneye dair olsa da Ahmet’in içinde “yanlış”lıktan dolayı babasıyla bitmemiş bir mesele var.
Kopoy gibi Ajar’da da bir oğulun anneden, ana evinden ayrılışı çok duygusal satırlarla anlatılıyor. Sessiz sedasız bir kadın olan annenin oğlu yatılı okulu kazanınca kocasına karşı çıkma cesareti göstererek onu okumaya göndermesi anlatıcının en büyük minnet borçlarından birini oluşturuyor. 
“‘Malına sahip ol. Kimsenin malına karışmasın. Harften tanırsın.’
‘Tamam ana. Anladım.’
‘Uyumlu ol.’
‘Nasıl?’
‘Herkesin suyuna git.’
‘Tamam,’ dedim. 
‘Hadi inşallah,’ dedi.
‘Nasihatın bu kadar mı?’ dedim.
Gözünü kaçırdı.
‘Beni unutma,’ dedi. 
Yüzümü çevirdim.Öte yana baktım. Gözümün yaşını aldım. Nefesim düğümlendi. Bir şey diyemedim.”
Barış Andırınlı basit cümlelerle kurulmuş paragrafların yanında son derece doğal diyaloglarla ilerletiyor romanını. Kendini anlatırken sanki gözümüzün önünde büyüyen bir çocukmuşçasına benimsediğimiz Ahmet en baştan okura çok yavaş olduğunu, konuşmakta geç kaldığını söyler ama ilk takıntılarından ve büyük aşk acısından sonra kendi kendine kazandığı nefesini yavaşlatıp donma yeteneği ona başka yollar açar. Okulu bırakır, garsonluk yapmaya çalışır, yavaşlıktan ötürü beceremez, güzel sanatlarda modelliğe başlar, donma yeteneği onu bu konuda oldukça ilerletir ama insan ilişkilerindeki beceriksizliği yüzünden otuzlarından sonra sokakta gösteri yaparken bulur kendini. 
Gözümüzün önünde büyüdüğü için benimseyip sevdiğimiz bu karakterin aslında bir anti-kahraman olduğunu da yavaş yavaş, yazarın izin verdiği aralıklarda öğreniyoruz. Zaten korkak olduğunu bildiğimiz Ahmet hiç beklemediğimiz şeyler yapıp bunları da hikâyesinin içinde doğallıkla aktarırken aslında hem bu kadar sahip çıkmamıza şaşırıyor hem de aslında karakter derinliğinin tam anlamıyla oluşturulduğunu görüyoruz.
Ajar, farklılığı, derinliği, özellikle taşrayı ve yatılı okul kültürünü anlattığı bölümleriyle parlayan, okunması gereken bir roman. Gerek kısa cümlelerle kurduğu hikâyesi, gerek satır aralarında kendini gösteren müthiş mizahı, gerekse hepsinin ayrı ayrı özellikler taşıyan capcanlı karakterleriyle yeni bir yol açıyor. Bunu sıkça tekrar ediyorum ama yeniyi denemek için çok da cesur davranmayan edebiyatımızda Barış Andırınlı çok doğru ve güzel bir yolda.


Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Ajar, Çınar Yayınları, Nisan 2018, 411 s.
* Bu yazı Notos'un 71. sayısında yayımlanmıştır.

2 Eylül 2018 Pazar

Batının Doğusu


Huysuz ihtiyarlar ve çatlak akrabalar
Uzun yıllar Balkan müzikleri, filmleri ve hikâyelerinin üzerimdeki etkilerini düşünüp düşünüp soyumuzu sopumuzu da pek bilmediğimden “kesin muhaciriz” diye düşündüm. Hem renkli gözlü ve beyaz tenliydim, hem o müzikleri neredeyse damarlarımda hissediyordum, hem babam içince Rumca konuşuyordu, hem mübadele anılarını ağlamadan dinleyemiyordum. Babam kökenimizi bilmesek de muhacir olmadığımızı, yörük olduğumuzu, kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Rumlardan Rumca öğrendiğini söylerdi. Zaten sonra Batı Karadeniz’e Toroslardan göçtüğümüz neredeyse kesin gibi bir bilgi hâline geldi. Benim muhacirlik de yattı. Artık yürümeyi sevmemin yörüklüğümden ötürü olduğunu düşünüp avunuyorum. 
Balkan sevdam ise bitmedi. Müzikleri ve sinemasından sonra edebiyatının da aynı ışıltıyla parladığını düşünüyorum. Edebiyatla, kitaplarla bunca ilgilenmeme rağmen tanıştığım insanlar en çok hangi yazarı sevdiğimi, en sevdiğim on kitabı filan sorunca bocalar cevap veremem. Çok net cevap verebildiğim bir şey var: En sevdiğim kitaplar çoğunlukla çocukluğu ve kökenleri, gelenekleri konu alıyor. 
Yayımladıkları her kitabı okuduğum, iyi ki var, dediğim Yüz Yayınları’ndan geçen yıl çıkan Batının Doğusu, okumakta biraz geç kalmış olsam da, işte bu yüzden son dönemlerde en sevdiğim kitaplardan biri oldu. Hem müthiş parlak detaylarla çocukluktan dem vuruyor hem de dünden bugüne Bulgaristan’ı anlatıyor. Bulgar yazar Miroslav Penkov sekiz öyküyle bizleri komünizm döneminde büyüyen çocuklar ve mecburen başka memleketlere göçen insanlarla tanıştırıyor. Gerek anlattıklarının gerekse anlatımının özeni, inceliği edebiyat üzerine çok çalıştığını kanıtlarken, en olmadık yerden fırlayan mizah duygusu, tam ağlamak üzereyken güldürmesiyle Balkan ruhunu hiç kaybetmediğini gösteriyor. Kaybetmemek diyorum çünkü Penkov öykülerinde Yeşil Kart kazanan kahramanları gibi üniversite eğitimi için Amerika’ya gidip oraya yerleşmiş. Hatta kitabı da ana dilinde değil, İngilizce yazmış ve bununla ilgili gördüğüm en hoş özrü son sözüne eklemiş: “Güzel Bulgarca, hikâyelerimi yabancı bir dilde, artık bana hoş ve yakın gelen bir dilde yazdığım için beni affet.”
Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantize etmeyi bırakın tam tersini yapıyor Penkov. Evet Balkanlarda da dedeler, neneler çok önemli ama bu arada hepimizin bildiği bir gerçek var ki ihtiyarlar, huysuz, aksi, inatçı ve bencildirler. İşte tüm bu özellikleriyle sevdiriyor Penkov bize kahramanlarını, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İlk öykü Makedonya’nın ilk paragrafında olduğu gibi: “Türklerden kurtulmamızdan tam yirmi yıl sonra doğmuşum. 1898. Yani evet, yetmiş bir yaşındayım. Ve evet, aksiyim. Huysuzum. Bütün yaşlı adamlar nasıl kokuyorsa ben de öyle kokuyorum. Yürüyen bir ağrıyım adeta; kalçalarım, omuzlarım, dizlerim, dirseklerim... Geceleri uyumadan öylece uzanıyor, kızımı torunumun ismiyle çağırıyor, karımla ilk tanıştığım günü ise dünden, hatta bugünden iyi hatırlıyorum. Sanırım bugün 2 Ağustos, 1969. Geçen gece yatağıma işemiştim, kim bilir bu gece nasıl bir neşeye gebe?”
Balkanlarla biraz ilgilenen, milliyetçiliğin ve milli tarih dersinin zehrinden kurtulmuş herhangi biri Türklerden kurtulmanın oralar için ne kadar önemli olduğunu, bugün bile kutlanan birçok günün tamamen Balkan Savaşları ve sonraki zaferlere dair olduğunu bilir. O nedenle öykülerde Türklerden kurtulmanın da Osmanlı’nın devşirme sisteminin annelere azabının da sözü sık sık geçiyor. Penkov Türklere, komünizme çalım atmakla kalmıyor, Gecenin Ufku öyküsüyle 1980’lerde Bulgaristan’daki Türklere zulüm yapanlar da bu çalımlardan nasibini alıyor. Öyküde adı ölen kardeşi gibi Kemal olan kızın yaşadıklarının anlamsızlığı ve çekilen acılar bugün bile o kadar canlı ki. Adını değiştirme zorunluluğuyla bitmeyen bu korkunç süreç, mezar taşlarındaki isimlerin değiştirilmesine kadar varıyor. “Bütün mezar taşları alçıyla sıvanmıştı. Bazılarının üstüne yeni isimler yontulmuş, bazıları boş bırakılmıştı. Kemal’in dedesine de yeni bir isim verilmişti. Babaannesinin mezar taşı ise isimsiz bırakılmıştı.” Bugün bu olaylardan yıllar sonra, yaşadığımız topraklarda da cenazelere yapılan saygısızlıkları gördükten sonra bu çirkinliklerin oyunun bir parçası olduğunu iyice anlıyor insan.
Penkov’un komünizmle aşk-nefret ilişkisi ise en çok Lenin’i Satın Almak öyküsünde yer alıyor. Aslında kuşak çatışmasını anlattığı bu öyküde uzun bir tarihsel süreci de ele alıyor. Komünizmin en ateşli zamanında büyümüş idealist bir dede, komünist sistemin artık eski heyecanını kaybettiği dönemde çalışma hayatındaki gayretli baba, eğitimin, sağlığın ve komünizmin çöktüğü bir dönemde büyüyen umutsuz torun.  Ve torunun SAT sınavları sonucu Amerika’ya bir üniversiteye tam burslu kabulü komünist dedenin hayatında kabullenmekte en çok zorlanacağı şeylerden biri. Öyküde göçmenliğin ne kadar zor olduğu, ana dilin nasıl da özlendiği, kapitalist sistemin vahşiliği gibi kendini aralardan sezdiren konular da var ama asıl iskeleti bence dede ve torunun telefonla yaptıkları konuşmalar kuruyor. Önce Amerika’ya, o pis düşman devlete kaptırdığı torunla sert geçen konuşmalar, torunun dedeyi inatla sinir etmeye çalışması, sıla hasreti güçlendikçe, Bulgaristan’a gidecek uçak bileti parası bulamadıkça bambaşka bir duyguya evriliyor. Ve Penkov işte ustalığını bu diyaloglarda gösteriyor. Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hâli...
“‘Dede, ne yiyorsun?’ gibi sorular soruyordum telefonda bazen.
‘Kavun ve peynir.’
‘Güzel mi?’
‘Lenin’e göre güzeldi, en sevdiği atıştırmalık.’
‘Keşke burada da bir tabak olsa.’
‘Meyvelerin yanında peynir yemekten nefret ederdin.’
‘Dede, ne içiyorsun?’
‘Ayran.’
‘Güzel mi?’
‘Dünyanın en güzel ayranı.’
‘Dede, şu an tam olarak neye bakıyorsun?’
‘Evin yukarısındaki yamaçlara. Ihlamur ağaçları bembeyaz. Yağmak üzere olan yağmurdan önce rüzgâr ters yüz etmiş yapraklarını.’”
İşte toplamda sekiz öyküde Miroslav Penkov bizi duygudan duyguya geçiriyor, bunu da büyük bir beceriyle yapıyor. Yine en sevdiğim öykülerden biri, kitabın adını taşıyan Batının Doğusu’nu anlatacak çok fazla söz bulamadım. Okuyunca önce müthiş bir neşeyle, neredeyse Kusturica filmi gibi başlayan öykünün bir on sayfa sonra sizi nereye götürdüğüne bakın, gelmiş geçmiş tüm devletlere, politikalara, sınırlara küfredecek duruma geleceksiniz. Ama Penkov bu ruh hâlini çok sevmiyor, olabilecek en absürt biçimde gülmenizi sağlayacak, merak etmeyin. 
Balkan ülkesi değiliz, ama bayağı ortak bir geçmişimiz var, Bulgarlarla pek iyi ilişkilerimiz olmayabilir ama aslında çok benziyoruz. O nedenle bu kitaptan sonra şunu açıklıkla söyleyebilirim ki huysuz dedeler, nineler ve kafadan çatlak akrabalar olmasa hayat çok zor olurdu.



Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Haziran 2018 tarihinde oggito.com sitesinde yayınlanmıştır.

Övgü

Hayattan alacaklı olanlar Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin f...