30 Mart 2018 Cuma

Doğal Roman


Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...
“Hayatım roman.” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar “doğal” olabileceğini de sorgulatıyor bize.
Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”
Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor. 
Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara. 
Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”
Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.
Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”
Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...
Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir Doğal Roman yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”
Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.
Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.”  biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.
Romanda 00 olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.” 

Banu Yıldıran Genç

Doğal Roman
Georgi Gospodinov
çev: Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayınları, Şubat 2018, 143 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

5 Mart 2018 Pazartesi

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku


En acı gerçekten en tatlı hayale...
Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken sık sık kitabın başındaki aile ağacına bakardım, kim kimdir bilmek, romandaki baş döndürücü hareketi anlayabilmenin tek yoluydu. Nibel Genç’in geçtiğimiz aylarda yayımlanan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku adlı öykü kitabında ise, insanı resim yapmaya heveslendirecek denli güzel kapağın içine ben çizdim aile ağacını. Bir roman bütünlüğünde de, ayrı ayrı öyküler hâlinde de okunabilecek bir kitap Mısır Koçanlarını Kızartan Koku. Öykülerin hemen hepsi Ezima’nın ailesini, ailenin yaşadıklarını konu alıyor. Aile Dersimli Kürt olunca, kitap hâliyle neredeyse bir Türkiye tarihi oluveriyor. Ezima belki de yazarın iç sesi olarak yazma planını şöyle aktarıyor: “Gerçek kurmacaya benzerse ağırlığı hafifleyebilir, kesinlikleri belirsizleşebilirdi. Her şey kurgunun doğal akışına uygun sıraya konulsa, roman metaforlarının ironisini oluşturarak yol alsa, Ezima’nın hüznü ve matemi ciddiyetini kaybedebilirdi.” Gerçekten de müthiş hayal gücü, en acı olaylarda bile ironiyi eksik etmemesi, büyülü gerçekliğe ve üst kurmacaya göz kırpan döngüsel yapısıyla Mısır Koçanlarını Kızartan Koku Türk edebiyatında eksik olan bir bölümü dolduruyor.
Marquez’in hayali kasabası Macondo gibi, kitaptaki öykülerin de büyük bir çoğunluğu hayali Dersim kasabası Meyman’da geçiyor. İlk öykü Keçi Kılından Heybe bize her şeyin odağındaki ana karakter Ezima’yı tanıtırken 1994’de Meyman’ın askerler tarafından yakıldığı günü anlatıyor öncelikle. Kitabın adı, köyünden biraz uzakta yaşananlara tanıklık eden on bir yaşındaki Ezima’nın betimlemesiyle oluşuyor. Ezima, göçtükten yıllar sonra bile bu kokuyu anımsayıp o gün nelerden bu kokunun yükseldiğini listelemeye çalışır: “1) Dudakları eğri dikilmiş bez bebek 2) Kareli kanepe 3) Sarı boncuklu tülbent 4) Kırık kazma sapı...” diye diye 127. maddeye gelse de, o günü hiçbir zaman tam olarak anlatamayacağını bilir. Bu maddelerdeki nesnelerin çoğunun ise kitaptaki öykülerin adları olması, nesneler dünyasıyla edebiyat arasında kurulmuş köprünün ustalıklı mimarisini gösteriyor aslında.
Öykülerin her birinin birbirinden hoş adlarıyla başlayabiliriz belki. Her bir öykü, adıyla, içeriğiyle ve betimlediği nesnelerle bir sonraki öyküye ilmek atıyor. Fitilli Gaz Lambasının Dantel Kılıfı öyküsünde Elif’in hayatında ilk kez klam dinlemesiyle yaşadığı duygusal patlamada okurlar olarak biliyoruz ki o klamın da klamın kaydedildiği kasetin de hikâyesi bize aktarılacaktır. Ve beklediğimiz gibi Nibel Genç bir sonraki öykü Sağ Köşesi Kırık Siyah Kaset’e yolculuyor bizleri. Bu yolculuklarda, en ufak bir detay -ki bolca nesneden, bolca kişiden bahsedilen öyküler bunlar- atlanmıyor, en ufak bir boşluk bırakılmıyor ki doldurulmasın. Daha ilk öyküde Ezima’nın annesine kızgınlığını merak ederken sonlara doğru kitabın en farklı öykülerinden biri olan Uçuk Mavi Yünden Şifa Çiçeği Desenli Erkek Kazağı’yla bu merakımız gideriliyor. Nibel Genç aslında bir roman kahramanı derinliği katıyor bütün karakterlerine, hepsini bir biçimde tanıyoruz ve anlıyoruz.
Öyle unutulmaz masalsı karakterler var ki, Ezima’nın adını aldığı (adın alınması da başka bir öyküye atılan ilmek elbette), kapalı yerlerde uyuyamayan, deli bilinen Waye İvrayim, rüyasında bile kocası İvrayim’le didişip duran babaanne Eşliye, köyde bir ilki başararak kimseyle evlenmeyeceğini açıklayıp çeyiz sandığını köyün orta yerine getirip içindekileri cümle âleme dağıtan büyük hala Zeyne, daha küçücük bir çocukken anlamını bilip de kelimesini bilmedikleri için bir sözlük arayan filozof enişte İmam, 80’leri hapiste geçiren kirpi saçlı hala Elif, 90’ları hapiste geçiren baba Hüseyin... tüm karakterler birbiri içine geçmiş öykülerde anlatıyı bütünlüyor, güçlendiriyor.
1939’da sürgüne gönderilmiş, sonraları geri dönebilmiş ve 1994’te yakılarak varlığına son verilmiş “hayali” bir köyün halkının politik birer birey olmasından daha doğal bir şey olamaz. Öykülerde ziyarete gidilen tutsaklar, karşılaşılan gerillalar olarak karşılaştığımız bu politiklik, yine hayali bir yazar Mehmet Tahir İskanoğlu’nun anlatıldığı, sürgün sonrası yaşanan saçmalıkları yüzümüze vurduğu mizahı ve acısıyla Tütün Tabakası öyküsünde zirveye ulaşıyor. İskanoğlu, yazdığı “İsyan İskan İmza Kürdün Üçgeni” adlı kitapla biliniyor. Tütün Tabakası öyküsünde kitabın adını şöyle açıklıyor: “Devlet önce Kürtlerin varlığını inkâr etmişti, sonra da oraya buraya serpiştirdiği Kürtlere vücudunuzu ispat için her gün imza atacaksınız demişti. Mehmet Tahir İskanoğlu’na göre bu ‘Cennetteki meyveyi yemeyeceksiniz,’ şakasından sonra yapılan en ciddi şakaydı. İkisi de şakaydı ama sonuçları öyle vahimdi ki bu nedenle iki şaka da gayet ciddiydi.”
Kurgusunun, detayların inceliğinden bahsetmişken Nibel Genç’in büyük bir ustalıkla kullandığı üst kurmaca yönteminden de bahsetmek gerekir. Öykü içinde öyküler, kitap içinde kitaplar ve her şeyin hayal olduğunun sık sık anımsatıldığı satırlar. Okurunun neye, nasıl tepki vereceğini çok iyi tasarlamış bir yazar karşımızdaki. Ezima’nın hikâye kurmak hakkında düşünceleri uzun uzun anlatılır ve ben bir okur olarak “Burası biraz uzamış.” diye kenarına not alırken, şöyle devam edip okuruna göz kırpıyor Nibel Genç: “Evet, bazen Ezima hikayeleri nasıl yazdığı üzerine konuşmaktan kendini alamıyordu.”
Nibel Genç, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Murat Saat gibi, çok uzun yıllardır hapiste. Kitabın arka kapak yazısını bir dönem aynı koğuşu paylaştıkları Necmiye Alpay yazmış. “Gerçekliğin içine gerçeküstücülüğü çeşitli muzip, sürpriz yaratan dozlarıyla yerleştiriyor. Hoş bir biçimde naif. İçerisiyle dışarısıyla her tür cezaevini büyük bir rahatlıkla aşan bir düş gücünün söylemiyle.” Alpay’ın bu sözleri dışarıda da cezaevinde gibi hissettiğimiz bu günler için geçerli. Nibel Genç’in bakışı, o çocuksu ayrıntıları betimleyişi, en olmadık yerde insanı gülümsetişi aslında içeriden dışarıya bir umut gönderiyor sanki. Umarım bir an önce Ezima’nın yazıp çöpe attığı romana da kavuşuruz. 
Banu Yıldıran Genç


Nibel Genç, Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, NotaBene Yayınları, 2017, 189 s.
* Bu yazı Notos'un Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...