19 Kasım 2017 Pazar

Loquela

Kurmacaya dahil olmak
Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının hızlı yükselişi sık sık ele alınan bir konu. Türkçeye çevrilen eserlerde bile büyük bir artış var. Özellikle yeniyi takip eden ve edebi hazzı maddiyattan önde tutan küçük yayınevleri sağ olsun, İspanyolca edebiyatı bize tanıtıyorlar, yazarların bir romanını yayımlayıp bırakmıyorlar, yeni tanıdığımız, sevdiğimiz, ne yazsa okumak isteyeceğimiz yazarları takip etmememize olanak sağlıyorlar. Daha önceleri bizi Alejandro Zambra, Mario Bellatin gibi yazarlarla tanıştıran Notos Kitap son olarak Şili’nin genç ve yaratıcı yazarlarından Carlos Labbé’nin Loquela-Sayıklama adlı romanını yayımladı.
Latin Amerika edebiyatı hızla yükseliyor ve bunu diğer ülkelerin edebiyatlarından keskin bir biçimde ayrılarak yapıyor. Klasik, geleneksel anlatıyı geride bırakıp okuru içine alan, okuru metne katmayı amaçlayan, oyunbaz bir edebiyat yükseliyor. Yukarıda adını saydığım Zambra, Bellatin, bunlara ek olarak Kalabalıkta Yüzler’in yazarı Valeria Luiselli, maalesef sadece Tersane adlı romanı Türkçede yayımlanan Juan Carlos Onetti... Bu yazarlar son dönemde okuduğum, bitirince tekrar okuduğum, ikinci okumada daha iyi anlayabilmek adına mutlaka bir deftere notlar aldığım, çizimlerle açıkladığım kitapların yazarları. Şimdi bu yazarlara Carlos Labbé de eklendi.
1977 doğumlu Labbé edebiyat, müzik ve sinema alanında eser veren çok yönlü bir sanatçı. Daha şimdiden yedi romanı, iki kısa öykü derlemesi olan yazarın lisans tezi Juan Carlos Onetti, yüksek lisans tezi Roberta Bolaño üzerine. Loquela-Sayıklama’da Onetti’ye yapılan göndermeler de oldukça fazla. “Kadim zamanlardan beri gözü pek deneylerle zorlama toplumsal etkileşimleri etik ve politik olarak mesele edinen, bireyin sınırlarını sorgulayan her yerdeki ve her dildeki yenilikçi anlatılara değer veriyorum.” diyen yazarın romanı da sanıyorum okurun sınırlarını oldukça zorlayacak.
Loquela-Sayıklama günlük, mektup gibi türlerle geçiş sağlayan, üç parçalı bir anlatı diyebilirim. Anlatıcının yazdığı bir roman taslağı var ki bunu hem başlıklarından hem de italikle yazılmasından anlıyoruz, Alıcı başlıklarıyla verilen yine aynı anlatıcının yazdığı günlüklerden oluşan bölümler ve Gönderen başlığıyla yazılmış mektuplar var. Bu metinler genelde sıralı gidiyor, birkaç yerde sırası bozulsa da okur metinlerin diline alışıyor. Gönderen ve Alıcı bölümleri işinizi kolaylaştıracak sanmayın çünkü ancak ikinci okumada fark ettiğim, her zaman alıştığımız Gönderen’in ve Alıcı’nın olması gereken kişiler olmadığı yerler var mesela.
Romanda Alıcı bölümlerinde günlük tutan anlatıcı, Carlos adlı bir başkahramanı olan bir roman yazmaktadır. Kurmaca içindeki kurmacada Carlos kuzeni Alicia’yla yaşar, Elisa adında bir sevgilisi vardır. Alicia’nın yakın arkadaşı Violeta cinayete kurban gitmiştir, Violeta albinodur. Sadece roman taslağı kısımları için özetleyebileceğimiz bu olay örgüsü tabii ki fazlaca basit çünkü anlatıcı zaman zaman Carlos olmakta, Gönderen, anlatıcının yazdığı romanın içeriğini bilen Violeta’yken bazen Alicia olabilir mi acaba diye şüphelenmemizi sağlamakta, romanın mekânı genelde Santiago’yken bir yerden sonra Alicia’yla Violeta’nın çocukken hayalini kurdukları Neutria adlı hayal şehre dönüşmektedir. Bir süre sonra romanda kaybolan bir mektubun günlük kısımlarında ortaya çıkmasına, Violeta’nın birlikte yaşadığı büyükannenin aslında yıllardır ölü olmasına, Violeta’nın sapkın bir hâle gelen erkek arkadaşının Roman Yazan Çocuk çıkmasına, Roman Yazan Çocuk’un ise Korporalizm adı verilen bir edebiyat hareketinin maşası olmasına şaşırmıyoruz. Çünkü tüm karmaşasına rağmen Labbé’nin aslında kendi içinde kurduğu düzeni hissedebiliyoruz.
Anlatıcı, hem polisiye, hem aşk öyküsü gibi kurulan metinlerde bir roman yazmaya çalışmanın detaylarını verirken, Loquela’nın da nasıl kurulduğuna dair ipuçları elde edebiliyoruz. Günlük bölümlerinde ise anlatıcı geçmişteki edebiyat geleneklerinden, yazarlardan -Barthes, Kafka, Cortázar, Goytisolo, Márquez, Borges, Onetti adı geçen yazarlardan- bahsederek romanını nasıl kuracağını düşünüyor, böylelikle Labbé okuru bir romanın yaratım sürecine dahil etmiş oluyor. Metinde özellikle Onetti ve Kısa Hayat adlı romanının çok bahsi geçiyor çünkü Violeta’nın kurduğu Neutria’nın Onetti’nin kurduğu Santa María adlı hayal şehre benzediğini düşünüyor anlatıcı.
Sonuç olarak karşımızda romanlarını “Okurları onlara seslenen, onları arayan, onların suç ortağı olduğunu iddia eden anlatıcılarla kurmacaya dahil etmek istiyorlar; aynı zamanda okurlardan araya mesafe koymalarını istiyorlar ki dönüştürücü olmayı amaçlayan cüretkâr edebi biçimlerle anlatı sorunu üstüne düşünebilsinler.” cümleleriyle tanımlayan bir yazar var. Zor metinleri seven, oyuna dahil olmayı göze alan okurlar için Labbé tam aradıkları yazar.
Saliha Nilüfer’in özenli çevirisi, editör Seda Ersavcı’nın önemi dipnotlarıyla Loquela-Sayıklama’yı okumak çok önemli bir sınavı geçme hissi uyandırıyor okurda.

Banu Yıldıran Genç

Carlos Labbé
Loquela-Sayıklama
Çev: Saliha Nilüfer
Notos Kitap, Ekim 2017, 189 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2017 sayısında yayımlandı.


9 Kasım 2017 Perşembe

Roald Dahl'dan Büyüklere Öyküler...

Bilmediğimiz Roald Dahl

Roman Kahramanları dergisinin Roald Dahl özel sayısı için bir yazı yazma konusu gündeme gelince önce oğlum küçükken okuduğumuz kitapları geldi aklıma, eğer yazacaksam hepsini tekrar okumalıydım. Sonra laf arasında büyükler için yazdığı kitaplardan bahsettik. İtiraf etmem gerekir ki bu kitaplarla hiç ilgilenmemiştim, hep çocuk kitapları yazarı olarak düşünüyordum Dahl’ı, ötesini bilmiyordum. Bu kitaplarla ilgili bir yazı yazma fikrini daha çok benimsedim.
Sonra tabii ki ilk iş kitapları satın almak için bir kitap satış sitesine girdim ve şok! Hiçbir kitabının baskısı yoktu. Hiçbir kitabı derken Türkiye'de basılmış bulunan toplam bir roman ve altı öykü kitabından bahsediyorum. Çocuk kitaplarının baskısı konusunda hiçbir sıkıntı yoktu. Türkiye yayıncılığının en kötü taraflarından biri olarak düşündüğüm şeye kurban mı gitmişti bu güzelim kitaplar, bilmiyorum. Yıllardır Türkiye'nin baskısı bulunmayan kitaplar cenneti olduğunu düşünürüm, bence bir yayınevi bir yazarın, bir kitabın telifini aldıysa onu bittikçe yeniden basmakla yükümlüdür. Hele bu kitapların içinde Tomris Uyar, Püren Öngören gibi usta çevirmenlerin de çevirileri varsa... Bu nedenle telif sorunu gibi çözülmesi zor bir mesele yoksa işin içinde Can Yayınları’ndan bu kitapların yeni baskısını yapmasını istemek boynumuzun borcu.
Bu şoku sağ olsunlar Burcu Polat ve Can Yayınları'ndan İpek Şoran sayesinde atlattım. Can Yayınları'nın arşivinde bulunabilen kitaplar word dosyasına aktarıldı ve bana ulaştırıldı. Tüm bu çabaya karşın bulunamayan iki kitap var: Son Perde ve Amcam Oswald. Diğer kitapları okuduktan sonra aslında en çok merak ettiklerimden biri Amcam Oswald oldu ama dediğim gibi bu mağduriyetin giderilmesinde yayınevine güveniyorum! Kitapların hepsini word dosyalarından okudum, o nedenle alıntılarda kitap adı verebilsem de sayfa numarası veremeyeceğim. Bir de kendime dair küçük bir not paylaşayım, tüm kitapları Roald Dahl'ları bahane ederek kendime doğum günü hediyesi olarak aldırttığım kindle'dan okudum ve böylelikle kendi adıma büyük insanlık adına küçük bir önyargıyı da kırmış oldum.

Bir yazarın yazar olma hikâyesi

1977 yılında yayımlanan Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü'nde bulunan öykülerden biri Şans Yol Verince Nasıl Yazar Oldum? Bu otobiyografik öyküde Roald Dahl başından geçenleri büyük bir içtenlikle kronolojik bir biçimde aktarıyor okura. Yazarlık serüveninde neredeyse otuzuncu yılını dolduran bir yazar olarak belki bir iç dökümü gereksinimi, belki artık zamanının geldiği hissi, bilemiyorum ama İngiliz eğitim sisteminden tutun da savaşa kadar onca yıl içinde biriktirdiklerini anlatarak nasıl Roald Dahl olduğunu, eksilerini artılarını, şanslı zamanlarını, şanssızlıklarını tüm çıplaklığıyla sunuyor okura.
Norveç'ten İngiltere'ye daha iyi bir hayat için göçmüş bir ailenin, adını Norveçli Kutup araştırmacısı Roald Amundsen'den alan küçük oğlu... Babasını çok küçük yaşta kaybetse de annesinin çabalarıyla İngiltere'de seçkin bir okulda başlar öğrenim hayatına. İngiliz eğitim sisteminin en iyisi olduğunu düşünen babasının vasiyetidir bu aynı zamanda. Okul hayatı Dahl'ın birçok öyküsüne, çocuk kitabına konu olur. Belki de çocuk kitaplarında gördüğümüz otoriteye başkaldırma, kurallara uymama gibi hayranlık uyandırıcı davranışlar kendi çocukluğunun en büyük hayali, özlemiydi, kim bilir...
Öyküye dönersek, sekiz yaşındasınız, çalışma saatinde kaleminizin ucu kırıldığı için yanınızdaki arkadaşınızdan kalem istiyorsunuz ve sessizliği bozduğunuz için bu yaptığınızın karşılığı kızılcık sopasıyla altı vuruş!
"Yaşamımıza değnekler egemendi. Geceleri ışıklar söndükten sonra yatakhanede konuşursan, değnek; sınıfta konuşursan, değnek; derste başarısız olursan, değnek; duvara tırmanırsan, değnek; üstün başın dağınıksa, değnek; kâğıttan uçak yapıp atarsan, değnek; akşamları ayakkabılarını değiştirmeyi unutursan, değnek; spor yaptıktan sonra formanı yerine asmazsan, değnek; ve -hepsinden önemlisi de- hocaları kızdırırsan, değnek. Yani anlayacağınız, küçücük oğlanların doğal olarak yapacakları her iş için değnekle dövülürdük."
İlkokul bittiğinde yatılı okula devam eden yazarın hayatındaki bu şiddet bitecek midir? Hayır, tam tersine, bu kez büyük sınıflardaki çocukların eziyetleri de eklenecek, neredeyse birer uşak gibi onları memnun etmeye çalışacaklardır. Ekmeğin az ya da çok kızarmasının bile küçük çocukların suçunun olduğu bu sistemde günde birkaç kez seçim yapmak zorunda kalır küçükler: Pijamalı mı sabahlıklı mı? Değneği yiyecek olanın tamamen özgür seçimine bırakılmıştır cezanın bu kısmı, pijamayla mı can daha çok acır, sabahlıkla mı?
Öyküdeki bu anıları okudukça, küçücük çocukların çektikleri gözümüzün önünde canlandıkça başka öykülere de konu olan bu acımasızlığı daha iyi anlayacağız. Senin Gibi Biri kitabındaki Dörtnal Foxley öyküsü tamamen bu şiddet üzerine kurulmuş. Her zaman bindiği trende uşaklığını yaptığı ve bolca dayak yediği üst sınıftaki işkencecisini gördüğünü sanan anlatıcının gelgitleri, sürekli yüzleşmek istemesi, buna cesaret edememesi, unuttuğu sandığı anıların birden tüm ağırlığıyla belleğinde canlanması, anlatıcının tüm öykü boyunca hissettiği gerilimi okuyucuya da geçirir. Öykünün sonu ise hemen hemen tüm Roald Dahl öyküleri gibi, şaşırtıcıdır.
Tüm bu şiddetin yanında öğretmenlerle de arası hoş değildir Dahl'ın, dünyanın en büyük yazarlarından biri olmasına rağmen öğrenim hayatı boyunca yazar olmayı düşünmemesinin sebebi öğretmenleri ve yorumlarıdır belki de:
"1931 – Paskalya dönemi sonu. İngilizce kompozisyon.
'Her şeyi birbirine katma huyundan vazgeçmiyor. Sözcük seçimi baştan savma, cümle kurgusu bozuk.'
1932 – Yaz dönemi sonu. İngilizce kompozisyon.
'Bu öğrenci, sınıfın en tembel ve en okuma-yazma bilmeyenlerinden biri.'"
Daha bunlar gibi birçok karne notunu okurla paylaşan Dahl'ın durumunu trajikomik diye nitelendirebiliriz. Bu nedenle okul hayatından soğumuş, içinde hiçbir şekilde okul sevgisi kalmamış yazar, üniversiteye gitmeyi kesinlikle düşünmez ve hemen iş hayatına atılır.
Şiddet gören çocuğun gelecekte genellikle iki seçeneği olur, bu durum biraz aile ve toplum yapısına da bağlı. Hem ailede, hem toplumda, hem okulda şiddet gören çocuk büyük bir olasılıkla şiddete meyilli bir yetişkin olacaktır. Dahl ise çocukların birey sayılmadığı, gülmenin, oynamanın, gürültü etmenin ayıp, yasak olduğu bir dönemde büyümesine rağmen, yazdığı çocuk kitaplarında özgür ve bağımsız birer birey olmaya giden yolları anlatarak diğer seçenekte olduğunu hissettirir bize. Şiddet gören bir çocukken, şiddetin her türlüsünden nefret eden bir yetişkin olmuştur. Hayvanlara, çocuklara, yaşlılara, canlı herhangi bir şeye sevgi gösteren bir yetişkin...
Öykü ilerledikçe yazarın Shell firmasında işe başlayıp ilk fırsatta bilmediği yabancı ülkeleri görmek, farklı kültürleri tanımak istediğini görürüz. Hayat tam da istediği gibi ilerliyordur ki İkinci Dünya Savaşı çıkar. Pilot olarak katıldığı bu savaşta yaşadıkları, ölümle burun buruna gelmesi, görme duyusunu kaybetmesi, ilk kitabı Benden Bu Kadar'daki öykülerin hemen hepsini esin kaynağı olmuştur.
ABD'ye ataşe olarak atanması ve burada tanıştığı ünlü yazar C.S. Forester'la yaşadıkları ise öykünün çatışma noktalarından birini oluşturuyor çünkü Forester, kendi yazacağı bir öyküde kullanmak üzere Dahl'dan askerlik anılarını yazmasını ister. Dahl yazdığı metni gönderdiğinde ise ünlü yazar bu genç gaziye hayatını değiştirecek şeyi söyler: Yazdıkları anı değil, başlı başına, ustaca yazılmış bir öyküdür. Ve böylelikle Roald Dahl'ın yazar olarak yaşamı başlar. Bu ilk öykü Çocuk Oyuncağı adıyla hem Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü'nün sonunda hem de ilk öykü kitabı Benden Bu Kadar'da yer alır.
Bundan sonrası ise bir rüya gibi gelişir, hepimizin bildiği Gremlinler'le başlayan macera, onlarca çocuk kitabıyla devam eder, ama Roald Dahl birkaç senede bir yetişkinler için öykülerini de yayımlatmayı hiç ihmal etmez.

Askerlik: Unutulması gereken yıllar...

Roald Dahl'ın ilk kitabı Benden Bu Kadar daha çok gazete ve dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşuyor. Yine belki ilk olması sebebiyle öyküler yazarın yaşamından, özellikle askerliğinden izler taşıyor. Yukarıda bahsettiğim üzere, Dahl yazarlık kariyerine başladığında savaştan çıkalı sadece birkaç yıl olmuştu.
Savaşın acımasızlığı, kötülüğü, insanı "insan" olmaktan çıkaran yanları hakkında uzun uzun yazacak bir şey yok, hepimiz bunu şu an bile yaşıyoruz. Dahl, Afrika'da Shell firması için çalışırken ülkesini savunmak üzere asker olmaya karar vermiş ve pilotluk eğitimi almış. Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne (RAF) katılan Dahl, Ortadoğu, Afrika, Avrupa'nın güneyi gibi birçok farklı yerde görev yapmış. Öykülerde farklı farklı ülkelerdeki maceralar anlatılsa da kahramanlar genelde aynı. Finlandiyalı, Kütük, Maymun Surat diye anılan ekip arkadaşlarıyla bir öyküde Kahire'de bir genelevdeki kızları şövalye misali kurtarmalarını eğlenceli bir biçimde anlatırken, başka bir öyküde ortak arkadaşlarını kaybetmenin acısını anlatıyor. Kahramanların aynı olması öykülerin farklı bir bütünlüğü olmasını ve onlarla yakınlık kurmamızı sağlıyor.
Kitabın en dokunaklı öyküsü Katina. Yunanistan'da da görev yapan Dahl'ın bu öyküsünün de otobiyografik olması muhtemel. Öyküde özellikle askerlerin yoldaşlığı, ana-babasını Almanların öldürdüğü Katina'nın öfkesi ve cesareti, Yunan halkının direnişi dikkat çekiyor. Diğer öykülerden daha insani, daha dokunaklı ve daha Akdenizli. Devletlerin, savaşların "öteki"ni düşmanlaştırma çabalarına karşın Dahl gibi uzun süre savaşmış bir askerin yanan bir Alman pilotunu kurtardığı, "öteki"ni insan olarak gördüğü şu bölüm, yazarı bir kez daha sevmemizi sağlıyor:
"Dispanser çadırına gidip Alman'ı Doktor'a teslim ettik. Katina bir kenarda durmuş, oğlanın yüzüne bakıyordu. Sekiz-dokuz yaşlarındaki bu dünya güzeli kız çocuğu orada öylece durmuş, ağzını açmadan -hatta soluk bile almadan- Alman pilota bakıyor, elleriyle giysisinin eteklerini mıncıklayıp duruyordu. 'Bu işte bir yanlışlık olmalı. Bunun pembe yanakları, mısır püskülü gibi saçları, masmavi gözleri var. Onlardan biri olamaz bu. Yalnızca sıradan bir erkek çocuğu bu işte,' der gibi bir hâli vardı Katina'nın."
Savaşların anlamsızca taraf yaratması, her iki tarafın askerlerini de birer canavara dönüştürmesi, halkın daha düne kadar belki komşu olduğuna düşman olması... Savaşa dair nefret edeceğimiz ne varsa okuruz Dahl'ın öykülerinde.

En tatlı kötü alışkanlık: Kumar

Roald Dahl'ın birçok öyküsünde kumar oynayan karakterlere rastlayabiliriz. Bunlar at yarışı, İngiltere'de çok yaygın olan, köpek yarışı, kanasta, briç gibi kâğıt oyunları, hiçbir şey yoksa da bahis oynama şeklinde çoğalıp gidiyor. Özellikle yazarın ikinci kitabı Senin Gibi Biri'nin tüm öyküleri kumara dair.

Tat adlı ilk öyküde bu bahis konusu önce çok masumca başlar. Ev sahibi ve konuk arasındaki şarap tadımı üzerine çekişme şarabın markasının bilinmesi bahsine doğru gider. Burada konuğun bahsi kazanırsa ev sahibinin kızıyla evlenmek istemesi öykünün doruk noktasını oluşturur. Öyle bir gözünü kör etme durumu vardır ki bu bahislerin, ev sahibi ne karısının sert sözlerini ne de kızının yalvarmalarını dinler. Söz ağızdan çıkmıştır bir kere. Tabii ki bu artan gerilim gayet Roald Dahl'vari bir biçimde ustaca savuşturulacaktır. Dahl'ın öykülerinin en önemli özelliklerinden biri şaşırtmacalı sonları ki 1950'li yıllarda yazılan öykülerde oldukça sık rastlanan bir üslup aslında.
Kitaptaki Güneyli Adam öyküsü ilk yayımlandığı günen itibaren birçok kişinin dikkatini çekmiş. 1948'de yayımlanan öykü Alfred Hitchcock tarafından 1960, 1979 ve 1985'te olmak üzere üç kez televizyona uyarlanmış. Yine 1995'te Quentin Tarantino tarafından çekilen Dört Oda adlı filmin bir bölümünü oluşturmuş. Bunların dışında sayısız radyo uyarlamasını saymıyorum bile.
Jamaika'da bir otelde geçen öyküde anlatıcı havuz başında gürültü yapan Amerikalı denizcilerden bahsederken öykünün asıl kahramanı değişik şivesi ve garip görünüşüyle kendini gösterir. Anlatıcının tam olarak nereli olduğunu tahmin edemediği ama güneyden bir yerden olduğunu düşündüğü bu adam Panama şapkası, şık takım elbisesi, elinde purosuyla tam bir tatlı hayat düşkünüdür. Purosunu yakmaya çalışırken Amerikalı denizcilerden birinin yardım etmek istemesi ve çakmağını övmesiyle küçük güneyli adamın gözleri ışıldamaya başlar. Bahis oynamak için büyük bir şeye ihtiyaç yoktur bu öykülerde, her an, her yerde, her koşulda bahse girilebilir. Güneyli adam denizciye çakmağının on kez tutukluk yapmadan yanması üzerine bahse girmelerini teklif eder. Eğer yenilirse kapıda duran Cadillac'ını verecektir. Tabii ki genç asker bu teklife atlar, anlatıcı ise bir gariplik olduğunun farkındadır ve bahsin karşılığında askerden isteneni duyduğunda, hislerinin doğruluğunu anlar. Güneyli adamın bahsi kaybetmesi halinde denizciden istediği şey, bir parmağıdır!
Dahl'ın öykülerinde her zaman olduğu gibi akıllı, mantıklı olan kadınlardır. Denizcinin kız arkadaşı tüm bu olanlara karşı çıkar, sevgilisini bunun bir saçmalık olduğuna ikna etmek ister ama yine biliyoruz ki Dahl'ın öykülerinde bahis tutkunları, durdurulamaz. Adam tüm planını yapmıştır bile.
"Şunu cebe koyun. Simdi biz burda kuçuk oyun yapıyoruz, sizin gidip benim icin iki, yok uç tane bir sey bulmanızı istiyorum. Biraz çivi istiyorum, bir çekiç istiyorum, bir de dograma bıçagı istiyorum."
Anlatıcı şaşkınlıktan müdahale edemez, genç denizci en azından hakemlik yapıp yapmayacağını sorunca kabul etmek zorunda kalır ve güneyli adamın yaptığı hazırlıkları görür.
"Kendi kendime, kim olsa bu orospu çocuğunun bunu daha önce de yapmış olduğunu anlar dedim. Hiç duralamıyordu. Masa, çiviler, çekiç ve et bıçağı. Neye gereksinimi olduğunu ve nasıl uygulanacağını tam olarak biliyordu."
Roald Dahl'ın öykülerinin sonundan bahsetmek işin bütün tadını kaçırabilir, o yüzden anlatıcının haklı olduğunu, bu işin çok kereler yapılmış olduğunu öykünün sonunda anladığımızı söyleyeyim. Dahl'ın en sinematografik öykülerinden biri olan Güneyli Adam, egzotik mekânı, ilginç karakterleriyle hak ettiği değeri bulmuş diyebilirim.

Roald Amca'dan erotik öyküler

Günler süren Roald Dahl okuma maceramda onun o sürprizli, tatlı öykülerine alışmışken Kancık'a başlamam her şeyi değiştirdi. Kitaptaki tüm öyküler cinsellik içeriyor, bazıları erotik bir tonda, bazıları oldukça farklı fantezilerle dolu, bazıları biraz daha edepli, bazıları oldukça edepsiz...
Son Perde öyküsü aslında Dahl'ın kadın ruhundan ne kadar anladığını fark ettiğimiz bir öykü. Daha önce de belirtmiştim, öykülerin çoğunda kadınlar aklın, vicdanın sesi, bu kez daha derinleri, pek de bahsetmediği duyguları anlatmak istiyor yazar. Anne'in 25 yıllık evliliğinin ardından kocasının ani ölümüyle yaşadığı yas psikolojisi, genç yaşında dul kalmanın ve hemen ardından birbirini ardına evden giden çocuklarının yokluğuyla içine düştüğü yalnızlık oldukça ustaca tahlil edilmiş.
"O kadar çok kahkaha duymuş, bir sürü doğum günü, Noel ağacı, bir o kadar da armağanın açıldığını görmüş olan oturduğunuz oda şimdi sessiz sedasızdır, garip bir biçimde de üşütücü gelir. Isıtılmıştır, ısı normaldir ama yine de orası sizi titretir. Saat durmuştur, çünkü onu siz kurmuyorsunuzdur. İskemlenin birinin bacağı eğrilmiştir, ona bakarak oturur, daha önce neden fark etmediğinizi düşünürsünüz. Yeniden başınızı kaldırdığınızda da siz bakmıyorken odanın dört duvarı da üstünüze kapanmak için usul usul sürünüyormuş gibi ani bir panik duygusuna kapılırsınız."
İşte bu duygularla yıllar boyu içine kapanan Anne terapiye ve evden çıkabilmek adına işe başlar. İlk kez kendini özgür, ayakları yere basan, bağımsız bir kadın gibi hisseder ve bu duyguların verdiği coşkuyla iş için gittiği Dallas'ta lisedeki erkek arkadaşını arayacak cesareti bulur kendisinde.
Anne'nin aramasıyla öyküye dahil olan Dr. Conrad Kreuger, Dahl'ın öykülerinde hep var olan erkeklerden, kadınlar için en iyisinin ne olduğunu bilen, kibarlıktan ödün vermeyen, iyi eğitimli bir maço. Bu öyküde de Anne'in içtiği sigaraya, sevdiği kokteyle karışır ve hatta jinekolog olduğu için söylediği saçma önyargıları tıbbi nedenlere bağlamaya çalışır.
Kendisini hayatın akışına bırakmış, yıllar sonra ilk kez hafiflik duygusunu hisseden Anne ve Conrad'la Roald Dahl'ın cinsellik dolu ilk öyküsüne yol alırız. Hayatında kocasından sonra ilk kez başka biriyle birlikte olan Anne ve Conrad'ın sevişmeleri oldukça detaylı bir biçimde betimlenir. Dillerin, kulakların, boyunların, kılların, cinsel organların geçtiği satırlarda klasik Dahl okuyucusu ne hisseder?
Sanki çok iyi tanıdığımız, yaşlı bir aile dostumuzun yatak odası hikâyelerini anlatması gibi diyebilirim. Böyle garip bir şaşkınlık sonrası utanma, gözlerini kaçırma duygusuydu hissettiğim. Günümüzde herhangi bir okurun yabancısı olmadığı bu tarz öyküler yazarı nedeniyle şaşkınlık yaratıyor aslında. Sonuçta çocukların Roald Amca'sı olarak bildiğimiz bir yazar var karşımızda. Aslında şunu söylemeliyim ki kendisine biçilen role sadık kalmadığı, kendisini böyle bir kimliğe sıkıştırmadığı için hayranlık duydum Roald Dahl'a, yeniyi aramaktan, kendini sorgulamaktan, sevdiği şeyleri yapmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve zaten ilk öyküdeki şaşkınlığı atlatınca sonrası çok daha rahat okunuyor.
Roald Dahl, kitaptaki diğer iki öykü Konuk ve Kancık'ta tanıştıracağı Oswald Amca karakterini çok sevmiş olacak ki daha sonra Amcam Oswald adıyla bu karakteri romanlaştıracak.
Konuk öyküsü anlatıcıya kargoyla gelen koca bir sandıkla açılır. Oswald Amca'dan (Bu arada bu öyküde dayı olan Oswald sonradan amca olmuş, ben amcayı tercih ettim.) gelen yirmi sekiz ciltlik defterle dolu bir sandıktır bu. Tam bir kadın avcısı olan Oswald yaşamayı bilen, tutku dolu bir insandır. Anlatıcı çocukken en sevdiği ve eğlendiği akrabasının Oswald olduğunu anımsar. Defterleri okudukça şaşıran, ama anlatılanların güzelliği ve farklılığı karşısında delicesine bir yayımlama isteği duyan anlatıcı avukata başvurur, avukat çoğu anının başkalarının kişilik haklarına saygısızlık olarak görüleceği uyarısını yaparak sadece iki öyküyü yayımlatmasına izin verir. İşte bunlardan biri olan Konuk'ta Oswald'ın nasıl bir çapkın olduğunu detaylarıyla okuruz. Bir kadınla bütün geceyi birlikte geçirmediği, uyumadığı gibi, bir daha da birlikte olmayan, burnundan kıl aldırmayan biridir kahramanımız. Maddi konularda hiç sorunu yoktur, akrep ve baston koleksiyonu yapar ve hastalık derecesinde titizdir. Beğendiği kadın ister evli olsun ister bekâr, ister en yakın arkadaşının karısı olsun, isterse yeğeninin dadısı, hiç fark etmez, Oswald ne yapıp edecek o kadınla birlikte olacaktır.
Böyle anlatılınca gayet itici biriymiş gibi gözüken Oswald'ın maceralarını okudukça aslında kendisiyle dalga geçmeyi bilen tatlı bir ihtiyar çapkın olduğunu düşünmeye başlarız. Roald Dahl kahramanlarını okuyucuya sevdirmek konusunda çok usta bir yazar. Hatta Oswald'ın ağzından dökülen ırkçı lafları bile yaşadığı döneme, yetiştiği sınıfa, o dönemde politik doğruculuk olmamasına bağlayabiliriz.
"Yatağın üstündeki çarşafla battaniye yirmi beş yıkanmamış Mısırlı aralıksız yirmi beş gece içinde yatmış gibiydi, ben de onları söküp attım. (Sonra hemen antiseptik bir sabunla ovuşturarak ellerimi yıkadım elbette.) Ve yerine kendi özel çarşaflarımı serdim."
Oswald'ın hijyen konularına olan takıntısından bu kadar bahsedilmesi tabii ki Roald Dahl'ın bizi hazırlayacağı sürprizli sonla ilgili ama o sona gelmeden evvel yine ateşli sevişme sahneleri okumaya hazır olmak gerekiyor.
Dahl bu kitabında oldukça cesur davranarak tabu olarak görülen, dokunulmayan konulara girmiş. Karılarını değiş tokuş yapma fantezisiyle yanıp tutuşan ve bunun için aylarca plan yapan iki komşu mu istersiniz, kızını evine konuk aldığı bir yabancıya peşkeş çektiğinin hissettirildiği değişik bir baba mı, icat ettiği, anında cinsel duyguları uyandıracak parfümle kendi sonunu hazırlayan kalp hastası bir ihtiyar mı ya da dev bir penise dönüşen bir amca mı?
"Kendime geldiğimde gül pembesi bir odada çırılçıplak duruyordum ve kasıklarımda garip bir duygu vardı. Aşağı baktım ve sevgili cinsel organımın doksan santim kadar uzamış, bir o kadar da genişlemiş olduğunu gördüm. Büyümeye devam ediyordu. İnanılmaz bir hızla büyüyüp şişiyordu, o arada bedenim büzülüyordu. Giderek büzüldü, büzüldü, küçücük oldu. Şaşırtıcı organım büyüdü, büyüdü ve aman Allahım, tüm bedenimi sarıp kendi içinde yutuncaya kadar da büyümeye devam etti. Ben artık iki buçuk metre boyunda, bir o kadar da yakışıklı, dimdik, devasa bir penistim."

Her şeyin başı vicdan

Çocuk kitaplarıyla tanıdığım, çağının çocuk yetiştirme, eğitim, disiplin anlayışına oldukça farklı bakan, ailelere, çocuklara dikte edilenlere bir nevi başkaldıran bu yazarın farklı yönlerini de gördüğüm, onun askerlikten, kumardan, garip bilimsel gelişmelerden, seksten bahsettiği yetişkin öyküleriyle karşılaştığım için kendimi şanslı buluyorum.
Özellikle daha feminizm sözcüğünün pek kullanılmadığı, kadınların evin huzurunu sağlamakla mükellef birer robot olduğunun düşünüldüğü 1950'lerde maço ve baskıcı kocalardan, sesini çıkaramayan kadınlardan söz ettiği öyküleri de anmak gerekiyor. William ve Mary öyküsünde William'ın vasiyet niyetine bıraktığı mektup anlatmak istediklerimi daha iyi açıklar belki: "Ben gittikten sonra uslu bir kadın ol; dul olmanın bir kadın olmaktan çok daha zor olduğunu unutma. İçki içme. Paran boşa harcama. Sigara kullanma. Hamur işi yeme. Dudaklarını boyama. Televizyon satın alma. Gül tarhımı ve bahçemi yazları yabani otlardan temizlemeyi unutma. Ayrıca, artık kullanmayacağına göre, telefonu da iptal ettirmeni öneririm." İşte bu tip adamların narsizmini, yıllardır yaptıklarını sonsuza dek yapacağını sanma arsızlığını aktarıyor birçok öyküde Dahl. Tabii içine bolca hayal gücü katıp, sonunda da özellikle kadın okuyucuları memnun ederek.

Roald Dahl her zaman güçsüzün yanında olan bir yazar. Kim bu güçsüz olanlar? Büyükler karşısında çocuklar, erkekler karşısında kadınlar, insanlar karşısında hayvanlar... Hemen her eserinde mutlaka gizli bir mizah duygusuyla, hiçbir biçimde parmağını gözümüze sallamadan, doğrunun ne olduğunu bize hissettiriyor.
Kumarla ilgili eğlenceli öykülerinde bile köpek yarışlarında köpeklere yapılan eziyetleri olay örgüsünün bir yerine yerleştiriyor. Bir Afrika Öyküsü'nde hayvanlara zarar veren, bundan pişman olmayan, hatta yaptığını doğru bulan bir insanın hak ettiği cezayı bulmasını sağlıyor. Hayvanlarla Sohbet Eden Çocuk'ta yetişkinlerin hiçbirinin öldürülecek olmasına ses çıkarmadığı devasa bir deniz kaplumbağasını kurtardıktan sonra insanların dünyasını terk etmeyi tercih eden bir çocuğu anlatıyor.
Belki de Roald Dahl'ı bu denli sevmemizi sağlayan şey bu, adalet duygusu. Gerçek hayatta bizleri isyan etme noktasına getiren adaletsizliklerle, haktan hukuktan uzak bir dünyada yaşıyor olmamız en azından edebiyatta adaleti sağlayan yazarlara sıkıca tutunmamızı sağlıyor. Dahl'ın öykülerinde kötülerin ne olursa olsun cezalarını bulmaları, iyiye, güzele gittikçe kaybolan inancımızı tazeliyor. Bu öyküler belki bir gün, belki çok sonra, ama mutlaka iyilerin güçlü olacağı bir dünyaya inanmamızı sağlıyor. Edebiyat mucizesini işte böyle yaratıyor.


Banu Yıldıran Genç

Yazıda adı geçen kitaplar:
Benden Bu Kadar, Çev. Ayşe Gül Güre, Can Yayınları, 2000
Senin Gibi Biri, çev. Tülin Nutku, Can Yayınları, 1998
Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü, çev. Ayşe Gül Güre, Can Yayınları, 2005
Kancık, çev. Tülin Nutku, Can Yayınları, 1998

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

2 Kasım 2017 Perşembe

Bullet Park-Bağımsızlık Yolu

McCarthy'nin Dünyası
Yazın tamamen şans eseri aynı dönemi, aynı yerleri ve aynı insanları anlatan iki farklı roman okudum. Biri bundan bir yıl kadar önce yayımlanan, daha çok öyküleriyle tanıdığımız John Cheever’ın Bullet Park adlı romanı, diğeri ise Richard Yates’in geçtiğimiz yıllarda sinemaya da uyarlanan Bağımsızlık Yolu adlı romanı.
Her ikisi de 1950’lerde, McCarthy döneminin olanca baskısında, mutsuz insanlarla dolu banliyölerde geçiyor. Zaten her iki romanın adı da mahalle ya da site adlarından geliyor. Roman kahramanları New York’ta çalışıp eve yarım saat, bir saat ötede bir banliyöde yaşamayı tercih eden, işe trenle gidip dönen, evli, çocuklu ve mutlu beyaz yakalılar...
Cheever okuyanlar oldukça eleştirel bir dili olduğunu bilirler. Bullet Park’ta da, mahalleyi, mahallede yaşayan insanları kabile olarak adlandırmakla başlar ironisine. Kocası intihar eden bir kadının evini satarken söyledikleri gözümüzün önündeki resmi netleştirir: “Kabilelere gelince, düzenli bir kabile gibi. Dul kadınlar, boşanmış kadınlar, yalnız erkekler; kabilenin yaşlıları hepsini kapının önüne koyuyor.” Bullet Park’ın sakinleri bellidir. Erkekler takım elbiseleriyle şehre işe gidecek, evin hanımı en az iki ya da üç çocuğunu okula gönderdikten sonra hayır işleri, kitap kulübü, amatör tiyatro gibi hobileriyle ilgilenecek, tabii ki kocası dönmeden evde olacak, akşamları kokteyl içerken günlerinin nasıl geçtiğini tartışacaklardır. Pazar günleri bile bellidir bu kabilede, erkekler çimleri biçmeli, sonra hep beraber kiliseye gidilmelidir, taşkınlığa, sarhoşluğa ve elbette intihara yer yoktur.
Onlar George ve Helen Ridley değildi. Onlar ‘Ridley’ler’di. Kaderlerindeki hisseleri tezgâh üstünde birleştirip satmış olabileceklerini düşünüyordu insan. Steyşın vagonlarının kapısında ‘Ridley’ler’ yazıyordu. Garaj yollarının sonunda ‘Ridley’ler’ yazan bir levha vardı.” Bullet Park’tan bu son alıntıyı yaptıktan sonra diğer romana geçiyor ve bu soyadı meselesini aynı biçimde ele alan bir bölümü alıntılıyorum: “Asla ‘Donaldson’ yazmaz ya da ‘John J. Donaldson’ ya da ismi her ne boksa işte. Her zaman ‘Donaldson’lar’. Oyuncak tavşanlar gibi pijamalarıyla bir arada gevşek gevşek oturmuş şekerlemelerini atıştırırken hayal edebilirsin onları.”
 Bağımsızlık Yolu konutlarında yaşayan o tip insanlardan olmayacaklarını savunan Frank ve April çiftinin hikâyesi biraz daha duygusal. Richard Yates daha klasik tarzda bir roman yazmış, Cheever’ın derinlemesine işlemeden, alayla anlattığı karakterlerinden, anlatış tarzından uzak ve bu nedenle belki, insanın içine çok daha fazla işliyor.
Konservatuar mezunu parlak bir kadınla, İkinci Dünya Savaşı’na katılarak hayatın gerçeklerini görmüş zeki bir genç adamın aşklarının ve evliliklerinin neredeyse her aşaması geri dönüşlerle aktarılıyor. Evliliği daha düşünmezken April’ın hamile kalması sonucu birden evlenmeleri, Frank’in masa başı işinde zekâsının harcandığı düşüncesinden kurtulamaması ve peş peşe doğan çocuklarla içlerine düştükleri mutsuzluk yüzünden durmaksızın birbirini yemeleri, herkesin rol yaptığı bu küçük kasabada doğal karşılanıyor.
Bur komşunun herkeslerden sakladığı, matematik öğretmeniyken sinir krizi geçirip akıl hastanesine kapatılan ve yıllarca elektroşok tedavisi gören oğlu John’dan başka gerçekleri söyleyecek kimse yok aslında: “Evcilik oynamak istiyorsan bir işin olması lazım. Çok güzel, çok tatlı bir evin olsun istiyorsan, sevmediğin bir işin olması lazım. Harika. İnsanların yüzde doksan sekiz nokta dokuzu böyle davranıyor, o yüzden bana inan dostum, bunun için özür dilemene hiç gerek yok. Biri çıkıp da ‘Bunu niye yapıyorsun?’ diye soracak olursa, onun Eyalet tımarhanesinden dört saatliğine çıkmış biri olduğuna emin olabilirsin, anlaştık mı?”

Bağımsızlık Yolu’nun daha etkileyici olmasının bir sebebi de McCarthy dönemi baskısından, evlere kapanmış insanların mutsuzluğundan da dem vurması. Ve tabii April’ın hayatını iki kere mahveden kürtaj yasağı ki romanda kürtajın orta sınıf Amerikalılarca nasıl reddedildiği, çocuk doğurmak istemeyen kadınların nasıl histerik sayılıp, yalnızlaştırıldığı çok dokunaklı bir biçimde anlatılıyor.
Etrafımdaki insanların çoğunun dikenli tellerle çevrilmiş sitelerde yaşamaya başladığı gerçeğini romanları okuduktan sonra bir kere daha idrak ediyorum. 1950’ler Amerika’sıyla 2000’ler Türkiye’sinde şaşaalı sitelerde yardımcıları, güvenli yaşamları, şaşmayan düzenleri, geleceği belirsiz bu memlekette cesaretlerine hayran olduğum bir biçimde doğurdukları paşaları prensesleriyle çoğunlukla instagram’da yaşayan beyaz yakalı tanıdıklarımın benzerliği bir yana, baskı döneminde dışarı çıkmayı kesip evlerde otururken yaptığımız “N’olacak bu hâlimiz?” muhabbetlerinin benzerliği bir yana... Sonra bir de Amerika’nın şimdiki başkanı geliyor aklıma ki... “Yok yok” diyorum kendi kendime, “her şey çok acayip.”


Banu Yıldıran Genç

John Cheever, Bullet Park, çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları
Richard Yates, Bağımsızlık Yolu, çev. Esra Birkan, YKY

* Bu yazı Express dergisinin Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...