15 Haziran 2013 Cumartesi

Akhilleus'un Şarkısı



Bir kahramanın aşk hayatı...
Orange Ödülü ya da yeni adıyla Baileys Kadın Yazarlar Roman Ödülü 1996'dan beri İngilizce yazan kadın yazarlara verilen bir ödül. 2012 yılında bu ödülü Amerika'dan Madeline Miller “Akhilleus'un Şarkısı”yla kazandı ve roman dilimize Seda Çıngay tarafından çevrilerek Everest Yayınları tarafından yayımlandı.
Akhilleus'un Şarkısı aslında İlyada destanının bir yeniden yazımı. Olaylar, kişiler destanla bire bir ilerliyor, tek bir farkla, bu romanda her şey Akhilleus'un yakın arkadaşı Patroklos'un gözünden ve birinci tekil kişili anlatımla verilmiş.
Öncelikle klasik roman kurgusuna uygun bir şekilde Patroklos'un yaşamını, ailesini ve kaderini değiştirecek olan kazayı öğreniyoruz ki roman türünde bir olayın başlangıç aşamasını bilmek okur için önemlidir. Oysa İlyada'da Homeros olayların anlatımına 9 yıldır süren Troya Savaşı'nın ortasından başlar. Öncesini, sonrasını hep başka küçük destan parçacıklarından ya da tragedyalardan öğreniriz.
Akhilleus'un Şarkısı'nı yorumlayabilmek için mutlaka İlyada'dan bahsetmek gerekiyor. Bu destan çağlar öncesinden bize kalan bir başyapıt. 24 bölümlü, 16000'i aşkın dizeli İlyada, Troya Savaşı'nın dokuzuncu yılındaki topu topu 51 günlük bir süreyi anlatır. Agamemnon'la Akhilleus'un ters düşmesi sonucu gelişen olaylarla başlar, Hektor'un ölümü ve cenazesiyle sona erer. Homeros'un bu destanı MÖ 8. yüzyılda söylediği ya da derlediği göz önüne alınırsa nelerin değiştiğine biraz bakmak gerekir. Artık karşımızda dinleyici değil okur vardır. Okur birkaç yüzyıldır serim-düğüm-çözüme sahip eserlerden hoşlanmaktadır. O nedenle Troya Savaşı'nın sonuna doğru geçen bu 51 günü anlatan destan günümüz okuruna çok da hitap etmemektedir. Ayrıca destanda aslında çift katmanlı bir durum vardır çünkü Troya'da yaşananlar insan katmanını, Olympos'da yaşananlar Tanrı katmanını oluşturmaktadır. Onlarca Tanrı işe karışıp durmakta, bu savaş ve tarafları yüzünden kavga etmektedirler. Günümüz okuru bu kadar çok isimden de hoşlanmaz, kafasının çok karışmasını istemez, ne de olsa artık her insanın hikâyesini bildiği Tanrılar değildir onlar.
Bu nedenle Madeline Miller akıllıca bir seçim yapmış, hikâyenin merkezine ana karakter olarak Patroklos ve Akhilleus'u yerleştirmiş, geri kalan olayları bazen kısa bazen uzunca anlatmış fakat Tanrıları çok da fazla işe katmamıştır. Tanrılarla ilgili bilgileri okur genellikle Akhilleus'un annesi tanrıça Thetis aracılığıyla birkaç cümlede öğrenir.
Yazarın okuru tavlayan asıl noktası ise destanı bir aşk romanına çevirmiş olması, haklarında yeteri kadar bilgi olmasa da fazla yakın olmalarından şüphelenilen Akhilleus ve Patroklos'u birer âşık hâline getirmiş, roman biraz da onların çaresiz aşk hikayesi olmuş çünkü kehanetler daha savaş başlamadan bellidir, Akhilleus kısa fakat şanlı bir hayatı seçmiştir, Hektor'un ölümünden sonra uzun yaşamayacaktır.
Roman boyunca tam bir ana karakter olgunluğuna ulaşamayan ve kendisini Akhilleus'un yanında oldukça değersiz gören Patroklos ancak romanın sonlarına doğru bu olgunluğa erişir çünkü Akhilleus'un gururunun dünyadaki her şeyden önemli olduğunu fark edip ona karşı eleştirel bir bakış açısı geliştirir. Roman boyu süren Akhilleus güzellemeleri, yerli yersiz yapılan benzetmeler aslında çoksatar bir romanın bildik yöntemleri. Oysa İlyada'yı okuyanlar Akhilleus'un üstün Tanrısal özelliklerini de eleştirilecek kibirini, narsizmini, gururunu da biliyor. Romanda ise çocukluğundan başlayarak tek bir kötü özellik göstermeyen, kusursuz biri Akhilleus.
Patroklos'un sevgilisinin yerine geçerek Hektor tarafından öldürülmesi, Akhilleus'un verdiği sözü bırakıp savaşa geri dönüp intikam almaya çalışması, önüne geleni öldürmesi, Hektor'un canını aldıktan sonra yedi gün Troya'nın etrafında sürükleyerek Troyalıların onurunu ayaklar altına alması, romanda çok hızlı bir biçimde gelişiyor çünkü romanın çatısını asıl olarak yaratılmaya çalışılan duygusal aşk hikâyesinin gelişimi oluşturmuş.

İlyada destanı Hektor'un cesedinin Akhilleus'tan alınıp cenazesinin yapılmasıyla sona erer. Yani biz Troy filminde de izlediğimiz üzere Akhilleus'un Paris'in okuyla vurulup ölmesini, ünlü tahta at kandırmacasını, Akhilleus'un oğlu Pyrrus'un savaşın kazanılmasındaki rolünü başka destan parçalarından, bazen de Apollodurus gibi yazarlardan öğreniriz. Oysa Madeline Miller romanın çözüm bölümünü tamamen anlatabilmek için tüm olanları peş peşe anlatmış, hatta 20-30 sayfaya aceleyle 10-15 yılı sığdırmış. Romanın oldukça yavaş ilerleyen seyri sonlara doğru yapısına aykırı bir biçimde neredeyse olanların özetine dönüşmüş. Yazar, olaylar sonlanmadan ölen Patroklos'un anlatmaya devam edebilmesi için ruhunun huzur bulmaması ve olan biten her şeyi başka bir yerden görerek anlatması gibi bir çözüm bulmuş, böylelikle anlatılanlar tutarlılığa sahip olabilmiş.
Yaz tatili sırasında kolaylıkla okunabilen tarihi romanları sevenler için iyi bir seçim olabilecek Akhilleus'un Şarkısı, İlyada ve Odyssea'yı seven okurları maalesef tatmin etmeyecektir. Her şeye rağmen maddi hatası olmayan, aslına uygun, mitolojiyle kafayı bozmak istemeyenlerin birçok bilgiyi yüzeysel olarak öğrenebilecekleri akıcı bir roman yazmış Madeline Miller. Özellikle günlük yaşamdaki giysiler, savaş aletleri gibi aksesuarlar uzun ve detaylı bir biçimde betimlenmiş. Bu ayrıntılar, dönemin okurun gözünde canlandırması açısından başarılı bir biçimde kullanılmış. Yine de kendi adıma Orange ödülü almış pek çok daha iyi roman okuduğumu söyleyebilirim.

Banu Yıldıran Genç


Akhilleus'un Şarkısı, Madeline Miller, Everest Yay. 393 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Mümkün Öykülerin En İyisi


Hüzünler, oyunlar ve öyküler...
Dedalus Yayınları, Joyce'un Öğrencisi'nden sonra bir kapak tasarımıyla daha beni cezbetti ve Aykut Ertuğrul'la tanışmamı sağladı.
Mümkün Öykülerin En İyisi, daha önce 2011 yılı Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü kazanmış Keyfekader Kahvesi adlı kitabı bulunan, Sabit Fikir dergi ve sitesine yazılar yazan Ertuğrul'un, ikinci kitabı.
Kitap öncelikle iki ana bölüme ayrılıyor. Birinci bölüm Güneş Yaralarımızı Yakıyor adını taşıyor ve daha çok güncel sorunlar, yaşadığımız zorluklar, can acıtan yaralar hakkında. Yazarın bir röportajında da söylediği üzere bir biçimde “çağının tanığı” olmak gerekiyor ve Aykut Ertuğrul bu bölümdeki on bir öyküde bunu başarıyor.
Bu topraklarda uzun bir süredir süren savaşa dair, savaşta ölen askerlere ve gerillalara, şehit analarına dair öyküler de var bu bölümde, sokakta yaşayan, annesini kaybetmiş çocuklara ya da çocuğunu kaybetmiş ana-babalara dair öyküler de... Ortak olan ise ayrıntılarla bezenmiş güzel cümleler ve hep var olan “vicdan-merhamet” duygusu...
Aykut Ertuğrul bu bölümde ciddi meselelerden ve acılardan bahsetse de aslında mizahtan uzak olmayan bir yazar. Kuyudakiler öyküsünde yazar karakterinin eve gelip sıkıntısını geçirebilmek amacıyla facebook, twitter'da gezerken, google'da adını aratması çok hoş bir ayrıntı örneğin. Hepimizin yaptığı ama birbirimize genellikle söylemediğimiz bir gizli arayış!
Çoğu öyküde kutsal kitaplara, kadim öykülere göndermeler bulunmakta. Kuyudakiler'deki karakterlerin adları hep peygamberlerden alınmış, Rüya öyküsünde Kâbil, Hâbil'i öldürdükten sonraki ânını kabus olarak görmekte...
Bu bölümün önemli öykülerinden biri Yaşasın Ritim. Aykut Ertuğrul öykülerini genellikle etkileyici ve bazen şaşırtıcı bir sonla bitiriyor, bu nedenle öyküleri sonunu bilerek ve kaçırılan ayrıntılara dikkat ederek bir daha okutmayı başarıyor. Bu öyküde de annenin yaşlı gözleri, babanın bir yıl önce sigarayı bırakmış olması gibi ayrıntıların boşuna olmadığı işte o ikinci okumada anlaşılıyor. Mavi Marmara'daki katliamla ilgili “Ne işleri vardı gemide?” cümlesini kuranlar, bu öyküde şehit ağbisi Furkan'ın peşinden ikinci sefer için gemiye binmek isteyen kardeşini anlayabilseler keşke. Ya da daha geçen ay 17 yaşındaki Dilan'ın 1 Mayıs'ta Taksim'de olma tercihi için “Ne işi varmış Taksim'de?” diyenler için de iyi bir vicdan sınavı olabilir bu öykü. “Öteki”ni anlayabilmek için kulaklarımızı söylenenlere, politikacılara, basına tıkamalı ve edebiyata, sanata sığınmalıyız belki de. Anlayabilmek vicdana giden en önemli yol çünkü.
İkinci bölüm İntihaller, İhtimaller ve Başka Acayip Şeyler adını taşıyor ve bu bölümdeki 13 öykü, ilk bölümdekilerden farklı bir yol izleyerek genellikle Ertuğrul'un pek sevdiği belli olan Borges'i selamlıyor. İlk bölümdekilerden daha deneysel, daha fantastik, daha oyunbaz öyküler bunlar. Yazarın ilk bölümde bazı cümlelerde kendini belli eden mizahi tonu bu bölümde yerini bulmuş olmaktan emin, okuyucuya göz kırpmakta.
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu özellikle kullandığı görseller açısından başarılı. Günümüzde sıkça karşımıza çıkmaya başlayan bu tip öykülerin başarılı örneklerinden biri karşımızdaki. Özellikle “500T'yle yolculuk” fotoğrafına dikkat edilmeli! Kahramanın anımsamaya çalıştıkları, yaşamını neredeyse bilinçakışıyla okurun gözü önüne sererken, aslında yine insanın içini acıtacak bir sona doğru ilerletir. “İnsanoğlu tarihsel bir yarışın içindedir, bu yarışın adı, 'en saçma savaş sebebini hangi çağın insanı bulacak acaba'dır.” cümlesinin ardından yaşadıklarını anımsamak yerine kıyamet gününün gelmesi için yalvaracak bir kahraman çıkar karşımıza.
Yine bu bölümde distopya sayabileceğimiz Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge öyküsü, bir dil ve medeniyet yaratan Aykut Ertuğrul'un hayalgücünün genişliği hakkında bize fikir veriyor.
Metinlerarasılık Aykut Ertuğrul'un oldukça sıkça kullandığı bir yöntem. Bu yöntem kendini özellikle Kırmızı Pazartesi öyküsünde belli ediyor. Marquez'in romanını merkezine alan öykü, herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetin nasıl durdurulabileceği hakkında. Kutsal kitapların dışında Yunan mitolojik öyküleriyle, Borges, Shakespeare, Dante, Mevlana gibi yazarlarla da karşılaşıyoruz öykülerde. Sadece edebiyat değil Bruce Lee'den Erol Taş'a, sosyal medyada ünlenen klişe laflardan çirkin Demirören binasına kadar yaşamın içinden, güncel olan her şeyden bahsedebiliyor ve bunu da öykülerine ustalıkla yerleştiriyor Ertuğrul.
Çocukken sonunu seçebildiğim kitaplar okumaktan en çok zevk aldıklarımdı. Son Anahtar ve Başka İhtimaller öyküsünde iki farklı okuma biçimi -dipnotlu ve dipnotsuz- sunan Aykut Ertuğrul, yıllar sonra bana bu zevkimi anımsattı ve farklı sonlarla okuduğum o kitaplar gibi bu öyküyü de iki farklı biçimde okudum. Öykü sadece biçimsel olarak değil, suç, tutsaklık ve özgürlük üzerine yeni bir dünya kuran içeriğiyle de önemli.
Mümkün Öykülerin En İyisi, vicdanlara iyi gelecek bir kitap. Ayrıca yaratıcı fikirleri ve yeni biçimleri, kurduğu oyunları, şaşırtıcı sonlarıyla Aykut Ertuğrul, genç edebiyatın önemli adlarından biri olmayı vaat ediyor.

Banu Yıldıran Genç


Aykut Ertuğrul, Mümkün Öykülerin En İyisi, Dedalus Kitap, 128 s.

* Bu yazı Notos'un 40. sayısında yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...