3 Aralık 2015 Perşembe

Tuhaf Şeyler Oluyor

Birtakım tuhaflıklar...
Fantastik edebiyat tam benim harcım olmasa da “tuhaf” şeyler okumaya bayılıyorum. Aylak Kitap geçen sene okuyup unutamadığım Zeplin'den sonra yine farklı bir kitap yayımladı. Kelly Link'in yazdığı Tuhaf Şeyler Oluyor, sözlü edebiyattan, masallardan, destanlardan, söylencelerden beslenen öykülerden oluşuyor, tüm öykülerin ortak yönü bilimkurgu ya da fantastik edebiyat olmaktan çok, tuhaflıklar barındırmaları diyebiliriz. Arka kapağında Karen Russell'dan alıntılanan söz aslında tam da bunu ifade edebilecek nitelikte: “Kelly Link'in hiçbir tarza sığmayan eserini sınıflandırmak zorunda olan biçare kütüphanecilere üzülüyorum.”
Ölünce gittiği ve neresi olduğunu bilmediği araf misali bir yerden, adını unuttuğu karısına durmadan mektuplar yazan bir adam; takma bacaklı anne ve takma burunlu babası, bir de arada bir köpek gövdesine bürünme ihtimali olan, dünyalar güzeli bir genç kızın aşkı uğruna tuhaflığa alışan delikanlı; anne ve babasından uzakta, mutsuz, yalnız, eşyaları dokunmadan hareket ettirip uçabilen kız çocuğu... Öykü kahramanları Kelly Link'in eşsiz hayal gücünü ve yaratıcılığını türlü biçimlerde ortaya koymakta. Yine tüm öyküler, tuhaflıklarının yanında, okurda merhamet uyandıracak, içini birkaç yerde cız ettirecek duygusal anlar da içermekte.
Gotik edebiyat örneği olan Uzman Şapkası'nda, anneleri 282 gün önce ölmüş olan 10 yaşındaki tek yumurta ikizleri Claire ve Samantha, babalarıyla birlikte Sekiz Bacalar adı verilen eski bir eve yaşamaya gelirler. Gotik denince perili ev, hayaletler, garip olaylar olmazsa olmaz, Kelly Link öyküde bunları yerinde ve ustaca veriyor, hatta okuru bayağı tedirgin ediyor. Bütün bunların yanında anneleri 282 gün önce ölen ikizlerin 274 gündür “hadi ölü numarası yapalım” oyunu oynamaları, onlarla pek de ilgilenmeyen babalarının öğleden sonra yaptığı yürüyüşlerin süresinin ve yanına aldığı içki miktarının günbegün artması gibi yalnızlığın ve çaresizliğin okura hissettirildiği satırlar, öyküyü klasik gotik edebiyattan ayıran yönler.
Tuhaf Şeyler Oluyor'un sözlü edebiyattan beslendiğini söylemiştim, Antik Yunan mitolojisinden, özellikle Orfeus ve Ölüler Ülkesi mitinden esinlenen Uçuş Dersleri öyküsünde dikkatli bir okur “Paris'in yargısı”ndaki altın elmanın bir benzerinin öyküde rüyada görülen golf topu olarak belirdiğini fark edebilir. Kelly Link çoğu öyküsünde ince göndermelerle, bazen bulmacalar, hayal ve rüyalarla okuru zorlamayı, metinlerarası ilişkiler kurmayı seviyor. Vampir hikâyelerinden yola çıkılmış Hayatta Kalanlar Balosu ya da Donner'ın Partisi, Külkedisi masalından esinlenilmiş ve bir yerlerinde Filipinler'in eski diktatörünün karısı Imelda Marcos'a bile rastlayabileceğiniz Ayakkabı ve Evlilik, Karlar Kraliçesi masalını çok hoş bir kadın hikâyesine dönüştürmüş Karlar Kraliçesiyle Yolculuk, geleneksel edebiyatla modern edebiyatın hoş bir birleşimi sayılabilir.
Karlar Kraliçesiyle Yolculuk'un kahramanı Gerda, çocukluk aşkı Kay'la birlikte yaşayan, biraz kilolu sayılabilecek bir anti-masal kahramanı aslında. Sevgilisinin Karlar Kraliçesi tarafından kaçırıldığını öğrenip de peşine düşen Gerda'nın yolculuğu bildiğimiz masallardan farklı. Hanlarda gecelerken kendisini koruyan muhafızlarla yatan Gerda, Kay'ın peşinden Uyuyan Güzel'i ziyaret ettiğinde, onun da Kay'la yattığını öğreniyor! En sonunda Karlar Kraliçesi'ni bulduğunda Kay'ın pek de matah biri olmadığını çoktan fark etmiş durumdadır. Kelly Link zaten öykü boyunca Gerda'ya masallarda fedakârlık yapan kadınları sorgulatmıştır: “Hayır, cidden, bir düşün. Aşk için kuyruğunu feda edip yerine iki bacakla iki ayak alan küçük denizkızını düşün. Her adımında bıçaklar üstünde yürüyordu sanki. Peki bu ona ne kazandırdı? Bu soruyu laf olsun diye soruyoruz elbette. Bir de şu güzel, kırmızı dans ayakkabılarını giyen kız var. Oduncu, ayaklarını baltayla kesmek zorunda kaldı. Külkedisi'nin iki üvey ablası ayak parmaklarını kesti...” Bu sorgulamalardan sonra öykü gelenekselden moderne hızlı ve etkili bir biçimde evriliyor.
Kitabın uzun öykülerinden biri olan Louise'in Hayaleti de değinilmesi gerekilen öykülerden. Çocukluklarından beri ayrılmaz iki dost olan Louise ve Louise'in hikâyesi anlatılan. Aynı ismi taşıyan arkadaşların, birbirini tamamlamanın, bazen araya girenlerin hikâyesi... Louise'lerden birinin kendini küçükken köpek sanan kızı Anna, bu öyküdeki tuhaflıkların ilki. En iyi arkadaşın çocuğu çok sevilir, diye bir kural yok ama diğer Louise'in Anna'da hiç hazzetmemesi de tuhaflık sayılabilir. Sonra evde yaşayan hayaletler var, önce insan boyutunda olup sonra küçülen, hatta gidince özlenen hayaletler... Yazar tüm bu tuhaflıklarla beraber insana dair en acı duyguları öyle ustalıkla serpiştirmiş ki araya, evli ve karşısındakine değer vermeyen erkekle sırf yalnızlıktan kaçabilmek için birlikte olmak, alzheimer'lı anneye sürekli kendini, öz çocuğunu hatırlatmak zorunda olmak, en yakınını kaybetmek, bu kayıpla baş etmeye çalışmak... bunlardan bazıları. Louise'in Hayaleti, okuru aynı anda hem gülümsetip hem hüzünlendirmeyi başaran sıcacık bir dostluk öyküsü.
Kelly Link'in eşsiz hayalgücü ve sürekli sezdirdiği “kızkardeşlik” duygusu, ne çevirse okurum diyebileceğim bir çevirmen olan Seda Çıngay'ın usta ve doğal çevirisi, bu tuhaf kitabı 'okunması gerekenler' kategorisine sokuyor.


Banu Yıldıran Genç

Tuhaf Şeyler Oluyor, Kelly Link
Çev: Seda Çıngay Aylak Kitap

Ekim 2015, 272 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

30 Kasım 2015 Pazartesi

En Çok Onu Sevdim

Yıkılan evler, atılan eşyalar...
Ne zamandır beklediğim bir şeydi büyük şehirlerde yaşamımızı cehennem azabına çeviren “kentsel dönüşüm” hakkında bir şeyler okumak. Neyse ki bir yazar, hem de mimar olan bir yazar bu ruhsuz dönüşümü kurgunun merkezine alan bir roman yazdı da, yalnız olmadığımı hissettim. Gamze Güller iki öykü kitabından sonra ilk romanı En Çok Onu Sevdim'de günlük rutinlerimizde kaybettiğimiz ince duygularla okurun kalbine giden yolu kolayca bulabiliyor.
İncecik bir kitap En Çok Onu Sevdim. Uzun zamandır birlikte olan Asuman ve Mete'nin süper lüks bir siteden alacakları daireyi görmeyi gitmesiyle başlayan romanda, site – apartman – mahalle gibi kavramların sorgulanacağını Asuman'ın düşündükleri aracılığıyla hemen hissedebiliyor okur.
Asuman bütün korkunçlukları, çirkinlikleri, kiri pasağıyla bu evi kirletmeye gelmiş gibi hissetti kendini. Yalnızca fotoğrafı çekilmesi için tasarlanmış, insanı dışlayan, dekor bir ev. Bu evin onun hikâyesine ihtiyacı yoktu. Tam tersine onu dışarıda tutmak için kapı dışına itmeye çalışıyordu.”
Asuman ve Mete'nin süper lüks dairenin teslim tarihini beklerken iki kira ödememek için Ankara'nın eski mahallelerinden birinde bütçelerine uygun geçici bir ev kiralaması, romanın belkemiğini oluşturuyor diyebiliriz. Gömme dolaplarıyla, parkeleriyle, topuzlu kapı kolları, vitraylı camlarıyla 1950'lerden kalma seçkin evlerden biridir bu. Geçen zamana karşı koyamamış, yenilenememiş, eski ve köhne bir hâl almıştır. Asuman daha görür görmez çarpıldığı bu daireyi sahiplenir. Öyle ki roman iki koldan ilerler: Asuman'ın “ev”le arasında her geçen gün büyüyen uyum, Asuman'ın Mete'yle arasında her geçen gün büyüyen uçurum.
Asuman, evi sevdikçe ev de onu sever, Mete ise eskilikten, köhnelikten şikâyet ettikçe evde terslikler yaşar. Tanrı anlatıcı her şeyi Asuman'ın gözünden anlattığı için hızla ilerleyen olaylarda hep onun tarafında olur okur. Mete ne kadar da bencil bir “yuppi” olmuştur böyle, Asuman'ı neden kimse anlamaz, eski ve güzel nesnelere değer veren kalmamış mıdır, gibi sorularla ilerleyen okur, Asuman'ın yaşamının hızla savruluşuna tanıklık etmektedir.
Evde hiç kapı yoktu neredeyse. Hepsi çıkarılmış, ahşap kemerli kasalarla çerçevelenmişti. Odalar birbirinin içine akıyordu. Bu akışkanlığı seviyordu Asuman. Durduğu her yerde, evin geri kalanını da hissedebiliyordu. Bütün odalar birbirinin parçasıydı. Zemin kaplaması kesintiye uğramadan sürüyordu ayaklarının altında. Evin tam kalbinde durduğunda oraya ait hissediyordu kendini. Odalardan biri, o evin çıkarılamaz, değiştirilemez parçası gibiydi.”
Gamze Güller belli ki mimarlığının da kendisine kattığı detaycı gözlemleri ve ince duyarlığı sayesinde okuru da Asuman'la beraber bu eski evin hayranı durumuna getirecek denli usta bir anlatıcı. Çiftin kopuşunu usul usul ama şüpheye yer bırakmayacak biçimde aktarıyor. Asuman'ın ruhunda kopan fırtınaları, ilişkisinin geldiği durumun verdiği acıyı teselli edecek tek şey durumuna geldiğinde “ev”, okur aslında yaşanan sürecin çok da mantıklı olmadığını idrak etmeye başlıyor. Anlatıcının tamamen Asuman'ın tarafında olduğu roman sonlara doğru okuru ters köşeye yatırarak nesnel bir bakışa yöneliyor. Ve o zaman okur Asuman'ın ne zaman bu kadar değiştiğini, ilişkinin başında Mete'de ne bulduğunu sormaya başlıyor kendine.
Bana biraz da rahmetli Cahide Birgül'ü anımsatan bir biçimde sürprizli bir kurguya sahip En Çok Onu Sevdim. Gamze Güller bu kurguya Asuman'ın duygularını da, eski bir evin yaşanmışlığını da, bir kentin değişmemesi gereken dokusunu da ustaca yerleştirmiş. Bazı terimlerde yazarın mesleği fazlaca hissedilse de bu okuru çok rahatsız etmiyor.
İçeri girerlerken Bayram'ın sindiği ağacın arkasından onlara baktığını biliyordu. Ve birkaç gün sonra, alttaki dairelerden birine buradan tırmanarak hırsız girdiği için erik ağacını kesmekten beter edip budayacaklarını.” Doğrusal bir zaman akışına sahip romanda bunun kesildiği tek yer bu alıntıda anlatıcının önceden ağacın kesileceğini bildirdiği yer. Romanın kurgusunda ve anlatıcının tavrında bu geçişe pek de gerek yokmuş denebilir, çünkü ağacın kesilmesinden olay ânı geldiğinde de bahsediliyor.
Romanda mekân-insan ilişkisinden başka birbirine karşı açık olamayan iki sevgilinin ilişkisi, mecburiyetten yapılan iş arkadaşlığı, apartmanlarda yeni ve kiracı olanla eski ve ev sahibi olanın gergin komşuluğu, emekli asker tadındaki yöneticilerle her fırsatta aşağılanan kapıcıların alt-üst ilişkisi gibi yaşama dair birçok ilişki okurun gözleri önüne serilmekte. Yazarın çok fazla anlatmadan, birkaç detayla, birkaç sözcükle bu ilişkileri betimlemesi öykücülükten geldiğinin en güzel kanıtlarından biri.
Zevkle okunan, eşyalara bir başka gözle bakmayı sağlayan, akıcı dili, farklı kurgusuyla okunmaya değecek bir roman En Çok Onu Sevdim.

Banu Yıldıran Genç


Gamze Güller, En Çok Onu Sevdim, İletişim Yayınları, 131 s.
* Bu yazı Notos'un 55. sayısında yayımlanmıştır.

5 Kasım 2015 Perşembe

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz

Yıllar sonra gelen bir ilk roman
Semih Gümüş'ün romanını “yeni çıkanlar” listesinde gördüğümde birçok okur gibi ben de şaşırdım. Tabii ki hemen okudum. Bugüne dek, tanıdığım bir yazarın kitabı hakkında yazmadığım için bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı emin değildim, ya beğenmezsem, objektif olamazsam diyordum... Neyse ki romanın daha ortalarında bu kuşkularım uçtu gitti, Semih Gümüş tanıdığım Semih Abi olmaktan çıkıp yepyeni bir yazar oldu benim için.
Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, iki yönüyle farklı bir roman. Öncelikle, doğanın bu denli anlatının içinde yer alması, çok de alışık olduğumuz bir şey değil. Yaşadığı zor yılı ardında bırakmak için evini, karısını terk edip bir Ege kasabasına giden Sinan'ın hikâyesi anlatılan, bu hikâyenin en önemli kahramanlarından biri de her şeyiyle doğa; başta zeytin ağaçları, türlü türlü kuşlar, deniz, yılanlar, meyve bahçeleri, köpekler...
Sinan politik sebeplerle atıldığı zindanda yaşadıklarının üstesinden gelmeye çalışırken bir yandan da doğa-insan ilişkisinin nasıl bu hâle geldiğini sorgular roman boyunca. Taşındığı kasabada yolu kapatıyor diye kadim zeytin ağaçlarını kestiren yazlıkçılar da vardır, doğru düzgün meyveyle sebzeyle ilgilenmeyen, zeytinliklerine bile bakmayan köylüler de... Temiz havası, maviliklerin ortasındaki adası, kutsal ağaçları, sabahı güzelleştiren bülbülleri, akşam ziyaretlerine gelen baykuşlarıyla bir armağandır bu kasaba insana. Oysa insan, nedense doğadaki her şeyin sahibi ve en akıllısı olduğu yanılgısıya bu armağanları hora kullanmaktadır. Sinan yaşadığı cehennemden doğayla çıkabileceğini düşünür, doğa sağaltır, umut verir ona. “Tek tek almıştı yaprakların tozlarını, parlatmış, bozulanları koparıp toplamış, dallarını sıvazlayıp temizlemiş, düzenli sulayarak canlarına can katmıştı. Beni burada en çok bu ağaçlar getiriyor kendime. Ben onların meyvelerini de alırım, yaparım bunu da. Narlarım benim, derim onlara, şeftalilerim, kayısılarım.”
Belki de kentte yaşıyor olmak bu denli duyarlı yapıyor insanı doğaya karşı, Sinan kasabalıyla kaynaşmaya çalıştığı her an doğaya bakıştaki farklılığın duvarına toslayıp duruyor. Armağanlarının değerini bilmeyen bu insanlar cahil mi kurnaz mı, karar veremiyor. Neyin ne olduğunun anlaşılabilmesi için ise kasabada neden hiç köpek olmadığı sorusunun sorulması gerekiyor romanda.
Romanın ikinci farklı yönü ise 70'lerden, 80'lerden beri yazılan işkence romanlarında olmayanı anlatmak diyebilirim. İşkencelerde neler yapıldığını maalesef hepimiz fazlasıyla biliyoruz, bunun edebiyata yansımasını da uzun süredir görüyoruz. Nedense kadınlara yapılan cinsel tacizleri, tecavüzleri, bunun yaşamlara nasıl yansıdığını çokça okuduk, belki de çoğunu kadın yazarlar cesurca yazdığından. Oysa biliyoruz ki yaşanan cinsel şiddet sadece kadına yönelik değil, romanlarda diğer tüm işkence yöntemlerini, elektrikleri, suları sıkça okumamıza rağmen, erkeğe yönelik taciz ve tecavüzleri dillendiren, hele bunun sonraki yaşamı nasıl etkilediğini anlatan pek olmadı. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz'da Sinan yaşadıklarını tüm açıklığıyla anımsıyor, anımsıyor ama anlatamıyor. Yirmi yıllık karısı Leyla'yı iyileşebilmek umuduyla terk ediyor.
Aynaya bakarken, tavanı seyrederken, duvardaki çatlağı fark ettiğinde bir anda hücum eden anılar, kendine, bedenine yabancılaştırıyor Sinan'ı. Haksız yere tutulduğu o üç ayda başına gelenlerin insanın kendisine saygısını yitirmesi için yapıldığının farkında olsa da düşüncelerini değiştiremiyor.
İşte bu zor günlerinde yaşamına umut ışığı gibi giriveriyor Mina. Aynı kasabada evi olan, boşanmış, orta yaşlarda, akıllı, güçlü bir kadın Mina. Sinan'a iyi gelecek bir kadın. Okuru da içine alan bir heyecanla başlayan bu ilişki, yapılan yemekler, mezeler, kahveler, içilen şaraplar, rakılar, edilen sohbetler derken Sinan'a yaşadıklarını unutturmaya başlıyor. Gerçekten de romanın ilk yarısında daha çok sözü edilen, anımsanan işkenceler, Mina'dan sonra azalıyor.
Sinan yıllar sonra yeniden bir kadına âşık olmaktan hem tedirgin hem mutlu. “Sevgisini göstermeyen bir hâli var. O zaman ben giderim yanına, dibine oturur, başımı kucağına koyarım, seni istediğim zaman öpebilir miyim, diye sorarım. Yanlış bir şey yapar mıyım. Kendimi kontrol edemeden. Zihnimde çakan siyah ışık kör ederse bilincimi, nasıl davranırım.” Durmaksızın sorular soran, kendini sorgulayan Sinan, günlük yaşamda değilse de cinselliğin söz konusu olduğu anlarda, zihninde çakan siyah ışığın etkisine girebileceğinden korkmaktadır. Gerçekten de en ateşli sevişme anlarında farkına varmaksızın kendi işkencecilerine dönüşmeye başlar. O heyecanlı umutlu aşk dolu günlerin tam tersine dönüşünü ustalıkla verir Semih Gümüş. “Mutluluk nedenleri azalırken mutsuzluk nedenlerinin çoğalmasıymış aşk.”

Semih Gümüş'ün eleştiri yazılarını takip edenler uzunca bir süredir “anlatıcı” sorununun çözümüyle uğraştığını bilirler. Romanında bunun hakkından gelmiş görünüyor, aynı paragrafta anlatıcılar durmaksızın değişebiliyor, okuru zorluyor, ama okumak zaten çaba isteyen bir iş. Romanda diyalogların, hatta köylülerle sohbetlerin bile doğala uzak, edebi olması göze batabiliyor ama Sinan'a “Bazen kitap gibi mi konuşuyorum” dedirten Gümüş'ten cevabımızı almış olabileceğimizi düşünüyorum.
Anlattıklarının çarpıcılığıyla, üzerinde çok düşünülüp emek harcanmış ve okurdan da aynı emeği isteyen diliyle, okuru anlatının içinde başka yazarlar başka kitaplarla karşılaştırıp yüzleştirmesiyle olgun bir “ilk roman” diyebiliriz Belki Başka Şeyler de Konuşuruz için.

Banu Yıldıran Genç

Semih Gümüş
Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz
Can Yayınları, Ekim 2015, 300 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.


1 Ekim 2015 Perşembe

Hammadde

Yazar olmanın dikenli yolları
Geçtiğimiz ay yayımlanan Hammadde, çağdaş Alman Edebiyatının önemli yazarlarından Jörg Fauser'in ilk ünlendiği roman sayılabilir. Fauser, 1944 yılında doğmuş. Özgeçmişine bakarsak gazeteci, yazar, çevirmen, vicdani retçi ve ex-junky gibi birçok titre sahip. Bir dönem İstanbul'da yaşayan, havaalanında bagaj işçiliği, gece bekçiliği gibi işler deneyen Jörg Fauser 1974'ten itibaren yazarlıkla geçinmiş.1987 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeden yazarın birçok romanı bulunuyor.
Hammadde, otobiyografik bir roman olarak adlandırılabilir. İstanbul'da başlayan roman daha ilk satırlardan anlatıcı Harry Gelb'le Jörg Fauser arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Bugün bize rüya gibi gelen 68'li yıllarda Sultanahmet'te bir otelde kalan Gelb, tüm gerçekçiliğiyle, Sultanahmet'teki hippi tayfasını, Tophane'nin tehlikeli kahvelerini, turistler için bir nevi kesişme noktası olan muhallebicileri anlatıyor.
Ressam olmak isteyen oda arkadaşı Ede'yle sabah akşam uyuşturucu kullanan, büyük bir yazar olma hayalleri ve çabaları genellikle yorgan altında sızma şeklinde sonlanan Harry Gelb daha romanın başında eşsiz bir İstanbul tasviriyle çıkıyor karşımıza. Bu şehrin sabahlarının güzelliğinden, Haliç'ten esen rüzgârdan, peş peşe başlayan ezanlardan bahsedilmesi ve anlatıcının sınır dışı edilirken bile tekrar tekrar buraya geleceğini bilmesi, Jörg Fauser'in de İstanbul'u sevdiğinin bir kanıtı niteliğinde.
İstanbul'da başlayan roman bazen Amsterdam'a, Viyana'ya, Berlin'e uğrayarak ama genellikle Frankfurt'ta devam ediyor. Tüm Avrupa'yı etkisi altına alan 68 ruhu, kamulaştırılan evler, bu evlerde hep beraber yaşamaya çalışan devrimci gençler, edebiyatta Beat kuşağı, yeraltında Baader Meinhof, bir tarafta Uzakdoğu öğretileriyle mutluluk bulmaya çalışanlar, hep var olan uyuşturucu ve alkol...
Tüm bunların içinde yazar olma isteği ve inancını kaybetmeyen Harry Gelb, sevgilisi Sarah'nın hediye ettiği Olympia daktilosunda cut-up yöntemiyle yazdığı Stamboul Blues'u tamamlar: Bir buçuk satır aralığında, 117 sayfa. Bu kitabın yayımlanma aşaması ise bugün Türkiye'de şiir yayımlama aşamalarıyla aynıdır diyebiliriz. Sert, farklı tarzlara ve daha önemlisi bilinmeyen yazarlara yanaşmayan büyük yayınevleri, daha cesur olan ama parası olmayan küçük yayınevleri derken uzun aşamalardan, uyulmayan sözleşmelerden, batan şirketlerden sonra en sonunda Stamboul Blues basılır ama satar mı? Hayır.
Jörg Fauser gibi kahramanı Harry de başına ne gelirse gelsin, ne pis işlerde çalışırsa çalışsın pes etmeyen biri, bence Hammadde'nin başarısı bu pes etmeme üzerine. Romanın bitiş cümlesi dahi bunu örnekliyor. Kitabın sonundaki söyleşide klasik Alman edebiyatından hazzetmediğini, romanların 250. sayfasından itibaren esnenmeye başlanan bir edebiyat geleneğini reddettiğini açıkça belirten Fauser de pes etmeyerek yeni bir edebiyat anlayışının kapısını açanlardan olmuş.
Hammadde'nin dikkat çeken bir diğer özelliği sağ-sol-alt-üst demeden tüm sınıfların eleştirilerden nasibini alması. Jörg Fauser hem öncü hem de lafını sakınmayan bir yazar, girdiği tüm ortamların, birlikte yaşadığı devrimcilerin, çiçek çocukların yine de ne denli muhafazakâr, ne denli üstten tavırlı olduklarının farkında. Harry Gelb'in bir komün evinde tanıştığı, 2. Dünya Savaşı'nda Yunanistan'da elinde silahıyla direnişe katılmış ama 68'lerde devrimci bile sayılmayan Dimitri'yle olan ilişkisinde bu eleştiri kendini belli etmekte.
İşçilerin karşısına o gazozumsu sidik ile çıkamazdınız. Öte yandan, işçilerin karşısına bundan başka her şeyle çıkılıyordu. En çok da dünyayı değiştirmek zorunda olduklarıyla. Yani kendilerinin dünyayı değiştirmeleri değil ama bunu hedefleyenleri katil ve mayın eşeği olarak desteklemeleri gerektiğiyle. Devrimcilerin yalanları, insanın kulağına gericilerin yalanlarından çok farklı gelse de, sonuçta onlar da yalandı. Devrimler birer sahtekarlıktı. Bir egemen sınıfın yerini bir diğeri alıyordu ve kültür aygıtı bunun için gereken makaleleri, düşünce, kültür-sanat, propaganda yazılarını, aforizmaları kusuyordu.”
Bugün dahi oldukça cesur sayılabilecek bu söylem Jörg Fauser'in yaşadıklarını açıkça yazması sayesinde inandırıcı olabiliyor. Ortak bir hareket uğruna işgal edilen evlerde çıkan “o oda benim” kavgaları, durmaksızın yapılan anlamsız toplantılar, kurallar, devrim yapmak uğruna yola çıkanların eleştirdikleri düzenden çok da uzaklaşamadıklarını ortaya koyuyor. Bu nedenle kahramanımız Harry Gelb ne devrimcilerle, ne junky'lerle, ne de eski kız arkadaşı Sarah'nın güne güneşi selamlayarak başlayan arkadaşlarıyla devam edebiliyor yoluna. Kendisini en iyi hissettiği yer bir süre sonra işçilerin yanı oluyor.
Dünyayı değiştireceğini düşündüğü Zero Zeitung adında bir derginin yayın yönetmenliğini yaptıktan sonra derginin çıktığı gün işsiz kalması, gayet sert bir kitap olan Stamboul Blues'un ilk okur buluşmasının limonata içen kilise gençliği komitesiyle olması gibi trajikomik ayrıntılarla bezeli olan romanda yazar olmayı kafasına koyan, kendi kendine uyuşturucuyu bırakan, mesai saatinde kitap okuyabildiği için bavul taşıma işine razı olan, her “daha dibe düşemez” dediğimizde silkinip ayağa kalkan, unutulmayacak bir karakter yaratmış Jörg Fauser.
Akıcı dilinin yanında o yılların fraksiyonlarını, uyuşturucu jargonunu açıklayıcı dipnotlarla veren çevirmen Levent Konca'ya ve buralarda pek bilinmeyen yazarları yayımlama inatları için Sel Yayıncılık'a teşekkür etmek gerekiyor.

Banu Yıldıran Genç

Hammadde, Jörg Fauser

çev: Levent Konca, Sel Yayıncılık, 287 s.
*Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2015 sayısında yayımlanmıştır.

30 Ağustos 2015 Pazar

Friedrich Balkonunda

Ütopyadan distopyaya...
Carlos Fuentes'in ölmeden önce tamamladığı son romanı Friedrich Balkonunda Can Yayınları tarafından yaz başında yayımlandı. 1928'de Panama'da doğan yazar çağdaşları Marquez ve Llosa gibi Latin Amerika Edebiyatında çığır açan isimlerden oldu, İspanyolca yazan yazarlara verilen ödüllerin hemen hepsini kazandı, 2012 yılında vefat ettikten sonra ise Meksika devleti tarafından her yıl doğum gününde verilmek üzere adına bir ödül adandı.
Romanlarında tarihi bir gerçeklikten yola çıkarak onu büyülü bir biçimde işleyen yazarın asıl amacı her zaman insan ruhunun karmaşası ve özü olmuştur. Gerçeğine benzer bir biçimde hayalî ülkeler yaratsa da, gerçek kişilerden yola çıkıp bambaşka karakterler yaratsa da asıl derdi hep “insan”dır. İşte bu son romanında da “Neyse ki tamamlayabilmiş!” dedirtiyor okurlara çünkü Friedrich Balkonunda'yı okuyunca göreceksiniz ki bu roman olmadan Fuentes eksik kalırdı.
Meksika ulusal marşının dizeleriyle adlandırılmış dört bölümden oluşan roman, neredeyse her karakterin kendi başından geçenleri anlattığı parçalarla ilerliyor. Bu parçaların başlıkları karakterin adı ve sonuna onun kaçıncı kez anlattığını belirten sayılarla oluşturulmuş: Friedrich (11) gibi. Kim olduğunu sonradan anlayacağımız anlatıcının sıcak bir günde serinlemek amacıyla çıktığı otel balkonunda karşılaştığı tanıdık yüzle başlar roman. Tanıdık yüzün kim olduğunu bir süre sonra hatırlar; kendine has pos bıyıklarıyla Friedrich Nietzsche.
Ünlü Alman filozof “Tanrı öldü.” dediği için Tanrı tarafından tekrar dünyaya gönderilmiştir. Bu arada dünya ve insanlık üzerine yeniden düşünecektir Nietzsche. Adı verilmeyen ama Meksika olduğu anlaşılan bir ülkede askeri diktatörlükten kurtulmak için uğraş veren devrim âşığı üç arkadaşın devrim öncesi ve sonrası yaşadıkları diye kısaca özetlenebilecek olan roman, aslında dönüyor dolaşıyor yine Fuentes'in en sevdiği konuya odaklanıyor: İnsan ruhu.

Kendi anlatımlarıyla hikâyelerini dinleyeceğimiz bu üç arkadaş, Saúl, Dante ve Aarón'dur. Askerlerin ayaklanıp halkla beraber iktidarı devirmeleri sonucu devrim bir anda gerçekleşir. Her devrimin bir öndere ihtiyacı olduğu için grubun en deneyimlisi Saúl kendini en basit ev hâliyle, ellerinde devrilmiş başkan Solibor'un mızrağa geçirilmiş kafasını sallayan halkın karşısında “balkon” konuşması yaparken bulur. Halk onu önder kabul etmiştir fakat “Devrim istiyorum, güç değil.” diyen bir önderdir o. Bedenindeki stigmata'ları saklamaya çalışan, eski bir manastır rahibesiyle evlenmiş bir Yahudi'dir. Dürüst ve temkinlidir. Kısa bir sürede dükkânlar yağmalanır, meclis basılır, insanlar öldürülür, Saúl umudunu kaybetmeye başlamıştır, karısına dert yanar: “...ne yaptıklarını bilmiyorlar, bu başkanın hiçbir gücü yoktu, o zavallı bir semboldü, sana başkanın yetersiz biri, sadece bir sembol olduğunu söylüyorum María-Águila, gerçek güç bir denizdir, plaj değil, kumun üzerine taş döşeyebilirsin, denizle nasıl mücadele edeceksin?”
Saúl, önderliğe alışamayacağını tahmin eden karısı tarafından devreden çıkarılır. Bir sonraki önder aristokrat bir aileden gelen, kardeşi Leonardo'nun tersine insancıl ve barışçıl duygularla yaşama bakan Dante'dir. Dante halkın galeyana gelip devrime zarar vermeye başladığını hissettiğinde geçici meclisle bu konuda anlaşamayacağını anlar ve onları hor gören bir sözcük çıkıverir ağzından. Böylelikle kısa süreli önder Dante aristokrat köklerinden kopamadığı gerekçesiyle düşman ilan edilir ve en yakın arkadaşı Aarón'un da oyuyla kurşuna dizilir. Fuentes'in en sevdiği karakterin Dante olduğu zaman zaman hissedilir romanda, kurşuna dizilen Dante'nin Friedrich'le sohbet eden anlatıcı olduğu anlaşılacaktır roman ilerledikçe, peki balkondan sokakları izledikleri yer bu dünya mıdır başka bir dünya mı?
İnsan haklarına son derece saygılı, suç ve suçluya bakışı bambaşka olan, devletin ıslahevine kapatacağı “kader kurbanı” bir çocuğu kaçırıp yanına alacak kadar insancıl olan Aarón'un en yakın arkadaşını öldürttükten sonra önderlik vasfını alması, maalesef okurun devrime olan inancını da umudunu da yok ediyor. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” sözü elbet Aarón'un da kaderini belirleyecek, her zamanki gibi asıl oyuncular ilk fırsatta eski yerlerini alacaklardır. Eski başkanın yardımcısı Andrea del Sargo'nun Dante'nin kardeşi Leonardo'ya söylediği gibi: “Yönetime el koymak en iyisi; çünkü devrimciler çuvalladılar. Devrimi kurtarmak için devrim adına yönetime el koymak.” Böylelikle devrimciler ve birkaç politikacı öldürülür, bazıları kahraman olur ama asıl oyuncular oyuna devam eder.

83 yaşında ölen bir yazarın son romanının devrim karşısında bu denli umutsuz olması, insan ruhunun kötü yanlarını bu denli açığa çıkarması okuru da umutsuzluğa itiyor mu? Kesinlikle evet.
Savaşmayı reddeden askerlerin başını çektikleri ama çığrından çıkan bir devrim, umutla yola çıkıp birbirlerinin kuyusunu kazan yoldaşlar... En sonunda Friedrich'e hak veren Fuentes bizlere pek de umut dolu bir miras bırakmamış.
Bu yazdıklarım dışında daha birçok karaktere ve anlatıcıya yer veriliyor romanda, tacize uğrayan çocuklar, fuhuşa sürüklenen eşcinseller, annesinin gölgesinde kalan kadınlar... Yazar az vakti kaldığını bilircesine biraz fazlaca ve acele anlatmış olsa da bu karakterleri, ütopyanın nasıl distopyaya dönüştüğünü adım adım görmek için okunması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Carlos Fuentes, Friedrich Balkonunda 
Çev: Süleyman Doğru, Haziran 2015, 359 s.

* Bu yazı Agos Kirk'in Ağustos 2015 sayısında yayımlanmıştır.

31 Temmuz 2015 Cuma

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi...
Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum.
800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır.
Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besliyorsanız içinizde, onu kaybetmeniz için bu kitap bire bir diyebilirim.
Adrià'nın ikinci tekil şahısla başlayan anıları olarak kurgulanan bu roman, onun bilincinden, bildiklerinden süzülüp okura ulaşıyor. Ana çatıyı oluşturan anlatı Adriàn'ın sevgilisi Sara'ya itirafları, kendi yaşamı ve babasının sahip olduğu en değerli kemanın hikâyesi bu çatıyı destekleyen en önemli unsurlar.
Yaşanan, gerçek zamanda geçenler, ayırt edici olması bakımından italikle yazılmış ama onun dışında kitabın ağırlıklı kısmını oluşturan bölümler okuru oldukça zorlayıcı bir akışa sahip. Her bölümün ya da her sayfanın farklı birinin gözünden anlatılması artık alışık olduğumuz bir yöntem fakat Jaume Cabré, özellikle cümlelerin tam ortasında yüzyıllar atlıyor, 2. Dünya Savaşı'ndaki cani bir Nazi doktoru bir cümle sonra 1300'lerdeki cani bir kilise sorgucuna dönüşebiliyor. Bu tip atlamalarda Cabré'nin gözettiği ayrım kötülük ve iyilik aslında. Kötülerin yaptıkları ve iyilerin maruz kaldıklarını, aralarında yüzyıllar olsa da satırlar, paragraflar ya da sayfalar sonra takip edebiliyoruz.
Höss yere serilmiş askere, bu ödlek çakalın solgun kanının yayılışına aşağılayarak baktı ve durumdan yararlanıp, donup kalmış askerlerin karşısında doğaçlama bir söylev attı; insanın tüm eylemlerini Tanrı adına ve Katolik Apostolik kutsal inancını, onu yok edinceye kadar dur durak bilmeyecek çeşit çeşit düşmanından korumak amacıyla gerçekleştirdiğini, mutlak bir kesinlikle bilmesinden daha büyük bir iç rahatlığı ve manevi coşku yoktur, Miquel kardeş.” İntihar eden bir SS subayına bakmaya giden Doktor Höss'ü anlatmaya başlayan bu bölüm, noktalı virgülden sonra 1334'teki olaylara, Yahudilere düşman olan bir manastır sorgucu olan Nicolau kardeşe atlıyor. Yazarın bize verdiği ip uçları, isimler ve yerler sayesinde bir bulmaca çözer gibi ilerliyor roman. Bu nedenle yazarın bu eşsiz ve ustalıklı kurgusu, hele de bu denli hacimli bir romanda övülmeyi hak ediyor. Romanın sonunda neredeyse 700 yıllık bir zaman diliminde yolculuk ediyor, yedi ayrı hatta ilerleyen acımasızlık dolu hikâyeler dinliyoruz, yazarın kurgu ustalığı sağ olsun aklımızda hiçbir soru işareti kalmıyor. İlmek ilmek ama karmakarışık örülen öyküler yavaş yavaş akıyor, atılan düğümler bir bir çözülüyor.
İnsanlık tarihi boyunca yaşananlara değinen Cabré, kazanç elde edemesin diye ormanı yakılan bir aileden yola çıkarak bir madalyonun ve bir kemanın 1990'lara kadar nasıl geldiğini anlatıyor. Keman birçok tragedyada rol alıyor, fakat tabii ki Avrupa tarihinden bahseden herhangi bir yazarın yazmadan geçemeyeceği 2. Dünya savaşındaki el konulması hepsinden acı. Auschwitz dışındaki kamplarda neler yaşandığını, çocuklar üzerinde yapılan tıbbi deneylerde neler olduğunu gözler önüne seren bu bölümlerden sonra asıl kötü olan, çoğu savaş suçlusunun başka başka ülkeler tarafından korunması. Gecikerek alınan intikamlar da roman kurgusunun bir parçası ve edebiyat sağ olsun, bu intikamlarla belki, yüreğimiz bir parça soğuyor.
Adrià'nın çok sevdiği Yahudi Sara'yla bir türlü birleşememeleri, bu ayrılıklarda ailelerin oynadığı roller, yanlış anlaşılmalar en sonunda Adrià'yı anılarını yazmaya iter. “Her şey anlatacağım gibi oldu, hatta daha kötü. Uzun zaman önce söz etmeliydim, biliyorum; fakat çok zor ve şimdi de nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Her şey, en gerilere gidersek, beş yüz yıl önce başladı...”
Sanatın hemen her dalına incelikle değinen kitapta, sanatın yaşamla bağlantısı derinlemesine sorgulanıyor. Özellikle müzik, resim ve edebiyat sanatları içinde yolculuğa çıkaran besteciler, yorumcular, ressamlar, yazarlar, şairler Cabré'nun seçtiği biçimde resmigeçit yapıyorlar gözümüzün önünde. Cabré bunların dışında Stefan Zweig, Primo Levi gibi Nazi gerçeğini yaşamış yazarlara değiniyor, Fransız Michel Tournier'den alıntılar yapıyor, dilbilim konusunda Chomsky'ye kadar geliyor.
Elimizdeki, gençliği aynı kahramanı Adrià Ardèvol gibi Franco diktatörlüğünde kaybolup gitmiş bir yazarın, yıllarca yasaklanmış bir dilde yazdığı başyapıtı. Franco yıllarının anlatıldığı bölümler, polislerin tavrı,bayraklar, yeminler, benzerliği nedeniyle Türkiyeli okuru iyice boğabilecek gerçeklikte. Suna Kılıç'ın başarıyla çevirdiği bu önemli roman, umarım Katalan edebiyatından daha fazla çeviri okumamızı sağlar. Kendi adıma özellikle Jaume Cabré'nin, çağının tanığı bu yazarın, diğer romanlarını da okumak isterim. Alef Yayınevi'nin yayımladığı İtiraf Ediyorum gözden kaçmaması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç


Jaume Cabré, İtiraf Ediyorum, çev: Suna Kılıç, Alef Yayınevi, 831 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Ağaçların Özel Hayatı

Anılardan beslenen eşsiz bir edebiyat...

Pek bilmiyordum ama en azından şunu biliyordum: kimse kimsenin adına konuşamaz. Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız.” Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları

Siyasi tarihiyle, insanlarıyla bizlere benzediği iddia edilen Latin Amerika, edebiyat konusunda her zaman öncü, farklı ve iyi olmaya devam ediyor. Günümüzde Mario Bellatin, Juan Pablo Villalobos ve Alejandro Zambra, ne yazsalar tekrar tekrar okurum diyebileceğim Latin yazarlardan ilk aklıma gelenleri.
Şilili Alejandro Zambra oldukça genç bir yazar, 1975 doğumlu. Geçtiğimiz ay Notos tarafından yayımlanan Ağaçların Özel Hayatı, ikinci romanı. Bu yazı umarım ilk romanı Bonzai'yi okuduğum günden beri tavsiye ettiğim arkadaşlarımın “ne anlatıyor?” sorularına veremediğim yanıtların yerini doldurur. Çünkü Zambra “ne anlattığından” çok “nasıl anlattığının” incelenmesi gereken bir yazar.
Türkçede yayımlanmış üç kitabı var: İlk romanı Bonzai, ikincisi Ağaçların Özel Hayatı, üçüncüsü Eve Dönmenin Yolları. Hiç okumamış olanlara özellikle bu sırayı takip ederek okumalarını tavsiye ederim çünkü Zambra'nın bütün ana karakterleri birbirine benziyor, birbirinden etkileniyor ve kurguda mutlaka birbiriyle çakışıyor, ayrıca bir yazar olarak nasıl olgunlaştığını da takip etmek mümkün.
Ne anlatıyor sorusunu Ağaçların Özel Hayatı'yla ilgili sorarsak vereceğimiz yanıt çok kısa olacaktır: Haftanın altı günü öğretmen, bir günü yazar olan Julián'ın, resim kursuna giden ve geç kalan karısı Verónica'yı sabaha kadar beklemesi. Bu kadar basit.

Zambra'nın birkaç belirleyici özelliği var. Kısa yazıyor, kitapları 100 sayfayı ya bulur ya bulmaz. Bu kısacık kitaplarda hiçbir karakteri derinlemesine tanımayız. Onları önce ana hatlarıyla çizer; Julián'ın öğretmen-yazarlığı, Verónica'nın kocası, Daniela'nın üvey babası olması gibi. Daha sonra cümle cümle ana hattını çizdiği bu karakteri doldurur, derinlemesine tanıyamayacağımız bu karakterlerle ilgili yazılmış her cümle önemlidir çünkü yazar kurguyu buna göre kurmuştur. Neyi, hangi sırayla, ne kadar öğreneceğimiz öylesine ince hesaplanmıştır ki bu genç yazara bir kez daha hayran oluruz.
Ağaçların Özel Hayatı, adını Julián'ın karısını beklerken kızı Daniela'ya anlattığı hikâyelerden alır. Anlatıyor olmayı, anlatıcılığı sever Julián, oysa yazdığı kısacık roman 40 sayfayı ancak bulmaktadır. “Birisi ondan kitabı özetlemesini isterse, Kendisini bir bonzai yetiştirmeye adamış genç bir adamı anlatıyor, diyecek muhtemelen.” Bitkinin adından anladığımız üzere Alejandro Zambra ilk romanına atıfta bulunmaktadır. Kullandığı bu yöntemlere rağmen Zambra'nın romanlarını üstkurmaca olarak tanımlamak yetersiz olur. Zambra, büyülü gerçekçiliğin neredeyse zıttı olabilecek denli dünyevî, anlattıklarıyla okurla oldukça kişisel ama bir o kadar da uzak bir ilişki kurmayı tercih eden, vurucu yönü her romanında çocukluk ve anılar olan, yepyeni bir roman türü ve dili yarattı bana kalırsa.
Bir yazısında Şili edebiyatının asıl gizli temasının söylenen ve yazılan arasındaki uçurum olduğunu söyleyen yazar, Şili'de yazmanın şüpheyle karşılandığını ve yazmadıkları ama söyledikleri kadar, yazıp da söylemedikleri şeylerin bulunduğunu ekliyor. İşte bu uçurumdan beslenen Zambra, hemen her romanında kendisiyle pek de barışık olmayan, birkaç aşk acısı yaşamış, yazar olmaya çalışan, okuduğu, sevdiği yazarlardan bahseden genç erkek ana karakterini yavaş yavaş çocukluğun dehlizlerinde dolaştırır ve söylenen ama yazılmayan anıları birer birer bulup fazla yorum yapmadan, hatırladığı gibi okurun önüne serer.
Bu anılarda her zaman Pinochet baskısıyla geçen bir çocukluk yer alır. Üçüncü romanı Eve Dönmenin Yolları'na dek siyasi herhangi bir konuyu ya da karakteri ele almayan Zambra, Ağaçların Özel Hayatı'nda kısacık bir paragrafla yine Pinochet'yi anımsatır: “Akşamı, sınıftan bir grup arkadaş, birbirlerine aile hikâyeleri anlatarak geçirmişti, ölümle ilgili hikâyeler kendilerini ısrarla dayatıyordu. Orada bulunanlar içinde hiç ölüsü olmayan bir aileden gelen tek kişi Julián'dı ve bu saptama onu tuhaf bir ıstıraba sürüklemişti: arkadaşları, ölen anne babalarının ya da ağbilerinin ve ablalarının evde bıraktıkları kitapları okuyarak büyümüştü. Ama Julián'ın ailesinde ne ölüler ne de kitaplar vardı.” Julián'ın kendi ailesi için düşündüklerinin hemen hemen aynısı bir sonraki roman Eve Dönmenin Yolları'nda da tekrar edilir, bu gibi ayrıntılar, Zambra'nın sevdiği oyunlardandır.
90 sayfalık bir roman elimizdeki, belki bir novella. 90 sayfada Julián'ın bir türlü gelmeyen karısı Verónica'yı beklerken daldığı düşünceler sayesinde yirmi yıl geriye, on yıl ileriye gidiyoruz. Julián'ın ailesini tanıyoruz, anılarında yol alıyoruz, sonra Julián'ın bitirmiş olduğu o kısacık romanı artık genç bir kadın olan Daniela'nın elindeyken görüyoruz, Daniela'nın okuyup da hissettiklerini öğreniyoruz. Bütün bunları kısa, duru ve net, bildiğimiz anlamda edebi olmaktan fersah fersah uzak cümlelerden okuyoruz. Zambra'nın o kısacık romanlarının akıllardan gitmemesinin bir nedeni de dilindeki bu özgünlük. Çiğdem Öztürk'ün başarılı çevirisi bu özgünlüğü hissetmemize olanak sağlıyor.
Verónica eve geliyor mu, bunun pek de önemi yok, çünkü biliyoruz ki romanın bir yerinde okura şöyle denilmişti: “Şimdilik hikâye ilerliyor ve Verónica gelmiyor, bunu akıldan çıkarmamak, bin bir kez tekrarlamak gerek: döndüğünde roman bitiyor, kitap o dönene ya da Julián artık onun dönmeyeceğine emin olana kadar sürüyor.” Kitap sürüyor ve bu Latin Amerikalı yazar has edebiyat okumanın nasıl bir zevk olduğunu anımsatacak yeni okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç
Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
çev: Çiğdem Öztürk
Notos Kitap, Haziran 2015, 91 s.


* Bu yazı Birgün gazetesinin 26 Temmuz 2015 tarihli Pazar ekinde yayımlanmıştır.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Temmuz Çocukları

                                 Vicdanlardaki sızı...
Temmuz Çocukları bir ilk roman. Daha önce iki öykü kitabı yayımlanan Menekşe Toprak, bu kez ustalıklı bir kurgu ve iç içe geçmiş yaşamlarla roman türüne yönelmiş.
Almanya, göçmenler, fabrikalar, çekilen sıkıntılar; tanıdığımız, bildiğimiz konular aslında. Özellikle Türk sinemasında bir dönem çekilen filmlerde bu tema yer alır, izleyici de, mutlaka tanıdığı birileri Almanya'da olduğundan, merakla izlerdi.
Edebiyatta ise önce Fakir Baykurt'la tanıdık oraları, daha sonra başka bir kuşak geldi, Almanca yazan bu nedenle Alman Edebiyatına dahil olan ama Türklerden bahseden yazarlar; Renan Demirkan, Feridun Zaimoğlu, bu yazarların bazıları...
Menekşe Toprak, romanın ana karakterlerinden biri olan Aysu gibi, Türkiye'de doğmuş, sonra Almanya'da okumuş, lise yıllarında tekrar Türkiye'ye dönüp üniversiteye burada devam etmiş. Romanın adı, Toprak'ın Almanya'yı anlatan yazarlardan farkını imliyor. Temmuz Çocukları, bu ayda doğan çocukları değil, anası babası Almanya'ya çalışmaya gitmiş ve geride bırakılmış çocukların temmuzdaki yıllık izin sırasında onlarla hasret gidermesini anlatmakta. Menekşe Toprak romanında hem buradan, geride bırakılmış çocuklardan; hem oradan, çocuklarından ayrılıp ölesiye çalışan ana babalardan söz ediyor. Bu bakımdan roman, en azından benim okuduğum Almanya temalı kitaplardan ayrılıyor, daha önce geride kalanların yaşadıklarını öğrenmeye pek de fırsatımız olmamıştı.
Roman iki ana başlıktan oluşuyor: Paralel Hayatlar ve Ölüm ve Cennet. İlk bölümde üç koldan ilerleyen romanın eksenini 1990'lardaki Ankara oluşturuyor. Aysu, İç Anadolu'nun bir köyünde doğmuş, ablası tarafından büyütülmüş genç bir kadındır. İlkokul yıllarında anne ve babasının yanına gittiği Almanya'dan lisede dönmüş, Ankara'da ağbisi ve teyzesiyle yaşamaya başlamıştır. Çocuk yaşlarında çektiği ana babasızlık, ergenlik döneminde Almanya'da yaşadığı yabancılık ve genç kızlığında hiç bilmediği bir şehirde yaşadığı yalnızlık, Aysu'nun yaşamında, içe kapanık ve sıkılgan olmasında büyük rol oynamıştır. Duygularını döktüğü satırlar, yaşamının önemli kesitlerini anlattığı öykülere dönüşmektedir. Bu öyküler romanın kurgusunda bazen bölümleri birleştirici bazen de detayları aydınlatıcı bir öneme sahip. Aysu'nun yeni ayrıldığı sevgilisini unutma çabaları, yeni birileriyle tanışma heyecanının sürdüğü yirmi dört saatlik bir zaman dilimi, romanın ilk bölümünün Türkiye kısmını oluşturmakta.
 Romanın Almanya kısmında, yine 31 Aralık'tan 1 Ocak sabahına kadar sürecek olan yirmi dört saatlik zaman diliminde, hem Aysu'nun anne ve babasının yılbaşı yalnızlıkları, hem de sonraları aile için önemi ortaya çıkacak olan Klaus'un korkaklığı anlatılmakta.
Almanya'da yaşayan birinci kuşak Türkler, Aysu'nun anne ve babası Şükriye Hanım'la Sabri Bey'dir. Yıllarca fabrikada çalışıp emekli olmuş, zamanında çocuklarını arkalarında bırakarak hasret çekmiş, bir de üstüne herkesin bir tarafa çekip gitmesiyle yalnız kalmışlardır. Kendilerini anne-baba hissettiren tek çocukları Aziz'dir, Aziz Almanya'da doğup büyümüş, Almanlarla arkadaş olabilmiş ve iş hayatına atılmış üçüncü kuşak Türkleri temsil etmekte.
Yabancılarla iş dışında görüşmemiş, Türkiye'de yaşar gibi yaşayan birinci kuşak ve özgüveni daha gelişmiş üçüncü kuşak arasında ise romanda Süheyla'nın temsil ettiği üzere bir ikinci kuşak var. Aysu'yu büyüten abla Süheyla, kırılganlığı, mutsuzluğu ve depresyonuyla ailenin zayıf halkası. Sabri Bey'in yıllarca çektiği vicdan azabına kurban olarak istemediği biriyle evlendirilir, genç kızlık yaşlarında Almanya'ya götürülür, uyum sağlayamaz, boşanır, bir Alman'a âşık olur, apar topar yeniden evlendirilir, yıllar süren ilaç tedavileri de böylelikle başlar.
Süheyla, ilk bölümün geçtiği yirmi dört saatlik bölümün çatısını oluşturuyor, buna rağmen hep annesinin, babasının ya da Aysu'nun iç sesinden dinlediğimiz bir Süheyla var. Aslında o kimdir, ne ister, sessiz telefonlar ne demektir, bilemiyoruz. Yazar, doğru bir kararla romanın asıl kahramanını okura bırakmış.
Almanya'daki diğer karakter Klaus, yıllar önce Süheyla'yla gizli bir ilişki yaşamış bir Alman. Süheyla'nın aşkına karşılık, bu ilişki onun için sadece bir kaçamak olduğundan, işlerin ciddiye bineceğini anladığı an çözümü kaçmakta bulur. Bu kaçışın nelere yol açtığından hiç haberi olmamış, haberi olsa da konforundan ve ailesinden vazgeçmeyecek kadar bencil biridir Klaus. 68'in etkin öğrencilerinden biri olmasına karşın, hayata, gidişata kendini kaptırmış, geçmişi hakkında pek de düşünmemeye çalışan korkak biri olarak çizilen Klaus, romanın en etkisiz karakterlerinden biri. Türkler hakkında doğru düzgün hiç düşünmemiş, Süheyla'yla ilişkisi varken bile onları tanımaya korkmuş, "ülkedeki yabancılar" olarak görmüş biri. Yılbaşı için kendisini arayan gizemli Türk'ü ararken, Süheyla hakkında bilinmeyenleri aydınlatmakta.
Bu üç kol romanın ilk bölümünde birleşmiyor, her bölümde her biri ayrı şeyler düşünüyorlar, yaşıyorlar. Yeni yılın ilk gününde yaşananlara dek...
İkinci bölüm Ölüm ve Cennet, iki yıl sonrasını anlatmakta, Aysu, Aziz, Sabri Bey ve Şükriye Hanım, hayatındaki değişiklikleri, romanın gizli kahramanı Süheyla'ya borçlular. Bu borçla vicdanları temize çıkacak mı, yoksa azapları daha da mı büyüyecek, sanırım kitabın bana bıraktığı en büyük soru bu oldu.
Menekşe Toprak oldukça başarılı bir kurguyla ilerletmekte romanı. Göçmenlik, yabancılık, mezhep farklılığı gibi birçok sorunu işlemesine karşın, bu soranlar karakterlerin derinliğini oluşturduğundan, okuyucuyu rahatsız etmemekte. Açılmayan telefonlar, kabuslarda görülen kopmuş el gibi detayları neredeyse sinematografik bir biçimde, okuyuda merak unsuru uyandıracak ve daha sonra bu merakı usulca tatmin edecek bir sistemle vermekte.
Tüm karakterlerin gün gelip de yalnız kendilerini düşünmeye başlamış olmaları, dışardan bakıldığında mutlu aile denilen kavramın aslında ne kadar sahte ve içi boş olduğunu da gösteriyor. Süheyla'yı düşündüklerinde her karakterin içini bir an için burkan vicdan azabı, ikinci dakikada yerini "aman ne gelirdi elimizden" gibi bir boşvermişliğe bırakıyor, üçüncü dakikada ise hızla akan yaşamın çekiciliği üstün geliyor, o sızı unutuluveriyor. Yeni yılın sabahında düğümün çözülmesini sağlayacak olan adım, Aziz'in uzun zamandır görmediği Süheyla'dan borç istemeye niyetlenmesi. Menekşe Toprak, sadece bu ironiyle bile modern, yalnız ve bencil bireyleri oldukça etkili bir biçimde betimliyor.

Banu Yıldıran Genç


Menekşe Toprak, Temmuz Çocukları
* Bu yazı Notos'un 28. sayısında yayımlanmıştır.

19 Haziran 2015 Cuma

C

Hayatın temel bileşeni olarak: C
Çağdaş İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından birinin romanı kısa bir süre önce Notos Kitap tarafından yayımlandı. Tom McCarthy Londra'da yaşayan, hemen hemen yazdığı her şeyle ses getirmiş, edebiyat dünyasıyla yakından ilgili, genel sekreteri olduğu INS aracılığıyla manifestolar, yazmış, sergiler açmış çok yönlü bir sanatçı. 2010 yılında Man Booker ve Walter Scott ödüllerinin adayı olan C ise en önemli romanlarından biri.
Zadie Smith, Joyce Carol Oates gibi yazarların övgüyle söz ettikleri Tom McCarthy'nin niye büyük bir yazar olduğunu C'yi ancak iki kez okuyarak anlayabileceğimizi düşünüyorum. C adıyla bile tam olarak neyi kastettiğini merak edeceğiniz, romanı okudukça bu soruya bir sürü cevap bulabileceğiniz ve içinden kendinize en yakın olanı seçebileceğiniz bir kitap.
Bu romanı öncelikle bireyin olgunlaşıp toplumla uyum sağlamasının anlatıldığı bir bildungsroman olarak okuyabiliriz. Bir bildungsroman olarak C, Serge Carrefax'ın 1898'de başlayıp 1922'de sona eren yaşamını anlatır. Telgrafla doğuma çağrılan doktorun labirent gibi bahçelerden geçerek Serge'i doğurtmasıyla başlar roman. Serge aynı David Copperfield gibi kafasının etrafında cenin zarıyla doğar, ki böyle doğanların şanslı olduğu söylenmektedir. Doktor bunu söyler ama romanın başında yazarın verdiği izlenim Serge'in çok da şanslı bir aileye doğmadığıdır.
Baba Simeon Carrefax o çağın en büyük yeniliği telgraflar, sinyaller, bakır tellerle haberleşmeyle ilgilenmekte, evi aynı zamanda köyün sağır-dilsiz okulu ve orada öğretmenlik yapmakta. Kendisi de konuşmayı öğrenmiş bir sağır olan anne Carrefax, aile işi olan ipek böcekçiliğini devam ettirmektedir. Mrs. Carrefax Viktorya dönemi İngiltere'sinde alışık olduğumuz üzere ilgisiz bir annedir. Serge ve ablası Sophie neredeyse hizmetçilerin ilgisi ve sevgisiyle büyürler.
Gençlik çağına geldiklerinde Serge, babasının yolunda usta bir sinyalci olma yolunda ilerlerken, ailenin dahisi abla Sophie doğa bilimleri üzerine çalışmayı tercih eder. Sophie'nin tam olarak anlaşılamayan bir buhran sonucu intihar etmesi Serge'in yaşamının dönüm noktalarından biri olur çünkü onun hayatla tam olarak kuramadığı bağı, insanlarla kuramadığı iletişimi Sophie sağlamıştır. Bir iki yıl sonra çektiği sindirim sistemi problemleri nedeniyle Klodebrǎdy kasabasındaki bir kaplıca oteline gider, oradaki babacan doktorun da yardımıyla çektiği ağrıların aslında “mela chole”, kara safra ya da bugünkü deyişle “melankoli”den olduğunu anlarız. İçinde bir yerlerde kendini tutmakta, sıkmakta, kasmakta bu da tüm sindirim sistemini sarsmaktadır. Bunun Sophie'nin ölümünden sonra olması, tam anlamıyla iyileşmenin ise ilk cinsel birlikteliğiyle sağlanması ikinci okuma için soru işaretleri oluşturacaktır kafamızda. Bu bölümde hastalığından, bitmek bilmeyen kürlerden aslında içten içe zevk alan bir Serge kalacaktır aklımızda.
İkini bölüm olan Oluk'ta Serge Carrefax Birinci Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde gözlemci olarak çalışıyor, uçağın arkasında oturup bombalanacak yerleri keşfediyor, gerektiğinde ise pilotla haberleşerek hedeflerin bombalanmasını sağlıyor. Genellikle göklerde geçen bu bölümde Carrefax'ın çok da iyi olmadığını düşündüğü -çocukken gözünde annesinin ipeklerinden birinin olduğunu, dünyayı onun ardından izlediğini düşünüyor- görme duyusuyla yapabildiklerini, perspektif duygusu olmadan çizebildiklerini ve savaşın o vahşi ortamında düşmanı öldürme hazzının nasıl da cinsel orgazma denk geldiğini görüyoruz. Savaşın sonunda bir esir kampına düşen Serge'in kurtulması ise cenin zarının gerçekten uğurlu olduğunu anımsatıyor okura.
Romanın üçüncü bölümü Çarpışma adını taşıyor, Serge savaştan sonra mimar olmak üzere Londra'ya gidecek ama savaşta alıştığı kokain ve eroinin peşinde 1920'lerin bohem gece kulüplerinde kaybolacak, dönemin ünlü ispritizmacılarıyla garip deneyimler yaşayacaktır. Kitabın en kolay okunan, en hareketli ve eğlenceli bölümü Çarpışma, Serge'in eroin bağımlılığı yüzünden neredeyse ölümüne yol açacak bölüm aslında. Sivil hayata çok da uyum sağlayamayan, “Ben savaşı sevmiştim.” diyen Serge tam olarak anlaşılamayan bir karakter olarak aklımıza kazınacak.
Son ve en kısa bölüm olan Çağrı'da kahramanımız iyileştiği evinden Mısır'a doğru yola çıkar. Oradan oraya savrulan Serge'in bilinen görevi bu kez Mısır'da telgraf sistemi için doğru yer tespitidir ama aslında ne yapacağını tam olarak kendi de bilemez. İskenderiye'ye, oradan Kahire'ye, son olaraksa Sedment'e yolculuk yapan Serge, yanındaki arkeologların uzun söylevleriyle kendini Antik Mısır'ın, firavunların, Kleopatra'nın eski zaman hikâyelerinin içinde bulur. Görme ve öğrenme hevesiyle dolaştığı mezarlar olgunlaşmasının son demleridir.
Bildungsroman birinci okumayla tamamlanmış durumdadır, genç bir adamın çocukluktan itibaren erişkinliğe yol almasını hep beraber yaşarız. Peki C'yi diğer modern romanlardan ayıran, Tom McCarthy'i Kafka'ya, Joyce'a, Perec'e yaklaştıran nedir? İkinci bir okumayla her şeyin, neredeyse her şeyin simge olabileceği bir dünyada buluruz kendimizi. Okura ip ucu vermeyen anlatımı, Serge'in iç dünyasını anlamamızı mümkün kılmayan soğukluğu ve olaylara dışardan bakışı, duygularından bahsetmeyişi tahminlerle ilerlememizi sağlar.
Tom McCarthy inanılmaz bir araştırmacılıkla o dönemin teknolojisini, modalarını, savaş tekniklerini en ince ayrıntısına kadar sunmuştur bize. 1900'lerin başı her şeyiyle gözlerimizin önündedir fakat ana karakter Serge Carrefax'ı ne kadar tanıtmıştır?
Anne Carrefax ilgisiz kocasının farkında bile olmadığı kadar iyi bir ipek üreticisidir, oysa afyona bağımlı yaşamaktadır, hatta gündüz bile uyuşmuş bir halde gezerken Serge'in çocukken neredeyse ölümüne yol açmıştır. Sağır olması ve dudak okumayla konuşmayı öğrenmesi büyük ihtimalle kocasının eskiden öğretmeni olduğunu imler okuyucuya. Mutlu mudur mutsuz mudur hiçbir zaman bilemediğimiz annesiyle Serge'in kurduğu en içsel ilişki ipek üzerinedir ki kendisini savaşta kurtaracak olan da ipek bir Alman paraşütüdür.
Sophie'nin titreşimlerini onun ölümünden sonra bile hissedebilecek kadar etkilenen Serge'in ablasına olan duygusu konusunda da McCarthy romanın sonuna dek açık bir kapı bırakacaktır. Enseste yakın bu sevgiyi hissetsek bile romanın sonunda Antik Mısır'da yaygın olan kardeş evliliklerinin detaylı anlatımı, Serge'in ateşler içindeki son hezeyanını açıklayabilir okura. Freud'un o dönem yeni ünlenen teorileriyle yaşananlar özdeşlik taşır.
Sophie'nin kendisinden oldukça yaşlı ve babasının arkadaşı olan devletin üst düzey görevlisi hocasıyla girmiş olabileceği, hatta intiharına yol açan ilişki de satır aralarında sezdirilir. Bu ilişkinin ağır geldiği Sophie, Birinci Dünya Savaşı'na giden tüm olayları sayıklayarak canına kıyar. Bu detay 1915 Ermeni soykırımı olarak bir gazete kupüründe belirir gözümünüzün önünde.
Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ına gönderme yaparcasına uzun ve detaylı bir biçimde anlatılan Klodebrǎdy kaplıca macerası Serge'in olgunlaşmasında önemli bir adımdır, bir kadına ilgi duyacak ve Alman kültürüyle tanışacaktır ki bu kültür kısa bir süre sonra düşmanının kültürü olacaktır.
Romanın adı neden C? Tom McCarthy bu harfi sık sık anıyor romanda, Türkçeye tam olarak çevrilememiş olsa da orijinalinde bütün bölümler C harfiyle başlıyor, Carrefax soyadı birkaç kez belirtildiği üzere C'yle yazılıyor ama C'nin sırrı belki de yaşamın ilk formlarının oluştuğu Mısır'da bulunanlarda:
'Peki ne buldun,' diye soruyor Serge.
'Alçı, kireçtaşı, manganez, bakır, kalsit, granit, ametist, kırmızı yeşim taşı -veya daha scientifique bir biçimde ifade etmek gerekirse: Mn, SiO2, Cu, CaCO3, CaSO4, Sortout C: C her yerde.'
'Cem mi dedin,' diye soruyor Serge.
'Harfi diyorum: C harfini.'
'C nedir?'
'Karbonun simgesi: hayatın temel bileşeni.'”
C, okuması hem kolay hem zor, hem keyifli hem zorlayıcı, farklı bir modern roman. Kaya Genç'in yetkin çevirisiyle Tom McCarthy tanışmak için okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç

C
Tom McCarthy, çev: Kaya Genç
Notos Kitap, 443 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.


4 Haziran 2015 Perşembe

Ölümden Beter Yaşamlar

Dipteki yaşamlar...
Okudukça dertleneceğiniz, dertlendikçe okumaya devam edeceğiniz, bittiğinde yüreğinizdeki taşın ağırlığıyla bir süre hareket edemeyeceğiniz bir kitap yayımlandı yakınlarda, İlker Aksoy'un Ölümden Beter Yaşamlar'ı.
Express ve Roll dergilerinde de yazan İlker Aksoy'un ilk romanı Ölümden Beter Yaşamlar, fakat ustalıklı kurgusu, derin konusu, hiçbir zaman elden bırakmadığı mizahı, farklı farklı anlatım türleriyle göz kırptığı postmodernizmi ve tek bir fazlalık dahi barındırmayan sade diliyle bir ilk romandan çok daha fazlasını sunuyor okura.
Yaşamında tek bir gün bile kaderin yüzüne gülmediği Diler'le sistemde var olmaya çalışan üniversite mezunu Âdem Ziya'nın arkadaşlıklarıdır anlatılan. Bu arkadaşlığın kurulması sancılıdır, Âdem Ziya hayatta akıllı olmayı öğrenmeye çalışmaktadır, yaşadıklarından sonra herkesten her şeyden şüphe duyar ama yine de mayasındaki iyilik kısa sürede ortaya çıkar, kendinden çok daha kötü durumdaki Diler gün gelir en yakın arkadaşı olur. Âdem Ziya'nın dışarıya göstermeye çalıştığı umursamaz, ters tavırlarının değişmesi yazar tarafından öyle incelikli işlenir ki okura önce duvar ördürür sonra da o duvarı cümleleriyle paramparça eder.
Diler'in muhabbetinden kaçmak için çay koymaya gittiğinde evde sadece üç küp şekerin kaldığını özellikle belirtir Âdem, ikisini kendi çayına, birini Diler'in çayına atar. Okur, duvara bir tuğla daha koyar. Oysa Âdem Ziya çayları verirken bir anda iki şekerli olanı Diler'e uzatır. Duvar sallanır. Bu ince ayrıntı aslında son derece insani olanı hatırlatıyor bize, “bencil” olmaya, yaşam karşısında sert olmaya karar vermişken olamamak bu denli basit işte. Romanın sonundaki tiradında Âdem Ziya bunu uzun uzadıya anlatır:
Kürt olsam mesela, dağa falan çıkardım. Ölünce rahmetle anılırdım. Çingene olsam, çalgı çalardım, millet durup durup fotoğrafımı çekerdi. İlkokul terk olsam, mafyaya katılırdım. Akademisyen olsam, gazetelerde, dergilerde insan hakları üzerine yazardım.
Ama ben sıradan, alt orta sınıfa mensup bir adamdım.
Ve bana biçilen görev, oralardan düşmemek, mümkünse de üst orta sınıfa çıkmaktı.”
Âdem Ziya bu amaç için politik ortamları, bir zamanlar komün olarak yaşanan evini bırakır, bir süre kafasını dinler, sonrasında ise köle düzenindeki işine başlar.
Bu arada Âdem Ziya'nın iç sesi, ona akıl veren dış sesler olarak tiyatro formunda belirir romanda. Kendisiyle çeliştiği yerlerde farklı farklı kişiler ona ders verir, “adam” olmasını, gerçekçi olmasını, bu dönemde iyi olmanın mümkün olmadığını söyler. Bu çelişki ve yansıtılış biçimi romanı bir yanıyla Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına yaklaştırmaktadır.
Romanda karakterler yaşadıklarını birinci kişi ağzından anlatırlar fakat İlker Aksoy bunda da farklı bir biçem denemiştir. Her karakter diğerinin lafını bittiği yerden alır, anlatıcı değişir. Böylelikle Âdem Ziya'nın gözünden bir olayı öğrendiğimizin hemen ardından Diler'in lafı almasıyla onun bu olayı nasıl gördüğünü ve sonrasını öğrenebiliyoruz. Bu farklı biçem sayesinde uzun zaman birbirine güvenemeyen bu iki karakterin her şeyi nasıl farklı yorumladığını da anlayabiliyoruz.
Diler'in hayatını ta en başından, annesinin genç kızlığından başlayarak dinleriz onun anlattığı kısımlarda, Âdem Ziya'nın inanmaya inanmaya dinlediği masalsı ve sevgi dolu bir hikâyedir ana-oğulun hikâyesi. Sevgi ve şanssızlık dolu, birbirine tutunmuş bu iki insanın başına gelenler, her şeyin günbegün kötüye gitmesi, Diler'in ameliyat ve para umudunu bir reality show'a bağlamasına kadar gidecektir. Roman adını bu programdan alır: Ölümden Beter Yaşamlar. Diler bu yaşamları izledikçe kendisinin bile iyi durumda olduğuna inanmaya başlar, programa çıkar da bahtsız yaşamını anlatırsa, seyirci de bu bahtsızlığı beğenip reytingleri yükseltirse ameliyat parası kanal tarafından karşılanacaktır. Bu umudunu da yitirmesi hayatla, gerçeklikle bağını yitirmesine yol açar.
Hangi birine üzüleceğimizi bilemediğimiz karakterler yaratmış İlker Aksoy. Çaresizce debelenen, yaşama tutunmaya çalışan, devrimci dostlarından kazık yedikçe hayaller dünyasına kapılan Diler, gençliğinin tüm enerjisi, umudu tükenmiş, kötülüğe karşı koymaya çalışan ama gücünü kaybeden Âdem Ziya ve bu karakterlerin ardında bir yandan vahşi kapitalizmin tırmanışa geçmesi, bir yandan ekonomiyi çökerten 2001 krizi... Her şeyin bu kadar gerçek ve bu kadar kötü olması alıkoyacak mı bizi okumaktan? Tabii ki hayır, her satırda yediğimiz darbelerle beraber, ağzımızdaki kekre tatla okumaya devam edeceğiz çünkü Diler'in Ölümden Beter Yaşamlar'ı izleyip durması gibi, belki bizim de daha kötüsünü okumaya ihtiyacımız var.

İlker Aksoy'un anlatıcı değiştirdiği bölüm geçişleri, aradaki italikle yazılmış kısımlarda anlattığı farklı ve mutsuz yaşamlar, bu yaşamların arasında kurduğu bağ, tiyatro oyunu formundaki bölümlerin içerdiği kara mizah, Diler'in söylediği türküler, romanın çaktırmadan bizi sürüklediği gerçeküstü ortam... hiçbiri anlatılanların acılığını unutturmuyor fakat anlatımdaki farklılık ve özgünlük bu acılığın üstünü kapatıyor.
Sel Yayıncılık bir kez daha usta işi bir ilk romanla gönlümüzü kazanıyor. İlker Aksoy'un bundan sonra ne yazacağını merakla bekleyeceğiz.

Banu Yıldıran Genç
İlker Aksoy, Ölümden Beter Yaşamlar, Sel Yayıncılık, 317 s.
* Bu yazı Notos'un 52. sayısında yayımlanmıştır.

29 Mayıs 2015 Cuma

İstanbul İstanbul

Yeraltından yer üstüne İstanbul
Kirk'te uzun süredir yabancı kitap tanıttığımı hafif bir vicdan azabıyla fark etmemin hemen ardından birbirinden güzel Türkçe romanlar yayımlandı. Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'u da onlardan biri. Daha önce Masumlar'da dili kullanımının, masalsı anlatımının ve Batı ve Doğu edebiyatlarından apayrı biçimlerde yararlanmasının farkına vardığımız Burhan Sönmez bu romanıyla çıtayı daha da yükseltmiş, bambaşka bir kent romanı yazmış.
Sokakta gördüğümüz her 10 kişiden 8'inin çekip gitme planları yaptığı, hafta sonu bir başka kalabalık, hafta içi bir başka dertli kentimiz İstanbul. Kimsenin terk edemediği bir sevgili sanki, Tevfik Fikret'in bundan yüz küsur sene evvel Sis şiirinde anlattığı gibi. Bu romanda da ana karakter İstanbul, anlatılan her öyküde kendisine pay biçilen, güzelliği anlatıla anlatıla bitirilememiş, görmeden ölünmemesi gereken İstanbul...
Oysa İstanbul'u böylesi severek anlatanlar, onu masal kişisi gibi yüceltenler İstanbul'un karanlık dehlizlerinde, yer altında işkence görenler, İstanbul'un kaybedenleri, asırlardır kaybetmeye mahkum olmuşları...
Romanda dört karakter aracılığıyla yaşananlar, yaşatılanlar, hayaller anlatılmakta. Devrimci bir örgütte yer alan Öğrenci Demirtay, yine devrimci bir örgütün ele başlarından olmakla suçlanan Doktor, sonradan aralarına katılan ve politik bir suçu bulunmayan Berber Kamo, dağlardan kopartılıp getirilen Küheylan Dayı. On bölümden oluşan romanda her bölüm bu dört karakterden birinin anlatıcılığıyla biçimleniyor. Her bölüm bir günü anlatıyor, on günün sonunda ise roman bitiyor.
Burhan Sönmez romanda özellikle Decameron'un adını geçiriyor, hatta ölümden kaçan on kişinin on günde birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşan bu kitabı Doktor, çıkınca mutlaka okumak üzere Küheylan Dayı'ya tavsiye ediyor. İstanbul İstanbul'da geçen on gün, edebiyatın mucizesiyle Yunanca On Gün anlamına gelen Decameron'la buluşuyor.
Romanda anlatıcı olmayan, karşı zindanda kalan ve sadece havaya sözcükler yazarak haberleşilen Zinê Sevda tek kadın karakter diyebiliriz. Küheylan Dayı gibi bir gerilla olduğu sezdirilen Zinê Sevda'nın suskunluğu hakkında Notos'a verdiği röportajda şunları söylüyor Sönmez: “Erkeklerin konuştuğu bir dünyadayız. Kadınlar, acılarını ve umutlarını, söze gerek duymadan ortaya koyar. Onların suskunluğu zayıflık değil, yeni bir dil arayışıdır.” Nitekim, Zinê'nin işkenceden dönen harap olmuş hâldeki Küheylan Dayı'yı kucaklamak için gösterdiği direniş, sessizliğinden gelen güç, diğerleri için de tetikleyici olur.
Babasından İstanbul masalları dinleyerek büyüyen ve ona ancak zindanda kavuşan Küheylan Dayı yer altında da olsa İstanbul'u yaşamakta kararlıdır, bir oyun başlatırlar böylece, sadece Berber Kamo'nun katılmadığı bu oyunda, Boğaz'a karşı rakı da içerler, Kızkulesi'ni izlerken sigara da tellendirirler. Külleri yere düşmesin diye küllükler, mezelerin dizili olduğu kayık tabaklar eşlik eder bu hayallere. Yeraltının İstanbul'u böyle zamanlarda yer üstünün İstanbul'una karışır, İstanbul İstanbul'un nasıl bir kent romanı olduğu iyice çıkar açığa.
Anlatıcılar farklı olmasına rağmen Burhan Sönmez'in ustalıklı kurgusu sayesinde farklı zamanlarda aynı kişilere de rastlarız, birbirleriyle pek de ilgisi olmayan bu dört karakter bir biçimde bir yerden değmiştir birbirinin yaşamına. En gizemli karakter olan Berber Kamo, diğerleri gibi acısını paylaşarak azaltmaya çalışmaz, kendi içinde büyütüp patlatmak ister sanki, bir an önce ölmek, bir an önce İstanbul'dan, anılarından kurtulmak ister. Geçmişinde ona en çok acı veren kişi, karısı Mahizer, daha sonra bir başka karakterin hikâyesine sızacaktır.
İşkenceden değil konuşup yoldaşlarını ele vermekten korkan Öğrenci Demirtay romanda geçen on günün sonunda artık umudunu kaybetmeye yaklaşır, gençliğinin de verdiği toylukla kendini, yeraltında “insanlık” adına ölürken yer üstündeki İstanbulluları sorgular. Bütün bu sorgular, suçlamalar bir derviş olgunluğundaki Küheylan Dayı'nın, bir bilge kişi Doktor'un telkinleri, hikâyeleriyle savuşturulur.
Romanın sonlarına doğru asıl hikâyesini öğrendiğimiz Doktor, umudun, iyiliğin temsilcisidir sanki. Ne bezginliğe, ne umutsuzluğa yer vardır dünyasında. Boğaz'a bakan balkonunda, kaybettiği karısının o güzel sesiyle kaydettiği Türk Sanat Müziği şarkılarını dinlerken düşmüş olduğu yeraltındaki soğuk, pis zindan bile onun inancını sarsmaz. Romanda sadece bir kez, neredeyse on günün sonunda, sarsılıp dağılmasına tanık oluruz Doktor'un.
Romandaki onuncu günü Küheylan Dayı anlatır. İlk defa geldiği İstanbul'u düşünür, yeraltından kurtulunca yapacaklarını anımsar, hayalle gerçek iç içe karışır... “Doktor'un evinin balkonunda içecektik. Hayalimiz öyleydi. Karşıdaki semtler bir bir ışıklarını yakarken her birinden alımlı bir parça seçecektik. Üsküdar, Kuzguncuk, Altunizade, Salacak, Harem, Kadıköy, Kınalıada, Sultanahmet, Beyazıt diye sayacak, minare boylarından camileri tanıyacak, araba kornalarından trafiğin ne yanda sıkıştığını anlayacaktık. Yüzyıllardır insanlar bu kenti mahvetmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Kırmış, dökmüş, sıkışık binaları üst üste yığmışlardı. Onca kötülüğe rağmen İstanbul'un nasıl direndiğine, nasıl hâlâ güzel kalabildiğine hayret edecek, onun tükenmeyen cazibesine kapılacaktık.”
Yazının başında da belirttiğim gibi merkezinde İstanbul olan bir roman yazmış Burhan Sönmez. Romanına meseller, bilmeceler, mutlaka ama mutlaka İstanbul'da geçen esrarengiz hikâyeler katarak Doğu anlatısıyla Batı tekniğini buluşturmuş. On günü boğazında bir yumru, gözlerinde yaşla tamamlayan benim gibi okurlar için ise umudu hiç ama hiç eksik etmemiş.

Banu Yıldıran Genç

Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul
İletişim Yayınları, 2015, 228 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2015 sayısında yayımlanmıştır.


Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...