Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Tuhaf Şeyler Oluyor

Birtakım tuhaflıklar... Fantastik edebiyat tam benim harcım olmasa da “tuhaf” şeyler okumaya bayılıyorum. Aylak Kitap geçen sene okuyup unutamadığım Zeplin'den sonra yine farklı bir kitap yayımladı. Kelly Link'in yazdığı Tuhaf Şeyler Oluyor, sözlü edebiyattan, masallardan, destanlardan, söylencelerden beslenen öykülerden oluşuyor, tüm öykülerin ortak yönü bilimkurgu ya da fantastik edebiyat olmaktan çok, tuhaflıklar barındırmaları diyebiliriz. Arka kapağında Karen Russell'dan alıntılanan söz aslında tam da bunu ifade edebilecek nitelikte: “Kelly Link'in hiçbir tarza sığmayan eserini sınıflandırmak zorunda olan biçare kütüphanecilere üzülüyorum.” Ölünce gittiği ve neresi olduğunu bilmediği araf misali bir yerden, adını unuttuğu karısına durmadan mektuplar yazan bir adam; takma bacaklı anne ve takma burunlu babası, bir de arada bir köpek gövdesine bürünme ihtimali olan, dünyalar güzeli bir genç kızın aşkı uğruna tuhaflığa alışan delikanlı; anne ve babasından uzakta, mutsu…

En Çok Onu Sevdim

Yıkılan evler, atılan eşyalar... Ne zamandır beklediğim bir şeydi büyük şehirlerde yaşamımızı cehennem azabına çeviren “kentsel dönüşüm” hakkında bir şeyler okumak. Neyse ki bir yazar, hem de mimar olan bir yazar bu ruhsuz dönüşümü kurgunun merkezine alan bir roman yazdı da, yalnız olmadığımı hissettim. Gamze Güller iki öykü kitabından sonra ilk romanı En Çok Onu Sevdim'de günlük rutinlerimizde kaybettiğimiz ince duygularla okurun kalbine giden yolu kolayca bulabiliyor. İncecik bir kitap En Çok Onu Sevdim. Uzun zamandır birlikte olan Asuman ve Mete'nin süper lüks bir siteden alacakları daireyi görmeyi gitmesiyle başlayan romanda, site – apartman – mahalle gibi kavramların sorgulanacağını Asuman'ın düşündükleri aracılığıyla hemen hissedebiliyor okur. “Asuman bütün korkunçlukları, çirkinlikleri, kiri pasağıyla bu evi kirletmeye gelmiş gibi hissetti kendini. Yalnızca fotoğrafı çekilmesi için tasarlanmış, insanı dışlayan, dekor bir ev. Bu evin onun hikâyesine ihtiyacı yoktu. Tam…

Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz

Yıllar sonra gelen bir ilk roman Semih Gümüş'ün romanını “yeni çıkanlar” listesinde gördüğümde birçok okur gibi ben de şaşırdım. Tabii ki hemen okudum. Bugüne dek, tanıdığım bir yazarın kitabı hakkında yazmadığım için bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı emin değildim, ya beğenmezsem, objektif olamazsam diyordum... Neyse ki romanın daha ortalarında bu kuşkularım uçtu gitti, Semih Gümüş tanıdığım Semih Abi olmaktan çıkıp yepyeni bir yazar oldu benim için. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, iki yönüyle farklı bir roman. Öncelikle, doğanın bu denli anlatının içinde yer alması, çok de alışık olduğumuz bir şey değil. Yaşadığı zor yılı ardında bırakmak için evini, karısını terk edip bir Ege kasabasına giden Sinan'ın hikâyesi anlatılan, bu hikâyenin en önemli kahramanlarından biri de her şeyiyle doğa; başta zeytin ağaçları, türlü türlü kuşlar, deniz, yılanlar, meyve bahçeleri, köpekler... Sinan politik sebeplerle atıldığı zindanda yaşadıklarının üstesinden gelmeye çalışırken bir yanda…

Hammadde

Yazar olmanın dikenli yolları Geçtiğimiz ay yayımlanan Hammadde, çağdaş Alman Edebiyatının önemli yazarlarından Jörg Fauser'in ilk ünlendiği roman sayılabilir. Fauser, 1944 yılında doğmuş. Özgeçmişine bakarsak gazeteci, yazar, çevirmen, vicdani retçi ve ex-junky gibi birçok titre sahip. Bir dönem İstanbul'da yaşayan, havaalanında bagaj işçiliği, gece bekçiliği gibi işler deneyen Jörg Fauser 1974'ten itibaren yazarlıkla geçinmiş.1987 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeden yazarın birçok romanı bulunuyor. Hammadde, otobiyografik bir roman olarak adlandırılabilir. İstanbul'da başlayan roman daha ilk satırlardan anlatıcı Harry Gelb'le Jörg Fauser arasındaki benzerlikleri ortaya koyuyor. Bugün bize rüya gibi gelen 68'li yıllarda Sultanahmet'te bir otelde kalan Gelb, tüm gerçekçiliğiyle, Sultanahmet'teki hippi tayfasını, Tophane'nin tehlikeli kahvelerini, turistler için bir nevi kesişme noktası olan muhallebicileri anlatıyor. Ressam olmak isteyen…

Friedrich Balkonunda

Ütopyadan distopyaya... Carlos Fuentes'in ölmeden önce tamamladığı son romanı Friedrich Balkonunda Can Yayınları tarafından yaz başında yayımlandı. 1928'de Panama'da doğan yazar çağdaşları Marquez ve Llosa gibi Latin Amerika Edebiyatında çığır açan isimlerden oldu, İspanyolca yazan yazarlara verilen ödüllerin hemen hepsini kazandı, 2012 yılında vefat ettikten sonra ise Meksika devleti tarafından her yıl doğum gününde verilmek üzere adına bir ödül adandı. Romanlarında tarihi bir gerçeklikten yola çıkarak onu büyülü bir biçimde işleyen yazarın asıl amacı her zaman insan ruhunun karmaşası ve özü olmuştur. Gerçeğine benzer bir biçimde hayalî ülkeler yaratsa da, gerçek kişilerden yola çıkıp bambaşka karakterler yaratsa da asıl derdi hep “insan”dır. İşte bu son romanında da “Neyse ki tamamlayabilmiş!” dedirtiyor okurlara çünkü Friedrich Balkonunda'yı okuyunca göreceksiniz ki bu roman olmadan Fuentes eksik kalırdı. Meksika ulusal marşının dizeleriyle adlandırılmış dört bölümden …

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi... Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum. 800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır. Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besli…

Ağaçların Özel Hayatı

Anılardan beslenen eşsiz bir edebiyat...
Pek bilmiyordum ama en azından şunu biliyordum: kimse kimsenin adına konuşamaz. Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız.” Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları
Siyasi tarihiyle, insanlarıyla bizlere benzediği iddia edilen Latin Amerika, edebiyat konusunda her zaman öncü, farklı ve iyi olmaya devam ediyor. Günümüzde Mario Bellatin, Juan Pablo Villalobos ve Alejandro Zambra, ne yazsalar tekrar tekrar okurum diyebileceğim Latin yazarlardan ilk aklıma gelenleri. Şilili Alejandro Zambra oldukça genç bir yazar, 1975 doğumlu. Geçtiğimiz ay Notos tarafından yayımlanan Ağaçların Özel Hayatı, ikinci romanı. Bu yazı umarım ilk romanı Bonzai'yi okuduğum günden beri tavsiye ettiğim arkadaşlarımın “ne anlatıyor?” sorularına veremediğim yanıtların yerini doldurur. Çünkü Zambra “ne anlattığından” çok “nasıl anlattığının” incelenmesi gereken bir yazar. Türkçede yayımlanmış üç kitabı v…

Temmuz Çocukları

                                 Vicdanlardaki sızı... Temmuz Çocukları bir ilk roman. Daha önce iki öykü kitabı yayımlanan Menekşe Toprak, bu kez ustalıklı bir kurgu ve iç içe geçmiş yaşamlarla roman türüne yönelmiş. Almanya, göçmenler, fabrikalar, çekilen sıkıntılar; tanıdığımız, bildiğimiz konular aslında. Özellikle Türk sinemasında bir dönem çekilen filmlerde bu tema yer alır, izleyici de, mutlaka tanıdığı birileri Almanya'da olduğundan, merakla izlerdi. Edebiyatta ise önce Fakir Baykurt'la tanıdık oraları, daha sonra başka bir kuşak geldi, Almanca yazan bu nedenle Alman Edebiyatına dahil olan ama Türklerden bahseden yazarlar; Renan Demirkan, Feridun Zaimoğlu, bu yazarların bazıları... Menekşe Toprak, romanın ana karakterlerinden biri olan Aysu gibi, Türkiye'de doğmuş, sonra Almanya'da okumuş, lise yıllarında tekrar Türkiye'ye dönüp üniversiteye burada devam etmiş. Romanın adı, Toprak'ın Almanya'yı anlatan yazarlardan farkını imliyor. Temmuz Çocukları, bu…

C

Hayatın temel bileşeni olarak: C Çağdaş İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından birinin romanı kısa bir süre önce Notos Kitap tarafından yayımlandı. Tom McCarthy Londra'da yaşayan, hemen hemen yazdığı her şeyle ses getirmiş, edebiyat dünyasıyla yakından ilgili, genel sekreteri olduğu INS aracılığıyla manifestolar, yazmış, sergiler açmış çok yönlü bir sanatçı. 2010 yılında Man Booker ve Walter Scott ödüllerinin adayı olan C ise en önemli romanlarından biri. Zadie Smith, Joyce Carol Oates gibi yazarların övgüyle söz ettikleri Tom McCarthy'nin niye büyük bir yazar olduğunu C'yi ancak iki kez okuyarak anlayabileceğimizi düşünüyorum. C adıyla bile tam olarak neyi kastettiğini merak edeceğiniz, romanı okudukça bu soruya bir sürü cevap bulabileceğiniz ve içinden kendinize en yakın olanı seçebileceğiniz bir kitap. Bu romanı öncelikle bireyin olgunlaşıp toplumla uyum sağlamasının anlatıldığı bir bildungsroman olarak okuyabiliriz. Bir bildungsroman olarak C, Serge Carrefax'ın…

Ölümden Beter Yaşamlar

Dipteki yaşamlar... Okudukça dertleneceğiniz, dertlendikçe okumaya devam edeceğiniz, bittiğinde yüreğinizdeki taşın ağırlığıyla bir süre hareket edemeyeceğiniz bir kitap yayımlandı yakınlarda, İlker Aksoy'un Ölümden Beter Yaşamlar'ı. Express ve Roll dergilerinde de yazan İlker Aksoy'un ilk romanı Ölümden Beter Yaşamlar, fakat ustalıklı kurgusu, derin konusu, hiçbir zaman elden bırakmadığı mizahı, farklı farklı anlatım türleriyle göz kırptığı postmodernizmi ve tek bir fazlalık dahi barındırmayan sade diliyle bir ilk romandan çok daha fazlasını sunuyor okura. Yaşamında tek bir gün bile kaderin yüzüne gülmediği Diler'le sistemde var olmaya çalışan üniversite mezunu Âdem Ziya'nın arkadaşlıklarıdır anlatılan. Bu arkadaşlığın kurulması sancılıdır, Âdem Ziya hayatta akıllı olmayı öğrenmeye çalışmaktadır, yaşadıklarından sonra herkesten her şeyden şüphe duyar ama yine de mayasındaki iyilik kısa sürede ortaya çıkar, kendinden çok daha kötü durumdaki Diler gün gelir en yakın …

İstanbul İstanbul

Yeraltından yer üstüne İstanbul Kirk'te uzun süredir yabancı kitap tanıttığımı hafif bir vicdan azabıyla fark etmemin hemen ardından birbirinden güzel Türkçe romanlar yayımlandı. Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'u da onlardan biri. Daha önce Masumlar'da dili kullanımının, masalsı anlatımının ve Batı ve Doğu edebiyatlarından apayrı biçimlerde yararlanmasının farkına vardığımız Burhan Sönmez bu romanıyla çıtayı daha da yükseltmiş, bambaşka bir kent romanı yazmış. Sokakta gördüğümüz her 10 kişiden 8'inin çekip gitme planları yaptığı, hafta sonu bir başka kalabalık, hafta içi bir başka dertli kentimiz İstanbul. Kimsenin terk edemediği bir sevgili sanki, Tevfik Fikret'in bundan yüz küsur sene evvel Sis şiirinde anlattığı gibi. Bu romanda da ana karakter İstanbul, anlatılan her öyküde kendisine pay biçilen, güzelliği anlatıla anlatıla bitirilememiş, görmeden ölünmemesi gereken İstanbul... Oysa İstanbul'u böylesi severek anlatanlar, onu masal kişisi gibi yücelte…