30 Ocak 2017 Pazartesi

Agatha Christie

Okumayı sevmeyen çocuklar ve Agatha Christie

Çocukken okuduğum bazı kitapların arkasında el arabasıyla kitap taşıyan bir çocuk figürü vardı. O resme dalar giderdim. Tüm hayalim o el arabasını dolduracak kadar kitaba sahip olmaktı. Öğretmenlerin önerdiği Gülten Dayıoğlu ve Kemalettin Tuğcu'lar doluydu evde ama kitap okumanın zevkini bu yazarlarda bulduğumu pek de söyleyemem. Onlu yaşlarımın ilk bir iki yılı Enid Blyton ve Yaramaz Kızlar serisi sayesinde rüya gibi geçmişti. Daha küçükken Gizli Yediler ve Afacan Beşler serilerini de okumuştum ama artık farklı bir şeyler arıyordum.

Bilinçli bir biçimde kitaplarını topladığım ilk yazar olan Agatha Christie'yi nasıl keşfettim hiçbir fikrim yok. O kadar hızla ve aşkla okumaya başladım ki, bir süre sonra kendi başıma sahaflara gidip eski baskılarını bulmaya başlamıştım bile. Bu süre hazırlık okuduğum bir yıl olsa gerek çünkü çok net hatırladığım bir şey var ki altıncı sınıfta coğrafya öğretmenimle Agatha'larımızı değiş tokuş edecek kadar kitabım birikmişti. Kendimi durduramıyordum, ilk başta Miss Marple'ı severken yaşım ilerledikçe Mösyö Poirot'ya hayran olmuştum. Gönül ve Gülten Suveren'in doğal çevirilerini ve kitapların başında öznel yorumlarıyla hazırladıkları kim-kimdir bölümünü ayrıca seviyordum. Ortaokul yıllarım biterken herhalde Türkiye'de yayımlanmış çoğu Agatha Christie macerasını da okumuştum.

Lise yılları tabii ki daha farklı, daha edebiydi... Artık deliler gibi polisiye okumayı bırakmış, Türk ve dünya edebiyatının bilinmeyen dehlizlerine dalmıştım. Tam da olması gerektiği gibi. Sınıfta en yakın arkadaşlarımdan biri kitap okumayı sevmediğini söyleyip duruyordu, ortaokuldayken dedesi zorla Rus klasiklerini okutmuştu. Kendi kendime kitap seçimime karışmayan bir ailem olduğu için şükretmiştim. O zamanlar sezdiğim şeyi bunca yıllık okurluk ve öğretmenlik deneyimimden sonra artık net bir cümleyle söyleyebilirim: Yanlış yaşta yanlış kitabı okutmak çok vahim bir hata.
Bahsettiğim yıllardan bugüne yayıncılıkta çok şey değişti. Çocuk kitaplarının önemi anlaşıldı, sadece bu işi yapan yayınevleri kuruldu, hatta son beş senedir gençlik yayıncılığı da revaçta. Ama bunlara rağmen yeni tanıştığım öğrencilerimde hâlâ aynı hataya rastlıyorum. Bilinçli ebeveynlik ya da öğretmenlik yapmaya çalışanların ve bu çağda hâlâ dümdüz mesaj vermeyi yeğleyen yazarların da katkısıyla birçok çocuk okumayı sevmediğini düşünüyor. Bu nedenle liseye başladıklarında ilk okuttuğum kitap şaşırtıyor genellikle onları. "Evet, dersimiz edebiyat, dört sene boyunca birçok kitap okuyacaksınız, bazen sıkılacaksınız ama önce okumayı bir serüvene dönüştürelim, ilk kitabımız Agatha Christie'den On Küçük Zenci." diyorum.

Adını duymuş olsalar da çok bilmedikleri bir yazar Christie, merakla On Küçük Zenci'ler alınıyor ve her ders bir sürü yorum yapılarak hızla okunuyor. Sonrası ise hep aynı, "Hocam, başka hangi kitabını tavsiye edersiniz?", "Hocam ben bunu aldım, okudunuz mu?" gibi sorularla gelen öğrenciler, kütüphanemdeki kitapları paylaşmamla sonuçlanan harçlık sorunları. Üzerinde numaram ve 6-B yazan kitaplarımın yıpranmasın diye hemen okunması, değiş tokuş süreci, Marple mı Poirot mu tartışmaları... Ve kitaplar okunduktan sonra BBC'nin çektiği üç bölümlük muhteşem On Küçük Zenci uyarlamasını izleyerek yaptığımız final...

Agatha Christie kitapları en sevdiğim kaçış yöntemim. Canım mı sıkılıyor, gündem çok mu korkunç, yüreğimi sıkıştıran kitaplar mı okudum... ilk fırsatta elime bir Agatha Christie alıp yeniden yeniden okuyorum. Katili hatırlamak hiç sorun değil çünkü Agatha Christie'nin romanlarında İngiltere taşrasındaki iki yüzlülüğü, saçma ahlak anlayışını, sınıf ayrımını, 60'lı yıllarda gençlerin yaşadığı zorlukları, Belçikalı olsa dahi bir yabancının yaşadığı ırkçılığı da okuyorum. Ayrıca hiçbir şeye inancımın kalmadığı bugünlerde o dedektiflerin her ne olursa olsun suçluyu bulacağını, adalete teslim edeceğini biliyorum ve bu beni saçma bir biçimde rahatlatıyor.
En önemli iki dedektif olan Miss Marple'ın da Hercule Poirot'nun da eleştirebileceğimiz tarafları var, Miss Marple tabiri caizse tam bir dedikoducu teyze, her işe burnunu sokuyor ve fil gibi hafızasıyla geçmişten bir şeyleri bulup buluşturuyor. Poirot ise ukala, fazlasıyla titiz bir kendini beğenmiş. Yine de Agatha Christie kısa cümleleri, net tavrı ve konuyu işleyişiyle bir iki kitapta okuru tavlayacak, Miss Marple da, Mösyö Poirot da kendisini sevdirecek. Bu iki birbirinden garip dedektifin çok önemli ortak özellikleri var: Aşka, gençliğe ve adalete inanıyorlar. Yeri geliyor bu ikisi için yalan bile söylüyorlar. Okur zamanla o kadar derin bir ilişki kuruyor ki onlarla bugün tekrar okuyamadığım tek Agatha Christie romanı Poirot'nun son macerası olan Ve Perde İndi. Onun ölümünü okumak yıllar sonra bile çok üzücü.

Polisiye yıllarca üvey evlat muamelesi gördü, edebiyat sayılmadı oysa edebiyatın ne işe yaradığını tam olarak kim biliyor? Okumayı sevdirmesi, kitaplarla ilgili önyargıları yıkması ve yeni yollar açması benim için yeterli. Agatha Christie yeni bir dil, yeni bir imge dünyası yaratmıyorsa da içerikteki yaratıcılığı, ustalıklı kurgusu ve insana dair iyi ve kötüyü açıkça göstermesiyle polisiye edebiyatın hep kraliçesi olacak.

Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.


6 Ocak 2017 Cuma

Hep Eve

Küçük sığınağımız, evimiz...
Evden çıkmaya korktuğumuz bugünlerde sanata sığınmazsam delireceğimi hissediyorum. Benim için kitap okumak demek o süre boyunca gündemden, ölümlerden, tehditlerden uzaklaşmak demek. Sayfaları kapattığım an kâbusun başlayacağını bilsem de bu kaçış, bu sığınma hâli yegâne çözümüm. Belki de bu nedenle uzunca bir süredir yabancı yazarları okumaya ağırlık verdiğimi, siyasi, politik kitaplardan uzak durduğumu fark ettim. Hiç bilmediğim yerlerden hiç bilmediğim hayatlar okumak geçici de olsa başka bir coğrafyaya ışınlanmak sanki.
Yüz Kitap’ın farklı farklı ülkelerden seçip yayımladığı öykü kitapları bugünler için bire bir. Daha önce yazdığım Mavis Gallant’ın Paris Öyküleri’nden sonra bu kez Güney Afrika’ya gidiyoruz. Henrietta Rose-Innes’in insana dokunan öykülerinin toplandığı Hep Eve, evin bizler için artık başka bir anlam ifade etmesiyle çok denk düşüyor. Bambaşka yerlere uzanan, farklı yaşamlardan çıkıp gelmiş kahramanların ortak noktası kendileriyle yüzleşmelerini sağlayacak anları yaşıyor olmaları. Bu yüzleşme kısacık bir sabahta, bir cumartesi öğleden sonrası, yıllar süren bir evliliğin herhangi bir gününde, sabah koşusunda yaşanabilir. Önemli olan okurun bir anda kendini Rosa-Innes’in o inanılmaz gözlem yeteneğiyle anlatmayı seçtiği zaman kesitinde bulması.
Güney Afrika edebiyatı iyi bildiğim bir edebiyat değil, Güney Afrika Cumhuriyeti de pek bildiğim bir ülke değil fakat farklı coğrafyalardan bir şeyler okumanın büyüsü bu kitapta da kendini hissettirdi. Pek çok öykü Cape Town’da geçiyor ve şehrin geçirdiği değişim, yapılaşma, kentsel dönüşüm çalışmaları, hatta sanki İstanbul’dan bahsediyormuşçasına cümleler arasında değinilen toz, inşaat, gürültü neredeyse tüm dünyada aynı dertlerden mustarip olduğumuzu anımsattı bana. Dünyadaki değişime ayak uyduramayan, ayak uyduramadıkça en güvende hissettiği yere, eve dönen insanlarla dolu her yer.
Özellikle çocukları ve kadınları konu alan öykülerinde Henrietta Rosa-Innes daha “içerden” bakarak, unutulmayacak portreler çiziyor. Gerek değişen şehir, gerekse karakterleri hakkında bir röportajda söyledikleri de bu seçimleri niye yaptığını açıklıyor aslında: “Sanırım ben hayatım boyunca bir izleyici oldum, gözlerini dikip bakakalan şu utangaç çocuklardan biriydim, sanırım gündelik yaşantımda gerçeği arayan birinden ziyade kafası karışık bir gözlemciden ibaretim. Aslında tüm dikkatimi yüzeysel boyuta, bir şeylerin yüzeyden görünüşüne verdiğimi söylemek çok daha doğru olur. Özellikle bu kitapta öykülerin büyük bir kısmını doğuran, şehrin beni büyüleyen fiziki yapısı oldu.”
Kadınlardan bahsetmişken Leopar Kapanı ve Yanan Binalar adlı öyküleri anmak gerekir. İlk öyküde içinde hapsolduğunu sandığı evliliğinden ve içtikten sonra evde kırılmadık şey bırakmayan kocasından kaçıp bir hafta sonu otelde kalan Daniela’nın yaşadıkları anlatılıyor. Otelin yakınlarındaki turistik leopar kapanını bulması, kapanın içine kısa süreliğine de olsa girmesi, fiziksel hapisle duygusal hapis arasındaki ince çizgiyi anlamasına yardımcı oluyor. Eve döndüğünde sızıp kalmış kocasının karşısında hissettikleri bu yüzleşmenin sonucu aslında: “Thom’un yüzüne dokunmak için uzandığı o anda bile, kendisinin hangisi olduğunu tam olarak bilmiyordu, leopar mı, avcı mı? Taştan kutunun içinde olan mı, yoksa karşısında durup tuzak kapısının kapanışını tekrar tekrar izleyen mi?”
Yanan Binalar’da ise iki yıllık bir ilişkinin sonundaki Anna yer alıyor. Bir fotoğrafçı ve bir heykeltıraşın ilişkisinin uzaktan görüldüğü gibi ideal olmayacağını, erkeğin farkında bile olmadığı kaba davranışları ve bencilliği yüzünden geldiği yeri, Anna açtığı sergide, çektiği fotoğrafları yan yana görünce anlayacaktır: “Anna galerinin beyaz duvarlarında kronolojik sıraya dizilmiş fotoğrafların hepsine birlikte bakınca anlattıkları şiddet öyküsü karşısında çarpıldı: kan ve morluklar. Yanan binalar. Kapana kısılmış bir kuş. Metal şeytanlar. Bu kadar açık uyarıları nasıl göz ardı edebilmişti?”
Okudukça hem sevinilen bir yakınlık, hem de bütün dünyanın çivisi çıkmış dedirten bir tanıdıklık hissetiriyor Rosa-Innes’in öyküleri. Yazarın üstünde bile durulmayan önemsiz detayları nasıl da cımbızla çekip ustalıkla betimlediğini anlatmak için son bir alıntı yapacağım. Kötü Yerler öyküsünde sarhoş bir gecenin sabahı ayılmaya çalışırken yüzüne dokunan Elly’nin hissettikleri: “Elini yüzüne koyduğunda bir böceğin kanat çırpışları Elly’i şaşırttı – gümüş kirpikler.” Bugüne dek makyajlı, özellikle rimelli uyuduğunda elini gözüne atan herkesin hissedeceği sıradan bir şeydir bu, ama işte iyi yazar bunu bir böceğin kanat çırpışlarına benzeterek tam da on ikiden vurmayı başarıyor ve onu unutulmayacak bir imgeye dönüştürüyor.
Henrietta Rose-Innes’in öyküleri Güney Afrika’yı ve o karmaşayı okura yaşatan öyküler. Birkaç cümleyle aşina olduğumuz sıra sıra gökdelenlerden, betonlaşmadan; birkaç detayla yerlilerin sadece hizmetçilik, otoparkçılık, temizlikçilik yaptığı, beyazların siyahların dilini bile öğrenmeye tenezzül etmediği, ırk ve sınıf ayrımının süregelen hükmünden bahsedebiliyor. Genelde karakterler içinde bulundukları çaresizlik duygusundan bir anlığına da olsa kurtuluyor, bize de bu kurtuluşu kendimiz için umut etmek kalıyor.

Banu Yıldıran Genç

Hep Eve
Henrietta Rose-Innes
Yüz Kitap, Kasım 2016, 183 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

3 Ocak 2017 Salı

Kırmızı Kazak

Hayatta ve edebiyatta yüzleşme
Lise yıllarımda her ayın birini büyük bir sabırsızlıkla beklerdim. Yeni bir ay, koşa koşa Beşiktaş iskelesinin yanındaki gazeteciden alınacak Adam Sanat demekti benim için. Kapağı bile pek incelemeden okuduğum ilk yazar Fethi Naci’ydi, Eleştiri Günlüğü. Onun o çok da derine inmeyen eleştirilerine, yeri geldiğinde yazara kızmalarına, bazen bir kitabı anlatmaya çocukluğundaki bir anıyla başlamalarına bayılıyordum. Sonra hayat nasıl oldu da benim Adam Yayınları’nda çalışmamı sağladı, ben nasıl hayranlıkla okuduğum o yazarlarla tanıştım, onlu yaşlarımın sonuyla yirmili yaşlarımın başı nasıl rüya gibi geçti, hâlâ düşünür düşünür şaşarım.
Eleştiri Günlüğü’nü okurken duyduğum heyecanı, hazzı gençliğime verip bir daha duymam sandığım yıllarda sosyal medyada arada bir karşıma çıkan bir yazarı okumaya başladım sonra. Anladım ki heyecan konusunda yanılmışım, gençlikle alakası yokmuş. Sık sık itiraf ettiği gibi yazar olma niyeti olmayan, bir şekilde “kandırılarak” kendini BirGün gazetesinde bulan akademisyen Meltem Gürle, benim yazılarını hevesle beklediğim yeni yazarım oldu. Yıllardır takip edip okuduğum yazıları bu yıl kitap olarak yayımladı, yayımlandığı günden beri okuyor, tekrar okuyor, biraz ara verip bazı bölümlerini yeniden okuyorum. Kırmızı Kazak’ın arka kapak yazısını kim yazdıysa bunun başımıza geleceğini bilmiş belli ki: “...ara vereceksiniz, döneceksiniz, yeniden durup yeniden başlayacaksınız. Oturacaksınız, kalkacaksınız, araya başka kitaplar girecek. Elinizdeki kitabın kopyası eskiyecek ama okuduklarınız değil.”
Meltem Gürle’nin yazıları derlenmiş, toparlanmış, çok güncel ve siyasi olanlar elenmiş, yazılış tarihlerine göre değil konularına göre gruplandırılmış. Yazıların sıralanışını da, toparlandığı konu başlıklarını da çok sevdim. İlk bölüm Lauren Bacall ve Lastik Pabuçlar, çocukluğa odaklanıyor. Özellikle İskandinav ve Latin Amerikalı yazarları okurken hayran olduğum çocukluğu anımsama ve anlatmanın son derece içten örnekleri var bu bölümde. Kayıp Zamanın İzinde’den bir alıntıyla Çokomel’i, Parasız Yatılı’ya bağlanan bir sonla sınıfta ötede bekleşen çocukları, okula Nâzım Hikmet götürülmesinin yasak olduğu günlerden dem vurmasıyla 90’larda okullardaki arama günlerini anımsatan denemeler. Çocukluğu anımsamak yüzleşmeye giden en önemli yol belki de. Bizi biz yapan anları, detayları, kokuları hatırlayabilsek daha iyi tanıyacağız kendimizi. Anıları yok saydığımız için ne kendimizle ne tarihimizle yüzleşebiliyoruz gibi geliyor bana.
Meltem Gürle kendini okura açarak hissettirdiği içtenlikle birçok kalıbı da kırıyor aslında. Kendinden bahsetme, öznel değil nesnel yaz, geniş zaman kullan gibi kurallarla nefret ettirildiğimiz yazı yazmanın aslında öyle bir şey olmadığını gösteriyor ve kitabı okuyanlarda da yazma isteği uyandırıyor ki bence bu edebiyatın bir başka büyüsü. Bu nedenle İncelikler Yüzünden yazısının sonunda ağlıyor, kaybettiklerimizi düşünüyor ve anlatma ihtiyacı hissediyorsak, bu büyünün tuttuğunu gösteriyor.
Güncel yazıların bir kısmı elenmiş olsa da bir şehrin ruhunu kaybedişini adım adım okuyoruz Kırmızı Kazak'ta. Bu şehirde yolunu kaybedenlere, umudunu yitirenlere, şu an yatıp kalkıp bu memleketten gitmeyi düşünenlere hep anlatacak bir hikâyesi, söyleyecek bir sözü, kendisiyle beraber bize de soracak bir sorusu var Meltem Gürle’nin. Ve bu kitapta birer anı gibi başlayan, öykü gibi sonlanan denemeler kendimizin dışında edebiyatla da yüzleşmemizi sağlayacak çünkü yaratıcı yazarlığı genellikle kurguyla sınırlayan bir anlayışı yerle bir edecek denli özgün bir ara tür yaratıyor Gürle.
Denemeleri okurken böyle derinlerde hafiften bir kıskançlık duyduğumu itiraf ettim bazı arkadaşlarıma. Bir kere eleştiri kuramları, modernizm, postmodernizm, Berna Moran filan okuyacağını hayal ederek Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne gitmeyecek denli akıllı biriymiş en azından Meltem Gürle dedim, kendi saflığıma yine kızarak. Ne güzel üniversitede ne güzel bölüm okumuş, üstüne de ne güzel bir öğretmen olmuş, dedim sonra. Sık sık edebiyatla kurduğu ilişkiyi ve hayatla kurduğu bağı düşündüm. Bahsettiği romanlardan, yazarlardan yaptığı alıntıları nasıl hatırladığını merak edip hayran kaldım. Alışkın olduğumuz o akademisyen dilinden, tavrından uzak durarak, okurla ne denli eşit bir ilişki kurduğunu görüp en çok bu yüzden sevdiğimi anladım. Yıllardır kitap yazıları yazıyor olsam da asıl yazmak istediğimin böyle denemeler olduğunu keşfettim. Ben böyle kendimle yüzleşedururken hayat yine bir sürpriz yaptı ve Oggito’da ne istersem yazabileceğim bir yerim oldu.
Böylelikle Meltem Gürle’nin yeri geldiğinde ağlatan yeri geldiğinde güldüren ama insana hep iyi gelen denemeleri işte o bahsettiğim büyüyü bana da yaptı. Şurada, gözünüzün önünde, hayattaki en büyük pişmanlığımı da utandığım bu küçük kıskançlığımı da anlattığım bir yüzleşmeyi yazdırdı.


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...