30 Nisan 2017 Pazar

Çocukluk, o gizli bahçe

Çocukluk, o gizli bahçe...
Çocukken en sevdiğim şey, eğer vakti varsa annemin yoksa ablamın kucağına ilişip kendimle ilgili sorular sormaktı. Bebekliğimden başlayıp anımsayamadığım üç dört yaşıma uzanan dönemle ilgili ne varsa bilmek istiyor, sorduğum sorularla herkesi bıktırıyordum. Şimdi bile hayal meyal hatırladığım bazı sahneler var sorduğum sorulara dair... Evden kimseyi bulamadıysam benle ilgilenen akrabalardan birine sırnaşıyor -çünkü itiraf etmeliyim ki oldukça sırnaşık bir çocuktum- “sonra ne yapmıştım, sonra ne demiştim” diye bitmez tükenmez sorularıma başlıyordum.
Ailenin son ferdi olduğum, üstüne üstlük babaannemin sarışınlık genlerini bir şekilde kaptığım için el üstünde tutulan, sevilen, şımartılan bir çocuk oldum. Ablamlar bazı yaptıklarımı çok hoş sözlerle anmasalar da kimseyi üzmeden büyüdüm de diyebilirim. Çocukluğuma ait anımsadığım net şeylerden biri benle kim oyun oynuyorsa o dönem en çok onu sevdiğim. Bu sevilen kişi sık sık değişiyordu çünkü büyükler çocuklarla oyun oynamayı pek sevmiyordu. Baba çalışıyordu ki babalar oyun oynamazdı, anne zaten misafirdi, yemekti, temizlikti hep meşguldü.
Kitap okudukça yıllar boyu normal sandığım bir olgunun -büyüklerin işleri vardır, çocuklar birbiriyle oynar- o kadar da normal olmadığını anlamaya başladım. Okuduğum Amerikan, İngiliz, İskandinav ve hatta Latin Amerika romanlarında, öykülerinde, tanık olduğum, şaşırdığım bir şeydi bütün ailenin toplanıp oyun oynaması, çocuklarla beraber bir şeyler yapması... Sınıfsal bir ayrımı da yoktu oyun oynamanın, çünkü en fakir aileler bile hiçbir şey yapamasa Noel'i, Paskalya'yı çocuklarla oyun oynama zamanına dönüştürüyordu. Düşünün ki dini bayramların çocuğu bu kadar merkeze koymasının dışında, Cadılar Bayramı diye tamamen çocuklara hitap eden eğlenceler yaratmış ülkelerden bahsediyorum.
İlk kez bir oyuncak müzesi gezdiğimde bu ayrım gözümde daha da netleşti. Toplum olarak hiçbir şeyi saklamamamızı geçelim, böyle bir oyuncak kültürümüz de yoktu. Burjuva ailelerin bebek evlerinden, porselen bebeklerinden söz etmek abes belki ama onun dışında orta sınıf için de yüzyılın başından beri bin bir çeşit oyuncak yapılmıştı başka memleketlerde. İstanbul gibi büyük bir kentte bile elimizde kalan Eyüp oyuncakçılarının yaptığı üç beş parça oyuncak, onun dışında evlerde kızlara dikilen bez bebekler, oğlanlara alınan meşin toplar, misketler...
Yine memleketin büyük bir kısmında o meşin topla, bez bebekle oynama yaşı da en fazla yedi sekizdir. Çünkü bizde çocuğun işi çok erken başlar, bırakın birey olarak saygı görmeyi, ilgilenilmeyi, hani neredeyse işe güce yardım etsin diye doğurulmuştur. Erkekler evin dışındaki işlere yardım eder, gerektiğinde çalıştırılırken, kızlar ev işi yapar, kardeş bakar, on yaşına geldiğinde birçok işte ustalaşmıştır bile.
Bu anlattıklarımın sosyolojik konular olduğunun farkındayım, az gelişmişlik, eğitimsizlik, dini inanç çok etkili ama işte o hep şikâyet ettiğimiz gerçek bariz bir biçimde karşımızda duruyor. Toplum olarak bireyleşme aşamasına geçemediğimizi, bu nedenle hep ergen davranışlar sergilediğimizi psikologlar ağız birliği etmişçesine tekrarlıyorlar. Edebiyattan yola çıkıp sosyolojiyle, psikolojiyle vardığımız nokta yine aynı: Yaşanamayan çocukluk, kendi çocuklarını bile başkalarının yanında sevmenin ayıp sayıldığı bir toplum, sonuçta büyüyemeyen insanlar...
Yazının başına dönersek çocukluğu hatırlamanın ya da hatırlamak istemenin mutlu, belki de en azından birey olunan bir çocuklukla ilgisi olduğunu düşünüyorum. O zaman kendimizden kaçmamız gerekmiyor çünkü. Yıllar içinde çocukluğu anlatan roman ve öykülere özel bir ilgi duyduğumu fark ettim. Hatırlamaya değer anılarla dolu bir çocukluk mutlaka edebiyata yansıyor. Geçmişi bir yapboz gibi parça parça anılarla kurmak, onu bir biçimde bugüne bağlamak ise her yazarın üstesinden gelebildiği bir şey değil.
Nasıl Amerikan edebiyatı bireysel bunalımları anlatmakta usta ise, İskandinav edebiyatı da çocukluk konusunda, o yılları tüm detayıyla, rengiyle, tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, duygusuyla, hiçbir biçimde büyüklerin değer yargısını katmadan anlatabilmesiyle usta bence. Savaş döneminde geçen çocukluğu bile büyülü bir anlatıya dönüştüren Per Petterson ve At Çalmaya Gidiyoruz, yoksulluk içinde geçen çocukluğu anlatırken ormana yapılan ağaç evlerden, okunan çizgi romanlardan dem vuran Ralf Rothmann ve Genç Işık, babası öldükten sonra ortaya çıkan gayrimeşru kız kardeşe abilik yapan Finn’in anlatıldığı, ailecek oynanan Mikado oyunları, partiye dönüşen Noel ağacı süsleme detaylarıyla aklımda kalan Roy Jacobsen ve Harika Çocuk, bu konuda ilk aklıma gelen romanlar.
Edebiyatımızda çocukluk hep vardı, Füruzan'dan, Sabahattin Ali'den, Tezer Özlü'den biliyoruz ama anıların baskın olduğu, çocukluğun bir biçimde görünmez iplerle büyüklüğe bağlandığı romanları, öyküleri son yıllarda okumaya başladık. Ne de olsa ülkenin sosyolojik yapısının değişmeye başladığı yetmişler, seksenlerde doğanlar günümüzün genç yazarları sayılıyor. İlk olarak Ayfer Tunç ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’in adını anmak isterim. Anı türündeki bu kitap detayların, çocukluk sırlarının, unutmaya çalıştığımız saçma geleneklerin bile ne önemli olduğunu anımsattı bize. Ahmet Büke ve taşrada geçen çocukluğa hayran olduğumuz Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi serisi, Emrah Serbes’in arıza erkek çocukları ve Erken Kaybedenler, ilk aklıma gelenler.
Latin Amerika romanlarında örneklerini gördüğümüz tarzda, politik bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı romanlara bir örnek ise Ece Temelkuran’ın Devir’i, fakat çarpıcı bir konuyu fazlaca detaya ve doğal olmayan çocuk diyaloglarına, düşüncelerine boğduğunu, bu nedenle de konuya yazık olduğunu söyleyebilirim. Doğallık, olduğu ya da olması gerektiği gibi anlatmak, duygusal aforizmalar yerine çarpıcı anlar, durumlarla okuru romanda yaşatmak sanırım çocukluğa değinen edebiyatla ilgili önemli noktalar. Politik baskılarla dolu bir ortamda geçen çocukluğun anlatıldığı Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları, okuduğun en iyi örneklerden biriydi.
Bu saydığım kitaplar öyle bir etkiliyor ki okuyanı, bir de bakıyorsunuz ki dakikalardır aynı sayfaya bakarken geçmişe dalmış gitmişsiniz... Çocukluk bir büyülü dünya, bir gizli bahçe... Bu bahçeye geri dönmek isteyenlerle "gözümüzü kapatıp en eski anımızı bulmaca" oyunu oynayalım mı?


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.

7 Nisan 2017 Cuma

Ah Mercimeğim

Eskiyi özleten öyküler...
Ne olursa olsun bir yerinden tutulduğumuz bir nostalji duygusuna sahibiz. Eski Türk filmlerinin aşırı romantizmine sinir olurken bir yandan izleyip bir yandan ağlayabiliriz. Ah nerede o eski ekmekler’den ah nerede o eski mahalleler’e kadar bazen geçerli bazen geçersiz nedenlere bağlı olan bir özleyiş hâkim tüm yaşantımıza. İnsanın büyürken gördükleri, işittikleri, kokladıkları, izledikleri ve okudukları unutulmaz bağlar yaratıyor. Hatta bir kitabı bir kokuyla, bir filmi bir renkle eşleştiriyoruz bazen beynimizde, artık o an bize ne anımsatmışsa...
Edebiyatta bu özlemi sinemaya göre daha az hissediyorum. Artık romanın geldiği yer, yazarın oynadığı oyunlar, modernden postmoderne giden yol, farklı teknikler benim edebiyat zevkimi tatmin etmeye yetiyor. Ama işte bazen bir kitap okuyorsunuz, sanki kitabın sayfalarıyla beraber başka bir zamana yolculuk ediyorsunuz. Mustafa Çiftci'nin öykü kitabı Ah Mercimeğim de bende böyle bir etki yarattı. Çiftci İç Anadolu'da doğup büyümüş bir yazar, öykülerinin coğrafyası da dili de oraya ait. Anlattıklarının bazıları bugüne dair, bazıları ise zamansız... Küresel markalardan bahsedilen bir öyküde bile okuru o eski Türk filmlerinin, o ortaokulda okunan Orhan Kemal'lerin, Yaşar Kemal'lerin, biraz da Aziz Nesin'lerin dünyasına götürüyor. Ve bunu hiçbir klişeye sığınmadan, tamamen kendine has dili, anlatımı ve karakterleriyle yapıyor.
Üniversitede en, belki de tek sevdiğim ders olan Halk Edebiyatına Giriş'te meselleri, masalları, halk hikâyelerini okumaya doyamazdım. Sonradan yazıya geçirilmiş olan o hikâyelerde anlatıcı âşığın birbiri ardına en yakışan sözcükleri bulup çıkarması, anlatımdaki ritim, dilin tüm doğallığıyla çağıldaması bugün edebiyatta eksik sanki... Bunun sebepleri türlü türlü, kentleşme, İstanbul ağzının hâkimiyeti, yerelliği kaybetme... ama işte yaşadığı, büyüdüğü coğrafyayı diliyle, karakterleriyle, sevgi sözcükleriyle yaşatabilen yegâne yazarlardan biri Mustafa Çiftci. Bu nedenle de öyküleri okurken aslında bir âşığın, bir meddahın karşıma geçmiş anlatıyor olduğunu hissettim bazen.
Kitap altı öyküden oluşuyor. Ben ilk öyküleri son öykülerden daha çok sevdim, özellikle kitaba adını veren Ah Mercimeğim yukarıda anlattığım tadı en iyi veren öykü diyebilirim. Olaylara fon olan o küçük kasabada kendinden büyük bir kıza âşık olan delikanlının trajedisini anbean biz de yaşıyoruz. Anlatıcı, üç ablanın ardından gelen bir erkek çocuk, evin gözdesi, az biraz şımarık... En büyük ablanın arkadaşı Aslı'ya çocukluktan beri hayran, bunu büyüdükçe dillendirmeye çalışsa da gülüp geçiliyor. Aslı bile onu ciddiye almıyor. Aslı'nın bahçede üstünde oturduğu minderi çalmaya çalışırken yakalandığında öykünün adı da ortaya çıkıyor: "O sırada Aslı geldi. Bana baktı. Ama öyle ezerek değil, ipek kumaş seçer gibi, tül perdeye dokunur gibi baktı ve 'Hayırdır kuzum, ne yapacaksın o minderi?' dedi. Ben laf bulamadım. 'Hiç, yani öylesine...' dedim. Aslı, sabun kokulu ve serin eliyle yanağımı okşadı, 'Ah mercimeğim,' dedi. Kızlar yine gülüştüler. Ben rezil oldum. Üstelik minderi de alamadım. Ama bana 'mercimeğim' demişti, daha ne desin? Anlayana büyük laf! Mercimeğim; yani küçüğüm, bicimciğim. Yani sen daha çok küçüksün, çok küçük!"
Bu küçücük farklı sevgi sözcüğü bile Aslı'ya derinlik katmaya yetiyor. Mustafa Çiftci tek bir sözcükle öykünün temel çatışmasını yakalıyor. Trajedi büyüyor, Aslı ta Marmaris'e gelin gidiyor, anlatıcı da büyüyor ama aşkı bitmiyor. Sonrasını ise yine bir meddahın saatlerdir merakta bıraktığı dinleyicileri misali bekliyoruz, anlatıcı da bu beklentimizi boşa çıkarmıyor, masalsı bir biçimde sonlandırıyor öyküsünü.
Mustafa Çiftci'de asıl sevdiğim şey bazı öykülerinde bu memlekette yaşanan zorlukları anlatsa da yine de her şeye, tüm yaşananlara rağmen "insana" inanan metinler yazması. Köfte Ekmek'te anlatılan franchasing öyküsünde kahramanın yaşadığı maddi zorluk, kapitalizm ve küreselleşmenin vahşi yanları, mahvolan hayatlar bile sonunda bir şenlikle biter. Öyküleri okudukça insanın aklına geliveren Adile Naşit-Münir Özkul'lu aile filmleri de bu yüzden biraz, hem güldüren hem ağlatan hayatlar... Yine de bu öyküyle ilgili olarak Demet tipinin fazla yüzeysel ve cinsiyetçi bir biçimde ele alındığını buraya şerh düşeyim.
Öyküler okurun içini ısıtıyor, nostaljik bir mutluluk veriyorsa da Çiftci'nin Anadolu'yu tüm yanlışlarıyla iyi tanıyan bir yazar olduğunu eklemek gerek. Kâh çocuk yaşta zorla evlendirilen kızlardan, kâh nüfus kâğıdı bile çıkartılmayan, emeği sömürülecek bedava bir işçi gibi görülen çocuklardan, kâh kasabalarda acımasızca dönen dedikodu çarklarından dem vuruyor. Ama hep birbirine sığınan, birbirini anlayan insanlarla sonlandırıyor öykülerini.
Mustafa Çiftci, Anadolu'nun artık duymaya hasret kaldığımız hikâyelerini taşıyor bizlere. Öykülerdeki duygunun okura çabucak geçebilmesi onun anlatım ustalığını gösteriyor. Diyaloglarda yer verdiği ve Türk edebiyatında artık pek de rastlanılmayan yerel ağzın yerinde ve dozunda kullanımı da bu ustalığın bir parçası. Edebiyatın da küreselleştiği bugünlerde belki de Türk edebiyatının böylesi bir damardan, yerelden beslenmesi asıl karakterini kazanmasında daha çok rol oynayacak.

Banu Yıldıran Genç


Mustafa Çiftci, Ah Mercimeğim, İletişim Yayınları, 2017, 107 s.
* Bu yazı Notos'un 63. sayısında yayımlanmıştır.

2 Nisan 2017 Pazar

Eileen

Bir evden kaçış hikâyesi...
Amerikan edebiyatının kendine has bir yanı var. O karmaşa, o sorunlu aileler, o arızalı toplum nasılsa edebiyatı şahlandıran bir itici güç oluşturuyor. Oysa bizde de aynı ya da farklı bir sürü sorun var -daha azı mı çoğu mu tartışılır- fakat çocuklukta, gençlikte, çoğu zaman ömür boyu süren bu arızalar Türk edebiyatına böyle çarpıcı bir biçimde yansımıyor, genellikle kendine acıyan, duygularla yoğrulan, fazla kişisel, arabesk bir edebiyata dönüşüyor. Ottessa Moshfegh'in yazdığı, 2016 yılının Hemingway İlk Roman Ödülü’nü kazanan, ayrıca 2016 Man Booker Kısa Listesine kalmayı başaran Eileen aslında Amerikan edebiyatının başarısına dair ipuçları veriyor bize.
Eileen, Ottessa Moshfegh’in ilk romanı fakat ondan önce birçok yerde yayımlanan ve başarısı konuşulan öyküleri var. Babası İran, annesi Hırvat kökenli, yani aslında pek çok örneğine rastladığımız gibi etnik kökenini hissettiren, biraz yerel tatlar içeren bir roman yazsa satması daha garanti olur diye tahminler yürütebiliriz. Oysa Moshfegh’in adı kulağımıza değişik gelmese, Eileen’i yüzyıllardır Amerika’da yaşayan tipik beyaz, Hıristiyan, Anglosakson kökenli bir yazarın yazdığını düşünürdük, çünkü roman, içeriği ve tarzıyla tam bir Amerikan anlatısı. 
Eileen, yetmişlerini süren anlatıcının yani Eileen’in kendisinin bundan tam elli yıl önceki evden kaçışını anlattığı bir roman. Moshfegh 1964 yılındaki New England kasabasını toplumsal yapısı, kilise baskısı, sınıf ayrımlarıyla oldukça etkili bir biçimde aktarıyor ama asıl başarısı anlatımın doğallığından kaynaklanıyor. Yaşlı Eileen’in eskileri anlatırken yeri geldiğinde “siz” diye hitap ederek okuru metne katması ve en mahremini anlatması kahraman anlatıcının ustalıklı kullanımının bir örneği.
Emekli polis, ağır alkolik babasıyla aynı evi paylaşan, yirmi dört yaşında, annesini kısa süre önce kaybetmiş, hiç sevgilisi olmamış, anoreksik denecek kadar zayıf, garip takıntıları, cinsel problemleri olan bir kahraman: Eileen Dunlop. Yazar 1964 adındaki ilk bölümde ana karakterinin ailesinden, babasından, nasıl büyüdüğünden biraz bahsettikten sonra asıl çarpıcı girişi şöyle yapar: “İşte buradayız. Adım Eileen Dunlop. Artık beni tanıyorsunuz. Anlattığım dönemde yirmi dört yaşındaydım ve erkek çocukların kapatıldığı özel bir ıslahevinde sekreterlik yaparak haftada elli yedi dolar kazanıyordum. Şimdi o yerin tam olarak ne olduğunu anlıyorum: Bir çocuk hapishanesi. Bir hafta içinde oradan kaçıp bir daha asla geri dönmeyeceğim. Bu, benim ortadan kayboluşumun öyküsü.”
Romanın neredeyse yarısına kadar Eileen okura kendisini tanıtır. Islahevinde çalışan doktorun emeklilik partisinde eğlenceye katılmayıp ne yaptığını şu doğallıkta anlatır mesela: “Bir ara külotumun altındaki bölge kaşındı, beni görecek kimse olmadığından kaşınan yeri eteğimin üstünden ovuşturdum. Kundaklanmış olduğundan, özel bölgemi kaşımak zordu. Sonunda elimi eteğimin ve korsemin altına soktum, iç çamaşırımı kenara çektim; kaşıntı geçince parmaklarımı burnuma götürüp kokladım. İnsanın parmaklarını koklaması doğal bir merak bence. Daha sonra, gün bitiminde kapıdan çıkarken Doktor Frye’a mutlu bir emeklilik dönemi dilemek için, hâlâ yıkamadığım o parmakları uzattım.”
Eileen iç çamaşırının üzerine sımsıkı korseler giyer çünkü iffetlidir, yine bu nedenle makyaj yapmaz, oje sürmez, kapalı giyinir, çünkü 1964'te kadınlar iffetli ve iffetsiz diye ikiye ayrılır. Oysa bütün gün gardiyan Randy’yi izleyen, çaktırmadan onun cinsel organına bakan ve kaçırılmadan tecavüze kadar fanteziler kuran da iffetli Eileen'dir. Hiç arkadaşı olmadan, kimsenin dönüp de ikinci kez bakmayacağı kadar silik olduğu takıntısıyla yaşayan Eileen'in iç dünyasıyla yaşamı neredeyse taban tabana zıttır. Annesinin yokluğuyla baş edememesi, babasının tam bir bela olması, çalıştığı yere duyduğu nefret, kendisiyle ilgili önyargılarıyla zaten kaçıp gitme fikriyle yaşarken, ıslahevine eğitim danışmanı olarak gelen Jessica bu kaçışı hızlandırır.
Moshfegh yine kolaycılığa kaçmayarak 1964'te ıslahevinde yaşanacağını tahmin ettiğimiz kötü olayları da romanının merkezine koymuyor. Oldukça trajik bir olay kaçışın gerçekleşmesini sağlayan son nokta oluyor, o kadar. Çocukların ilaçlarla uyuşturulmaları, sürekli cezalandırılmaları, dini bir fırsatçılık olarak kullanan kilise dışında bu çocuklarla kimsenin ilgilenmemesi bile satır aralarında veriliyor. Eileen bu konuda da dürüst: "Çocukların, ziyaret odasına getirilirken gardiyanlar tarafından kelepçelendiğinin bile farkında değildim. Kendimden başkası için neden üzülecektim ki? Tutsak olan, acı çeken, suistimal edilen bendim. Yalnızca benim acım gerçekti. Benim."
Bütün bencilliğini okura anlatabilen bu karakteri de, alkolik babasını da, tecavüz mağduru katil çocuğu da, çocuğuna yapılanlara ses çıkarmayan annesini de anlayabildiğimiz bir roman yazmış Ottessa Moshfegh. Romanın etkili başlangıcı, geçmişle bugün arasında birkaç cümleyle kurabildiği köprü, karakterini her şeyiyle bir bütün olarak kurabilmesi başarısının devam edeceğini müjdeler gibi.
Bu vesileyle edebiyat dünyasının yeni yayınevi Hep Kitap'a hoş geldin diyelim ve bu iyi roman, başarılı çeviri ve özenli basım için teşekkür edelim.

Banu Yıldıran Genç

Eileen
Ottessa Moshfegh
çev: Begüm Kovulmaz
Hep Kitap  237 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...