7 Ekim 2016 Cuma

Belgelerim

Edebiyata inanmak…
Edebiyat  bizi gündemden, dertlerden uzaklaştırıp kendi büyülü dünyasında yaşatıyorsa Latin Amerika edebiyatı o büyülü dünyayı “evim” sanmamı sağlıyor diyebilirim. Yeni kitabını sabırsızlıkla beklediğim Şilili Alejandro Zambra bu kıtanın son yıllardaki en önemli yazarlarından. Zambra tutkum benimle hemen hemen aynı yıllarda, benimkine benzer bir memlekette doğduğu, apolitik bir ailede darbeler ve kayıplarla dolu bir kuşakla büyüdüğü için belki… belki de Alejandro Zambra’yı sevmek için bu benzerliklere gerek yok, uyduruyorum sadece.
Notos Kitap Zambra’nın öykü kitabı Belgelerim’i yine Çiğdem Öztürk çevirisiyle bizlerle buluşturdu. Daha önce romanlarıyla tanıdığımız yazar bilgisayarın “Belgelerim” dosyasında öylece bekleyen metinlere benzetiyor öykülerini. Bazı öykülerde bunun bahsi de geçiyor, yazılıp unutulan, unutulması tercih edilen, zamanını bekleyen öyküler. “Bu belgeyi kapamayı ve sonsuza dek Belgelerim klasörünün içinde tutmayı düşünüyorum. Fakat bunu yayımlayacağım, her ne kadar bitmiş olmasa da yayımlamak istiyorum.”
Zambra’nın romanlarını okuyanlar onun geçmişin izini sürmekte, çocukluktan yola çıkıp bugünlere gelmekte usta olduğunu biliyorlardır, geçmişi didik didik ederken bir jesti bir mimiği anımsayıp onun üzerine sayfalar dolusu yazabilir. Hemen hemen bütün öyküleri geçmişin izlerini taşıyor. Kitabın adıyla aynı adı taşıyan ilk öyküsünde aslında kendi yaşamını gözlerimizin önüne seriyor yazar. Bir röportajında anlattığı büyükannesinin depremde yaşadıkları öyküde aynen tekrarlanıyor. İlk kez 1980 yılında görülen bir bilgisayardan anne baba ve çocukluğa akan anlatı, yine aralarda Pinochet’ye, devrime, dine, cinselliğe değinerek bugünlere geliyor. Öykülerinde de romanlarında olduğu gibi hep bir mizah var Zambra’nın, okuyanı önce gülümseten, sonra komik olanın aslında ne kadar acı olabileceğini de hatırlatan bir mizah. “1988 yılının Mart ayında Ulusal Enstitü’ye girdim. Arkasından eşzamanlı olarak demokrasi ve ergenlik geldi. Ergenlik gerçekti. Demokrasi değil.”
Camilo kitabın en iyi öykülerinden biri ve bunu sonunda bayağı ağladığım için söylemiyorum. Aileye pat diye düşüveren vaftiz oğul, eğlenceli, bilgili Camilo. Anlatıcının geçmişten çekip çıkardığı anıları sayesinde üst üste dizilen bloklar misali gözlerimizin önünde canlanan Camilo. Anlatıcıya kafiyesiz de şiir olabileceğini öğreten, normal olmanın iyi bir şey olmadığını hissettiren, kızlarla ilgili öğüt verirken en absürt deneyimleri yaşatan, bir Latin Amerikalıdan beklenmeyecek denli futbol cahili, şaşkın ama aileden biri olan Camilo’nun öyküsü yine bir şekilde darbeye, Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan babasının üzerinden Pinochet’ye varır. Zambra’nın yine aynı röportajında söylediği gibi: “Şimdiki zamanla ilgili olarak bugün Şili’nin ‘diktatörlük’ sözcüğü anılmadan anlaşılmasının mümkün olmadığını söyleyebilirim.” Camilo’da unutulmaz bir öykü kahramanı yaratan yazar sonda bizi uyarıyor: hikâye böyle bitmemeliydi ama bitiyor. 
Çok İyi Sigara İçerdim, edebiyat tarihinde sigara üzerine yazılmış en iyi metinlerden biri sanırım. Kahramanımız migren yüzünden bırakması gereken sigarayla ilişkisini edebi referanslarla anlattığından öykü neredeyse bir yazarlar resmigeçidi. Üniversite yıllarında Heinrich Böll’ün Palyaço’sunu okurken ne zaman romanın kahramanları sigara yaksa kendisinin de yaktığını söyleyen anlatıcı Böll’ün romanlarını bitirdiğinde iflah olmaz bir tiryakiye dönüşmüştür bile. Sigarayla ilişkisini baştan sona anımsamaya ve anlatmaya çalışırken aslında edebiyatla ilişkisinin de dökümünü yapmaktadır. “Sigara içenler için gerçeğe yakın olan, sigara içmeyenler için edebiyattır. Mesela Julio Ramón Ribeyro’nun muhteşem öyküsü gibi: bir sigara paketini kurtarmak için çaresizce camdan atlayan ya da yıllar sonra, hastalıktan kırılırken sırf kuma gömülü sigaraları, heyecanlı bir köpeciğin yardımıyla, çıkarmak için her gün plaja inen tiryaki. Sigara içmeyenler bu öyküleri anlayamaz. Abartılı bulur, bu öyküleri ıskalarlar. Buna karşılık bir tiryaki onların değerini bilir, hazine gibi saklar.” İşte bu sebeple bu öyküyü okurken dikkat edin, sigara içmeyeni bile başlamaya özendiren bir günaha çağrı metni. Sigara içenler her geçen gün ikinci sınıf vatandaşa dönüşüyorken bir yazar geliyor ve bize diyor ki: “Sigaralar hayatın noktalama işaretleridir. Şimdi ben noktalama işareti olmadan, ritim olmadan yaşıyorum. Hayatım budala bir avangard şiir.”
Zambra’nın öykülerinde darbe ve diktatörlüğün dışında yıkıcı depremler, kötü okullar, kamplaşmış öğretmenler, ensest ilişkiler, tecavüzler var ama tüm bunların yanında masal anlatan büyükanneler, çocuklarının geleceği için susmak zorunda kalan anne-babalar, birbirlerine devrimin ne olduğunu öğreten arkadaşlar da var. Kendimizi evimizde hissetmemiz için şartlar son derece müsait. Belgelerim öyküsünde dini duyguları uçup gittikten sonra bir daha hiç Tanrı’nın varlığıyla ilgilenmediğini söyleyen anlatıcı şunu ekler: “… belki de sonradan içtenlikle, sadakatle ve mutlak şekilde edebiyata inanmaya başladığımdandır.” 
Neyse ki edebiyata inanan yazarlar, onları yayımlayan yayınevleri, yazılanları müthiş bir biçimde çeviren çevirmenler var. Bu sayede şu sallantılı dünyada dengemizi bulabiliyoruz.
Banu Yıldıran Genç

Belgelerim, Alejandro Zambra
çev. Çiğdem Öztürk

Notos Kitap, Temmuz 2016, 210 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

4 Ekim 2016 Salı

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?

Roman içinde roman
Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? Ece Erdoğuş'un haziran ayında yayımlanan üçüncü romanı. Kitabın adı okura “tuhaf” bir şey okuyacağı hissini veriyor ve anlatıcı okurun hissiyatını doğrular bir biçimde ilk satırlarda onunla konuşmaya başlıyor. Postmodern tekniklerin kullanıldığı romanda ilk bölümde okura “sen” diye seslenen anlatıcı şöyle başlıyor tuhaf hikâyesine: “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum. İsmi Jaklin. Elinin sana uzandığını hissettiysen onu boşta bırakmamalı ve beni son sayfaya dek dinlemelisin. Üstelik elini uzatması sadece tanışmak için değil -çok sıcakkanlı biri olduğunu söyleyemem-, aynı zamanda aramızda bir anlaşma kurulmak üzere. İçeriğini sırf üçümüzün bileceği bir anlaşma.”
Kitabı alarak anlaşmayı önceden kabul etmiş sayılan okur tabii ki okumaya devam edecek ve Jaklin'le tanışacaktır. Jaklin oldukça garip, hatta dengesiz ve tehlikeli sayılabilecek bir ana karakter. Ece Erdoğuş en başta kahramanının olumsuz özelliklerini sıralayarak aslında cesurca bir hamle yapmış oluyor. Okur roman ilerledikçe, Jaklin'in çektiklerini, acılarını okudukça yaptıklarına ve şiddete meyline hak verir duruma geliyor.
Kadıköy'de bir barda çalışan, Ringo adındaki pek konuşmayan sevgilisiyle yaşayan, birkaç kere akıl hastanesi macerası bulunan Jaklin'in bara gelen Çetin Karaveli adındaki bir yazarı takip etmesiyle “tuhaf olaylar” silsilesi başlıyor diyebiliriz. Yazarın tinerciler tarafından gasp edilmesine şahit olan Jaklin, bu olayın yazarın yalan beyanlarıyla bambaşka ve politik bir yöne çekilmesiyle garip bir plan yapar. Planına göre yazarı kaçırıp onu kendi hikâyesini yazmaya ikna etmeye çalışacaktır. Romanın asıl çatışması da böylelikle başlar. Burada Çetin Karaveli'nin oldukça vasat bir yazar olmasının, Jaklin'in anlatacak olağanüstü bir yaşamı olmamasının pek de önemi yok aslında. Jaklin yalnız, hatta tanıyabileceğiniz en yalnız insanlardan biri, yaşamının sadece yazılırsa bir anlam ifade edebileceği gibi bir düşüncesi var, çıkan en uygun fırsatta da yalnızlığını ve yaşamını yazarın önüne sermekte.
Adına ayrı bir bölüm olan Çetin Karaveli'den de bahsetmek gerekir çünkü Ece Erdoğuş, Karaveli'nin şahsında aslında Türkiye'nin genç yazar profilini çizmiş diyebiliriz. Biraz acımasızca yorumlar ve iğnelemelerle dolu olsa da, sıradan bir gencin, taşrada bir ilçede aldığı bir iki uyduruk edebiyat ödülüyle kendisini çok yetenekli sanması, hemen İstanbul'a taşınıp yazar-çizer tayfasıyla tanışmaya çalışması, aceleyle yazdığı romanı kapı kapı dolaşıp yayımlatmaya çalışması, aldığı ret cevaplarıyla, bazen de almadığı cevaplarla gittikçe bilenmesi, ama bu kuşağın özelliği olarak hatanın hep karşı tarafta olduğunu, kendisininse keşfedilememiş bir yetenek olduğunu düşünmesi, hasbelkader bir kitap yayımlatabildiyse -ya da kendi parasıyla yayımlattıysa- aylar boyu kitap eklerini, dergileri kitabı hakkında bir ufak söz bulabilmek uğruna hatmetmesi... bunların hepsi çok iyi gözlemlenmiş ve pek de dillendirilmeyen şeyler. Yine Jaklin'in Çetin'i kaçırmadan önce kitap imzalatmaya çalıştığı gecede yazarın ettiği laflar, bestseller yazarlarının her yaz verdiği röportajlarda görebiyeceğimiz cinsten: “Zamanı unutursunuz! Yemek yemeyi, uyumayı, yıkanmayı bile! Bitlenseniz ruhunuz duymaz yani... Ama bir bakmışsınız, elinizde yayınevine yollanmak üzere bir dosya duruyor!”
Çetin'in kaçırıldığı ve tutsak edildiği iki hafta, Jaklin'in hayatını değiştirdiği kadar Çetin'inkini de değiştirecek çünkü gerektiğinde bağıra çağıra, ağlaya ağlaya edebiyatı, Çetin'in romanını, neyin nasıl yazılması gerektiğini tartışacaklardır. Bu tartışmalardaki üslup çalışmaları, Çetin'in yazdığı cümleler, Jaklin'in bunlara yaptıkları eklemeler el yazısı fontuyla okurun gözleri önünde deneysel bir nitelik kazanıyor.
Romanın en trajik bölümlerini Jaklin'in akıl hastanesindeki oda arkadaşları oluşturuyor, ne hayatlar ne insanlar var, diye düşünerek hüzünlendiğiniz bir anda neyse ki Jaklin'in esprili yorumları duyguların akışını değiştiriyor.
Romanın başı ve sonu Ece Erdoğuş'un üstkurmaca tekniğini açıkça kullandığı yerler. Tutsaklığın sonuna doğru zihni de eli de açılmaya başlayan Çetin'in yazdığı metin, elimizdeki kitap olacaktır belli ki. İlk başta okura “sen” diye seslenen, Jaklin'in elini tutmamızı isteyen anlatıcı da odur.
Romanı bitirirken tek tek romandaki bütün karakterlere ne olduklarını yazmayı seçmiş Ece Erdoğuş. Komik olmasına komik olan bu metinlere gerek var mıydı, bilemiyorum. Sonu bu yaşam hikâyeleri olmadan Jaklin'le bitse daha etkili olurdu, diye düşündüm okurken.
Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? genç bir yazardan cesur bir kitap, heyecanlı bir kurgusu, akıcı bir dili var. Birkaç yerde bazı olaylar çok hızlı ilerliyor, bazı duyguların aktarımı aceleye geliyor gibi bir his yaratsa da yazın tatilde rahatlıkla okunabilir.

Banu Yıldıran Genç


Ece Erdoğuş, Tuhaf hikâyeleri Sever misiniz?, İletişim Yayınları, Haziran 2016, 219 s.
* Bu yazı Notos'un 60. sayısında yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...