19 Aralık 2014 Cuma

Aşkın Suçları

Cevaplanamayan soru: Dâhi mi deli mi?
Herhalde yaşadığı dönemden bugüne bu denli konuşulmak, 250 yıl sonra bile savunmak mı gerekir eleştirmek mi emin olunamamak, roman ve öyküleriyle başka sanat dallarında başka başyapıtlara esin vermek, adından yola çıkılarak psikolojide bir terim olmak herkesin başaracağı bir şey değildir.
Marquis de Sade doğmuş olduğu 1740 yılından itibaren çocuk sayılabileceği on beş yıl dışında hep bir olayın, sansasyonun içinde olmuş. Daha on beş yaşındayken şehvet düşkünü diye anılmaya başlaması aslında gelecekteki kişiliği hakkında ipucu vermekte.
Notos'un Klasik Kitaplar serisindeki güzel özelliklerden biri olan kronoloji sayesinde hem Sade'ın yaşamını, hem edebiyattaki gelişmeleri, hem de Fransız Devrimi'nin yaklaşmasını ve yaşanmasını adım adım takip edebiliyoruz.
Sade on beş yaşından sonra meslekten men edilmeler, taciz ve eşcinsellik suçlamaları, hapishane ve akıl hastanesi günleri, ölüm cezalarıyla dolu bir yaşam sürer. Kronolojideki üç ayrı koldan takip ettiğimiz kadarıyla edebiyatın ve dünya tarihinin en önemli dönemlerinden birinde yaşıyor olması aslında onun için büyük şanstır.

Genelevde bir fahişeye kötü davranmakla ilk kez iki hafta yattığı hapishane, bir süre sonra onun için olağan bir yer haline gelecektir. Habire “adaba aykırı hareket etmek”le suçlanmasının dışında, bir kadını şatosuna hapsedip tacizde bulunması, yine eve kapadığı fahişeleri zehirlemek, daha sonra hizmetçi kızları eve kapatıp taciz etmesi, uzun bir süre hapiste kaldıktan sonra bir erkek mahkumu baştan çıkardığı gerekçesiyle akıl hastanesine kapatılması, kitapları yüzünden yayıncısıyla beraber tutuklanması... 74 yıllık bir ömre daha ne sığabilir diye düşünüyor insan?
Yukarıda yaşananlar, uzun yıllarını tutsak olarak geçirmesi, Sade'ın yaratıcılığını hiçbir biçimde sekteye uğratmamış, durmaksızın yazmış, yayınlamış, eleştirilere karşı mektuplar yazarak kendini savunmuş, hiçbir şey yapamasa akıl hastalarına tiyatro oynatmış.
Bu nedenle karşımızdaki yaratıcı bir dahi mi, yoksa sapığın teki mi hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama bildiğimiz bir şey daha var ki şans diye bir şey varsa onun Sade'dan yana olduğu. Taciz edip ölümüne sebep olduğu hizmetçi kızlardan birinin babasının intikam almak için ona doğrulttuğu silah tutukluk yapmasaydı genç yaşında ölmüş olacaktı; Bastille Hapishanesinde kendi yaptığı basit bir megafonla mahkumların öldürüldüğünü yaydığı için akıl hastanesine gönderilmeseydi belki kısa bir süre sonra devrimcilerin ele geçirdiği hapishanede soyu nedeniyle öldürülecekti; son olarak ölüm cezasına çarptırılmasından kısa bir süre sonra Fransa'da terör dönemi bitmeseydi “Madam Giyotin”le tanışacaktı.
Şansının yaver gitmediği tek durum en uzun süreli hapis cezasını kayınvalidesinin baskılarıyla almış olması belki de. Eh, o da evlilik hayatının cilvelerinden biri diyebiliriz.
Aşkın suçları ya da Sade'ın fantezileri
Edebiyatın katı kuralları olan Klasisizmin baskısından kurtulması, Antik Yunan ve Roma'da yazılmış tragedya ve komedyalara, şiirlere öykünme hâlinden çıkması belki de 18. yüzyılın en hayırlı olaylarından biri olmuş.
İnsanın var olduğundan beri en büyük gereksinimlerinden biri olan “anlatma”nın, bir olayın başıyla sonuyla, kişileriyle var edilmesinin doğurduğu türlerin olgunlaşması da bu yüzyıla denk geliyor. Daha önceleri destanlar, masallar, halk ve şövalye hikâyeleriyle giderilen bu gereksinim, yavaş yavaş yerini roman ve öykü denen türlere bırakmaya başlamıştır. Klasisizmin neredeyse yok saydığı bu türler birbiri ardına yayımlanan kitaplarla yayılacak, Fransız Devrimi'ni doğuran ortama tam anlamıyla hâkim olacaktır.
Aşkın Suçları, on bir novella'dan oluşan kapsamlı bir eser, roman türü daha emeklerken Sade, kitabını Roman Üstüne Düşünceler adını verdiği önsözüyle yayımlamış ve bu tür hakkında derinlemesine düşündüğünü kanıtlamıştır. Önsözde roman adının etimolojisinden ve nasıl olması gerektiğinden bahsederken, kendisini ahlaksız olarak nitelendiren bir “gazeteci parçasına” da bol bol veriştirmektedir.
Cemal Süreya'nın yetkin ve kıvrak çevirisiyle Türkiye'de yayımlanan versiyonda novella'ların üçü yer almakta. Memleketin en büyük dertlerinden olduğunu düşündüğüm baskısı bitmiş kitaplardan birine daha neyse ki Notos sayesinde kavuştuk. Kitapta novella'lara ek olarak Kronoloji, Sade'ın Roman Üstüne Düşünceler'i ve Iwan Bloch'un yazdığı Marquis de Sade'ın Felsefesi makalesinin dışında Cemal Süreya'nın önsözü var ki Aşkın Suçları'nın uzun süredir okuduğum en güzel çeviri olduğunu eklemem gerek.
Novella'lardan ilki Florville ile Courval ya da Kadercilik adını taşıyor. Doğduğu günden beri üzerinde bir lanet taşırmışçasına şanssız olan Florville'in yaşam hikâyesi, anlatının çatısını oluşturuyor. Florville de Sade'ın diğer kadın karakterleri gibi yaşamında önemli bir hata yapar ve bu kaderinde belirleyici olur. Romanın daha emekleme döneminde olduğundan bahsetmiştik, kurguya tam hakim olamamak, bazen lafı gereksiz yere uzatmak, betimlemeleri bir amaç dahilinde değil de süsleme öğesi olarak kullanmak bu acemiliklerden bazıları. Romanın 250 yılda nasıl bir yol kat ettiğini anlamak adına klasikleri okumak oldukça faydalı oluyor, benim en çok hoşlandığım acemilikler Sade'ın dipnotları oldu. Florville yaşamını evleneceği Courval'a anlatırken rüyasından bahseder: “Bir gece Senneval girdi düşüme... Senneval bir türlü unutamadığım o mutsuz sevgilim, beni tekrar Nancy'e sürükleyen varlık... Evet, Senneval iki ceset gösteriyordu bana, biri Saint-Ange'a, öbürü tanımadığım bir kadına ait iki ceset.” Sade burada ceset sözcüğü için bir dipnot ekler: “Bu deyim unutulmasın; 'tanımadığım bir kadın' diyor. Florville, gözündeki perde kalkmadan ve düşünde gördüğü kadını tanımadan daha başka bazı yıkıntılara uğrayacak.”
Buradaki dipnot okura güvensizlikten mi, anlaşılamama korkusundan mı hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama Sade bizi kitap boyunca uyarmaya devam edecek. Aşkın Suçları'ndan hemen hemen 80-90 yıl sonra Ahmet Mithat Efendi'nin de aynı yollardan geçtiğini düşünürsek, hatta şu zamanda hâlâ lafa karışmadan duramayan yazarlar olduğunu hatırlarsak, romanın gelişebilmesi için bu yanlışların yapılması gerektiği kanısına varabiliriz.
İkinci novella Faxelange ya da Hırsın Zararları'nın kadın karakteri de bir suç işler ama bu suç Florville'inki gibi “aşk suçu” değildir, Matmazel Faxelange aşk yerine hırslarına yenik düşer ve maddiyatı tercih eder, tabii ki o dönemin edebiyat anlayışında olduğu üzere kötüler cezalarını alır, Faxelange da tek bir hatasının bedelini öder. Burada da Sade anlatının kötü tipi Franlo'dan o kadar nefret eder ki Matmazel Faxelange'ı evlendikten sonra da o adla anmaya devam eder ve bunu okura açıklar: “Yine Matmazel Faxelange diyelim, çünkü kadınlık adından artık tiksiniyoruz.” Çok değil bir 50 yıl sonra yazarın tarafsız olması gerektiği Realistler tarafından ortaya konacaktır neyse ki.
Kitaba alınan son novella Dorgeville ya da Erdemin Suç İşlettiği'nde en kötü kadın karakterle tanışırız, Virginie. Son derece iyi kalpli Dorgeville evleneceği kadının kendisine gönül borcu olmasını tercih edeceğini söyledikten kısa bir süre sonra tam da böyle bir kadınla karşılaşır ve evlenir. Büyük bir tezgâhın içine düştüğünü anlaması ise uzun sürmez. Sade bu hikâyenin sonunda ansızın bir vahşet sahnesiyle okuru şaşırtır çünkü bu kitabında ne Juliette'teki, ne Yatak Odasındaki Felsefe'deki gibi okuru rahatsız edecek fikirler, ilişkiler ve cinsellik yoktur. Hatta hapishanede tamamlamaya fırsat bulamadığı Sodom'un 120 Günü'nü düşündüğümüzde Aşkın Suçları oldukça masum sayılır.
Sade yazdığı önsözde bu kitabın masumiyetinden bahsetmekten çok, daha önceki romanlarını savunur, hiçbir biçimde suçluları ve suçu savunmadığını, kötülüğün, pisliğin iyice anlatılarak iyinin belirlenebileceğini söyler.
Sade'ın kişiliğini ve suçlarını düşündüğümüzde aslında bu dediklerinin samimiyetini sorgulayabiliriz. İlk novella'da Florville'in hata yapmasına sebep olan Madam Verquin zevkin, hazzın dünyadaki en önemli şeyler olduğunu savunan Epikürcü bir kadın. Anlatılan diğer ölümlerde hastalık, gözyaşı, günah korkusu ve af dilenme varken Madam Verquin'in ölüme gidişi insanı suça davet eder nitelikte: “Ben kadınlığımın gerektirdiği ölçüde kâm almışım dünyadan. Şimdi ise yeterince zevk duyamayacağım yılları kaybediyorum. Oysa o zevkler olmadan hayatın ne önemi var? (...) Ölüm, yalnız inançlı kimseler için korkutucudur yavrum. (...) İşte ölümü böyle istiyorum Florville'ciğim, ölürken yanımda papazlar, acılar, umutsuzluklar yerine böyle bir ezgi istiyorum... Senin o papazların, o sahte yobazların bilsinler ki onlarsız daha rahat ölünebilir; bilsinler ki rahat bir ölüm için din değil, cesaret ve mantık gereklidir.”
Ateist olduğunu beyan eden Sade'ın bu sözlerinde kötülüğü, pisliği iyice anlatmayı amaçlamadığı az çok belli aslında. Sürekli suçlandığı ve eleştirildiği için gizliden gizliye romandaki sevdiği karakterlere istediği şeyleri söyletmektedir. Simone de Beauvoir da Sade'ı Yakmalı mı adlı deneme kitabında “Aslında kendini yazılarında savunurken ileri sürdüğü fikirlerin tam tersini düşünmektedir; iyinin aldatıcılığını kavramamış okurlara kötünün tatlarını aşılamaya çalışmaktadır.” diyerek bu düşünceyi destekler.
Aşkın Suçları Marquis de Sade'la tanışmak için iyi bir fırsat, bu zararsız hikâyelerden sonra onu daha iyi tanımak isteyen okurlar diğer kitaplarına geçip “sadizm” sözcüğünün nereden geldiği hakkında fikir sahibi olabilirler. Roman türünün gelişimine, geçirdiği değişikliklere meraklı olan edebiyatseverlerin dışında Cemal Süreya'nın akıp giden çevirisini tatmak isteyenlere hararetle önerilir.

Banu Yıldıran Genç
Aşkın Suçları, Sade

 Notos Kitap Yayınevi, Kasım 2014, 199 s.
* Bu yazı Radikal Kitap'ın 19 Aralık 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Güzey

Taşrada peş peşe intiharlar...
İlk kitabını okuduğum ve hakkında yazdığım yazarları takip ettiğimden, 2008'de Çeşitli Yalnızlık Söylentileri'yle tanıdığım Mehmet Can Şaşmaz'ın romanı çıktığında hemen alıp okudum.
Güzey adını taşıyan roman Anadolu'nun ıssız bir kasabasında geçiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında bulabildikleri en güvenli yere, bir dağın kuzey ucuna, tepelerine düştü düşecek koca bir kayanın altına yerleşen bir grup insan, sonraki yıllarda “Coğrafya, kaderdir.” dedirtecek denli yanlış bir karar almışlardır aslında. Tepelerindeki kocaman kaya, kasaba halkının geçmişten bugüne taşıdığı bir lanet gibi içine işlemiştir. Yoğun oranda intiharlar yaşanmakta, kimse buna engel olamamaktadır. Hatta bir atın bile intihar edebildiği yegâne yerdir. Çocuklar oyun oynamamakta, gençler eğlenmemekte, okuyup bir meslek sahibi olan da ilk iş oradan kaçmaktadır.
“Coğrafyayı buradan giden bir yol bulmak için, fiziği o yolu kat etmek, dilbilgisini gidecekleri şehirdekilerle anlaşmak, tarihiyse burayı unutmak için öğrenip kitapları sular seller gibi ezberlemişlerdi.”
Roman, Kaymakam Ekber'in aldığı sıkı tedbirlerle başlıyor. Günümüzde alışık olduğumuz yönetici tiplemesinin bir temsilidir Ekber. Şimdiye kadar görev aldığı yerlerde hırsızlığı bitirmiş, kan davasını sonlandırmış olmakla övünür. Oysa öğreniriz ki kan davası da hırsızlık da başka şehirlere kaymıştır. Bu zorlu kasabada da intihar edenin cenaze namazının kılınmayacağından tutun da, malının devlete kalması, mezar yerinin belli olmamamasına kadar “devlet baba tutumuyla” tedbirler almaya çalışır. Yaptığı en mantıklı şey Ankara'dan bu konuda uzman bir psikolog çağırtmaktır.
Romanın ana karakteri Devran, dürüst, kendi halinde ama yalnızlıktan bunalmış bir istasyon görevlisi. Arada bir aklına gelen intihar düşüncesinden babasını hatırlayınca vazgeçen, kararı pamuk ipliğine bağlı bir genç adam. Devran karakteriyle hemen hemen aynı ağırlığa sahip bir de Kaptan karakteri var ki Kaptan için kasabanın akıl babası, sağduyusu da denebilir. Hemen her koşulda söyleyecek afili bir lafı, aforizması, ders içeren cümleleri olan Kaptan aslında bu mükemmelliğiyle bir süre sonra okur için sıkıcı bir kişiye dönüşüyor. Hatta romanın sonlarına doğru anlatıcı bile bunu vurgulamakta: “Devran, Kaptan'ın böyle bir durumda bile 'felsefe' yapmasına şaşırdı...”
Roman bir kasabayı bütünüyle anlatmayı çalıştığı için kişi sayısı oldukça fazla, bu kişiler arasında Efsun Nine gibi değinilip geçen, daha fazla etkisinin olmasını bekleyeceğimiz kişiler de var. Özellikle romanın ortalarında dahil olan Psikolog Samet'in en azından olayların düğüm noktasında ve çözüme giden yolda daha etkili bir karakter olabileceğini umduğumu belirtmeliyim. Romanın farklı ve yaratıcı konusu psikoloğun “intihar” çözümlemeleriyle daha derinlikli işlenebilirdi hissi okuduktan sonra aklımdan hiç gitmedi. Mehmet Can Şaşmaz'ın psikolog olması belki bu beklentiyi artırmış olabilir ama Samet maalesef romanın en havada kalmış karakterlerinden biri olmuş.
Romandaki diğer bir sorun anlatıcı sorunu. Semih Gümüş, geçen aylarda Radikal Kitap'ta anlatıcı sorununun nasıl çözülmesi gerektiğiyle ilgili birkaç yazı yazdı. Türkiye edebiyatındaki tarihi ancak yüz elli yılı bulan roman türünde, artık her şeyi bilen Tanrı anlatıcının geçerliliğini kaybettiğini nedenleri ve örnekleriyle anlattı. Güzey'de de Tanrı anlatıcının sözcüklerle hissetmemiz gereken yerde peşinen anlattıkları, hatta bazen bir biçimde lafa karışması rahatsız ediyor.
“Leyla, dudağını sudan çekmiş ceylan misali doğruldu, doğrulmasıyla sanki bir sokak öteye uzaklaştı. Şimdi daha da güzelleşmişti! Kadınlar böyledir, gittikçe güzelleşir!”
Son cümle de anlatıcı yorum yapmasa, tarafsız bir biçimde anlatılsa olan biten daha etkili olur oysaki.
“Emin'in annesi Mehtap bencil hatta kötü yürekli bir kadındı. Öyle olmasa oğlu bu kadar sever miydi Zeliha'yı? Bütün karasevdalı adamların anneleri sevgisiz kadınlardır.”
Bu parça da Mehtap'ın kötü yürekli olduğunu yaşananlar zaten okura imlemiş durumda, anlatıcının karışıp soru sormasına, sonunda da tespit yapmasına hiç gerek yok.
Mehmet Can Şaşmaz genç bir yazar. Öykülerini daha başarılı bulmuş olsam da romanın ilginç konusu ve taşranın ele alınışı yaratıcı düşüncenin varlığını gösteriyor. Sonu bizim de tepemizde kaya varmış gibi hissettiğimiz bugünlerde umut aşılıyor, oldukça da etkili bitiyor. Umalım ki Şaşmaz bir dahaki romanında anlatıcı ve kişi sayısı sorununu daha yetkin bir biçimde çözebilsin.
Adını, dağın gölgelik, verimsiz kuzey yamacından alan roman, “taşra ve intihar”ı bir araya getirdiği için ilginç bir okumalık olabilir.

Banu Yıldıran Genç

Mehmet Can Şaşmaz, Güzey, Pan Yayıncılık, Eylül 2014, 264 s.
* Bu yazı Notos'un Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştır.


28 Kasım 2014 Cuma

Matmazel Christina

Vampirlerin anavatanında
Metis Yayınları iyi bir yayınevinde olması gereken en önemli özelliklerden birine sahip. Yayım hakkını aldığı bir kitabı, aradan uzun bir süre geçmiş de olsa tekrar basıyor. “Baskısı bulunmayan kitaplar cenneti” ülkemizde, Mircea Eliade'nin ilk baskısı 1991'de yapılan Matmazel Christina'sı da, uzun bir süre sonra yeni ve şık bir kapakla tekrar yayımlanan kitaplardan biri.
Mircea Eliade, dünyaca tanınmış bin dinler tarihi uzmanı. Uzun yıllar başka ülkelerde yaşasa ve akademisyenlik yapsa da doğduğu Romanya'nın mitlerinden etkilenerek yazmış Matmazel Christina'yı.
Bütün dünyada ona yakın inanışlar var fakat en popüler vampir hikâyesi Ulah Prensi III. Vlad'dan etkilenilerek yaratılan Kont Drakula. Bram Stoker'ın romanıyla iyice ünlenen bu karakter, vampir efsanelerini yaygınlaştırmış, özellikle 2008'de yayımlanan Stephenie Meyer'in Alacakaranlık serisinin kitapları ve ardından çekilen filmleri vampirlerin kahraman olmalarını, sevilmelerini bile sağlamıştır.
Matmazel Christina da bir vampir hikâyesi ama alabildiğine ince, hatta hüzünlü bir aşk hikâyesi bile sayılabilir. Eliade kitabın sonundaki notunda “Matmazel Christina, yirmi küsur yıl önce ölmüş ve vampir olmuş bir genç kadının aşk hikâyesidir. Bu türdeki ilk çalışmam olan bu kitapta, Rumen folklorunun, 1880'lerde büyük şair Eminescu'nun da ilgisini çekmiş bir temasını ele almak istedim.” diyerek yazmasının nedenlerini anlatır.
Z diye anılan Romanya taşrasındaki ıssız bir köşkte geçen roman, köşke konuk olmuş ressam Egor ve arkeolog Mösyö Nazarie'nin geçirdiği sıra dışı birkaç günü anlatmakta. Evin sahibesi Madam Mosco, koca köşkte kızları Sanda ve Simina'yla yaşamaktadır. Egor'un köşke konuk olmasının başlıca sebebi Sanda'ya olan aşkıdır, bu nedenle resim çizmek yerine genellikle onunla yalnız kalacak anları kollamaktadır.
Kadınlardan oluşan bu çekirdek ailenin garipliğini anlatırken Mircea Eliade oldukça güçlü bir atmosfer yaratabilmiş. Öylesine edilen birkaç söz -köyde kimsenin köşke tavuk, yumurta satmaması, çalışanların ansızın işi bırakıp gitmeleri- gelecekte okuru bekleyenleri hafif de olsa imlemekte. Sanda'nın saf ve iyi niyetli bir genç kız olarak betimlenmesi, onun zıddı dokuz yaşındaki Simina'nın garip davranışları, kaybolup durması gerilimin yavaş yavaş artmasını sağlıyor.
Bir akşam yemeğinde bahsedilen, köylüler tarafından öldürüldüğü söylenen Madam Mosco'nun kızkardeşi Matmazel Christina, önce evdeki özel ve farklı portresiyle, sonra da farklı hikâyesiyle kurgunun odak noktası olacaktır.
Mösyö Nazarie kısa bir süre sonra köylülerden Christina hakkındaki söylentileri duyar, köydeki erkeklerle zorla birlikte olup sonradan öldürmesi, işkenceleri, en sonunda sevgilisi tarafından vurulup öldürülmesiyle ilgilidir bunlar. Eliade, kitaba adını veren karakterini yaratırken tüm derinliğiyle vermeyi başarmış, ilk başta hakkında korkunç şeyler duyduğumuz Christina, geceleri Egor'u ziyaret etmeye başladığında, ona tehditler savurduğunda ve korkuttuğunda tam da gerçek yüzünü göstermiyordur aslında. Sona doğru yaklaşırken onun gencecik yaşta öldürülmüş fakat ölememiş bir kadın olduğunu, Egor'a delicesine âşık olduğunu, hatta bir ölümlüyle birlikte olabilmek için birçok fedakârlık yaptığını öğreniriz. Cinsel cazibesi, güzelliğiyle herkesi baştan çıkarabileceğine inansa da yaşadığı son hayal kırıklığı her şeyin sonu olur.
Romanda vampir efsanesi temel alınsa da köylü ayaklanması, pedofili, ensest gibi birçok farklı nokta yer almakta. İki kere sinemaya da uyarlanan Matmazel Christina, vampirlere farklı açıdan bakmak isteyenler için...

Banu Yıldıran Genç


Matmazel Christina, Metis Yayınları, 174 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştır.

30 Ekim 2014 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

İyilik nerde biter? Kötülük nerde başlar?
Eylül ayında Harper Lee'nin ünlü romanı Bülbülü Öldürmek'in Sel Yayıncılık tarafından Ülker İnce çevirisiyle yeniden yayımlandığını gördüğüm an, bu yazıyı yazacağımı biliyordum. Aradan geçen yirmi yıla rağmen unutamadığım ve her sene öğrencilerime tavsiye ettiğim bir romandı söz konusu olan. Çocuk edebiyatıymış, gençlik edebiyatıymış, böyle kavramların olmadığı bir zamanda, bulunan her şeyin yaşa başa bakmadan okunduğu bir evde belki de yetişkinliğe adım atmamı sağlayan kitaplardan biriydi Bülbülü Öldürmek.
Büyük bir şehirde, orta sınıf ve hatta moda deyimle Beyaz Türk sayılabilecek bir ailedenseniz, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan büyür gidersiniz. Bu nedenle insanların nasıl ayrım yapabildiğini, nasıl ezebildiğini gördüğüm, okuduğum ilk romandı. Kendi korunaklı dünyamın alt üst olmasına sebep olmuştu, ki öyle bir dünya olmadığını yıllar geçtikçe öğrendim.

1930'lu yıllarda Amerika'nın güneyindeki Maycomb kasabasında geçen roman, aslında otobiyografik özellikler taşıyor. Dürüst bir avukat olan Atticus Finch'in aldığı bir dava olayların temel noktasını oluşturuyor. Kahramanımız, Jean Louise ya da herkesin çağırdığı adıyla Scout, sekiz yaşında bir kız çocuğu, annesi o çok küçükken ölmüş ve kendisinden dört yaş büyük abisi Jem ve babası Atticus'la mutlu mesut günler yaşıyor. Bir de yazları aralarına katılan arkadaşları Dill var ki Harper Lee daha sonra bu karakterin çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğunu söylemiştir.
Beyaz bir kadına saldırmaktan tutuklanan “zenci” Tom Robinson'un suçsuz olduğu aslında tüm kasaba tarafından bilindiği halde göz göre göre suçlu bulunması Amerikan filmlerinden ya da romanlarından alışkın olduğumuz bir konu. Bülbülü Öldürmek'i özel yapan, anlatıcı Scout'un bakış açısının, olayları yorumlamasının son derece içten ve çocuksu olması. Harper Lee, otuz dört yaşındayken yazdığı romanında bir kız çocuğunun ergenliğe giren abisine, evlenmeye karar verdiği arkadaşına ve bir türlü anlayamadığı büyükler dünyasına bakışını o kadar doğal bir biçimde yansıtmış ki okuru önünde sonunda kendi çocukluğuna götürüyor.
Atticus Finch'in davayı almasından sonra kasabalıların tehditleri, çocukların okulda dışlanması, halanın duruma el koymak için onlarla yaşamaya gelmesi, adım adım ilerleyen gerilimi son bölüme kadar taşıyor. Ayrıca Öcü Radley gibi romanın başından itibaren değinilen yan karakterlerin bile olay örgüsüne katkısı ince bir biçimde işlenmiş. Gerek anlattıkları gerekse anlatımıyla usta bir ilk ve -maalesef- son roman Bülbülü Öldürmek. Harper Lee bir daha ne roman ne de herhangi bir şey yazıyor, neden yazmadığı sorulduğunda ise “Söylemek istediğimi söyledim ve bir daha söylemeyeceğim.” diyor. 
Kuzey'e göre daha dindar ve daha tutucu olan Güney eyaletlerinde hayatın nasıl aktığını oldukça gerçekçi bir biçimde betimliyor Harper Lee. Kilisede yardım işlerinde çalışan hanımların en önemli gayeleri “durmaksızın çoğalan ahlak yoksunu zencilere iyi birer Hıristiyan gibi yaşamayı öğretmek.” Hatta şu sözlerle köleliği kaldıran Kuzey eleştirilmekte: “Kuzeydekiler kölelere özgürlüklerini vermiş ama onların masasına beyazların oturduğunu görmüyorsun. Biz hiç değilse onları aldatmıyoruz.” Bu gibi önyargılar ve katı tutumlar nedeniyle kızlarına saldırıldığını iddia eden ailenin elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen Güney'de kural değişmez. Bir beyaza saldıran zenci idam cezasına çarptırılır.
Dünyanın en dürüst ve barışçıl babasına sahip olduğunu düşünen ve düşüncelerinde haklı olan Scout mahkemede tanık olduğu konuşmaları, tavırları anlayamamaktadır. Bire birken gayet iyi bir insan olduğunu düşündüklerinin bir araya geldiklerinde linççi bir tavır sergilemeleri, onu ve Jem'i şaşırtmaktadır. Kasabanın en fakir ve dışlanmış ailelerinden birinin söz konusu başka bir “ezilen” olduğunda “ezen” tarafına geçmelerini sorgularlar. Hatta bir derste Hitler'in Yahudilere yaptıklarını anlatırken ağlayan sınıf öğretmenini mahkemede siyahlar hakkında aşağılayıcı bir biçimde konuşurken duyunca Scout'un aklına gelen sorular bugün bile cevaplanamaz nitelikte. “Nasıl böyle Hitler'den nefret edersin de sonra dönüp kendi ülkendeki insanlara bu kadar çirkin davranırsın?”
Tüm bu sorular, sorunlar günümüzde de aynı şiddetiyle devam etmekte. Gördüklerimize, yaşadıklarımıza bir anlam veremiyor, bu nefretin kaynağını bulamıyoruz. Neyse ki edebiyat iyi geliyor bazen, bir romanı okuduktan sonra mutlu hissediyoruz, Atticus, Scout ya da Jem gibiler çoğaldıkça dünya yaşanabilir bir yer olur, diye düşünüyoruz. 
Kitabı usta çevirmen Ülker İnce'nin çevirdiğini duyduğumda oldukça heyecanlanmıştım fakat özensizce çevrilmiş cümleler, hatta paragraflar nedeniyle hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Üstteki alıntı cümle bile bunu örnekleyebilecek nitelikte. Çeviride gözden kaçsa bile editoryal aşamada dikkat edilmesi gereken bariz hatalar baskının biraz aceleye getirildiğini düşündürüyor. Umarım bir sonraki baskıda bu sorunlar hallolur.
Her kütüphanede bulunması gereken, her gencin okuması gereken bu roman, iyilik ve kötülük kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlayacak.

Banu Yıldıran Genç

Bülbülü Öldürmek
Harper Lee

Sel Yayıncılık, Eylül 2014, 355.
*Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

Timsah Park

Bataklığın ortasında bir yaşam
Kurgu metinlerde özellikle romanlarda mekân kavramı okuyucuya birçok şey sağlar. Bazen sadece bir fon olarak olayların yaşandığı yeri tanıtır, bazen atmosferi ve toplumu anlatır. Bazı romanlarda ise mekân neredeyse kitabın kendisiyle, karakterleriyle bütünleşmiştir. İşte Timsah Park da böyle bir roman. Olayların geçtiği On Bin Ada'nın betimlendiği yerler oldukça fazla, hemen hemen her bölümde bataklıklardan, çukurlardan, Hint defnelerinden, ayakotlarından, ağaç köklerinden bahsediliyor çünkü yaşanan coğrafya karakterleri çözmenin yegâne yolu.
Bizim gibi çok da farklı yer şekli bulunmayan bir kara parçasında bu romanı okuyan okur ise er geç google'a “Florida On Bin Ada” yazıp, görsellerde arama yapacaktır. O fotoğrafları, nehirleri, bataklıkları, çalıları, bir labirent misali birbirine bağlanan adaları gördükten, ne kadar garip bir yerleşim yeri olduğunu anladıktan sonra romanı anlamak, Ava'nın yaşadıklarını hissetmek kolaylaşacaktır. En azından benim için öyle oldu.

Bigtree Kabilesi, On Bin Ada'nın birinde yaşayan ve Timsah Park adında bir eğlence parkı işleten anne – baba - üç çocuk ve bir büyükbabadan müteşekkil bir aile. Okurlara çok “normal” gelmeyecek bir yaşantıları olsa da mutlu sayılırlar. Her şey anne Hilola Bigtree'nin hastalanıp ölmesiyle başlar. Anne kanserle boğuşurken büyükbaba bunar, bakımevine yatırılır, parkın en önemli gösterisi Hilola'nın yokluğu sebebiyle iptal olur, ziyaretçi sayısı günbegün düşer. Geride kalanlar annenin yokluğuyla baş etmek için farklı yollar bulurlar: Baba, Şef Bigtree hiçbir şey değişmeyecekmiş, her şey yolundaymış gibi davranmaya başlar. Ağbi Kiwi babanın hayalperestliğinden bunalıp evin erkeği rolünü üstlenir ve anakaraya çalışmaya gider. Abla Osceola ruhlarla konuşmaya başlar, hatta onlardan birine âşık olur. En küçük kardeş Ava ise 13 yaşında yapayalnız kalmanın verdiği güvensizlikle timsah güreşlerinde annesinin yerini almayı umar. 
Adada yalnız kalan Ava'nın bir hayaletle evlenmek üzere evden kaçan ablasını bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıkışı romanın merkezindeki çekirdek olayı oluşturuyor. Bir yolculuk romanı gibi de okuyabileceğimiz Timsah Park aslında başında Aynanın İçinden'den bir alıntı yaparak harikalar diyarındaki Alice'e göz kırpıyor. Ava ve Alice'in aynı yaşlarda olması, abla figürü, ölüler ülkesine yapılan yolculuk benzer temalar.
Bir anda dünyası tepetaklak olan Ava, daha annesinin yokluğuna alışamamışken, babası, ağbisi ve ablasının peş peşe ve birbirlerinden habersiz gitmeleriyle boşluğa düşer. Ablasını bir hayaletle evlenip gitmeyi kararlaştırdığı ölüler dünyasından geri getirmesi gerekiyordur, vereceği kararlardan önce içinde annesinin sesini duymayı, onun tarafından onaylanmayı isteyecek kadar çocuktur halbuki Ava. En sonunda adanın yerlilerinden Kuş Adam'ı bu yolculuğa çıkmaya ikna eder. 
Şehirde büyüyenler çocuk yaşlarda yabancılara güvenmemeyi, yabancılarla konuşmamayı öğrenir. Oysa bir adada sadece beş kişi yaşıyorsanız, gördüğünüz yabancı insanlar üç beş saat kalıp gidiyor, dış dünyayla bağlantınızı bir feribot kaptanı sağlıyorsa, insan doğası gereği inanır, güvenir çünkü herkesi kendisi gibi sanır. Yolculuk sürerken okurun da güvendiği bir karakterin yaşattığı hayal kırıklığı, özellikle Ava'nın sevgiye duyduğu açlığın yön verdiği davranışları yüzünden durmaksızın kendisini suçlaması, neredeyse boğazınızda bir yumru, romanın içine sızıp çaresizlik içinde kıvranan çocukları avutmak istemenize yol açıyor. 
Bigtree ailesi, beyaz ırktan ve anakaradan oldukları halde Timsah Park Aile Müzesi'nde kendilerine yalandan bir Kızılderili tarihi uyduracak, büyük kızlarının adını ABD'ye karşı gelen bir yerli kadın liderden esinlenecek kadar insancıl; doğayla iç içe bir yaşam sürerek timsahlara dokunmayıp onlarla birlikte yaşamayı öğrenecek, Judy Garland adını verdikleri bir ayıyı besleyecek kadar barışçıl; Timsah Park'ı yaşatıp anakaradaki plastik ve sahte eğlence parkı Karanlıklar Âlemi'yle aşık atacak kadar da iyi niyetli ama maalesef bütün hikâyelerde olduğu gibi iyiler kaybetmeye mahkûm.
ABD'nin On Bin Ada'yı savaşlarla, kıyımlarla Kızılderililerin elinden alması, daha sonra suyun altındaki bataklıkları işlenecek toprak diye saf Amerikan köylülerine satması da Timsah Park'ı okurken öğrenilen tarihin bir parçası. Roman, bataklığı kurutmaya çalışan Tarım Bakanlığının uçaklarla Hint defnesi tohumu serpmesi ve bu bitkinin salgın gibi adaları sararak canlılara yaşam alanı bırakmaması, yeni yollar açmaya gönderilen ve ölüsü bile bulunamayan işçiler, su üstünde oldukça konforlu bir yaşam kurulmuşken boşalttırılmış evlerden oluşan Stiltsville gibi gerçek ayrıntılarla dolu ve Karen Russell doğmuş olduğu coğrafyayı anlatırken hiçbir biçimde dikte etmiyor, öğretmiyor, kurgunun bir parçası olarak diyaloglara, düşüncelere resmi tarihin es geçtiği bu gerçekleri serpiştiriyor.
Amerikan rüyasına bambaşka bir açıdan bakan Timsah Park, kurduğu dünyası, garip ama canlı karakterleri, ustalıklı dili ve anlattığı yolculuğuyla Pulitzer'e aday olmuş gencecik bir yazarın romanı. Püren Özgören”in başarılı çevirisi ve açıklayıcı dipnotları da okumayı oldukça kolaylaştırıyor.

Banu Yıldıran Genç

Timsah Park, Karen Russell, Siren Kitap, 412 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

Boks şakaya gelmezmiş...
İletişim Yayınları, Ankara'dan genç öykücülerle bizleri tanıştırmaya devam ediyor. Giray Kemer'in temmuz ayında yayımlanan ilk kitabı Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı ikinci baskı için yola çıkmış bile.
Kitap, yazarın kendi deyimiyle “öykülerden oluşan bir roman”. Romandan farklı olan tarafı ise bir yapboz gibi dizilmiş olması, yaşananları kronolojik bir sıraya koysak ortadaki öykü başta, baştaki öykü de sonlara doğru olmalı mesela. Her öyküde anlatılan farklı bir kaybediş, bu kaybedişlerin sırasını, zamanını kahramanın yaşam çizgisine oturtmak öyküleri tekrar tekrar okuma isteği yaratıyor.
Öyküler tek bir karakterin yaşamına odaklı, birinci kişi ağzıyla yazılmış. Bu anlatım biçimi okurla en samimi ilişki kurulan anlatım biçimi olduğundan bazı tehlikeleri de yok değil. Giray Kemer bu tehlikelere düşmeden, zaman ve duygu atlamalarını ustalıkla halletmiş. Hatta iki sayfalık kısacık bazı öykülere zamanda geri dönüşleri bile sığdırmış.

Kahramanımız bazen üniversiteli, bazen mezun, genellikle işsiz, her zaman aşk acısından muzdarip, yakın arkadaşlarıyla kardeş gibi olmuş, dertli mi dertli bir amatör boksör. Boks salonunda ve boks terimleriyle başlayan ilk öykü Ayten, doğruyu söylemek gerekirse bu sporla hiç ilgilenmemiş, onla ilgili hiçbir şey okumamış, hatta boksu pek de sevmeyen biri olan beni korkuttu. Neyse ki Giray Kemer benim gibi okurlarına Nikotin öyküsünde güzel bir cevap hazırlamış: “Saçmalayışına takılmamaya çalışarak 'Bazı filmler önemli,' dedim. Ne dediğim hakkında hiçbir fikrim olmadan. Etkileyici bir şeyler söylemeye çalışıyordum. Requiem for a Heavyweight izlemeyen, sonunda ağlamayan, ya da Hemingway okumayan birinin boksu sevebileceğini düşünmüyorum.”
Öyküler genellikle Ankara'da geçiyor, Ankaralıların hep söylediği üzere “dostlukların orada farklı olduğu” hissediliyor. Yakın iki arkadaşın arasına giren bir kadın: Şehrazat, tekrarlanan bir film karesi gibi akılda kalan mezarlıktaki ayrılık, başka kadınlar, başka terk edilişler, bol içki, sigara, esrar ve hep dönülen arkadaş evleri... Duygusal bir karakter çizmesine rağmen sıradan bir romantizme esir olmaması yazarın en büyük artılarından biri. İçen, içti mi sapıtan, kavga eden, dayak yiyen, terk edildi diye hayatındaki her şeyin tepetaklak olmasına izin veren bir ana karakter karşımızdaki ama Giray Kemer öyküleri doğru anlarda bitirerek ya da gidişatı bir anda ustaca çevirerek son dönemlerde sıkça rastladığımız arabeske varan bir kaybeden edebiyatından uzak duruyor.
Kitabın ithafında ve verdiği bir röportajda özellikle Barış Bıçakçı'dan etkilendiğini söyleyen Kemer'in dili de onunki gibi sade. Kısa öyküye yakışan bir biçimde fazlalıktan, mecazlardan, gereksiz benzetmelerden uzak. Olan Bitmeyen öyküsündeki “Elimdeki şişeyi yenisiyle değiştirip; yan yana duran, birbirinden güç alan üç eski dostu andıran Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet'e doğru, o günü düşünerek içmeye devam ettim.” cümlesi tarihi yarımadayla ilgili okuduğum en hoş cümlelerden biri örneğin. Oldukça yaratıcı öykü adları da muzip ve hatırda kalıcı.
Son dönemde öykünün tekrar öne çıktığını, büyük yayınevlerinin art arda öykü kitapları yayımladığını görmek oldukça sevindirici. Okurları pek çok genç öykücüyle tanıştıran İletişim Yayınları umarım bu kitaptaki düzelti hatalarını ikinci baskıda tekrarlamaz.

Banu Yıldıran Genç

Giray Kemer, Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı, İletişim Yayınları, 92 s.


*Bu yazı Notos'un 48. sayısında yayımlanmıştır.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Zeplin

İskandinav mitolojisi farklı öykülerle birleşirse...
Tuhaf ve iyi öykülere, romanlara az rastladığımız bugünlerde sizi İsveç kırsallarında, göllerinde dolaştırıp, sonra adı sanı belli olmayan garip dünyalara götürecek, bir an var olan sonra pof diye sırra kadem basan insanlarla tanıştıracak, mitlerin, efsanelerin bir insanın kaderini nasıl etkilediğini gösterecek bir kitap yayımlandı yaz başında.
İsveçli genç bir yazar olan Karin Tidbeck ve seçilmiş öykülerinden oluşan Zeplin adlı kitabı bana Ursula K. Le Guin'i ilk okuduğum zamanlarda hissettiklerimi anımsattı: Aynı heyecan, iyi bir şey okumanın verdiği tarifi imkânsız haz, kırsal yaşamın, sıkıntının ve eski inanışların nasıl ustaca harmanlandığını görmenin verdiği şaşkınlık.
Kitabın ilk öyküsü Beatrice şu cümleyle başlıyor: “Doktor Franz Hiller bir zepline âşık oldu.” Öykü bu farklı açılışından sonra Franz'ın Anna'yla kesişen yollarına uzanıyor. Anna da bir buhar makinesine âşıktır ve ondan hamile kalır. Öykü ilerledikçe Karin Tidbeck'in okuru içine alan güçlü anlatımı o kadar etkili olur ki, finalde yaşananlar hiç garip gelmez okura, “neden olmasın” diye omuz silkip bir sonraki öyküye yol alır.
Bütün öykülerin başlıca sorunlarından biri aslında çağımızın hastalığı olan sıkıntı ve bu sıkıntının başlıca nedenleri; günümüzde çarçabuk unutulanlar, anlık hevesler, ölümün kabullenilmesinin zorlaşması ya da herhangi bir kayıp... Tüm bu acılar yirminci yüzyıl sonu ve yirmi birinci yüzyıl başını betimlerken, Tidbeck bu sıkıntıları garip dünyalara, ilginç kurgulara yerleştiriyor. Distopik bir dünyanın ipuçlarını veren Arvid Pekon Kim? okurun kendisini sorgulayacak sorular sormasını sağlayabiliyor örneğin. Yurttaşların belli numaralara sahip olduğu, kimin aradığının ve tüm yaşamının santral memurlarınca görülebildiği, santral memurlarının ise gelen bütün aramaları aranan kişinin sesini taklit ederek cevapladığı bir ofis hayal edin. Kimsenin özel hayatı bilinmiyor, herkesin imzalamış olduğu SY-İY adlı bir belge var: Soru Yok-İfşa Yok. Beraber çalıştığınız bir iş arkadaşınız ansızın toza dönüşse, onu unutmanız kaç saniye sürerdi?
Kitabın en etkileyici öykülerinden biri olan Rengeyiği Dağı, eski inanışların insanların yaşamını nasıl etkilediğini anlatırken, ergenlik çağında baş edilmeye çalışılan sıkıntıyı okura anımsatması ve aktarmasıyla gerçekçi sayılabilecek öyküler arasında yerini alıyor. Babaları olmayan Sara ve Cilla'nın ninelerinin evini boşaltmak için şehirden köye gittikleri yazı anlatır öykü. Ergenlik sorunlarıyla boğuşan kızlar köydeyken ailelerinde birçok deli olduğunu öğrenir, hatta garip dayıları Johann'ı tanıdıktan sonra kendilerinde olup olmayacağını sorgularlar. Bütün köyün inandığı Vittra denilen perimsi yaratıklar da bu garip atmosfere eklenince, Karin Tidbeck'in hem acı dolu hem de mistik bir öyküyü anlatışındaki ustalığa şahit oluyoruz.
Bana unutulmaz Dune serisini anımsatan bir diğer öykü ise Augusta Prima, hatta bir sonraki öykü Teyzeler de bu dünyadan yola çıkarak yazılmış. Kroket sopasıyla oynanan, amacın golf topuyla uşakları öldürmek olduğu bir oyun, birbiriyle sevişip duran ikizler, çalıların dışında ölen yabancılar, konuşmamaları için dilleri kesilmiş, uşak olarak yetiştirilen peri çocuklar ve bu dünyanın bir köşesinde tek amaçları şişmanlamak ve çatlayıp ölmek olan teyzeler. Özellikle Teyzeler öyküsünde ele alınan ve detaylarıyla anlatılan şişmanlama süreci, çatlayıp öldükten sonra onların yerlerini alacak olan yeğenlerin hiç durmadan yemek yapmaları hayal gücünün neler kurabildiğini gözler önüne seriyor. Zaman kavramının olmadığı Augusta Prima ise günümüzdeki tüketimin, sınıflar arası uçurumun, “öteki”ne karşı olan acımasızlığın dünyayı nerelere götürebileceğini fısıldıyor sanki bize.

Karin Tidbeck yerelden evrensele nasıl başarılı bir yazar olunacağının kanıtı. Bunu özellikle İskandinav mitolojisiyle başarıyor. Kitapta yer alan Vitter, Pyret, cin, peri gibi doğaüstü yaratıklar, anlatılan halk hikâyeleri, karma evlilikler ve bunlardan doğan çocuklar, öykülerin çıkış noktasını oluşturuyor, hatta Pyret öyküsü tamamen bu doğaüstü varlığın araştırılma notlarından oluşuyor. Tidbeck bütün bu motifleri İskandinav ülkelerinin bildiğimiz melankolisiyle, ruhu boğan iklimiyle, günümüz dünyasının sorunlarıyla harmanlayıp unutulmayacak öyküler çıkarmış ortaya.
Kitabı okurken aklıma sıklıkla Mezopotamya efsanesi Şahmaran, Arap kökenli Yecüc ve Mecüc, Anadolu'da adı geçen Dunganga, Gulyabani, Karakoncolos gibi inanışlar geldi. Bu varlıkların şöyle güzel öykülere, romanlara konu olduğunu hayal etmek, Anadolu mitolojisinin evrensel bir edebiyat tadıyla işlendiğini bilmek ne güzel olurdu.
Umalım ki Aylak Kitap yeni Tidbeck eserleri için biz okurları bekletmesin. Yaratıcı kapak tasarımı, çok sık rastlamadığımız hard cover baskısı, Tülin Er'in başarılı çevirisi ve Tidbeck'in aydınlatıcı son sözü için farklı öyküleri sevenler kaçırmasın diyelim.

Banu Yıldıran Genç
Zeplin

Karin Tidbeck, Aylak Kitap, Haziran 2014, 151 s.
* Bu Yazı Agos Kirk'in 15 ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Bir Dolandırıcının İtirafları
Can Yayınları, Thomas Mann'ın eserlerini yayımlamaya devam ediyor. Son olarak yayımlanan, Mann'ın tamamlayamadığı eseri Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları, bu usta yazarın ölmeden önce ulaştığı son noktayı biz okurlara gösteriyor.
Başyapıtı sayılan Doktor Faustus'u ve ardından Felix Krull'un İtirafları'nı okuyan biri olarak usta yazar, klasik eser, başyapıt kavramlarının insan zihninde tam olarak yerlerine oturduğunu söyleyebilirim. Doktor Faustus'ta işlenen temaya bağlı olarak romanın bütününe yayılan iç hesaplaşmalar, Alman mitolojisine, teolojisine yapılan göndermeler, müzikle kurulan ilişki okuyucuyu için zorlu ve çaba isteyen bir okuma vaat ediyorken, Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları'nda ise anlatıcının soylu olmayan bir ailede doğup doğru düzgün bir eğitim almamasıyla pekişen “alt sınıf” anlatısı olma iddiası daha romanın ilk satırlarında kendisini belli ediyor. Usta yazar kavramı işte burada anlamını kazanıyor: Anlatımın, konunun, işleyişin farkı oldukça net ama tüm bunların üstünde yazarın biçemi bütün eserlerde yazarın kim olduğunu belli ediyor.
Felix Krull sonradan iflas eden burjuva bir ailenin oğlu, daha çocukluğunda okula gitmemek için babasının imzasını taklit etmeye başlayarak kişiliği hakkında ipuçları veriyor. Kişiliğini gizli tutma isteği, kendisini başkası olarak hayal etme oyunları, kendisini zorlayarak gözbebeklerini küçültüp büyütebilmesi, nabzını hızlandırabilmesi daha çocukken farklı bir zekâyı işaret etmekte.
Eğer çevremdekilere biraz karışmış olsaydım, birlikte olduğum insanlarla hemen içli dışlı olurdum ya da zavallı babamın dediği gibi, hem dost hem de düşman davranışı sergilerdim; kısacası kendimi pek de güvenilmeyen bir yardımsever gibi gösterirdim, doğamın sırrına yaklaşmak, özsuyumun inceltilmesine ve yaratıcı güçlerimin çok kötü bir şekilde zarar görmesine ve zayıflamasına neden olurdu.” alıntısı Frankfurt sokaklarında yapayalnız dolaşan bir genç adamın tedbir, plan ve dikkat dolu cümleleri. Kendisiyle o kadar barışık, kendisinin “farklı bir ruh” olduğuna o kadar inanmış ki kadın simsarlığı yaptığı bir dönemden bile “bunu eğitimim ve gelişimim için son derece önemsediğim için yapıyorum” diyerek kendisini kandırabilir.
Felix Krull oldukça kurnaz bir biçimde zorunlu askerlik görevinden kurtulduktan sonra Paris'te bir otelde çalışmaya başladığı gün dört ayağı üstüne düşecek kadar da şanslı çünkü vaftiz babasının koyduğu ad Felix, Latincede şanslı anlamına geliyor. Şanslı beyimiz bulduğu mücevher kutusuyla kendisine başka sınıftanmış gibi gardırop düzerken, bir yandan da otelde çalışarak farklı insanlarla tanışmaya çalışır. Zekası kadar yakışıklılığı da bu yolda kendisine yardımcı olmaktadır.
Şansının yaver gittiği en büyük ân ise bir baronun kendisine onun yerine, onun kimliği ve parasıyla bir yıllık dünya turuna çıkmayı teklif ettiği ândır. Sevgilisinden ayrılmak istemeyen baronla kimlik değiş tokuşu yapan Felix Krull'un önünde yepyeni bir yaşam vardır artık.

Thomas Mann'ın Romanyalı hırsız Georges Manolescu'nun anılarından esinlenerek yazdığı bilinen bu roman ne yazık ki tamamlanamadan, tadı okurun damağında kalarak bitiyor. Manolescu'nun bir Alman prensinin adıyla Cenova'da bir soyluyla evlendiğini, çocuğu olduğunu yaşam hikâyesinden biliyoruz fakat Felix Krull'umuzun itirafları maalesef o kadar ilerleyemeden son buluyor. Romanda anlatıcının sık sık daha sonra anlatacağını belirttiği olaylardan, Thomas Mann'ın yazacaklarını kurguladığını anlayabiliyoruz. Bunları öğrenemesek de büyük bir yazarın son eserini okumak, dil ustalığını görmek adına Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları okunabilir. Bazı cümlelerde anlatım bozukluklarına rastlansa da Kasım ve Yadigar Eğit'in başarılı çevirisinin de bu zevkli okumada kuşkusuz payı var.

Banu Yıldıran Genç
Thomas Mann
Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Can Yayınları, Temmuz 2014, 476 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in 15 Ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Vartanuş'un Ali'si

Bir ömür gizlenen kimlikler...
2015'e bir yıl kala yıllardır saklanan, sır kabul edilen Ermenilerin trajik hikâyeleri daha sıklıkla karşımıza çıkmaya başladı. 100 yıldır üstü kapatılmaya çalışılan bir gerçeklik artık karşımızda; saklanamaz, yok sayılamaz durumda. Yavaş da olsa bir şeylerin değiştiğini görmek, en azından insanların bu sırları anlatmaya başlaması insana umut veriyor.
Vartanuş'un Ali'si de yıllarca kimliğini saklamış bir Ermeni gelinin dramından yola çıkarak yazarın babasının yaşamını anlatıyor. Aysel Kılıç Karslı'nın babaannesi olan Vartanuş, evlendiği gece askerlerin önüne katılarak 2 gün aç ve susuz yürütülmüş, uğradıkları ilçede üstünde gelinliğinin olmasının getirdiği şansla kaymakamın dikkatini çekmiş, acıdığından olsa gerek evine aşçı olmuştur. Ailesinden kalan çok azdır, bir kızkardeşi Cemile adını almış ve Samsun'a gitmiş, erkek kardeşi ve annesi yolda eşkıyalar tarafından öldürülmüş, babası ise Suriye'deki kamplara dayanamayıp Amerika'ya göç etmiştir.
Sultan adını alan Vartanuş, kaymakamın evinde canla başla çalışır, okuma yazma bildiğinden çocukları eğitir, dokuma bildiğinden kadınlara dokumacılık öğretir. Daha sonra çıkan bir kısmetiyle evlenir ve dayakla, acıyla geçen bir yaşama adım atar. Bu yaşamda adına, dinine, kaybettiği ve bir daha göremeyeceği ailesine, severek evlendiği ve düğün günü ayrıldığı nişanlısının anısına yer yoktur.
Birçok çocuk doğurur, bazıları ölür. Yazarın babası olan Ali Kılıç hayatta kalan iki çocuğundan biri ve bir gece sırlarını anlattığı sırdaşıdır. Kocasından “gavur dölü” sözünü işite işite dayak yiyen, çocuklara Ermenice ninni söylenmesi yasaklanan, ailesinden bihaber yaşamaya çalışan, gerçek adını kullanamayan bir kadındır Vartanuş, dinini ve adını değiştirmek zorunda kalan binlerce Ermeni kadını gibi.
Vartanuş'un hastalanıp ölmesinden sonra hikâye Ali'nin cahil babasından çektiklerine doğru bir yön değiştirmekte, Ali zar zor okur, Köy Enstitülü bir öğretmen olur, ömrü boyunca din, ırk, mezhep ayrımı yapmadan çevresine yararlı bir insan olmaya çalışır. Yazar Aysel Kılıç Karslı'nın da son sözde yazdığı gibi 90'lı yaşlarda da olsa annesini unutamayan biri olarak yaşananları tüm gerçekliğiyle duyurmaya vesile olur.
Resmi tarihin bizlerden sakladığını sözlü tarihle, ailelerin hikâyeleriyle öğrenebiliyoruz maalesef. En ateşli insan hakları savunucuları bile soykırım sözcüğünü kullanıp kullanmama konusunda hâlâ tedirgin. Oysa şu kitapta yaşananları okuyan, Doğu Anadolu'da herhangi bir aileden yaşananları dinleyen bir insanın yapılanı tehcir diye adlandırılması öğrendikleriyle çelişir. Aysel Kılıç Karslı da romanında çoğu zaman tehcir sözcüğünü kullanmakta, sadece bir yerde soykırım demekte. Bu çok önemli olmasa da şöylesi resmi tarih kokan cümlelere rastlamak yadırgatıyor okuru: “Bazı Ermeniler dış güçlerle işbirliği içindeydi. Dış güçlerin de kışkırtmasıyla bazı Ermeniler Türk köylerini basmış, bazı Türkler de Ermeni köylerine baskın düzenlemişlerdi. Osmanlı hükümeti de Ermenilerin tehcirine karar vermişti.”
Tarihsel olaylar böyle ders kitabı cümleleriyle açıklanırken yaşanan, duyulan olaylar tüm gerçekliğiyle ve oldukça çarpıcı bir biçimde aktarılıyor. Sarıkamış'tan dönerken önce çarıklarını, sonra da ölmüş ve yabani hayvanlar tarafından yenmiş bir eşeğin kuyruğunu kemire kemire hayatta kalan bir başka Ali'nin hikâyesi, Vartanuş'un baba evini bulup oraya dönmesiyle duvardaki iğnelikte asılı kalan iğneyi ve ucunda sallanan yorgan ipini görmesi ve bu görüntünün yarattığı acı gibi detaylar çok güçlü.
Bunların dışında bir insanın babasının biyografik romanını yazması zor olsa gerek ki anlatılan Ali Kılıç romanda mükemmel özellikleri olan bir tipten sıyrılıp karakter özelliği kazanamıyor. Annesi öldükten sonra yatağına uzanıp ağlarken aklından geçen “Yakında anamın kokusunu yel, yerini de el alır.” düşüncesinin 9 yaşındaki bir çocuğa uymaması gibi.
Bunların dışında romanı bölerek aynı bir halk hikâyesinde olduğu gibi ağıtlara, ninnilere, manilere yer verdiği bölümler de var Aysel Karslı'nın. Bu şiirlerin bazıları Vartanuş'un ağzından yazılmış, bazıları babasına, bazıları da kendisine ait.
Yer yer tekrarlanan bilgiler -Kör Fadik'in adının nerden geldiği gibi-, birden yok olan karakterler -İstanbul'a giden doktor enişte ve teyze gibi-, sonlara doğru hızlanıp roman kurgusundan çıkıp biyografiye dönen bölümler olsa da Aysel Kılıç Karslı'nın attığı son derece önemli bir adım. Kitapta Nadiye olmuş Nadya'ları, Meryem olmuş Mayrig'leri okudukça her ailenin böyle bir sırrı olabileceğini göreceksiniz. Yıllarca saklanan bir sır ve dünyanın en ağır yüküyle yaşamış, belki kimselere anlatamamış kadınlar... Öldürülmekten kurtulmuş, fakat askerlere, doktorlara, hükümet görevlilerine bazen evlatlık, çoğunlukla hizmetçi olmuş, adını, dinini değiştirmiş, günü geldiğinde de uygun bir kısmetle evlendirilmiş Vartanuş'lar...
Fethiye Çetin'in “Anneannem”inin açtığı yolda ilerleyen bu anlatılar, seneye 100. yılını dolduracak bu acıyı anlamamıza, bu ağır yükü taşımamıza yardımcı olacak.

Banu Yıldıran Genç
Vartanuş'un Ali'si
Aysel Kılıç Karslı

Cinius Yayınları, 204 s.

4 Haziran 2014 Çarşamba

Kırık Kalp Sendromu

Konuşur Gibi Yazılmış Bir Roman
Ayşe Başak Kaban öykülerden oluşan ilk kitabı Ben, Kendim ve Bergen'den kısa bir süre sonra ilk romanı Kırık Kalp Sendromu'yla karşımıza çıktı.
Bir intikam romanı olarak da okunabilecek Kırık Kalp Sendromu, hayatında hep yanlış adamları seçen İris'in aldatmalarla dolu evliliğinin bitmesinin hikâyesiyle başlıyor. Birinci tekil kişili anlatımı seçen Kaban, okura da “sen” diye hitap ederek yakın ve son derece açık bir anlatıyı tercih edeceğinin ipuçlarını veriyor.

Türkiye'de '80'lerden sonra değişen “kadınlık” algısının 2000'li yıllarda nereye geldiğini göz önüne sermesi açısından oldukça gerçekçi bir roman olduğunu söyleyebilirim. Genellikle iyi eğitim almış, aşk evliliği yapmış, “Çocuk da yaparım kariyer de” diyen, kendi bakımını da, iş hayatını da ihmal etmemeye çalışan, evin yüküyle beraber işin yükünü de sırtlanan ve orta yaşa geldiğinde annesinden o kadar da farklı bir hayat sürmediğini, hatta daha yorgun olduğunu fark eden bir kuşağın kadınları bunlar. Bu yükün üstüne birçoğu aldatılmış, yaşamlarını adadıkları erkekler tarafından gururları kırılmış kadınlar.
Son dönemde kadınların bir aradayken, erkeklerin niçin bu kadar değiştiklerini, nelerine güvendiklerini çözmeye çalıştıklarını bizzat biliyorum. Bu değişim sosyolojik bir vaka olarak incelenebileceği halde, nedense fazla dillendirilmeyen, kadınların da biraz alkol, birkaç itiraf, bolca gözyaşı sonrası hemen unutmayı yeğlediği bir konu. Ayşe Başak Kaban bunu konu edinerek, fazlaca dillendirilmeyeni anlatarak oldukça cesur ve yenilikçi bir hamle yapmış diyebiliriz. Hem de bu hamlede olmasını beklediğimiz gibi bol beddua, sağlam küfür var.
İris'in ilk yanlış aşkı, ayrılık acısını kollarında dindirdiği sonradan kocası olacak diğer aşkı derken... klasik bir boşanma ve mağdur tarafta sönmeyen intikam ateşiyle karşı karşıya kalıyoruz. İris duygularını “Kırık Kalp Sendromu” adını verdiği bloguna içdökümü gibi yazmaya başlayınca, aynı dertten muzdarip başkaları da bu “intikam” kulübünün üyeleri oluyorlar ve okur yavaş yavaş üyelerin önce yaşamlarının sonra intikamlarının peşine düşüyor.
Hiçbiri bize yabancı olmayan, farklı farklı aldatılma hikâyeleri, farklı fiziksel ve psikolojik şiddetler... Eşimizin, dostumuzun, kendimizin yaşadığı bu olayları yazar, daha önceki öykülerinde de dikkatimizi çeken biçimde, son derece detaylı ayrıntılar, incelikli gözlemlerle aktarıyor bize.
Romanın nicelik olarak yarısını oluşturan ve zaman akışında atlamaları ustaca kotarılan İris'in yaşamından sonra diğer karakterler sanki biraz aceleye getirilmiş gibi. Roman hacimsel olarak bu kadar karakteri kaldıramayabileceğinden, karakterleri azaltmak ya da hepsinin yaşam-intikam hikâyelerine yer vermemek doğru bir seçim olabilirmiş. Bazı bölümlerde anlatılmasının kurguya ya da karakter gelişimine katkısı bulunmayan olaylar, kişiler yer alıyor. Roman türünün yazara tanıdığı özgürlük böyle sıkıntılara yol açabiliyor. Yine bazı betimlemelerde yazarın çok şey anlatmak istemesine kurban gitmiş yerler var, İris'in ayrılmaya karar verdiği gecenin sabahında kendisini anlatırken fazlaca gevezelik yapması, hatta dayanamayıp parantezlerle anlatması gibi: “Saçlarım mahalle kavgasına karışmış gibi yolunmuş. Çocukluğumdan beri bir türlü vazgeçemediğim davranışlarımdan birisidir bu; ne zaman korksam veya öfkelenip bağırmaya başlasam ellerim iki yandan saçlarımı kavrar, onları çekiştirirken; korktuysam çığlık atarım, öfkeliysem bas bas bağırmaya başlarım. (Laf aramızda beni bu şekilde ilk defa gören birinin gülmemesi imkânsızdır.)”
Kendi adıma Kaban'ın vurucu öykülerini tercih etsem de, şu sıkıntı dolu gündemde, çocukluğumuzdaki masallar gibi kötülerin cezalandırıldığı, alınan intikamların yüreğimize su serpeceği, aşk, sevgi, nefret gibi duyguları bir daha düşündürecek, özellikle kadın okurlar için “kızkardeşlik” duygusunu pekiştirecek, son derece açık, akıcı ve doğal bir dille, konuşur gibi yazılmış bir roman var karşımızda.

Banu Yıldıran Genç

Ayşe Başak Kaban, Kırık Kalp Sendromu, Ayizi Kitap, Nisan 2014, 260 s.
* Bu yazı Notos'un Haziran-Temmuz 2014 sayısında yayımlanmıştır.

16 Mayıs 2014 Cuma

Dalga

Tehlikeli bir deney
Ingeborg Bachmann'ın “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar...” sözü yaşamımızı anlatan en doğru söz olabilir. Doğduğumuz ana-baba evinden başlayıp, biçimlendirilmek üzere gittiğimiz okulları, sonrasında çalışılan işyerlerini bir düşünün... Faşizmin aslında her yerde, her ilişki biçiminde var olduğunu görmek insanlık için herhangi bir umut besleme olasılığını azaltıyor.
Todd Strasser, yaşanmış bir olay üzerine kaleme almış Dalga romanını. 1969'da Kaliforniya'nın Palo Alto bölgesindeki bir lisede tarih dersinde yaşanan ve öğretmen Don Jones'un hayatı boyunca yakasını bırakmayacak olan “Üçüncü Dalga” adını verdiği bir deneyi anlatıyor. Don Jones yaşananları bir belgesel gibi aktardıktan sonra yazar Todd Strasser olayı romanlaştırmış. Oldukça ilgi gören roman 1981'de televizyon filmine, 2008'de ise sinema filmine aktarılmış.
Romanda Ben Ross, Gordon Lisesi'nde sevilen, sempatik bulunan bir tarih öğretmeni. Yakın tarihin işlenildiği bir derste konu 2. Dünya Savaşı'na, Nazilerin yaptıklarına, katledilen Yahudilere gelince, haklı olarak öğrenciler bütün Almanların Nazi olup olmadıklarını, niçin olanlara bir dur demediklerini sorgularlar. Savaş sonrası Almanların birçoğunun yapılanlardan haberlerinin olmadığını söylemiş olmaları elbette ki öğrencileri tatmin etmez. Ben, kendisinin de verdiği cevaplar karşısında tatmin olmadığını hisseder ve hep beraber “empati” kurabilecekleri bir deney başlatır.

Her sevilen öğretmen gibi sınıfta disiplini sağlamakta zorluk çeken, pek de ciddiye alınmayan Ben Ross'un bir sonraki dersinde öğrencileri tahtadaki “Disiplin Aracılığıyla Güç” sloganı beklemektedir. Ross, disiplinin hayatta ne kadar önemli olduğunu anlatır ve öğrencilerin bundan böyle dik oturmalarını, cevap verecekleri zaman ayağa kalkıp hazır ola geçmelerini ve cümlelerine “Bay Ross” diyerek başlamalarını ister. Öğrenciler dersin sonunda bu biçimde işlenen dersin daha verimli olduğunu keşfederler. Ben Ross ise hem inanılmaz bir hızla ders işlemiş, hem de lider olmanın hoşuna gittiğini fark etmiştir.
Türkiye'de öğrenim görmüş kişiler olarak romandaki öğretmenin öğrencilerden istediği şeylere pek şaşıramayız aslında. 2000'li yıllarda hâlâ ayağa kalkarak, hatta bazen asker gibi selam vererek derse başlıyor, pazartesi sabah ve cuma akşam İstiklâl Marşı okumadan hafta geçirmiyoruz, Andımız'ın kaldırılmış olmasına bile alışamayanlar var. O nedenle bir Amerikan lisesinde hele '68 kuşağı döneminde, böylesi askeri disiplinler bayağı şaşkınlıkla karşılanır.
Deney, hızla sorulan ve aynı hızla cevaplandırılan soruların ötesine geçer. Ben Ross “Toplum Aracılığıyla Güç” sloganıyla toplumu da disipline etmek için Dalga'ya dahil olanları gömlek giymelerine ve birbirlerini tanıyabilecekleri bir selamları olması gerektiğine ikna eder. Son olarak “Eylem Aracılığıyla Güç” sloganı Dalga hareketine yeni üyeler bulmayı, herkesin aynı şekilde düşünmesini sağlamayı amaçlar. Sorun çıkaranlar uyarılacaktır.
Bir iki hafta gibi kısa bir sürede okulda iki yüzden fazla öğrenci bu harekete katılır, selamlaşır, hareketten olmayanı dışlar ve problemler başlar. Yahudi bir öğrenci dayak yer, selam vermeyenler maça alınmaz, hatta tehditle üye alınır. Öğrencilerin 2. Dünya Savaşı için en başta sordukları soru gerçek olmaya başlar: Bu yapılanlara niye kimse dur demiyor?
“Dalga'nın ardındaki temel düşünce, içindeki insanların onu desteklemek zorunda olması. Eğer gerçekten bir toplumsak, hepimiz aynı fikirde olmalıyız.” diyen Robert, Dalga'nın en sadık üyesi, öğretmeninin koruması, gerekirse şiddet kullanacağını söyleyen ve hayatı boyunca dalga geçilmiş, ezilmiş bir çocuk. Deney ilerledikçe Bob Ross, Dalga'ya sessiz, öne çıkmayan, başkaları tarafından dışlanmış çocukların sahip çıktığını ve işi abarttıklarını fark eder. Bu öğrenciler derslerde öne çıkıyor, bilgileri ezberliyor fakat yorum yapamıyorlardır. Amacından sapan hareketi nasıl durduracağını düşünür, işin garip tarafı buna sadece bir deney olarak başlayan Bob'un da disiplinden, ciddiye alınmaktan ve güçten hoşlanmaya başlamasıdır.

Dalga, edebi yönü, anlatımı ya da dili çok kuvvetli olan bir roman değil. Önemi, anlattıklarından kaynaklanıyor. Sadece yukarıda özetlediğim bölümü bile memlekette son bir yıldır yaşadığımız ayrışmayı açıklayabilecek nitelikte. Ezilenlerin fanatikçe sahiplendiği bir hareket, güçlendikçe körleşen insanlar, güçten gittikçe daha çok hoşlanan bir lider, herkesin aynı ahlak anlayışına, inanca sahip olması gereken bir toplum size de tanıdık geldi mi?
Ben yıllar evvel Dalga'nın Dennis Gansel tarafından yönetilmiş film versiyonunu izlemiştim. Almanya'da, 2. Dünya Savaşı yüzünden pişmanlık duygusuyla büyümüş çocukların arasında geçmesi oldukça etkiliydi, olayların gelişimi ve karakter derinliği ise, genellikle tam tersi olmasına rağmen, filmde romandan daha başarılıydı. Otokrasinin ne olduğu, nasıl olduğu sorularını yanıtlamaktan başka, faşizmin sadece politik olmadığını, her tür ilişkide görülebileceğini anlatması açısından ister okuyun, ister izleyin ama Dalga'yı görmezden gelmeyin.

Banu Yıldıran Genç

Dalga, April Yayıncılık, Şubat 2014, 154 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in 66. sayısında yayımlanmıştır.


Kahraman Köpekler

Hareketsiz Bir Adam ve Latin Amerika'nın Geleceği
Latin Amerika Edebiyatı'nın özgün yazarlarından olan Mario Bellatin'i Türkçede üçüncü kez okuma şansına eriştik bugünlerde. Notos Kitap tarafından yayımlanan Kahraman Köpekler her ne kadar 70 sayfalık bir novella olsa da herhangi bir Bellatin metnini okuyanlar niceliğe değil niteliğe bakmak gerektiğini bileceklerdir.
Oyunbaz bir yazar
1960'ta Perulu bir ailenin çocuğu olarak Meksika'da doğan Bellatin, Peru'da ve Küba'da yaşadıktan sonra tekrar Meksika'ya dönmüş, bu arada İslam Sufizmine gönül verip Abdülselam adıyla da metinler yayımlamıştır.
İlk kitaplarını kendi yayımlayıp sokaklarda satan yazar, bugün Latin Amerika Edebiyatı'ndaki yükselişi anlatmak için adını andığımız yazarlardan biri. Yazdıklarının yanı sıra ilginç gösterileri ya da oyunlarıyla da adını duyurur Bellatin. Bir edebiyat konferansında sevdiği yazarlardan bahsetmesi istendiğinde, seçim yapmak istemediği için Shiki Nagaoka adında bir Japon yazar uydurur ve kendisinin ondan ne denli etkilendiğini anlatır. Konferansın soru-cevap kısmında bu şakanın anlaşılacağını umarken, iş büyür ve kendisini Nagaoka'nın yaşamı hakkında birtakım yanıtlar verirken bulur. Hatta burnunun büyüklüğünden ve bu yüzden yardımsız yemek yiyemediğinden bahseder. Bu şaka, konferansın ardından Ballatin'in aklında yeni bir kitap fikri doğurur. Bir sonraki kitabı bellidir: Shiki Nagaoka'nın biyografisini yazacaktır. Gerçekten de alıntılar, fotoğraflar, kaynakçalarla genişlettiği Shiki Nagaoka: Kurmaca İçin Bir Burun kısa süre sonra yayımlanır.

Kahraman Köpekler'in yayımlanmasından kısa bir süre sonra ise kitabın tanıtımı için Meksika'da bir kilisede bir okuma günü planlar. Bu okumada dinleyiciler hareketsiz duran ve gözlerini dinleyicilerden ayırmayan Belçika Malinios köpekleriyle çevrelenecek, köpeklerin ortasında Bellatin kitabından parçalar okuyacaktır. Eğitimli de olsa gözünü size dikmiş bir sürü köpekle birlikte, bu köpeklerin nasıl öldürücü olabileceğini anlatan bir novelladan parçalar dinlemeyi hayal edin, işte Bellatin'deki yaratıcılığın sırrı.
Bu tip performanslardan hoşlanan yazarın alametifarikası ise doğuştan olmayan sağ kolu. Durumunun avantajlarından yararlandığını söyleyen yazar, bu sayede bütün bedeniyle yazabildiğini savunur. “Böylelikle sağ elimin ne yaptığından sol elimin haberi olmuyor.” diyen yazar, fotoğraf çekimlerinde kullandığı onlarca farklı kol proteziyle ünlü. Kendisine “Kaptan Hook” görüntüsü veren biçim biçim kancalarıyla poz vermeyi seviyor.
Kahraman Köpekler
Epigraf olarak “Latin Amerika'nın geleceği hakkında, hareketsiz bir adamın ve otuz Belçika Malinois çoban köpeğinin gözünden...” cümlesiyle başlayan novella, alegorisini en başta belli ediyor. Romanın alegorik olduğunu bilmek okuyucunun işini kolaylaştırıyor mu? Hayır. Kim, neyin sembolü hiçbir biçimde yerine oturmayacak, fikrimiz sürekli değişecek, on satırdan oluşmuş bir sayfayı hemen bitirecek ama sayfayı çeviremeden en az bir on dakika düşüneceğiz. Bunlar Mario Bellatin metinlerinin en belirgin özelliklerinden zaten. Burada da “hareketsiz” olarak nitelendirilen adamın gaddarlığı ve etrafındakilerin ona olan bitmez tükenmez zayıflığı bizi bol bol düşündürecek.
Mario Bellatin birçok yerde Kahraman Köpekler'i yazma fikrini doğuran olayı anlatmış: Uzun yıllar kendisine arkadaşlık eden köpeğinin ölümünden sonra bir arkadaşının tavsiyesi üzerine şehrin dışında yaşayan ünlü bir köpek eğiticisine gider. Gittiğinde çiftliğinde otuza yakın Belçika Malinois çoban köpeği yetiştiren bu adamın boynundan aşağısının felçli olduğunu görür. Romandaki “hareketsiz adam” fikri buradan doğar.
Bellatin, her bir sözcüğünü, her bir cümlesini özenle seçen bir yazar. Felçli yerine “hareketsiz” sözcüğü de bilinçli olarak seçilmiştir. “Hareketsiz” sözcüğüne karşı daha duyarsız kalabiliriz, oysa “felçli” dendiği an arada vicdani bir bağ kurulur. Bellatin, okurunun mesafeli ve tarafsız olmasını ister. Bu nedenle hiçbir romanında beklenen tepe noktaları, heyecan yaratan sorular, okuru rahatlatan yanıtlar bulunmaz. Çoksatar romanların izlediği yolların hiçbirine sapmaz. Bu nedenle arka kapak yazısında da dendiği gibi, “Bellatin okumuş insanın saçları dökülür.
Kahraman Köpekler'deki karakterler hereketsiz bir adam, onun hemşire-eğitmeni, annesi ve kızkardeşinden oluşuyor. Hemşire-eğitmen novella boyunca hareketsiz adamla diğerleri arasında bir köprü görevi görüyor. Hem hareketsiz adama hem de köpeklere bakan, kalan vaktinde evin maddi olarak tek geçim kaynağı olan torba ayırma işinde anne ve kızkardeşe yardım eden, duyguları hakkında pek de fikir sahibi olmadığımız bir karakter. Hemşire olabilmesi için öncelikle gönüllü olarak burada çalışması gerektiği, fakat süresini doldurduğu halde işi bırakmadığı bilgisini okura veren anlatıcı, hemşirenin hareketsiz adamla duygusal bir bağı olduğunu düşünmemize de izin vermez. Bir süre sonra hemşire-eğitmenin işten ayrılacağını söylediğinde duyduğu tehditler nedeniyle ayrılamadığını öğreniriz.
Uzay gemilerine köpeklerinin fotoğraflarını yerleştiren, köpeklerini çıkardığı seslerle eğitebilen, etrafındaki insanlardansa onlarla iletişimi seçen hareketsiz adam, bu özellikleriyle sempatik bir karakter olarak çizilebilir. Fakat Bellatin kurduğu hikâyede okurun mesafesini korumak için elinden geleni yapar. Hareketsiz adamın yaşam öyküsü anlatılır ki oldukça acılı bir öyküdür, hemen ardından “Hareketsiz adam kişisel hayat hikâyesini inşa etmiş gibi görünüyor. Bütün ailesi için birbirini izleyen olaylar silsilesi uydurmuş.” diyerek anlatılan öykünün doğru olmadığını sezdirir. Hareketsiz adamın çocukken tanıdığı bir çocuk yazara öykünmesi ve hemşirelerden istediği daktilonun verilmemesi anlatılır ki yine okurun yüreğini sızlatabilecek bir ataktır bu, hemen ardından hareketsiz adamın vahşi kuşunun fare avını izlerken yüzünde oluşan garip gülümsemeden bahsedilir, okur hemen eski tarafsız durumuna geri döner.
Bu nedenle Bellatin'in metinlerinde olay örgüsü, konusu gibi kavramlar önemli değildir. Bellatin bir oyun kurucu gibi metnini kurgular. Tek bir sözcüğü bile fazladan kullanmaz. Cümleleri uzatmaz. Hiçbir şeyi sezdirmeye çalışmaz. Tüm bu yabancılaştırma öğelerine karşın, anlatılan anekdotlardan, anlardan okur metnin alegorisini kendine göre bulacaktır.
Kahraman Köpekler'de hiç hareket etmeyen, acımasızlığını zaman zaman hissettiren bir hareketsiz adam, hiçbir şeye karşı çıkamayan ailesi ve dengeyi kurmaya çalışarak insanüstü çaba gösteren hemşire-eğitmen var. Bu karakterlere ise sürekli bir “sınır” motifi eşlik ediyor. Evin üst katlarına çıkamayanların sınırları, köpek kafeslerinin sınırları... Bu karakterleri ve motifleri, Latin Amerika'nın geleceğine konumlandırmak okurun işi.

Cinsiyet ve hastalık
Mario Bellatin'in tüm eserlerinde ortak olan bazı motiflerden de söz etmek mümkün, kendi yaşamöyküsünde de öne çıkardığı kolsuzluğu, romanlarında bir hastalık, bilinmeyen bir salgın, sakatlık ya da eksiklik olarak kendini gösteriyor.
Cinsiyetsizlik de Bellatin'in sevdiği motiflerden. Romanda hareketsiz adam ve hemşire-eğitmen bazen aynı yatağı paylaşsalar da yönelimleri hakkında okur aydılatılmıyor. “Kimse hemşire-eğitmenin önce hemşire sonra eğitmen mi, yoksa tam tersi, önce eğitmen sonra hemşire mi olduğunu bilemez. Hafif kilolu, hırpani spor giysileri içinde genç bir adamdır. Bazı geceler yatağı hareketsiz adamla paylaşır, özellikle de hareketsiz adamın bacağındaki ağrı dayanılmaz olduğunda.”
Gerek Güzellik Salonu'nda gerekse Çin Daması'nda çok da alışkın olmadığımız tarzından etkilendiğimiz, Latin Amerika Edebiyatı'nın nasıl bu denli başarılı ve yaratıcı olduğunu sorguladığımız, kendi edebiyatımız adına hayıflandığımız bir yazarla karşılaşmak her zaman gerçekleşmiyor. Bu nedenle okuru zorlasa da, kapalı anlatımından anlamlar çıkarabilmek yorsa da emin olun Mario Bellatin'in dünyasını tanımak, hepsine değecek ve bu novellaları yayımladıkları için Notos Kitap'a, yazarın mesafeli dilini Türkçeye aynen kazandırdığı için Pınar Savaş'a teşekkür edeceğiz.

Banu Yıldıran Genç


Kahraman Köpekler, Mario Bellatin, çev. Pınar Savaş, Notos Kitap, 70 s.
* Bu yazı Cumhuriyet Kitap'ta 15 Mays 2014 tarihinde yaymlanmıştır.

24 Nisan 2014 Perşembe

Pala Hayriye

Bir kadının büyüme sancısı
Son yıllarda Türk edebiyatında “büyüme” hikâyeleri dikkat çeker oldu. Çocukluğun, ergenliğin ve ilkgençliğin sancılı günleri görünür olmaya, anlatılmaya başlandı. Bu fitili ateşleyen kitaplardan ilki Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'iydi denebilir, İletişim Yayınları şansını iyi kullanarak Mahir Ünsal Eriş gibi yazarlarla aynı istikâmette ama farklı kulvarlarda bu yolda ilerlemeye devam etti. Bu kez karşımızda bir kadının büyümesi var. Figen Şakacı, çocukluğunu “Bitirgen” adlı uzun öyküde anlatmaya başladığı Hayriye'nin yaşamına “Pala Hayriye”yle devam ediyor.
Bu öykü ve romanlarda farklı olan bir yön de argonun, küfrün en çok kullanıldığı yaşları anlatması dolayısıyla sokak dilinin tüm doğallığıyla kendini göstermesiydi. Figen Şakacı kadınların küfretmediği ya da küfrün kadınlara yakışmadığı tabusunu yıkmayı başarmış. Hayriye, annesinden duyduğu sinkaflı atasözlerini de, günlük dilde sıkça kullandığımız organ adlarını da söylecek rahatlıkta. Bu doğal ve mizahi anlatımda Şakacı'nın bir dönem stand-up gösterisi yapmış olmasının da katkısı var elbet. Fakat birinci tekil kişili anlatıma ağır gelebilecek yoğunlukta duygusal cümleler, benzetmeler, hatta -yine son dönemde çok rastlanır biçimde- aforizma tadında sözlerin anlatımın bütünlüğünü bozduğunu belirtmek gerekir.
Hayriye zaman zaman fazla karikatürize edilse de, kendini rezil etmekte üstüne olmayan, dobra, patavatsız ve biraz bıyıklı bir kahraman.

Roman, Hayriye'nin bir sabah seher vakti evden kaçmasıyla başlıyor. 18'inde bir kız çocuğu niye evden kaçar, sorusu bu memlekette yaşayanların çok da yabancı olmadıkları bir soru olsa gerek. Hayriye de ağbilerinin, annesinin baskısından, şiddetinden bunalıp, kazandığı ve gönderilmediği üniversiteye kaçar, hâlâ pek çoğumuzun duyduğu, okuduğu, bildiği gibi.
Romanda zaman da bellidir, mekân da. 90'lı yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde Hayriye'nin hikâyesi artık bir çocuğun büyümesi değil, bir gencin olgunlaşmasıdır. Beyazıt'ın yerini bile zor bulurken kendisini attığı üniversite koridorları, evi; devrimciliği öğrenip ekmeğini paylaştığı arkadaşları, kardeşleri olacaktır artık.
Bu süreçte geçinebilmek adına çocuk bakıcılığından, kitapçılığa, gazeteciliğe her şeyi deneyecek, hiçbirinde dikiş tutturamayacaktır. Siyasetin s'sini bilmezken örgüt toplantılarına katılacak, ilk aşkı gözlerinin önünde dövüle dövüle gözaltına alınacaktır. Kardeş bellediği arkadaşlarından kazık yiye yiye akıllandığını sanacak ama kitabın sonunda gördüğümüz üzere yine de akıllanmayacaktır. Aslında Hayriye'nin hikâyesi büyükşehirde üniversite okuyan, o şehirde tutunmaya çalışan her kadının hikâyesi olabilir.
Özellikle 30'ların yarısını aşmış okurlar için anlatılanlar kendi gençliklerinden taşıyıp getirdiklerini anımsatacağı için bir nevi katarsis etkisi de yaratıyor denebilir. Hele bu satırların yazarı gibi 90'lı yıllar size de İstanbul Üniversitesi, Beyazıt, Vezneciler, Süleymaniye gibi yerleri anımsatıyorsa. Unutmak istediğimiz Ertürk Yöndem, Hortum Süleyman, haftalar süren gözaltılar, peş peşe sırra kadem basan Kürt arkadaşlar da var Hayriye'nin yaşamında; okurken aynı heyecanı tekrar yaşatan Beyoğlu'na ilk çıkış, Galata Köprüsü'nün altında içmek, anfi basmak gibi ayrıntılar da.
Yirmili yaşlarının başına kadar hakkında birçok detay öğrendiğimiz Hayriye işlere giriyor, işlerden çıkıyor, âşık oluyor, devrimci oluyor, evlere taşınıyor, evlerden ayrılıyor. Sonra bir anda romanla organik bağı bulunmayan iki bölümde karşımıza Metin Göktepe ve Hüseyin Toraman anısına yazılmış iki yazı çıkıyor. Kurguda Hayriye'nin arkadaşlarıymışçasına işlense de bu iki bölümün oldukça havada kaldığını belirtmeliyim.

Çocuk bakıcılığı yaparken bakıcı dünyasını tanıması, köprüaltında bir Fransız'la tanışması, eski arkadaşının travesti olduğunu anlaması gibi Hayriye'nin karakter derinliğini anlamamıza yardımcı olmayan, her biri ayrı öykü gibi okunabilecek bölümler romanın bütünlüğüne zarar veriyor.
Ailemi yeni arkadaşlarımdan kuracak, atanmışlarla değil seçilmişlerle mutlu mesut yaşayacaktım.” cümlesi 20'li yaşlarda hepimizin kurduğu bir cümle olabilirdi, arkadaşlık hele kızkardeşlik dünyanın en önemli kurumuydu, aile vız gelir tırıs giderdi. Bu güzel cümlenin yer aldığı bir romanda tek bir iyi kadın karakterin olmaması, Hayriye'nin istisnasız tüm kadın arkadaşlarından gerek maddi gerek manevi anlamda kazık yemesi, kadın arkadaşların birer erkek avcısına dönüşmesi, çıkar için evlenmeleri, süslenmeleri, cinsel cazibelerini göz önüne çıkarmaları ve tipleşmekten bir türlü kurtulamamaları açıkçası bir okur olarak beni şaşırttı.
Hayatı sürekli yanlışlarla dolu, baş aşağı ve mutsuz ilerleyen bir kadının, Gezi olayları ve gençliğe duyduğu heyecanla bir anda yeniden umut dolması her ne kadar aceleye getirilmiş bir son gibi gözükse de sanırım üçlemenin bir sonraki kitabında Hayriye'nin mutluluğu ve umudu ne denli bulduğunu öğrenebileceğiz.

Banu Yıldıran Genç

Figen Şakacı
Pala Hayriye

İletişim Yay. 2014, 175 s.

* Bu yazı Agos Kirk'in 65. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...