30 Ekim 2014 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

İyilik nerde biter? Kötülük nerde başlar?
Eylül ayında Harper Lee'nin ünlü romanı Bülbülü Öldürmek'in Sel Yayıncılık tarafından Ülker İnce çevirisiyle yeniden yayımlandığını gördüğüm an, bu yazıyı yazacağımı biliyordum. Aradan geçen yirmi yıla rağmen unutamadığım ve her sene öğrencilerime tavsiye ettiğim bir romandı söz konusu olan. Çocuk edebiyatıymış, gençlik edebiyatıymış, böyle kavramların olmadığı bir zamanda, bulunan her şeyin yaşa başa bakmadan okunduğu bir evde belki de yetişkinliğe adım atmamı sağlayan kitaplardan biriydi Bülbülü Öldürmek.
Büyük bir şehirde, orta sınıf ve hatta moda deyimle Beyaz Türk sayılabilecek bir ailedenseniz, herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmadan büyür gidersiniz. Bu nedenle insanların nasıl ayrım yapabildiğini, nasıl ezebildiğini gördüğüm, okuduğum ilk romandı. Kendi korunaklı dünyamın alt üst olmasına sebep olmuştu, ki öyle bir dünya olmadığını yıllar geçtikçe öğrendim.

1930'lu yıllarda Amerika'nın güneyindeki Maycomb kasabasında geçen roman, aslında otobiyografik özellikler taşıyor. Dürüst bir avukat olan Atticus Finch'in aldığı bir dava olayların temel noktasını oluşturuyor. Kahramanımız, Jean Louise ya da herkesin çağırdığı adıyla Scout, sekiz yaşında bir kız çocuğu, annesi o çok küçükken ölmüş ve kendisinden dört yaş büyük abisi Jem ve babası Atticus'la mutlu mesut günler yaşıyor. Bir de yazları aralarına katılan arkadaşları Dill var ki Harper Lee daha sonra bu karakterin çocukluk arkadaşı Truman Capote olduğunu söylemiştir.
Beyaz bir kadına saldırmaktan tutuklanan “zenci” Tom Robinson'un suçsuz olduğu aslında tüm kasaba tarafından bilindiği halde göz göre göre suçlu bulunması Amerikan filmlerinden ya da romanlarından alışkın olduğumuz bir konu. Bülbülü Öldürmek'i özel yapan, anlatıcı Scout'un bakış açısının, olayları yorumlamasının son derece içten ve çocuksu olması. Harper Lee, otuz dört yaşındayken yazdığı romanında bir kız çocuğunun ergenliğe giren abisine, evlenmeye karar verdiği arkadaşına ve bir türlü anlayamadığı büyükler dünyasına bakışını o kadar doğal bir biçimde yansıtmış ki okuru önünde sonunda kendi çocukluğuna götürüyor.
Atticus Finch'in davayı almasından sonra kasabalıların tehditleri, çocukların okulda dışlanması, halanın duruma el koymak için onlarla yaşamaya gelmesi, adım adım ilerleyen gerilimi son bölüme kadar taşıyor. Ayrıca Öcü Radley gibi romanın başından itibaren değinilen yan karakterlerin bile olay örgüsüne katkısı ince bir biçimde işlenmiş. Gerek anlattıkları gerekse anlatımıyla usta bir ilk ve -maalesef- son roman Bülbülü Öldürmek. Harper Lee bir daha ne roman ne de herhangi bir şey yazıyor, neden yazmadığı sorulduğunda ise “Söylemek istediğimi söyledim ve bir daha söylemeyeceğim.” diyor. 
Kuzey'e göre daha dindar ve daha tutucu olan Güney eyaletlerinde hayatın nasıl aktığını oldukça gerçekçi bir biçimde betimliyor Harper Lee. Kilisede yardım işlerinde çalışan hanımların en önemli gayeleri “durmaksızın çoğalan ahlak yoksunu zencilere iyi birer Hıristiyan gibi yaşamayı öğretmek.” Hatta şu sözlerle köleliği kaldıran Kuzey eleştirilmekte: “Kuzeydekiler kölelere özgürlüklerini vermiş ama onların masasına beyazların oturduğunu görmüyorsun. Biz hiç değilse onları aldatmıyoruz.” Bu gibi önyargılar ve katı tutumlar nedeniyle kızlarına saldırıldığını iddia eden ailenin elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen Güney'de kural değişmez. Bir beyaza saldıran zenci idam cezasına çarptırılır.
Dünyanın en dürüst ve barışçıl babasına sahip olduğunu düşünen ve düşüncelerinde haklı olan Scout mahkemede tanık olduğu konuşmaları, tavırları anlayamamaktadır. Bire birken gayet iyi bir insan olduğunu düşündüklerinin bir araya geldiklerinde linççi bir tavır sergilemeleri, onu ve Jem'i şaşırtmaktadır. Kasabanın en fakir ve dışlanmış ailelerinden birinin söz konusu başka bir “ezilen” olduğunda “ezen” tarafına geçmelerini sorgularlar. Hatta bir derste Hitler'in Yahudilere yaptıklarını anlatırken ağlayan sınıf öğretmenini mahkemede siyahlar hakkında aşağılayıcı bir biçimde konuşurken duyunca Scout'un aklına gelen sorular bugün bile cevaplanamaz nitelikte. “Nasıl böyle Hitler'den nefret edersin de sonra dönüp kendi ülkendeki insanlara bu kadar çirkin davranırsın?”
Tüm bu sorular, sorunlar günümüzde de aynı şiddetiyle devam etmekte. Gördüklerimize, yaşadıklarımıza bir anlam veremiyor, bu nefretin kaynağını bulamıyoruz. Neyse ki edebiyat iyi geliyor bazen, bir romanı okuduktan sonra mutlu hissediyoruz, Atticus, Scout ya da Jem gibiler çoğaldıkça dünya yaşanabilir bir yer olur, diye düşünüyoruz. 
Kitabı usta çevirmen Ülker İnce'nin çevirdiğini duyduğumda oldukça heyecanlanmıştım fakat özensizce çevrilmiş cümleler, hatta paragraflar nedeniyle hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Üstteki alıntı cümle bile bunu örnekleyebilecek nitelikte. Çeviride gözden kaçsa bile editoryal aşamada dikkat edilmesi gereken bariz hatalar baskının biraz aceleye getirildiğini düşündürüyor. Umarım bir sonraki baskıda bu sorunlar hallolur.
Her kütüphanede bulunması gereken, her gencin okuması gereken bu roman, iyilik ve kötülük kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlayacak.

Banu Yıldıran Genç

Bülbülü Öldürmek
Harper Lee

Sel Yayıncılık, Eylül 2014, 355.
*Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

Timsah Park

Bataklığın ortasında bir yaşam
Kurgu metinlerde özellikle romanlarda mekân kavramı okuyucuya birçok şey sağlar. Bazen sadece bir fon olarak olayların yaşandığı yeri tanıtır, bazen atmosferi ve toplumu anlatır. Bazı romanlarda ise mekân neredeyse kitabın kendisiyle, karakterleriyle bütünleşmiştir. İşte Timsah Park da böyle bir roman. Olayların geçtiği On Bin Ada'nın betimlendiği yerler oldukça fazla, hemen hemen her bölümde bataklıklardan, çukurlardan, Hint defnelerinden, ayakotlarından, ağaç köklerinden bahsediliyor çünkü yaşanan coğrafya karakterleri çözmenin yegâne yolu.
Bizim gibi çok da farklı yer şekli bulunmayan bir kara parçasında bu romanı okuyan okur ise er geç google'a “Florida On Bin Ada” yazıp, görsellerde arama yapacaktır. O fotoğrafları, nehirleri, bataklıkları, çalıları, bir labirent misali birbirine bağlanan adaları gördükten, ne kadar garip bir yerleşim yeri olduğunu anladıktan sonra romanı anlamak, Ava'nın yaşadıklarını hissetmek kolaylaşacaktır. En azından benim için öyle oldu.

Bigtree Kabilesi, On Bin Ada'nın birinde yaşayan ve Timsah Park adında bir eğlence parkı işleten anne – baba - üç çocuk ve bir büyükbabadan müteşekkil bir aile. Okurlara çok “normal” gelmeyecek bir yaşantıları olsa da mutlu sayılırlar. Her şey anne Hilola Bigtree'nin hastalanıp ölmesiyle başlar. Anne kanserle boğuşurken büyükbaba bunar, bakımevine yatırılır, parkın en önemli gösterisi Hilola'nın yokluğu sebebiyle iptal olur, ziyaretçi sayısı günbegün düşer. Geride kalanlar annenin yokluğuyla baş etmek için farklı yollar bulurlar: Baba, Şef Bigtree hiçbir şey değişmeyecekmiş, her şey yolundaymış gibi davranmaya başlar. Ağbi Kiwi babanın hayalperestliğinden bunalıp evin erkeği rolünü üstlenir ve anakaraya çalışmaya gider. Abla Osceola ruhlarla konuşmaya başlar, hatta onlardan birine âşık olur. En küçük kardeş Ava ise 13 yaşında yapayalnız kalmanın verdiği güvensizlikle timsah güreşlerinde annesinin yerini almayı umar. 
Adada yalnız kalan Ava'nın bir hayaletle evlenmek üzere evden kaçan ablasını bulmak üzere uzun bir yolculuğa çıkışı romanın merkezindeki çekirdek olayı oluşturuyor. Bir yolculuk romanı gibi de okuyabileceğimiz Timsah Park aslında başında Aynanın İçinden'den bir alıntı yaparak harikalar diyarındaki Alice'e göz kırpıyor. Ava ve Alice'in aynı yaşlarda olması, abla figürü, ölüler ülkesine yapılan yolculuk benzer temalar.
Bir anda dünyası tepetaklak olan Ava, daha annesinin yokluğuna alışamamışken, babası, ağbisi ve ablasının peş peşe ve birbirlerinden habersiz gitmeleriyle boşluğa düşer. Ablasını bir hayaletle evlenip gitmeyi kararlaştırdığı ölüler dünyasından geri getirmesi gerekiyordur, vereceği kararlardan önce içinde annesinin sesini duymayı, onun tarafından onaylanmayı isteyecek kadar çocuktur halbuki Ava. En sonunda adanın yerlilerinden Kuş Adam'ı bu yolculuğa çıkmaya ikna eder. 
Şehirde büyüyenler çocuk yaşlarda yabancılara güvenmemeyi, yabancılarla konuşmamayı öğrenir. Oysa bir adada sadece beş kişi yaşıyorsanız, gördüğünüz yabancı insanlar üç beş saat kalıp gidiyor, dış dünyayla bağlantınızı bir feribot kaptanı sağlıyorsa, insan doğası gereği inanır, güvenir çünkü herkesi kendisi gibi sanır. Yolculuk sürerken okurun da güvendiği bir karakterin yaşattığı hayal kırıklığı, özellikle Ava'nın sevgiye duyduğu açlığın yön verdiği davranışları yüzünden durmaksızın kendisini suçlaması, neredeyse boğazınızda bir yumru, romanın içine sızıp çaresizlik içinde kıvranan çocukları avutmak istemenize yol açıyor. 
Bigtree ailesi, beyaz ırktan ve anakaradan oldukları halde Timsah Park Aile Müzesi'nde kendilerine yalandan bir Kızılderili tarihi uyduracak, büyük kızlarının adını ABD'ye karşı gelen bir yerli kadın liderden esinlenecek kadar insancıl; doğayla iç içe bir yaşam sürerek timsahlara dokunmayıp onlarla birlikte yaşamayı öğrenecek, Judy Garland adını verdikleri bir ayıyı besleyecek kadar barışçıl; Timsah Park'ı yaşatıp anakaradaki plastik ve sahte eğlence parkı Karanlıklar Âlemi'yle aşık atacak kadar da iyi niyetli ama maalesef bütün hikâyelerde olduğu gibi iyiler kaybetmeye mahkûm.
ABD'nin On Bin Ada'yı savaşlarla, kıyımlarla Kızılderililerin elinden alması, daha sonra suyun altındaki bataklıkları işlenecek toprak diye saf Amerikan köylülerine satması da Timsah Park'ı okurken öğrenilen tarihin bir parçası. Roman, bataklığı kurutmaya çalışan Tarım Bakanlığının uçaklarla Hint defnesi tohumu serpmesi ve bu bitkinin salgın gibi adaları sararak canlılara yaşam alanı bırakmaması, yeni yollar açmaya gönderilen ve ölüsü bile bulunamayan işçiler, su üstünde oldukça konforlu bir yaşam kurulmuşken boşalttırılmış evlerden oluşan Stiltsville gibi gerçek ayrıntılarla dolu ve Karen Russell doğmuş olduğu coğrafyayı anlatırken hiçbir biçimde dikte etmiyor, öğretmiyor, kurgunun bir parçası olarak diyaloglara, düşüncelere resmi tarihin es geçtiği bu gerçekleri serpiştiriyor.
Amerikan rüyasına bambaşka bir açıdan bakan Timsah Park, kurduğu dünyası, garip ama canlı karakterleri, ustalıklı dili ve anlattığı yolculuğuyla Pulitzer'e aday olmuş gencecik bir yazarın romanı. Püren Özgören”in başarılı çevirisi ve açıklayıcı dipnotları da okumayı oldukça kolaylaştırıyor.

Banu Yıldıran Genç

Timsah Park, Karen Russell, Siren Kitap, 412 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Ekim 2014'te yayımlanmıştır.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

Boks şakaya gelmezmiş...
İletişim Yayınları, Ankara'dan genç öykücülerle bizleri tanıştırmaya devam ediyor. Giray Kemer'in temmuz ayında yayımlanan ilk kitabı Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı ikinci baskı için yola çıkmış bile.
Kitap, yazarın kendi deyimiyle “öykülerden oluşan bir roman”. Romandan farklı olan tarafı ise bir yapboz gibi dizilmiş olması, yaşananları kronolojik bir sıraya koysak ortadaki öykü başta, baştaki öykü de sonlara doğru olmalı mesela. Her öyküde anlatılan farklı bir kaybediş, bu kaybedişlerin sırasını, zamanını kahramanın yaşam çizgisine oturtmak öyküleri tekrar tekrar okuma isteği yaratıyor.
Öyküler tek bir karakterin yaşamına odaklı, birinci kişi ağzıyla yazılmış. Bu anlatım biçimi okurla en samimi ilişki kurulan anlatım biçimi olduğundan bazı tehlikeleri de yok değil. Giray Kemer bu tehlikelere düşmeden, zaman ve duygu atlamalarını ustalıkla halletmiş. Hatta iki sayfalık kısacık bazı öykülere zamanda geri dönüşleri bile sığdırmış.

Kahramanımız bazen üniversiteli, bazen mezun, genellikle işsiz, her zaman aşk acısından muzdarip, yakın arkadaşlarıyla kardeş gibi olmuş, dertli mi dertli bir amatör boksör. Boks salonunda ve boks terimleriyle başlayan ilk öykü Ayten, doğruyu söylemek gerekirse bu sporla hiç ilgilenmemiş, onla ilgili hiçbir şey okumamış, hatta boksu pek de sevmeyen biri olan beni korkuttu. Neyse ki Giray Kemer benim gibi okurlarına Nikotin öyküsünde güzel bir cevap hazırlamış: “Saçmalayışına takılmamaya çalışarak 'Bazı filmler önemli,' dedim. Ne dediğim hakkında hiçbir fikrim olmadan. Etkileyici bir şeyler söylemeye çalışıyordum. Requiem for a Heavyweight izlemeyen, sonunda ağlamayan, ya da Hemingway okumayan birinin boksu sevebileceğini düşünmüyorum.”
Öyküler genellikle Ankara'da geçiyor, Ankaralıların hep söylediği üzere “dostlukların orada farklı olduğu” hissediliyor. Yakın iki arkadaşın arasına giren bir kadın: Şehrazat, tekrarlanan bir film karesi gibi akılda kalan mezarlıktaki ayrılık, başka kadınlar, başka terk edilişler, bol içki, sigara, esrar ve hep dönülen arkadaş evleri... Duygusal bir karakter çizmesine rağmen sıradan bir romantizme esir olmaması yazarın en büyük artılarından biri. İçen, içti mi sapıtan, kavga eden, dayak yiyen, terk edildi diye hayatındaki her şeyin tepetaklak olmasına izin veren bir ana karakter karşımızdaki ama Giray Kemer öyküleri doğru anlarda bitirerek ya da gidişatı bir anda ustaca çevirerek son dönemlerde sıkça rastladığımız arabeske varan bir kaybeden edebiyatından uzak duruyor.
Kitabın ithafında ve verdiği bir röportajda özellikle Barış Bıçakçı'dan etkilendiğini söyleyen Kemer'in dili de onunki gibi sade. Kısa öyküye yakışan bir biçimde fazlalıktan, mecazlardan, gereksiz benzetmelerden uzak. Olan Bitmeyen öyküsündeki “Elimdeki şişeyi yenisiyle değiştirip; yan yana duran, birbirinden güç alan üç eski dostu andıran Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet'e doğru, o günü düşünerek içmeye devam ettim.” cümlesi tarihi yarımadayla ilgili okuduğum en hoş cümlelerden biri örneğin. Oldukça yaratıcı öykü adları da muzip ve hatırda kalıcı.
Son dönemde öykünün tekrar öne çıktığını, büyük yayınevlerinin art arda öykü kitapları yayımladığını görmek oldukça sevindirici. Okurları pek çok genç öykücüyle tanıştıran İletişim Yayınları umarım bu kitaptaki düzelti hatalarını ikinci baskıda tekrarlamaz.

Banu Yıldıran Genç

Giray Kemer, Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı, İletişim Yayınları, 92 s.


*Bu yazı Notos'un 48. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...