30 Ocak 2015 Cuma

Mavi Geceler

Geçmişe bir ağıt...
Biyografi, anı, günlük gibi insan yaşamını temel alan türlerde Batı edebiyatına yaklaştığımızı söylemek pek mümkün değil. Joan Didion'un ölen kızının ardından yazdığı Mavi Geceler'i okurken neredeyse her sayfada bunu düşündüm.
Doğar doğmaz evlatlık aldıkları kızları Quintana'nın uzun süren bir hastalık dönemi sonrası ölmesinin ardından içini dökmek için yazmış Joan Didion Mavi Geceler'i. Bir süre sonra bu iç dökümü ölüm ve ölümsüzlük üzerine felsefi bir metne dönüşmüş.
İnsanın çocuk sahibi olamadan ölmesi, korkunç bir şey. Bunu Napoléon Bonaparte söylemiş.
Ölümlüler için, çocuklarının ölümünü görmekten daha büyük bir acı olabilir mi? Bunu da Euripides söylemiş.
Ölümsüzlükten söz ederken, çocuklarımızdan söz ederiz.
Bunu ben söyledim.”
Kızının ölümünden sonra yaşadığı rahatsızlıklar, her yaşadığı rahatsızlıkta yıllarca hastane odalarında boğuşan kızının çektiklerini düşünmek, birden yaşlandığını fark etmek, aslında ölümsüz olmaktan her geçen gün uzaklaştığını anımsatır Didion'a.
Bu aslında bir hesaplaşmadır, çocuk büyütmenin vicdan azabına eşit olmasının getirdiği bir hesaplaşma. Didion, Quintana'nın yaşadığı sorunların temeline inmeye çalışır yazdıklarıyla. Bu arada okura kendini tamamen açar, çok çalıştığından, kızına yeterince vakit ayıramadığından, Quintana'nın daha beş yaşındayken farklı kişilik özellikleri gösterdiğinden ama kendisinin bunları anlayamamış olmasından tutun da evlatlık olmasını söylememek mi gerekirdi'ye kadar yaşamının her adımını sorgular.
Yirmili yaşlarında bipolar teşhisi konan Quintana'nın çocukluğuna gideriz hep beraber, anne babasının ilgisini çekmek için roman yazmasını, beş yaşındayken bir akıl hastanesini arayıp delirirse ne yapması gerektiğini sormasını, uydurduğu ve korktuğu hayali kahramanları, beraber çektirdikleri fotoğrafların tarihini öğreniriz. Joan Didion bunları son derece içten bir biçimde anlatır, sorular sorar, bazen yanıtlar bulur, bazen kendini suçlar, bazen kimi suçlayacağını bilemez, sadece hissettiklerinden bahseder.
Aynı yıl içinde kocasını ve kızını kaybeden yazar, duygu sömürüsü tuzağına düşmeden cenaze hazırlıklarını hatta cenazede okuduğu şiiri ve niye onu seçtiğini anlatır. Sonra korkunç geçen o yılı O Yılın Büyüsü adlı oyununda anlatır, kendi kurgusunda farklı bir son seçer. Oyun büyük bir başarı kazanır, uzun süre sahnelenir. Her şeyi unutmaya çalıştığı bu yoğun günler aslında anlatının en duygusal yerlerinden birini oluşturur çünkü başrol oyuncusu Vanessa Redgrave'le aynı kaderi paylaşmış iki annedir onlar. Yakın arkadaş olan iki anne çocukluktan beri arkadaş olan kızlarını erkenden kaybetmişlerdir ve O Yılın Büyüsü onları için bambaşka bir anlam taşır.
Oyunun son sahnelenişinden sonra Joan Didion evinde bayılır ve uzun süre teşhis konamadan hastanelere taşınır durur. Mavi Geceler'in yazılmasını bir bakıma bu dönem sağlar. Cenazelerden sonra kendisini işine vererek aslında olmayan enerjisini sonuna dek kullanmış ve sonra dibe vurmuştur.
Şu an hissettiklerimin ne olduğunu biliyorum.
Acizliğin ne olduğunu, korkunun ne olduğunu biliyorum.
Bu, kaybedilmiş olan için duyulan bir korku değil.
Kaybedilen, duvardaki yerini aldı bile.
Kaybedilen, çoktan kilitli kapıların ardında.
Korku, hâlâ kaybedilecek olan için.”
Anlatının son satırlarında Didion hâlâ neyi kaybetmekten korktuğunu da açıklıyor okurlarına, boğazda bir yumru bırakarak.
İçten, doğal, duygu sömürüsü yapmayan, sorgulayıcı, şiirsel bir metin Mavi Geceler. En başta da söylediğim gibi Türkiye edebiyatında yazılmış anılar var, hatta kaybedilen çocuklardan sonra yazılmış anılar var ama bu denli cesur bir biçimde ruha ayna tutan bir eser var mı, tartışılır.

Banu Yıldıran Genç

Mavi Geceler, Joan Didion, çev. Püren Özgören
Domingo Yayınları, 195 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te 30 Ocak 2015 tarihinde yayımlanmıştır.


29 Ocak 2015 Perşembe

Dünyanın En İyi Kitabı

Bir kitap nasıl çok satar?
Taksim meydanının daha güzel olduğu yıllarda, tam meydana bakan bir kitabevinde çalışıyordum. Çok satması beklenen bir kitap için yapılan hazırlıkları ilk orada gördüm. Verilen siparişler, yetişmeyen kitaplar... Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanı içindi bunlar. Bir sonraki hazırlık imza günüyle beraberdi ve bugünkü anlamıyla “bestseller”a daha yakın bir kitaptı söz konusu olan. Birkaç yıl sonra da yine Orhan Pamuk'un bir romanına billboard'larda rastladık. Evet, 2000'li yıllara yaklaşırken içine kapanık edebiyat dünyamız değişmeye, küreselleşme ve kapitalizmden nasibini almaya başlamıştı.
Bugün artık ortalık bestseller dolu, bu İngilizce sözcüğe “çok satan” diyen de var, “yığın kitabı” diyen de. Bazıları gerçekten iyi ve çok satan kitaplarken, bazıları ikinci anlamı daha çok karşılıyor. Bu konuda diğer ülkelerle ne denli benzediğimizi anlamamızı sağlayacak oldukça hoş bir kitap yayımlandı son günlerde. İsveçli yazar Peter Stjernström'ün yazdığı Dünyanın En İyi Kitabı.
Yazarlık hayatı edebi öykü ve romanlarla başlayan ama alkolik olmaya ve orta yaşlarına yaklaşan Titus Jensen'in bir bestseller yazmaya karar vermesiyle başlar roman. Bir kitap nasıl bestseller olur? Bunun formülleri var mıdır? Çok sarhoş oldukları bir gün şair Eddie X'le bu fikirleri tartışır, sonrasında da sızar giderler.
Titus Jensen kariyerini toparlamak için son şansının bu fikir olduğunu düşünüp çalışmaya girişir. Bir bestseller biraz polisiye olmalıdır ki Titus ana karakteri bir polis dedektifi yapar, bir bestseller'da katil sanat ve tarihle kafayı bozmalıdır ki Titus, Da Vinci yerine Dali'yi kullanır, yerine göre sağlıklı yaşam formülleri ve yemek tarifleri verilmelidir ki ana karakter polis dedektifi roman boyunca kendi sağlık reçetesi ve yaptığı yemeklerle 40 kilo verir, araya bol bol aforizma serpiştirmelidir ki dedektif Hakån Rink bir yaşam koçu sayılır, bir bestseller her zaman mutlu sonla bitmelidir ki bu bütün yayıncıların üstünde anlaştığı bir konudur, Titus bunu tabii ki sağlayacaktır.
Tasarısını anlattığı yayınevi bu fikre bayılır ve gerekli anlaşmaları yapar. Tek şart Titus'un içmemesidir ve bu da birtakım önlemlerle sağlanır. Winchester Yayınevi ülkenin en büyük iki yayınevinden biridir ve bu büyüklüğünü marketlere kitap dağıtarak sağlamıştır! Patron Evita oldukça akıllı ve işini bilen bir iş kadınıdır. Marketlerde yerlere saçılmış kitapları her gördüğünde içiniz acısa da kitaptaki şu söz maalesef doğru: “İlgi çeken kitaplar kitap endüstrisinin dolaşım sisteminin alyuvar hücrelerinin ta kendisidir. Böyle kitaplar olmasa sektör kuruyup giderdi.”
Titus'un kitabının en önemli fuarlardan biri olan Göteborg fuarına yetişmesi planlanır, çok hızlı ve planlı olmaları gerekmektedir. Editör Astra'nın dediği gibi: “Son zamanlarda kitapların sahne ömrü altı ay kadar. Bu süre içinde elimizden geldiğince çok sahneye çıkmasını sağlamalıyız.” Titus Jensen kitabını yazmaya başlar ve alkolü bırakmanın verdiği zindelikle oldukça hızlı bir biçimde ilerler.
Peter Stjernström, samimiyetle belirttiği bu çok satma kurallarına kendisi de ustalıkla uyar, romanındaki heyecan unsuru, Titus'un sarhoşken fikrinden bahsettiği Eddie X'in de aynı kitaba başlamış olmasıdır. Bu iki yazar arasındaki çekişme, romanın bulunduğu belleğin çalınması, kaçırılan insanlar, baştan çıkarılmaya çalışılan editörler, romanın oldukça hızlı ve heyecanlı bir biçimde okunmasını sağlıyor ki bu bestseller olmanın en önemli şartlarından biri.
Peter Stjernström postmodern oyunlarla kitabını zenginleştirmekte, okurlara Titus Jensen'in yazdığı kitaptan parçalar okuturken bir yandan da kendi yazdığı Dünyanın En İyi Kitabı'nı okutarak kitap içinde kitap okumamızı sağlıyor. Yine elimizdeki kitap aslında Titus'un formülleri uygulanarak oluşturulmuş bir kitap, heyecan, korku, gerilim unsurları, araya serpiştirilmiş bilgiler, herkesi birbirine bağlayan olaylar, mutlu son kuralı ve son dakikada okuru ters köşeye yatıran sürprizli final... Hepsi her iki kitapta da mevcut.
Roman oldukça eğlenceli ve içi boş bir bestseller değil ama Peter Stjernström'ün değinip geçtiği bazı konular ve onlara değinme şekli ileride ondan daha iyi bir roman okuyabileceğimizin işareti sayılabilir. Özellikle İsveçlilerin günlük hayat rutinlerinden, ailelerin mutlu ve zengin görünme çabasından, eski devrimcilerin bir şiir dinletisiyle gençliklerini hatırlayıp hemen ertesi sabah ev ve araç kredisini ödemek için çalıştıkları işlerinden bahsettiği yerler dünyada her şeyin aynı olduğu hissiyle ve üzüntüyle okunuyor.
Peter Stjernström'ün İsveç'te bir telif ajansı var, yani aslında bu eleştirilerin hepsi sektörün kalbinden eleştiriler. Bu saatten sonra bunu değiştirecek ne yapılabilir? Belki de bunu düşünmemiz gerekir. Zamanında Genç Werther'in Acıları'nın bestseller olduğunu düşünürsek, bugün büyük bir AVM'deki kitap zinciri mağazasına gidip “Çok Satanlar” bölümüne bakıp ağlayabiliriz bence.
Kitapta üstü kapalı de olsa Paulo Coelho'yla ilgili çok komik yerler var, “Altın Yapan” kitabının yazarıyla ilgili bu acayip bilgiler Peter Stjernström'ün yayın dünyasından olmasıyla daha da ilginçleşiyor. Doğru olma olasılığı bir yana bence birinin çıkıp da tüm bu olanlarla ilgili böylesine cesur bir kitap yazabilmesi keşke Türkiyeli yazarlara da örnek olsa da böyle “içerden” bir şeyler okuyabilsek.
Çok rahatça okunabilen bu kitabın tek zorlayıcı tarafı eylemlerin şimdiki zamanla çekimleniyor olması. Çeviriden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilemediğim bu anlatım, okuru oldukça uzaklaştıran bir etkiye sahip. Stjernström'ün orijinalinde nasıl yazdığını bilemiyorum tabii, onun dışında Boran Evren'in oldukça temiz bir çevirisi var.

Banu Yıldıran Genç

Dünyanın En İyi Kitabı

Peter Stjernström, Yabancı Yayınları, Aralık 2014, 332 s.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Küçük Prens

                                      Kalbi Kırık Bir Prens
Çocukluğu 80’li yıllara denk gelenler öyle şanssızdı ki, anne babası ortalama bir Türk ailesiyse, yani kitapla pek ilgisi yoksa, kendi çabasıyla ulaşabildiği kitaplar kırtasiyelerde bulunan Kemalettin Tuğcu’lar, Gülten Dayıoğlu’lar, en iyi ihtimalle Jules Verne’ler olurdu. Bu nedenle şimdi çizgi romanından tutun üç boyutlusuna kadar çeşitleri olan Küçük Prens’in varlığını öğrendiğimde ergenliğe erişmiştim. Çocuk kitabı diye bilindiğinden olsa gerek burun kıvırıp okumadım, ta ki ailemden ayrı geçirdiğim ilk yaza, on sekiz yaşıma erişinceye dek.
Küçük Prens çocuk kitabı mıdır, belki de önce bu soruyla başlamak lazımdı yazıya. Antoine de Saint-Exupéry’in basit ve çocuğa hitap edecek denli düz cümlelerini, insanı kalbinden yakalayıp bırakmayan suluboya resimlerini düşünürseniz, evet, öyledir. Saint-Exupéry, çizdiği resimlere “yukarıdaki gibi, yandaki gibi, şekil 1’deki” gibi o dönem için farklı açıklamalar koyabilecek kadar cesur, çocukların bilemeyeceğini düşündüğü sözcükleri kahramanına sorduracak denli öngörülü, yaşamının en önemli dönemini anlatısına konu edecek kadar da içten bir yazar. Çocukları o kadar iyi tanıyor ki onların cevap vermede değil soru sormada usta olduğunu, sordukları sorunun cevabını alıncaya kadarki inatlarını biliyor ve buna kitabında sıkça yer veriyor.
Farklı kaynaklarda Küçük Prens’in gerçekte kim olabileceğine dair bilgiler var. Yine bazı kaynaklar sembollerden bahsediyor. Küçük Prens’in nazlı, kaprisli gülü, yazarın karısı Consuelo’ymuş aslında. Gezdiği her gezegen bir ülkeyi simgelermiş. Gezegenini istila etmeye çalışan baobab ağacı da Hitler’i temsil edermiş. Ama Küçük Prens’in kimden esinlenildiği nasıl önemsizse, bunlar da öyle... Bilsek de bilmesek de hissettiğimiz aynı. Sonuç olarak Saint-Exupéry bu kitabı bir yılda yazmış ve çocuklara dünyanın en güzel armağanlarından birini bırakmış.
Küçük Prens bir çocuk romanıysa, 18 yaşımın tüm asiliğiyle okuduğumda beni neden sabaha kadar ağlatmış olabilir? Kaçmak için fırsat kolladığım ailemi aslında ne kadar özlediğimi anlayabilmek için Küçük Prens’in de çıktığı yolculuktan pişman olduğunu görmem gerekiyordu belki de. O zaman az önce sorduğumuz soruyu biraz değiştirip tekrar sorabiliriz: Küçük Prens bir gençlik kitabı mıdır? Buna da evet diyebiliriz çünkü Küçük Prens her sayfasında, her satırında büyümeyi anlatır aslında. Bu küçük kitap bir kere okundu mu insanın kalbinde sonsuza kadar yer edecek denli de büyüktür. Daha başında “fili yutan boa yılanı”nı büyüklerin anlayamadığından bahseder anlatıcı, ama bu resim ömrü boyunca çocuk ruhunu kaybetmeyenleri anlayabilmek adına deney olacaktır, eğer testi geçemezlerse ne olacağı belli: “... briçten, golften, siyasetten, bir de kravatlardan konuşuyordum.”
Küçük Prens, büyükler dünyasına girmek üzere olan genç birey için kurtarıcıdır. Onun Dünya’ya gelene kadar gezdiği gezegenler mesaj vermekten hiç hazzetmeyen Saint-Exupéry’in gizli öğütleridir aslında. İlk gezegende gördüğü kral, ikinci gezegendeki kendini beğenmiş, üçüncü gezegendeki ayyaş, dördüncü gezegendeki işkolik hep kendiyle ilgili tipler. Gençlikte en önemli olan “ben” kavramının ilerde nasıl başa bela olabileceğini örnekler hepsi de. Beşinci gezegende kendisiyle değil, işiyle ilgilenen bir fenerci vardır ama o da yönetmeliğe göre yaşadığından iradesini kullanamamaktadır. Altıncı gezegen ise mesleklerin bir süre sonra ne kadar anlamsız olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Küçük Prens’i okuyup da bu gezegenleri onun rehberliğinde gezen bir genç ilerde bu tiplerden biri gibi olmayı hayal ediyorsa da, ne diyelim, kitabı bir kez daha okumanın vakti gelmiş de geçiyor demektir.
Belki de bu noktada, büyümüşken okunan Küçük Prens’ten bahsetmek gerekir çünkü günleri, ayları, yılları geride bırakmış, hayatından insanlar eksilmeye başlamış biri ancak tilkinin şu sözlerinin ne demek olduğunu tam anlamıyla kavrar: “Gülüne harcadığın zamandır onu bunca değerli kılan. İnsanlar bu gerçeği unuttu, ama sen unutmamalısın. Kendine alıştırdığın şeyden sonsuza dek sorumlu olursun. Gülünden sen sorumlusun...”
Küçük Prens bir büyük kitabı mıdır? Bunun cevabı da evet. Kitabın en bilge kişisi tilki bir çocuğun anlayamayacağı derinlikle, bir gencin kavrayamayacağı acılıkla konuşmaktadır. Çocuklar eğlenmek, gençler yaşamadan öğrenmek ister, oysa tilki bu ikisini de yaptırmaz onlara. Saint-Exupéry büyüklerle ilk bağı tilkiye kurdurtur.
“Ama beni kendine alıştırırsan, bana gün doğar. Herkesinkinden farklı bir ayak sesi duyarım. Başka ayak seslerini duyunca yerin altına kaçıveririm ben. Seninkini duyuncaysa inimden fırlarım, ezgi gibi gelir kulağıma. Hem baksana şuraya! Oradaki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim işime yaramaz. Buğday tarlaları bana hiçbir şey anımsatmaz. Bu da üzücü bir şey! Ama senin altın rengi saçların var. Ah beni kendine bir alıştırsan öyle güzel olur ki! Altın rengi buğday bana seni anımsatır. Rüzgârın buğdaylar arasındaki sesine dalar giderim o zaman...” Bu satırlardan sonra okura kalan, yaşanmışlıklar, kurulan bağlar, alışkanlıklar, denizin, bulutun, buğdayın, rüzgârın anımsattıklarıdır artık... Tilkiyle Küçük Prens ayrılırken ağlayan bu nedenle tilki olur.
Küçük Prens her yaşta okunacak bir kitap. Öyle bir kitap ki dünyanın en çok satanlarından biri olmuş, adına farklı farklı kıtalarda müzeler açılmış. Heykeltıraşlar onun uçuşan atkısının, sarı saçlarının hatta üç yanardağlı –biri sönmüş– gezegeninin heykellerini yapmışlar. Okullar onun adını seçmiş çocukları eğitmek için. Ondan uyarlanmış tiyatrolar oynanmış, filmler çekilmiş. Ondan esinlenilmiş motifler, resimlerle dolu birçok çanta, defter, giysi... Onu unutamayanlar hep hatırlamak adına çeşit çeşit hâllerini dövme olarak bedenlerine işletmiş. Öyle bir kitap ki Küçük Prens, bu kadar seveni olduğunu görünce insan bir umutlanıyor, sanki herkes tilkinin sırrını bilecek ve hep ona göre davranacakmış gibi, dünya daha güzel bir yer olacakmış gibi.
Antoine Saint-Exupéry bu kitabı yazalı 71, hemen ardından savaşta uçağıyla vurulup öleli 70 yıl olmuş. Ne kitabının bu denli okunup sevildiğini ne de sözünü dinlemeyip savaşa gönüllü olduğu karısını görebilmiş bir daha. Derler ki kitabın orijinalinde Saint-Exupéry Küçük Prens’in üzgün olduğunda 43 gün batımı izlediğini yazmış, bunu yazdıktan hemen sonra 44 yaşında ölüverince editörler gün batımı sayısını 44’e çıkarmışlar, onun anısına. Bu sayı daha fazla olabilseydi keşke, nasıl bir unutulmaz kahraman yarattığını bilseydi yazar.
Nazlı bir çiçeğe âşık Küçük Prens. Onun değerini küçükken bilememiş, Dünya’da geçirdiği bir yılda büyümüş, bambaşka biri olmuş. Kalbi kırık bir çocuk Küçük Prens. Çekip gittiği için pişman, dönemeyecek kadar yorgun. Yüreğiyle bakmayı öğrenmiş bir gönül insanı Küçük Prens. Sevdiği için canını verecek denli olgun, bedenin kabuk olduğunu bilecek denli kalender. Onu çok özleyen arkadaşına hepimizin sözü var: “... olur a bir gün yolunuz Afrika’ya, çöle düşer. Olur a oradan geçersiniz, yalvarırım size, acele etmeyin, yıldızın altında azıcık bekleyin! Olur a bir çocuk gelir yanınıza, güler, saçları da altın rengidir, sorduğunuz sorulara yanıt vermez, o olduğunu anlarsınız. İşte o zaman, ne olur, gözünüzü seveyim, içime bir su serpiverin: Çabucak bana yazıp, ‘O geri dönmüş,’ deyin...”
Küçük Prens’i, bu kez Orçun Türkay’ın yetkin çevirisiyle Notos da yayımlamış, bambaşka kapaklarla okunmayı bekliyor. Küçük beyimizi bekletmeyelim.

* Bu yazı 20 Ocak 2015 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...