Ana içeriğe atla

Küçük Prens

                                      Kalbi Kırık Bir Prens
Çocukluğu 80’li yıllara denk gelenler öyle şanssızdı ki, anne babası ortalama bir Türk ailesiyse, yani kitapla pek ilgisi yoksa, kendi çabasıyla ulaşabildiği kitaplar kırtasiyelerde bulunan Kemalettin Tuğcu’lar, Gülten Dayıoğlu’lar, en iyi ihtimalle Jules Verne’ler olurdu. Bu nedenle şimdi çizgi romanından tutun üç boyutlusuna kadar çeşitleri olan Küçük Prens’in varlığını öğrendiğimde ergenliğe erişmiştim. Çocuk kitabı diye bilindiğinden olsa gerek burun kıvırıp okumadım, ta ki ailemden ayrı geçirdiğim ilk yaza, on sekiz yaşıma erişinceye dek.
Küçük Prens çocuk kitabı mıdır, belki de önce bu soruyla başlamak lazımdı yazıya. Antoine de Saint-Exupéry’in basit ve çocuğa hitap edecek denli düz cümlelerini, insanı kalbinden yakalayıp bırakmayan suluboya resimlerini düşünürseniz, evet, öyledir. Saint-Exupéry, çizdiği resimlere “yukarıdaki gibi, yandaki gibi, şekil 1’deki” gibi o dönem için farklı açıklamalar koyabilecek kadar cesur, çocukların bilemeyeceğini düşündüğü sözcükleri kahramanına sorduracak denli öngörülü, yaşamının en önemli dönemini anlatısına konu edecek kadar da içten bir yazar. Çocukları o kadar iyi tanıyor ki onların cevap vermede değil soru sormada usta olduğunu, sordukları sorunun cevabını alıncaya kadarki inatlarını biliyor ve buna kitabında sıkça yer veriyor.
Farklı kaynaklarda Küçük Prens’in gerçekte kim olabileceğine dair bilgiler var. Yine bazı kaynaklar sembollerden bahsediyor. Küçük Prens’in nazlı, kaprisli gülü, yazarın karısı Consuelo’ymuş aslında. Gezdiği her gezegen bir ülkeyi simgelermiş. Gezegenini istila etmeye çalışan baobab ağacı da Hitler’i temsil edermiş. Ama Küçük Prens’in kimden esinlenildiği nasıl önemsizse, bunlar da öyle... Bilsek de bilmesek de hissettiğimiz aynı. Sonuç olarak Saint-Exupéry bu kitabı bir yılda yazmış ve çocuklara dünyanın en güzel armağanlarından birini bırakmış.
Küçük Prens bir çocuk romanıysa, 18 yaşımın tüm asiliğiyle okuduğumda beni neden sabaha kadar ağlatmış olabilir? Kaçmak için fırsat kolladığım ailemi aslında ne kadar özlediğimi anlayabilmek için Küçük Prens’in de çıktığı yolculuktan pişman olduğunu görmem gerekiyordu belki de. O zaman az önce sorduğumuz soruyu biraz değiştirip tekrar sorabiliriz: Küçük Prens bir gençlik kitabı mıdır? Buna da evet diyebiliriz çünkü Küçük Prens her sayfasında, her satırında büyümeyi anlatır aslında. Bu küçük kitap bir kere okundu mu insanın kalbinde sonsuza kadar yer edecek denli de büyüktür. Daha başında “fili yutan boa yılanı”nı büyüklerin anlayamadığından bahseder anlatıcı, ama bu resim ömrü boyunca çocuk ruhunu kaybetmeyenleri anlayabilmek adına deney olacaktır, eğer testi geçemezlerse ne olacağı belli: “... briçten, golften, siyasetten, bir de kravatlardan konuşuyordum.”
Küçük Prens, büyükler dünyasına girmek üzere olan genç birey için kurtarıcıdır. Onun Dünya’ya gelene kadar gezdiği gezegenler mesaj vermekten hiç hazzetmeyen Saint-Exupéry’in gizli öğütleridir aslında. İlk gezegende gördüğü kral, ikinci gezegendeki kendini beğenmiş, üçüncü gezegendeki ayyaş, dördüncü gezegendeki işkolik hep kendiyle ilgili tipler. Gençlikte en önemli olan “ben” kavramının ilerde nasıl başa bela olabileceğini örnekler hepsi de. Beşinci gezegende kendisiyle değil, işiyle ilgilenen bir fenerci vardır ama o da yönetmeliğe göre yaşadığından iradesini kullanamamaktadır. Altıncı gezegen ise mesleklerin bir süre sonra ne kadar anlamsız olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Küçük Prens’i okuyup da bu gezegenleri onun rehberliğinde gezen bir genç ilerde bu tiplerden biri gibi olmayı hayal ediyorsa da, ne diyelim, kitabı bir kez daha okumanın vakti gelmiş de geçiyor demektir.
Belki de bu noktada, büyümüşken okunan Küçük Prens’ten bahsetmek gerekir çünkü günleri, ayları, yılları geride bırakmış, hayatından insanlar eksilmeye başlamış biri ancak tilkinin şu sözlerinin ne demek olduğunu tam anlamıyla kavrar: “Gülüne harcadığın zamandır onu bunca değerli kılan. İnsanlar bu gerçeği unuttu, ama sen unutmamalısın. Kendine alıştırdığın şeyden sonsuza dek sorumlu olursun. Gülünden sen sorumlusun...”
Küçük Prens bir büyük kitabı mıdır? Bunun cevabı da evet. Kitabın en bilge kişisi tilki bir çocuğun anlayamayacağı derinlikle, bir gencin kavrayamayacağı acılıkla konuşmaktadır. Çocuklar eğlenmek, gençler yaşamadan öğrenmek ister, oysa tilki bu ikisini de yaptırmaz onlara. Saint-Exupéry büyüklerle ilk bağı tilkiye kurdurtur.
“Ama beni kendine alıştırırsan, bana gün doğar. Herkesinkinden farklı bir ayak sesi duyarım. Başka ayak seslerini duyunca yerin altına kaçıveririm ben. Seninkini duyuncaysa inimden fırlarım, ezgi gibi gelir kulağıma. Hem baksana şuraya! Oradaki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim işime yaramaz. Buğday tarlaları bana hiçbir şey anımsatmaz. Bu da üzücü bir şey! Ama senin altın rengi saçların var. Ah beni kendine bir alıştırsan öyle güzel olur ki! Altın rengi buğday bana seni anımsatır. Rüzgârın buğdaylar arasındaki sesine dalar giderim o zaman...” Bu satırlardan sonra okura kalan, yaşanmışlıklar, kurulan bağlar, alışkanlıklar, denizin, bulutun, buğdayın, rüzgârın anımsattıklarıdır artık... Tilkiyle Küçük Prens ayrılırken ağlayan bu nedenle tilki olur.
Küçük Prens her yaşta okunacak bir kitap. Öyle bir kitap ki dünyanın en çok satanlarından biri olmuş, adına farklı farklı kıtalarda müzeler açılmış. Heykeltıraşlar onun uçuşan atkısının, sarı saçlarının hatta üç yanardağlı –biri sönmüş– gezegeninin heykellerini yapmışlar. Okullar onun adını seçmiş çocukları eğitmek için. Ondan uyarlanmış tiyatrolar oynanmış, filmler çekilmiş. Ondan esinlenilmiş motifler, resimlerle dolu birçok çanta, defter, giysi... Onu unutamayanlar hep hatırlamak adına çeşit çeşit hâllerini dövme olarak bedenlerine işletmiş. Öyle bir kitap ki Küçük Prens, bu kadar seveni olduğunu görünce insan bir umutlanıyor, sanki herkes tilkinin sırrını bilecek ve hep ona göre davranacakmış gibi, dünya daha güzel bir yer olacakmış gibi.
Antoine Saint-Exupéry bu kitabı yazalı 71, hemen ardından savaşta uçağıyla vurulup öleli 70 yıl olmuş. Ne kitabının bu denli okunup sevildiğini ne de sözünü dinlemeyip savaşa gönüllü olduğu karısını görebilmiş bir daha. Derler ki kitabın orijinalinde Saint-Exupéry Küçük Prens’in üzgün olduğunda 43 gün batımı izlediğini yazmış, bunu yazdıktan hemen sonra 44 yaşında ölüverince editörler gün batımı sayısını 44’e çıkarmışlar, onun anısına. Bu sayı daha fazla olabilseydi keşke, nasıl bir unutulmaz kahraman yarattığını bilseydi yazar.
Nazlı bir çiçeğe âşık Küçük Prens. Onun değerini küçükken bilememiş, Dünya’da geçirdiği bir yılda büyümüş, bambaşka biri olmuş. Kalbi kırık bir çocuk Küçük Prens. Çekip gittiği için pişman, dönemeyecek kadar yorgun. Yüreğiyle bakmayı öğrenmiş bir gönül insanı Küçük Prens. Sevdiği için canını verecek denli olgun, bedenin kabuk olduğunu bilecek denli kalender. Onu çok özleyen arkadaşına hepimizin sözü var: “... olur a bir gün yolunuz Afrika’ya, çöle düşer. Olur a oradan geçersiniz, yalvarırım size, acele etmeyin, yıldızın altında azıcık bekleyin! Olur a bir çocuk gelir yanınıza, güler, saçları da altın rengidir, sorduğunuz sorulara yanıt vermez, o olduğunu anlarsınız. İşte o zaman, ne olur, gözünüzü seveyim, içime bir su serpiverin: Çabucak bana yazıp, ‘O geri dönmüş,’ deyin...”
Küçük Prens’i, bu kez Orçun Türkay’ın yetkin çevirisiyle Notos da yayımlamış, bambaşka kapaklarla okunmayı bekliyor. Küçük beyimizi bekletmeyelim.

* Bu yazı 20 Ocak 2015 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Unutkan Ayna

Aynanın unutamadığı Ermeniler... 1915'in üzerinden geçen yüz yılın ardından Ermeni kıyımını Türklerin gözünden anlatan, benim de birkaçını okuduğum onlarca roman yayımlandı. Okuduklarım arasında hem içeriği hem de dili, kurgusuyla beni çok etkileyen olmadı diyebilirdim, Unutkan Ayna'yı okuyana dek. Nisan ayında yayımlanan Unutkan Ayna'da Gürsel Korat uzun yıllar unutamayacağımız bir 1915 portresi çiziyor bize.  Gürsel Korat daha önce yazdığı romanlarla da İç Anadolu'yu diliyle, sesiyle, coğrafyasıyla ustalıkla anlatmış bir yazar. Bugüne dek genellikle Doğu'dan dinlediğimiz kıyımı Nevşehir'de yaşıyoruz bu kez. İç içe hep beraber yaşanan bir Nevşehir burası, Nevşehir'in merkezi Anadolu'nun birçok bölgesinin aksine  dine, kökene göre mahallelere ayrılmamış. Kitapta birkaç kez söylendiği gibi sayıca çok da fazla değildir Ermeniler, “gavur niyetine kim varsa Rum”dur. Rumların nüfusu Ermenilerin on katıdır. Ermenilerin de Rumların da anadili Türkçedir, okula gi…

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız

Alabildiğine garip, alabildiğine dokunaklı... Okurları bu yazıyı okumadan önce kitabın konusundan bahsettiğime, güncel terimle “spoiler” verdiğime dair uyarmak isterim. Romanın farklılığını ve güzelliğini olay örgüsünden bahsetmeden anlatmak pek mümkün değildi. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin 1998 yılında yayımlanan ve çok ses getiren romanı. Gerek farklı konusu, gerek bu konuyu işlerken zaman zaman uydurulan kelimelerle oluşturduğu dili, gerekse olay örgüsünü ilmek ilmek incelikle kurma başarısıyla bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir roman oldu Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Roman ıssız bir ormanın içinde yaşayan iki kardeşin babalarının ölümüyle başlar. Oldukça korkulan despot babayı çekinerek uyandırmaya çalışan kardeşlerden korkak olanı odaya titreyerek girer ve babanın kendini asarak intihar ettiğini keşfeder. Romanda hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, babanın intiharını “Neticede, sarıp sarmalayacağımız bab…

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi... Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum. 800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır. Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besli…