11 Şubat 2018 Pazar

Tütüncü Çırağı

Faşizmin gölgesinde ilk aşk, ilk dostluk...
Almanca edebiyatın son dönem gözde yazarlarından Avusturyalı Robert Seethaler’ın son romanı Bütün Bir Ömür geçtiğimiz yıl yayımlanmış, iyi okurların dikkatinden kaçmamıştı. Hemen ardından Jaguar Kitap yazarın bir önceki romanı Tütüncü Çırağı’nı yayımlayarak Seethaler’i benim gözümde “na yazsa okurum” denecek yazarlar kategorisine yükseltti.
1937 yazının son günlerinde on yedi yaşındaki Franz, kasabadaki erkekler gibi ormancı ya da madenci olmasını istemeyen annesi tarafından Viyana’ya, eski bir dostun yanına gönderilir. Franz Huchel temiz kalpli, duygusal bir çocuktur. İlk kez çıktığı kasabasından uzun bir tren yolculuğuyla Viyana’ya varır ve büyük şehir onu tedirgin etse de Otto Trsnjek’in tütüncü dükkânında iyi bir çırak olmak için var gücüyle çalışır.
Kitabın ilk yarısında dikkati çeken Franz’ın kişisel dünyası... Arada annesini özleyen, lunaparkta Masal Mağarası trenine binip annesinin anlattığı masalları hatırladığından hıçkıra hıçkıra ağlayarak inen bu çocuk büyük şehre, müşterilere alışmaya ve satacağı malları ezberlemeye çalışır. Bu müşterilerden en ünlüsü ise hemen karşı sokakta oturan “deli doktoru” Profesör Freud. Profesörün hastalarını koltuklara yatırarak tedavi ettiğini duyalı beri Franz’ın içi içini yer çünkü adını bile bilmediği, eksik dişinin boşluğuna hayran kaldığı Bohemyalı bir kıza âşık olmuştur ve öğüde ihtiyacı vardır. Neredeyse Freud’u takip ederek onunla sohbet etmeyi başarır. Aşk nedir, niye böyle hissettiriyor, ne zaman bitecek, koltuğa yatınca ne oluyor, ben n’apayım şimdi gibi sorularla hafiften bunalttığı bu seksenlik ihtiyarla Franz’ın muhabbetleri romanın en hoş bölümlerinden.
1938’e gelindiğinde politik iklim fena bir biçimde değişir. Franz Viyana’ya gelirken trenin rötar yapmasına sebep olarak halktan “Muhtemelen yine Soziler veya Naziler! Fakat ne fark eder ki! Sonuçta hepsi serseri!” nidaları yükselirken bir yıl sonra herkes Nazi olmaya başlamıştır. Otto Trsnjek’in müşterileri arasında Yahudilerin olması nedeniyle dükkânının camına domuz kanıyla “DEFOL GİT, YAHUDİ DOSTU!” yazılması yaklaşan korkunç zamanları gösterir gibidir. Bir önceki savaşta bacağını bırakan Otto Trsnjek’in bu olay sonrası tiradı ise unutulmayacak cinsten: “Birinin ellerinde kan var, diğerleriyse öylece duruyor ve ağzını açmıyor. Bu hep böyledir, hep böyleydi ve de hep böyle olacak, çünkü muhtemelen bir yerlerde böyle yazılmış. Dahası, insan türünün aptallıkta sınır tanımayan beynine bu böyle zerk edilmiş. Fakat benimkine değil, baylar! Benim beynim hâlâ kendi iradesinin emrinde. Sizinle yola çıkmam, baylar! Yakama gamalı haç takmam, sosis sahtekârlığı yapmam, suçsuz hanelerin duvarlarına insan kıçına benzer suratlar resmetmek için karanlıkta kaldırımlarda dolanmam, susmam. Ayrıca bugüne kadar elime kan değil, olsa olsa baskı mürekkebi bulaşmıştır.”
Franz’ın nasıl olduğunu anlayamadığı bir biçimde her şey değişmeye başlar. Hızla. Komşular birbirini Gestapo’ya şikayet etmeye, her köşe başında siviller görülmeye başlar. Şehrin en büyük oteli Gestapo merkezi olur. Yahudiler yavaş yavaş işlerini kaybeder, mektuplar açılıp okunur, komünistler tutuklanır, “Çok Yaşa Hitler” demeden selam verilemez. Serseri diye ciddiye alınmayan Naziler gün gelir tüm devlet dairelerini ele geçirir. Artık ya Nazi’sindir ya da düşman.
Otto Trsnjek’in sonunu hepimiz tahmin edebiliriz. Franz bu koca şehirde, anlamadığı olayların ortasında, hâlâ unutamadığı ilk aşkının ardında ve on sekiz yaşında tek başına tütün dükkânını çevirmek durumunda kalır. Geri dönmeyi kendine yediremez, artık dönülmez bir yola girdiğini hissettiğini de anlarız. Annesiyle küçük kartpostallar biçiminde başlayan yazışmalar uzun ve duyguları saklayan korku dolu mektuplara dönüşür. İşler bozulur, Yahudi müşteriler yok olur, kalan tek dostu Profesör Freud, Yahudi olduğu için mal varlığının üçte birini imparatorluğu terk etme bedeli olarak öder ve Londra’ya sürgüne gider. Franz birden büyümek zorunda kalır.
Romanın en can acıtıcı yerlerinden biri dükkânın iyi müşterilerinden komünist işçi Kızıl Egon’un hikâyesi. “Sırf bıçağa dokunmak istemediği için tereyağını bile ekmeğe eliyle süren” barışçıl Egon’dan korkunç bir saldırgan, bir katil yaratan gazetelerden tutun da “milli” hisleriyle bu saldırıyı önleyen kadın ve erkek vatandaşlara kadar herkesin pençesine düştüğü bu korku imparatorluğu içinde olduğumuz kısır döngüyü anımsatıyor maalesef. Yaşadığımız günlerde böylesi romanları okumak bazen insanın nefesini kesiyor, benzerlikler yürek burkuyor, bir an her şeyin geçeceğine inanırken hemen sonrasında Otto’nun sözleri yankılanıyor kulaklarımızda: “Bu hep böyledir, hep böyleydi ve hep böyle olacak.”
Adım adım etkileyici bir biçimde ulaşılan sonuyla, yazarının aynı zamanda senarist olması nedeniyle bazen gözünüzün önünde beliriveren sahneleri, sinematografik detaylarıyla unutulmayacak bir roman Tütüncü Çırağı. Müthiş kapak tasarımından ve Oktay Değirmenci’nin pürüzsüz Türkçesinden bahsetmemek olmaz. Umarım Seethaler’in bundan sonraki romanlarını da hemen okuruz.


Banu Yıldıran Genç

Robert Seethaler
Tütüncü Çırağı
çev: Oktay Değirmenci

Jaguar Kitap, Ekim 2017, 214 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yağmurdan Önce

Hayata, ölüme ve fotoğraflara dair... “Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bi...