31 Ocak 2018 Çarşamba

İlk Yılların Ekmeği

Savaş sonrası ilk yıllar
Heinrich Böll çok genç yaşlarda okuduğum Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’yla aklımda yer etmiş bir yazar. Daha Baader Meinhof örgütünden haberim yokken okuduğum bu roman, medyanın ne denli taraflı olabileceğini ve halkı nasıl yanıltabileceğini gözler önüne seriyordu. Sonra Baader Meinhof’u da medyanın ne kadar alçalabileceğini de öğrendim, hatta sonuncusunu yaşayarak hep beraber öğrendik. Heinrich Böll’ü usta bir yazar olmanın yanı sıra vicdanlı bir aydın yapan unsur da bu. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemiş, savaş öncesi, sırası, sonrası dememiş, hassas denge filan gözetmemiş, doğru bildiği ne varsa yazmış. Hem de usta bir dil ve anlatımla.
İlk Yılların Ekmeği 1955 yılında yayımlanmış. On yıl önceki savaştan yenik çıkmış bir halk var aslında romanın tam ortasında. Bu halk tekrar ayakları üstünde durmaya çalışıyor, açlıkla sefaletle geçen 1940’lı yıllar sonrası tekrar kendini “insan” gibi hissetmeye başlıyor ama bir taraftan da geçmişte yaşananların, o kolektif suçluluk hissinin verdiği vicdan azabıyla olsa gerek eskiyi konuşmuyor, yaşananlar sanki hiç olmamış gibi yapmaya çalışırken, kendinden utandığı için birbirinden de olabildiğince uzak duruyor.
Heinrich Böll aslında anlatının merkezine savaşı yerleştirmişken yine de savaşla, bombalamalarla, mahvolan bir ülkeyle ilgili çok yorum yapmıyor, küçük ayrıntılarla, birkaç sözcükte savaşın, savaş döneminde büyümenin ağırlığını olanca etkisiyle veriyor zaten. “Üç, dört, altı ya da dokuz yıl boyunca hayatımı paylaştığım, bombalar düşerken beraber sığınakta oturup kaldığım insanlar karşımdaydı işte. Sınıftaki sınavlar, omuz omuza başarılan savaşlardı; yanan okul hep birlikte söndürülmüş, yaralı Latince öğretmeninin yarası sarılmış, hep birlikte taşınmış, hep birlikte sınıfta kalınmış; bu olaylar insanı sonsuza değin birbirine bağlayacakmış gibi görünmüştü o zaman – ama birbirine bağlanılmamıştı, sonsuza değin bağlanmak şöyle dursun, hiç bağlanılmamıştı.”
Roman, Walter Fendrich’in geçmişteki bir pazartesi gününü anımsamasıyla başlıyor. O pazartesi günü olanların onu nasıl değiştirdiğini, neredeyse on iki saatlik bir sürede geçmişiyle, bugünüyle ve geleceğiyle hesaplaşmasını roman boyunca satır satır takip ediyoruz. Pazartesi günü Fendrich, yaşadığı kente üniversitede okumak için gelecek Hedwig’i tren istasyonundan karşılamalı ve daha önceden ayarladığı pansiyona yerleştirmelidir. Hedwig, Fendrich’in babasının meslektaşı Muller’in kızı, çocukken bir iki kez gördüğü, anımsadığı kadarıyla sarışın soluk bir kız. İstasyona gitmeden babasını ve geldiği kasabayı düşünen Fendrich’le beraber geçmişe yolculuk yapıyor ve savaş yıllarında geçen lise öğrenciliğine tanıklık ediyoruz. Babasının çok dürüst, eşitlikçi bir öğretmen olduğunu öğreniyoruz. Fendrich’in anılarında, akşamları açlıktan ne yapacaklarını bilmez durumdayken oğlunun ısrarları sonucu fırıncının elinde kalan ekmeklerden mahcup bir ifadeyle istemek zorunda kalan bu öğretmenin gün gelip de fırıncının oğluna düşük not verdiğini, bu nedenle o ekmeklerden de olduğunu bir film sahnesi izler gibi yaşıyoruz.
Ekmek hem bir gerçeklik hem de metafor olarak ilk bu anıda yer alıyor. Fendrich’in gençliğiyle ilgili hatırladığı en önemli şey açlık ve o açlığı doyurabildiği en önemli nesne: ekmek. Kendini açıklayabilmek adına uzun uzun anlatıyor hissettiklerini: “On altı yaşında bir çırak olarak kente geldiğim zaman açlık bana bütün fiyatları öğretmişti. Taze pişmiş ekmek düşüncesi kafamın içini serseme çeviriyordu, çoğu zaman akşamları saatlerce kentin içinde dolanıp yalnızca tek bir şey düşünüyordum: ekmek... Gözlerim yanıyordu, dizlerim halsizdi, içimde kurtlara yakışacak bir duygu vardı. Ekmek. Bazı insanlar nasıl morfin delisiyse ben de ekmek delisiydim.”
On altı yaşında oğlu olan biri olarak bazen yüreğim parçalanarak okudum açlıkla ilgili satırları çünkü erkek çocukların büyürken yaşadığı açlığı çok iyi biliyorum, o kemiklerin uzadığı, ellerin ayakların deli gibi büyüdüğü üç beş yıllık sürede bedenin ihtiyacı olanı sürekli alması gerekiyor ve bu alınanların yakılma süreci iki saat filan sürüyor. Neredeyse bebekliği anımsatan iki saatte bir beslenme döngüsüne giriliyor ta ki boy atana ve bir sonraki büyüme atağına dek.
Çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı açlık Fendrich’in tüm yaşamına damgasını vurmuş. Yine açlığın aslında sadece çocukları değil herkesi nasıl etkilediği hatta çirkinleştirebildiği küçücük bir olayla anlatılıyor. Küçük ama savaşın ve yaşananların korkunçluğunu tam orta yerinden hissettiren bir olay. Fendrich’in annesi uzun yıllardır veremdir ve eve dönmesine bir türlü izin verilmediğinden oğlunun anılarında daha çok hastane ziyaretleriyle yer etmiş. Bu ziyaretlerden birinde annesinin oda arkadaşının vefatı sonrasında yaşananlar da unutamadıklarından. Akşam işten çıkıp ziyarete gelirken karısına konserve et getiren adam daha sonra karısının ölümünü öğrendiğinde kaybını, acısını filan bırakıp etin derdine düşmüştür. “Daha dün getirmiştim, dün akşam işten çıkıp geldim, saat on sularında, gece öldüğüne göre onu yemiş olamaz (...) Et nerede? Eti istiyorum – O bir kutu eti geri almazsam bütün odayı darmadağın ederim, bilmiş olun (...) Ben eti isterim... orospu karılar, hırsızlar, katiller.” Böyle böyle bağırarak sinir krizi geçiren bu adamın trajedisinin altında yatanlar, savaşın ve açlığın insanı getirdiği korkunç durum Fendrich’in anılarına da bizim vicdanımıza da damgasını vuracak denli etkili.
Belki de gördüğü bu açgözlü insanlar, tanıklık ettiği mahvolmuş yaşamlar yüzünden Fendrich herkesi o açlıkla sınanan günlerde ne yaptığıyla yargılıyor. Bu yargıları nedeniyle uzun zamandır yanında çalıştığı, kendisine işi öğreten Wickweber’den de nefret ediyor, birlikte olduğu “patron kızı” Ulla’dan da... Bu nefretinin nedenini romanın sonlarına doğru öğreniyoruz, savaş sonrası akbabalarından biri olan Wickweber, Yahudilerin öylece bırakıp kaçmak zorunda kaldıkları evlerine girip satılabilecek ne varsa alınmasını sağlamakta, bazen küvetlerini bile su dolu bırakıp kaçmak zorunda kalan bu insanların trajedisi bir yana, sefalet nedeniyle bu pis işleri yapmak zorunda kalan Fendrich ve arkadaşlarının vicdan azapları bir yana, asıl kötülük bir gün buzdolabını taşırken düşen bir işçi çocuğun ölümünden sonra gün yüzüne çıkıyor. Wickweber ve Ulla çocuğun öldüğü günün akşamına şirket kayıtlarında isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekip hiçbir şey olmamışçasına yaşamaya devam ederler. Fendrich’in tüm bunlarla yüzleşmesini sağlayan şey Hedwig’dir, onun gelişi, karşılaştıkları an mucizevi bir biçimde âşık olması, o aşkın onu tekrar iyi bir insan olmaya yöneltmesi...
Hep kötüler mi vardır hayatta? Hayır, Hedwig gibi masumlar, Fendrich’e çıraklık döneminde hep yardımcı olan Hemşire Clara gibiler de vardır. O Hemşire Clara ki vermesi gerekmediği halde bütün açlara ekstradan yemekler bulup buluşturup tütününü bile paylaşmıştır. Hedwig’le tanışıp onun sayesinde geçmişiyle yüzleşince tüm bunları anımsıyor Fendrich. Artık önünde güzel günler vardır, o pazartesi gününde ilk kez âşık olmuş, Ulla’dan ayrılmış, ayrılırken babası ve kendisi hakkında düşündüklerini açıkça söylemiş, geçmişten kalan küçük borcunu ödemiştir. Ekmeksiz kalma ihtimali azalmış, zor da olsa mesleğinde iyi bir yere gelmiştir. En zor günler, ev sahibesi Frau Brotig’i “Bir insanın ömrünün en iyi yılları, yirmi ve yirmi sekiz yaşlar arasındaki yıllar, bizden çalındı.” diye ağlatan yıllar geçmiştir. İlk yılların zorlu ekmeği kazanıldıysa eğer, gerisi gelecektir.
Umuda yelken açan bu incecik kitapta Heinrich Böll’ün usta yazarlığı çok etkili ama Zeyyat Selimoğlu’nun doğal ve temiz çevirisini de anmadan geçmemek gerekir.


Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hayatlarımın Kitabı

Bir ömre kaç hayat sığar? Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girm...