20 Eylül 2013 Cuma

Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü

Kim korkar klasiklerden?
“Klasikleri okudun mu?” sorusu bu ülkede kitapla ilgili muhabbetlerdeki önemli sorulardan biridir. Okulda öğretmenler, evde anne-babalar tarafından klasiklerin okunması salık verilir, taksitle, kapıdan kapıya klasik kitap setleri satılır, hatta Milli Eğitim Bakanlığı çok iyi bir iş yapar gibi 100 Temel Eser listesi hazırlayıp, sadece kendi belirlediği klasiklerin okutulmasına çalışır, okullara bu liste dışında kitap önerilmemesini önemle anımsatır.

Bu önemli kitapların çeviri niteliğinin ne kadar önemli olduğu ise hep gözardı edildi. Yazıldıkları dönem itibariyle telif haklarından muaf olan klasikler Türkçeye hiçbir zaman tam hakkıyla çevrilmedi. Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel'in kurduğu bir komisyonla klasiklerin çevrilmesine girişildi, oldukça da başarılı bir girişimdi, döneminin ünlü yazar ve şairleri çok iyi çeviriler yaptılar ama bir süre sonra çalakalem yapılmış kötü çeviriler ortaya çıkmaya başladı. 2000'li yılların başında Milli Eğitim'in listeleriyle beraber kötü çeviriler artık çoğunluktaydı. Önüne gelen yayınevi, hatta sırf bu iş için kurulmuş yayınevleri telif ödeme derdi olmadığından klasikleri alıp, insanların çevirilerini çalıp, ekleye çıkarta okunmaz duruma getirdiler. Yıllardır işini iyi yapmaya çalışan yayıncılar dertlerini anlatmaya çalışmaktalar ama kitap fuarları, kitabevleri hâlâ ordan burdan çalınmış çeviriler, kısaltılmış, sansürlenmiş, künyesinde çevirmenin adı bile bulunmayan klasiklerle dolu.
Son birkaç yılda iyi çevirilerle öne çıkmaya çalışan yayınevleri ilanlarına “eksiksiz, orijinal çeviri” gibi ibareler eklediler. Ve yine son yıllarda butik yayınevleri klasik yazarların Türkçeye bugüne kadar hiç çevrilmemiş eserlerini kazandırmaya ya da var olan iyi çevirilerin yeni basımını yapmaya başladılar.
Notos Kitap Yayınevi de bunlardan biri. Yeni başladığı “Klasik Kitaplar” dizisi Balzac ve Poe'dan sonra Turgenyev'le devam ediyor.
Türkçeye ilk kez çevrilen ve Turgenyev'in de ilk eserlerinden biri olan bir novella “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”. Ölümünden birkaç gün önce günlük tutmaya başlayan bir adamın notlarından oluşuyor. “Lüzumsuz” sıfatı özellikle önemli çünkü gerek bu novelladaki kahramanı Çulkaturin gerekse “Babalar ve Oğullar”daki unutulmaz karakteri Bazarov, sonraki yıllarda birçok yazarı etkileyecek, Rus Edebiyatında Oblomov'dan Raskolnikov'a birçok lüzumsuz adam tiplemesi görülecekti.
Türkiye Edebiyatında Tanzimatla birlikte bir uyumsuz tiplemesi görülse de daha çok Alman Romantiklerinden etkilenilmiştir. Gerçek anlamda ise Sabahattin Ali'nin “Kürk Mantolu Madonna”sında karşılaşırız bu garip tiple, Raif Efendi'yi anlamak çok zordur, bu karakter Sait Faik'in unutulmaz öyküsüyle kendi adını bulur: “Lüzumsuz Adam” ve sonraları Huzur'daki huzursuz Suat'ta, Tutunamayanlar'ın Selim'inde, Aylak Adam'ın Bay C.'sinde hep görürüz bu lüzumsuzluğun izlerini...
Turgenyev'in sözcükleriyle: “...benim hakkımda söylenebilecek bir şey yok; ben yalnızca lüzumsuzum. Gereğinden fazla, hepsi bu. Büyük ihtimalle doğa bu dünyaya gelişimi hesaba katmadı ve bundan dolayı da bana davetsiz misafir muamelesi yapıyor. ...Tüm hayatım boyunca sürekli yerimin alındığını fark ettim, belki de aramış olmam gereken konumu bulmaya çalışmadığımdan.”
Çulkaturin ölmeden önce eskileri anımsamaya başlar ve lüzumsuzluğunu okura kanıtlamak için başından geçmiş bir aşk hikâyesini anlatır, belki herkesin başına gelebilecek bir hikâyedir ama o daha baştan karar vermiştir lüzumsuz olduğuna ve bunun ilk koşullarından biri koşulları değiştirmeye çalışmak için çaba göstermemektir.

Böylelikle Çulkaturin'in yaşamındaki en büyük lüzumsuzluğu öğreniriz, anılara hastayken kendisine bakan bakıcısıyla didişmeleri de katılır. Günlükler oldukça sade bir dille, ağdalı betimlemelerden kaçınarak yazılmıştır. “Çiçeğe benzer bir tarafım olsaydı ve karşılaştırma çok bayat olmasaydı, ruhumun o günden tibaren çiçek açtığını söylemeye cüret ederdim.” gibi döneminin ağır diliyle dalga geçen cümleler kurar. Genellikle modern romanda rastladığımız metinlerarası ilişkinin ilk örneklerini vererek kendini Gogol'ün Poprişçin karakterine benzetir, âşık olduğu Liza'yla birlikte Puşkin'in Kafkas Mahkûmu'nu okur. Her gün anlattıklarını oldukça heyecanlı bir yerinde keser, bir sonraki gün anlatının yapısını bozmadan, doğallıkla yaşam öyküsüne devam eder. Bu nedenle Turgenyev daha ilk kitabında başarılı bir yazar olacağını imlemiştir. Zaman zaman Gogol'e yaklaşan ince mizahı, okurun gözünün önünde manzarayı ya da insanları çizilmişçesine canlandıran ustalıklı betimlemeleriyle hiç sıkıcı olmayan bir “klasik” elimizdeki. Öyle ki kıskançlığın doruğa ulaştığı bir dans sahnesinde Çulkaturin ve başında ölü bir böcek takılı olan damının anlatımı okura kahkaha bile attırabilir:
Mazurkanın ilk sesleri duyulmaya başladığında soğukkanlılıkla etrafıma baktım; uzun suratlı, kırmızı parlak burunlu, ağzı hiç kapanmıyormuş gibi tuhaf bir şekilde aralıklı, viyolonselin sapını andıran, sıska boyunlu genç bir hanımefendiyi, rahat ve umursamaz bir havayla yanına yanaşıp topuklarımı üstünkörü tıklatarak dansa davet ettim. Gülkurusu soluk bir elbise giymişti; kafasının üstünde de rengi solmuş, kapkalın bakır yayda sallanan karasinek türünden bir böcek vardı; velhasıl bu kız, tabiri caizse, keskin bir can sıkıntısına ve müzmin bir başarısızlığa bulanmıştı. Akşamın başından beri bir kez olsun sandalyesinden kıpırdamamış; kimse onu dansa kaldırmayı düşünmemişti. 16 yaşında sarışın bir genç, damı olmadığından bu kadına göz dikmiş, hatta ona doğru bir adım atmıştı, fakat kadına bir daha bakıp iyice düşündükten sonra aceleyle kalabalığın içine saklandı. Artık düşünün benim teklifimi nasıl keyifli bir şaşkınlıkla kabul ettiğini!”
Milli Eğitim Bakanlığı biraz daha gerçekçi davranıp listeleri yenilese, bu kitabı ortaöğretim için hazırladığı kitap listesine gönül rahatlığıyla ekleyebilirdi. Lise yaşına dek kitap okumamış ama okumak zorunda kalmış öğrenciye de, vampir ve aşk romanlarından başka bir şey okumamış öğrenciye de, edebiyatın büyülü dünyasının keyfine varan öğrenciye de uygun olabilecek, klasik önyargısını kırabilecek, keyifli bir kitap “Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü”.
Çok genç bir çevirmen olan Oğuz Tecimen'i başarılı çevirisi ve kitabın başında yer alan, 1800'lerin Rusyası'yla Turgenyev'in yaşamı hakkında detaylı bilgiler veren başarılı kronolojisi için tebrik etmek gerekmekte. Kronolojide sütunlara ayrılmış bir biçimde yazarın hayatını, edebiyatta ne olduğunu ve tarihsel olayları okuyabilmek, Rus ve Avrupa Edebiyatları'nın daha yetkin anlaşılabilmesini sağlıyor.
Yine kitabın sonunda Princeton Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Profesörü Ellen Chances tarafından yazılmış “Rus Edebiyatında Lüzumsuz Adam” başlıklı bir inceleme bulunmakta. Gerek özenli çeviri, gerek kronoloji, gerekse bu inceleme, “klasik” bir eser için ne denli hazırlanmak gerektiği konusunda birçok yayınevine örnek oluşturabilir.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Eylül 2013 tarihli Radikal Kitap'ta yayımlanmıştır.


2 Eylül 2013 Pazartesi

Naomi

Naomi ya da Yanlış Batılılaşan Genç Kız!
Bu senenin dikkat çeken yayınevlerinden Jaguar Kitap son olarak Juniçiro Tanizaki'nin Naomi adlı romanını yayımladı.
Juniçiro Tanizaki daha önce Can Yayınları tarafından kitapları basılmış bir yazar. Yaşamı boyunca güzellik, erotizm, sadizm ve mazoşizm gibi temaların etrafında gezinen yazar, önce Batılılaşmak gerektiğini savunan roman ve öyküler yazmaya meyilliyken, 1923'teki Büyük Kanto Depremi yüzünden Tokyo'dan ayrılınca kendi kültürüne ilgi duymaya ve Batılılaşmayı eleştirmeye başladı. Naomi romanı bu eleştirel düşüncenin ilk ürünlerinden.

Japon edebiyatının önemli yazarının bu romanı okurken zihnim hep iki türlü karşılaştırma yaptı. Birincisi Batılılaşmayı çok benzer bir biçimde işleyen Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarıydı. Her ne kadar Milli Eğitim müfredatının sıkıcı parçaları olarak aklımızda kalsa da birçok roman aynen Naomi'de olduğu gibi özentiden ileriye gidemeyen trajikomik tiplemelerle doludur. Naomi'yi tam bir Batılı gibi yetiştirme görevini üstlenen, içten içe ise “bu güzel ve Batılıya benzeyen kadının yanındaki özenilen erkek” olmayı isteyen Kawai Joji, saflıkta ve özentide Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey'ini aratmayacak cinsten. Yine akla gelen bir diğer benzer kitap, Bihruz Bey'in kahramanı olduğu Araba Sevdası. Kawai Joji aynen Bihruz Bey gibi Batılılaşma sevdasının bir kurbanı olur, istediği ölçüde Batılılaşamadığı gibi, tüm maddi varlığını bu uğurda harcar. Romanı okurken 20. yüzyıl başlarında Doğu va Uzakdoğu'nun ne denli baskı altında olduklarını ve çıkış yolunu sadece ama sadece Batı'ya benzemekte bulduklarını görmek, okurun üstüne bir hüzün ve karamsarlık çökmesine neden oluyor. Bu romanı Türkiyeli okurlar, Avrupalı ya da Amerikalı okurlardan farklı yorumlayacaklardır, çünkü “Batılılaşmak” kavramı hemen hemen iki toplumda da aynı biçimde algılanmış. Japonların güzellik anlayışının bugün bile bu kavramın üzerine kurulmuş olduğu gerçeği -dünyada en çok estetik ameliyat yapılan yerlerden biri Japonya, kadınların pek çoğu göz kapaklarını kaldırtıp, burunlarını küçülttürerek beyaz ırka benzemeye çalışıyor- aslında 1920'lerde yazılmış bu romanın maalesef günümüzde bile geçerli bir anlayışı ortaya koyduğunu gösteriyor.
Karşılaştırma yapılabilecek diğer bir konu ise fettan kadının erkeklerin başına açtığı işler olarak özetlenebilir. Naomi yüzünden Joji'nin başına gelenleri okudukça özellikle Nabokov romanlarından ikisi aklıma düştü: Karanlıkta Kahkaha ve Lolita. Birincisini okurken “bu kadar da olmaz” deyip, sinirlenip romanı bıraktığımı anımsıyorum en çok. Yaşananların acımasızlığı konusunda kimse Nabokov'la yarışamaz, Tanizaki ona göre çok daha iyimser ve kibar kalır ama bir benzerlik olduğu ortada. Naomi'de Lolita'daki gibi ensest ve pedofili emareleri olmasa da Joji, Naomi'yi 15 yaşındayken himayesine alması ve yetiştirmesiyle ilgili pek çok kez kendini savunmaya çalışır. Romanda cinsellik açıkça anlatılmasa da küvette onu bebek gibi yıkaması, ayaklarının altını öpmesi, Naomi'nin ona “babacık” demesi, Lolita'yla Humbert Humbert'ın ilişkisini anımsatmıyor değil. Joji'nin gün geçtikçe dara düşmesi, Naomi'nin insafsız harcamaları, yavaş yavaş ortaya çıkan aldatmalar ve hileler, Nabokov'un Karanlıkta Kahkaha'sında himayesi altına aldığı karısı Margot tarafından bin bir türlü oyuna getirilen Albinus karakterinin yaşadıklarına benzemekte. Türk edebiyatında da böyle birçok femme fatale örnekleri var tabii ama şehvetin, coşkunun ve aşkın bu derece erotik ve içten yazılmış biçimi Türk edebiyatındaki örneklerden çok Nabokov'u anımsatır özellikte.

Bu nedenle romanın önce “Bir Budalanın Aşkı” adıyla yayımlanması son derece normal. Eser Naomi adını zamanla kendi kendine kazanmış, hatta Naomizm ve Naomileşmek kavramlarını Japon kültürüne kazandırmış. Romanda Naomi önce Batılı kadınlar gibi olabilmek için İngilizce ve dans dersleri alırken karakterinin bozulması, saf bir genç kız olmaktan fettan bir kadına dönüşmesi nedeniyle eleştirilmekte. Oysa Tanizaki asıl olarak Joji'nin aklındaki Batılılaşma imgesini eleştirir, hatta aklını başına alacak fırsatlara sahip olmasına rağmen bunları değerlendirememesiyle “budala” unvanını romanın sonunda Joji kendi kendine verir. Sonuçta Naomi'yi yönlendiren, yetiştiren, İngilizce etken ve edilgen çatılarını öğrenemediği için onu aşağılayıp hırçınlaşacak kadar Batı özentisi olan kendisinden başkası değildir.
Naomi özellikle klasik romanları sevenler için uygun. 1920'lerde, daha İkinci Dünya Savaşı'nın korkunç yıkımı ve mutsuzluğu olmayan kendi halinde bir Japonya atmosferinde, yabancısı olmadığımız bir konu son derece yetkin bir biçimde işlenmiş. Bu arada Jaguar Kitap'ı özenli çevirileri ve yaratıcı kapakları nedeniyle kutlamak gerektiğini de belirtmeli.

Banu Yıldıran Genç

J. Tanizaki, Naomi, Jaguar Kitap, 263 s.

*Bu yazı Notos'un 41. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...