1 Kasım 2013 Cuma

Niç

90'ların karanlığında bir umut ışığı...
Geçtiğimiz ay Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan, Bünyamin Hazar'ın ilk romanı “Niç” Türkiye edebiyatında çok da işlenememiş bir konuyu oldukça başarılı bir biçimde ele alıyor, sağlam kurgusu ve özenli diliyle dikkat çekiyor.
Ülkede 30 yıldır var olduğu bilinen savaşa ve bu savaşın en kirli döneminin hüküm sürdüğü 90'lı yıllara dair, Bitlis'te geçen bir roman “Niç”. Hayatta ne istediğini tam olarak bilemeyen, amaçsızca sınıf öğretmeni olmayı seçmiş Cihan'ın askerliği sırasında yedeksubay öğretmen olarak atandığı Niç'te, bir yılda yaşadıkları romanın çatısını oluşturuyor. Bu çatının etrafında Osmanlı'dan bu yana süren Doğu-Batı çatışmasından Ermeni soykırımına; köylüyle bütünleşemeyen Batılı öğretmenlerden milliyetçilik timsali askerlere; ölüm korkusundan yalnızlığa kadar birçok farklı konu yer alıyor.
Niç'i farklı kılan, Doğu'yla ilk kez karşılaşan İstanbullu bir öğretmenin yaşadıklarının, bildik oryantalist tuzaklara düşülmeden, içten ve doğal bir biçimde anlatılması. Cihan, sosyal demokrat gelenekten gelen, ana dilde eğitimden yana, her sabah okutulan andın ırkçı olduğunun farkında, yani birçok öğretmene göre Kürt illerinde çok daha rahat çalışacağını düşüneceğimiz bir karakter. Fakat Bünyamin Hazar dönemin şartlarını ve psikolojisini o kadar ustalıklı bir biçimde vermiş ki Cihan'ın Bitlis'e ilk adım attığı andan itibaren herkesten “kimseye güvenme” sözünü duymasının yol açtığı güvensizliği, yalnızlığı, uyumsuzluğu ve köylüyle ilk başta kuramadığı yakınlığı okuyucu anbean hissedebiliyor. Şehirde geçirdiği ilk gece atılan bombayla yaşadığı korku, yalnız kaldığı, tıkırtıların duyulduğu, bazen kardan pencere ve kapıların tamamen kapandığı lojmanında ona hep eşlik edecek, bölgede öldürülmüş öğretmenlerin, yakılan lojmanların gölgesi hep üzerinde olacaktır.
Arka planda yaşanan savaş, kesilen yollar, korucular ve gerilla arasındaki gerilim hiçbir zaman ön plana geçmediğinden Niç aslında politik bir roman sayılmaz, romanın asıl derdi bireyin yalnızlığını, korkularını ve geçirdiği dönüşümü anlatmak. Bu anlatımda hem dilin farklı kullanımları, hem de çiş kaçırmak, temizlik takıntısı, mide bulantısı gibi sembollerin anlamlı tekrarları bireyin iç dünyasına yolculuğu kolaylaştırıyor. Bu nedenle öncelikle insana dair bir roman Niç.
Romanın kurgusu klasik bir romandan oldukça farklı, katmanlardan oluşan bir zaman eğrisine sahip. Ana katman Bitlis'teki bir otobüs yolculuğuyla başlıyor, Diyarbakır'da sona eren bu yolculukla da bitiyor. Bazı bölümlerde bu katmana geri dönüyoruz. Başka bir katman Cihan'ın Bitlis'teki öğretmenevinde geçirdiği ilk günle başlıyor, orada tanıştığı arkadaşlarıyla gelişiyor. Köyde yaşadıkları bir katmanı oluştururken, lojmanda yalnız kaldığında yaşadıkları farklı bir katmanda yer alıyor. Bu katmanlar doğrusal değil, döngüsel bir biçimde yer alıyor roman bölümlerinde. Bir bölümün başında okuduğumuz cümleleri başka bir bölümün sonunda okuduğumuzda, bazen zaman ileriye değil geriye doğru ilerlemiş oluyor.
Teorik olarak anlatması tabii ki okumaktan çok daha zor. Postmodernizme göz kırpan bu kurgu farklı olmasına rağmen okuyucunun kafasında soru işareti bırakmayan netlikte, bir süre sonra tüm katmanlar birbirini tamamlıyor, olay örgüsünde herhangi bir boşluk kalmıyor, hatta zamandaki sıçrayışlar karakterin iç dünyasını, neyi neden yaptığını anlamakta okura yardımcı oluyor. Romanda satır aralarında verilen politik olayları göz önüne aldığımızda 96 sonbaharında başlayan, 28 Şubat sürecini atlatıp Refahyol hükümetinin düşmesiyle biten bir yedeksubay öğretmenlik görevi Cihan'ınki.
Romanın dili de oldukça özenli. Ustaca gözlemlenip yazıldığı belli; köylülerle yaşanan diyaloglar oldukça doğal, hatta bir bölümde Cihan çat pat Türkçe konuşan köylülerin bozuk cümle yapısını hemen kafasında nasıl düzelttiğini detaylı bir biçimde anlatıyor. Öğretmenlerle yaşanan diyaloglar ise olması gerektiği gibi, doğallıktan uzak, ikircikli ve politik konularda bile oldukça teorik. Korkularının, sorgulamalarının yer aldığı bölümler ise genellikle noktalama işareti kullanılmadan yazılmış. Özellikle hastalandığı bölümde sayfalarca, sayıklarcasına süren bu anlatım doruk noktasına ulaşıyor:
“...ve bu ruh halimden nefret ediyordum içimdeki canlılığı istekleri neşemi gücümü emiyor yutuyordu ve ayağa kalktım kollarım bacaklarım halsizlikten uyuşmuştu ve bir ateş gibi üzerime çöken sıkıntı soluğumu da tutmuştu ve kesik kesik aldığım nefes yetmiyordu ve içim daralmıştı ve attığım adım yeri kavrayamıyor sendeliyordum...”

Tarihten bahsedilen bazı bölümlerde -1938 Dersim olayları, Köy Enstitülerinin kapatılması- anlatımın ders kitaplarına benzer biçimde öğretici olması dışında, bir ilk roman için oldukça başarılı “Niç”. Hatta Cihan'ın günler geçtikçe öğrencilerle, koruması Kulik'le, köydeki tek tük Ermeniyle kurduğu dostluk, okuma yazmayı öğretme çabası ve görevi bittiğinde yaşanan veda her okuyanın yüreğine dokunacak, umudunu tazeleyecek. Barışa düşe kalka ulaşmaya çalıştığımız şu günlerde “insan” olmaya dair bu romanı her edebiyatseverin okuması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

Niç
Bünyamin Hazar
Sel Yayıncılık, Eylül 2013, 310 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım sayısında yayımlanmıştır.

Kapalıçarşı Cinayeti

Eski tercüman yeni dedektif: Berna Tekdemir
Kitap okuma alışkanlığımı ilkokulda okumaya başladığım Agatha Christie'lere borçlu biri olarak polisiye her zaman favori türlerimden oldu. Polisiye yazanlar, uzun yıllar “Türkiye'de neden polisiye yok?” sorularına muhatap kalırken, son yıllarda Türkiye edebiyatında bu türdeki artış polisiyeseverleri de bu soruyla karşılaşmaktan bıkan yazarları da sevindirecek nicelikte.
Esra Türkekul'un ilk kitabı olan Kapalıçarşı Cinayeti bu türe oldukça sağlam bir giriş yapıyor. Adıyla, kapağıyla iddialı olan kitap aynı bölgede geçen Dan Brown'un Cehennem'inden hemen sonra yayımlanarak riskli bir giriş bile yapmış sayılabilir. Oysa okuyanlar bu şehrin kalbinden yazılan bu kitabın mekânının gerçekten “İstanbul” olduğunu hemen fark edeceklerdir.
 Okurlara hem yeni bir polisiye hem de yeni bir kadın kahraman sunan Kapalıçarşı Cinayeti bu sebeple çifte kavrulmuş lokum sayılır, çünkü Miss Marple'den bu yana biliyoruz ki kadınların cinayetlere bakış açısı çok daha farklı. Türkiye edebiyatında kadın kahraman deyince ilk akla gelenlerden biri Esmahan Aykol'un kahramanı; eğlenceli, akıllı, albenisi olan yarı Alman Kati Hirşel'i oluyor. İşte Kapalıçarşı Cinayeti'ndeki kahramanımız Berna Tekdemir de akıllı, eğlenceli bir kadın ama dahası var, kocasından yeni boşanmış, babası yeni ölmüş, depresyonun eşiğinde, 80 kiloyu geçmiş, kendisini devanasına benzeten bir kadın!
Kitap, kocasından boşandıktan sonra arada sırada turist rehberliği yapmaya başlayan yeminli tercüman Berna'nın, bir kış günü İstanbul'u gezdireceği Amerikalı çifti otellerinden almasıyla başlıyor. Berna içimizden biri, hatta fazlasıyla içimizden biri. Romanın akıcılığını sağlayan unsurlardan biri oldukça bol bir biçimde Berna'nın içsesine yer vermesi. İtalik yazılmış bu bölümler neredeyse önümüzdeki kitabı polisiye olmaktan çıkarıp kahkahalar atmamızı sağlayacak bir mizah kitabına döndürüyor. Kendini oldukça bahtsız bulan, kendinden, hayattan, gezdirmek zorunda olduğu turistlerden ziyadesiyle nefret eden Berna'yı tabii ki olmayacak işler bulur. Amerikalı erkek turist Kapalıçarşı civarında ölü bulunur. Cinayetin ortasında kalakalan Berna, İngilizce bilmeyen, suratsız komisere yardım edebilmek için olay çözülünceye kadar bir nevi dedektiflik yapar. Bu arada Kapalıçarşı esnafından İstanbul'un garibanlarına, yeni moda yaşam koçlarından maço polislere, gerçekçi bir Türkiye manzararası çıkar önümüze.
Gün gün ilerleyen romanın, polisiye olarak kurgusu başarılı, çözüme adım adım gidiliyor, ipuçları okuyucuya tek tek veriliyor, son bölümde de güzel bir biçimde toparlanıyor. Bir okur olarak benim gözüme sadece Berna'nın arkadaşı Muzaffer'in de olaylara dahil olması battı, zaten çöldeki bahtsız Bedevi gibi dertleri etrafına toplayan Berna'nın bir de arkadaşlarının olaya karışması biraz zorlama olmuş. Muzaffer, işin sadece komik ve romantik kısmında yer alsaymış, daha dengeli olurmuş.
Kapalıçarşı Cinayetleri'nde polisiye kurgu dışında oldukça başarılı bulduğum diğer bir konu Berna ve annesinin ilişkisi. Boşanıp anneevine dönen depresif bir kadının annesiyle paylaştığı yalnızlık, babasının ölümüyle annesinin kendisini içinde bulduğu yalan ve koskoca bir kadın da olsa sırf annesini üzmek ve ona nazlanmak adına, bile bile söylenen kırıcı sözler, yapılan çocukça hareketler eminim birçok kadın okura tanıdık gelecektir.
Yukarıda bahsettiğim Berna'nın içsesi de kadın okurlara tanıdık gelirken, erkekleri şaşırtabilecek nitelikte. Özellikle boşandığı kocası ve onun yeni sevgilisi için düşündükleri erkek okurların gözünü bile korkutabilir. Arkadaşlarıyla kız kıza muhabbeti, bir kadeh fazladan şarap için uydurduğu bahaneler ve fazla yemek sonrası iradesine ettiği küfürler... Günlük dili, popüler kültürü, argoyu ve küfrü bolca ve ustaca kullanıyor Esra Türkekul.
Kadın, Reynard'ı ağına düşürdüğüne inanıp yılbaşı hindisi yolma planları yaparken adam yan çizdiyse... Al işte bir senaryo. Böyle kafadan çatlak, postmodern tarikatçılardan acayip çekinirim ben. Mesela dünyada en korktuğum kişilerden biri Tom Cruise'dur. Adam bilimkurgu yazarının kurduğu dine inanıyor. Böyle tipler, insanı yatırır, kıtır kıtır keser de kimsenin ruhu duymaz valla. Beyinlerinin contası çıkmış bir kere.”
Bir röportajında polisiyelerde güçlü kadın kahramanların azlığından bahseden Türkekul, ilk romanında okuyucuya hoşça vakit geçirten, merakını taze tutan, okuması zevkli bir polisiye ortaya çıkarmış. Hatta güçlü kadın karakterden fersah fersah uzakta olduğu sanılan ama yanıltan Berna Tekdemir'in bundan sonraki maceraları okurlar tarafından merakla beklenecektir.
Kitapla ilgili eleştirebilecek önemli bir nokta editoryal okumasının eksik olduğu, “duraksama yapmak”, “belim bıhınım ağrıyor” gibi yanlış kullanımların dışında, “son derece ajite olmuştu” gibi çeviri kokan cümleler var. Yine birkaç yerde “sağ ayak bileğinin dışını, sol bacağının dizinin üstüne koymuş”, “gözlerini sağ üst köşeye ve dik yukarıya iki kez devirdi” gibi üzerinde ikinci kez düşünülmemiş, yazarın da editörün de gözünden kaçmış cümleler var.
Oldukça etkili bir biçimde tanıtımı yapılan, hatta cezbedici bir tanıtım videosu bulunan Kapalıçarşı Cinayeti polisiyeseverleri tatmin edecek nitelikte bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Kapalıçarşı Cinayeti
Esenkitap, 256 s

*Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...