16 Ağustos 2014 Cumartesi

Zeplin

İskandinav mitolojisi farklı öykülerle birleşirse...
Tuhaf ve iyi öykülere, romanlara az rastladığımız bugünlerde sizi İsveç kırsallarında, göllerinde dolaştırıp, sonra adı sanı belli olmayan garip dünyalara götürecek, bir an var olan sonra pof diye sırra kadem basan insanlarla tanıştıracak, mitlerin, efsanelerin bir insanın kaderini nasıl etkilediğini gösterecek bir kitap yayımlandı yaz başında.
İsveçli genç bir yazar olan Karin Tidbeck ve seçilmiş öykülerinden oluşan Zeplin adlı kitabı bana Ursula K. Le Guin'i ilk okuduğum zamanlarda hissettiklerimi anımsattı: Aynı heyecan, iyi bir şey okumanın verdiği tarifi imkânsız haz, kırsal yaşamın, sıkıntının ve eski inanışların nasıl ustaca harmanlandığını görmenin verdiği şaşkınlık.
Kitabın ilk öyküsü Beatrice şu cümleyle başlıyor: “Doktor Franz Hiller bir zepline âşık oldu.” Öykü bu farklı açılışından sonra Franz'ın Anna'yla kesişen yollarına uzanıyor. Anna da bir buhar makinesine âşıktır ve ondan hamile kalır. Öykü ilerledikçe Karin Tidbeck'in okuru içine alan güçlü anlatımı o kadar etkili olur ki, finalde yaşananlar hiç garip gelmez okura, “neden olmasın” diye omuz silkip bir sonraki öyküye yol alır.
Bütün öykülerin başlıca sorunlarından biri aslında çağımızın hastalığı olan sıkıntı ve bu sıkıntının başlıca nedenleri; günümüzde çarçabuk unutulanlar, anlık hevesler, ölümün kabullenilmesinin zorlaşması ya da herhangi bir kayıp... Tüm bu acılar yirminci yüzyıl sonu ve yirmi birinci yüzyıl başını betimlerken, Tidbeck bu sıkıntıları garip dünyalara, ilginç kurgulara yerleştiriyor. Distopik bir dünyanın ipuçlarını veren Arvid Pekon Kim? okurun kendisini sorgulayacak sorular sormasını sağlayabiliyor örneğin. Yurttaşların belli numaralara sahip olduğu, kimin aradığının ve tüm yaşamının santral memurlarınca görülebildiği, santral memurlarının ise gelen bütün aramaları aranan kişinin sesini taklit ederek cevapladığı bir ofis hayal edin. Kimsenin özel hayatı bilinmiyor, herkesin imzalamış olduğu SY-İY adlı bir belge var: Soru Yok-İfşa Yok. Beraber çalıştığınız bir iş arkadaşınız ansızın toza dönüşse, onu unutmanız kaç saniye sürerdi?
Kitabın en etkileyici öykülerinden biri olan Rengeyiği Dağı, eski inanışların insanların yaşamını nasıl etkilediğini anlatırken, ergenlik çağında baş edilmeye çalışılan sıkıntıyı okura anımsatması ve aktarmasıyla gerçekçi sayılabilecek öyküler arasında yerini alıyor. Babaları olmayan Sara ve Cilla'nın ninelerinin evini boşaltmak için şehirden köye gittikleri yazı anlatır öykü. Ergenlik sorunlarıyla boğuşan kızlar köydeyken ailelerinde birçok deli olduğunu öğrenir, hatta garip dayıları Johann'ı tanıdıktan sonra kendilerinde olup olmayacağını sorgularlar. Bütün köyün inandığı Vittra denilen perimsi yaratıklar da bu garip atmosfere eklenince, Karin Tidbeck'in hem acı dolu hem de mistik bir öyküyü anlatışındaki ustalığa şahit oluyoruz.
Bana unutulmaz Dune serisini anımsatan bir diğer öykü ise Augusta Prima, hatta bir sonraki öykü Teyzeler de bu dünyadan yola çıkarak yazılmış. Kroket sopasıyla oynanan, amacın golf topuyla uşakları öldürmek olduğu bir oyun, birbiriyle sevişip duran ikizler, çalıların dışında ölen yabancılar, konuşmamaları için dilleri kesilmiş, uşak olarak yetiştirilen peri çocuklar ve bu dünyanın bir köşesinde tek amaçları şişmanlamak ve çatlayıp ölmek olan teyzeler. Özellikle Teyzeler öyküsünde ele alınan ve detaylarıyla anlatılan şişmanlama süreci, çatlayıp öldükten sonra onların yerlerini alacak olan yeğenlerin hiç durmadan yemek yapmaları hayal gücünün neler kurabildiğini gözler önüne seriyor. Zaman kavramının olmadığı Augusta Prima ise günümüzdeki tüketimin, sınıflar arası uçurumun, “öteki”ne karşı olan acımasızlığın dünyayı nerelere götürebileceğini fısıldıyor sanki bize.

Karin Tidbeck yerelden evrensele nasıl başarılı bir yazar olunacağının kanıtı. Bunu özellikle İskandinav mitolojisiyle başarıyor. Kitapta yer alan Vitter, Pyret, cin, peri gibi doğaüstü yaratıklar, anlatılan halk hikâyeleri, karma evlilikler ve bunlardan doğan çocuklar, öykülerin çıkış noktasını oluşturuyor, hatta Pyret öyküsü tamamen bu doğaüstü varlığın araştırılma notlarından oluşuyor. Tidbeck bütün bu motifleri İskandinav ülkelerinin bildiğimiz melankolisiyle, ruhu boğan iklimiyle, günümüz dünyasının sorunlarıyla harmanlayıp unutulmayacak öyküler çıkarmış ortaya.
Kitabı okurken aklıma sıklıkla Mezopotamya efsanesi Şahmaran, Arap kökenli Yecüc ve Mecüc, Anadolu'da adı geçen Dunganga, Gulyabani, Karakoncolos gibi inanışlar geldi. Bu varlıkların şöyle güzel öykülere, romanlara konu olduğunu hayal etmek, Anadolu mitolojisinin evrensel bir edebiyat tadıyla işlendiğini bilmek ne güzel olurdu.
Umalım ki Aylak Kitap yeni Tidbeck eserleri için biz okurları bekletmesin. Yaratıcı kapak tasarımı, çok sık rastlamadığımız hard cover baskısı, Tülin Er'in başarılı çevirisi ve Tidbeck'in aydınlatıcı son sözü için farklı öyküleri sevenler kaçırmasın diyelim.

Banu Yıldıran Genç
Zeplin

Karin Tidbeck, Aylak Kitap, Haziran 2014, 151 s.
* Bu Yazı Agos Kirk'in 15 ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Bir Dolandırıcının İtirafları
Can Yayınları, Thomas Mann'ın eserlerini yayımlamaya devam ediyor. Son olarak yayımlanan, Mann'ın tamamlayamadığı eseri Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları, bu usta yazarın ölmeden önce ulaştığı son noktayı biz okurlara gösteriyor.
Başyapıtı sayılan Doktor Faustus'u ve ardından Felix Krull'un İtirafları'nı okuyan biri olarak usta yazar, klasik eser, başyapıt kavramlarının insan zihninde tam olarak yerlerine oturduğunu söyleyebilirim. Doktor Faustus'ta işlenen temaya bağlı olarak romanın bütününe yayılan iç hesaplaşmalar, Alman mitolojisine, teolojisine yapılan göndermeler, müzikle kurulan ilişki okuyucuyu için zorlu ve çaba isteyen bir okuma vaat ediyorken, Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları'nda ise anlatıcının soylu olmayan bir ailede doğup doğru düzgün bir eğitim almamasıyla pekişen “alt sınıf” anlatısı olma iddiası daha romanın ilk satırlarında kendisini belli ediyor. Usta yazar kavramı işte burada anlamını kazanıyor: Anlatımın, konunun, işleyişin farkı oldukça net ama tüm bunların üstünde yazarın biçemi bütün eserlerde yazarın kim olduğunu belli ediyor.
Felix Krull sonradan iflas eden burjuva bir ailenin oğlu, daha çocukluğunda okula gitmemek için babasının imzasını taklit etmeye başlayarak kişiliği hakkında ipuçları veriyor. Kişiliğini gizli tutma isteği, kendisini başkası olarak hayal etme oyunları, kendisini zorlayarak gözbebeklerini küçültüp büyütebilmesi, nabzını hızlandırabilmesi daha çocukken farklı bir zekâyı işaret etmekte.
Eğer çevremdekilere biraz karışmış olsaydım, birlikte olduğum insanlarla hemen içli dışlı olurdum ya da zavallı babamın dediği gibi, hem dost hem de düşman davranışı sergilerdim; kısacası kendimi pek de güvenilmeyen bir yardımsever gibi gösterirdim, doğamın sırrına yaklaşmak, özsuyumun inceltilmesine ve yaratıcı güçlerimin çok kötü bir şekilde zarar görmesine ve zayıflamasına neden olurdu.” alıntısı Frankfurt sokaklarında yapayalnız dolaşan bir genç adamın tedbir, plan ve dikkat dolu cümleleri. Kendisiyle o kadar barışık, kendisinin “farklı bir ruh” olduğuna o kadar inanmış ki kadın simsarlığı yaptığı bir dönemden bile “bunu eğitimim ve gelişimim için son derece önemsediğim için yapıyorum” diyerek kendisini kandırabilir.
Felix Krull oldukça kurnaz bir biçimde zorunlu askerlik görevinden kurtulduktan sonra Paris'te bir otelde çalışmaya başladığı gün dört ayağı üstüne düşecek kadar da şanslı çünkü vaftiz babasının koyduğu ad Felix, Latincede şanslı anlamına geliyor. Şanslı beyimiz bulduğu mücevher kutusuyla kendisine başka sınıftanmış gibi gardırop düzerken, bir yandan da otelde çalışarak farklı insanlarla tanışmaya çalışır. Zekası kadar yakışıklılığı da bu yolda kendisine yardımcı olmaktadır.
Şansının yaver gittiği en büyük ân ise bir baronun kendisine onun yerine, onun kimliği ve parasıyla bir yıllık dünya turuna çıkmayı teklif ettiği ândır. Sevgilisinden ayrılmak istemeyen baronla kimlik değiş tokuşu yapan Felix Krull'un önünde yepyeni bir yaşam vardır artık.

Thomas Mann'ın Romanyalı hırsız Georges Manolescu'nun anılarından esinlenerek yazdığı bilinen bu roman ne yazık ki tamamlanamadan, tadı okurun damağında kalarak bitiyor. Manolescu'nun bir Alman prensinin adıyla Cenova'da bir soyluyla evlendiğini, çocuğu olduğunu yaşam hikâyesinden biliyoruz fakat Felix Krull'umuzun itirafları maalesef o kadar ilerleyemeden son buluyor. Romanda anlatıcının sık sık daha sonra anlatacağını belirttiği olaylardan, Thomas Mann'ın yazacaklarını kurguladığını anlayabiliyoruz. Bunları öğrenemesek de büyük bir yazarın son eserini okumak, dil ustalığını görmek adına Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları okunabilir. Bazı cümlelerde anlatım bozukluklarına rastlansa da Kasım ve Yadigar Eğit'in başarılı çevirisinin de bu zevkli okumada kuşkusuz payı var.

Banu Yıldıran Genç
Thomas Mann
Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları

Can Yayınları, Temmuz 2014, 476 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in 15 Ağustos 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...