21 Ocak 2019 Pazartesi

Son Tiryaki


Yerli bilimkurgu nasıl olur? 
Metis Yayınları’nın 90’lı yıllarda en önemli serilerinden biri Metis Bilimkurgu’ydu. Yıllarca kötü ve özensiz, hatta bazen eksik çevrilmiş bilimkurgu klasiklerinin bazılarını yeniden, hiç çevrilmemişleri ise bildiğimiz Metis özeniyle ilk kez yayımlıyordu. 1996 yılında yayımlanan Son Tiryaki, bu serideki tek yerli bilimkurguydu. Aslında yazıya belki de miş’li geçmiş zaman ekiyle başlamalıydım çünkü o yıllarda hemen ilerideki Küçükparmakkapı Sokak’ta başka bir yayınevinde  çalışırken, işte ergen ukalalığı mı demeli bilmiyorum, bilimkurguya hiç yüz vermiyor, burun kıvırıyordum, bu nedenle bu seriyi tabii ki biliyordum, hatta kitabevinde satıyordum ama başka bir ilgim yoktu. 
Tabii ki hayat büyük konuşmamak gerektiğini, zevklerin hiç durmadan değiştiğini öğreten bir büyük öğretmen. Yıllar içinde tahmin edilebileceği üzere bilimkurgu okumaya başladım ama yine de Müfit Özdeş’i okumak bu yeniden basıma kısmetmiş.
Müfit Özdeş aslında bu öyküleri Bülent Somay’ın ısrarıyla göz önüne çıkarmış ki Somay’a da bu isabetli ısrarı için teşekkür etmek gerekir. 2000’ler sonrası sık sık yerli bilimkurgu okuduysak da Özdeş’in öyküleri “gerçekten ‘yerli’ bilimkurgu nasıl yazılır”ın cevabı olmuş sanki. Yeni kuşak okurlar cep telefonunun zenginler tarafından yeni yeni kullanılmaya başlandığı, metronun olmadığı, Matrix’in bile vizyona girmediği yıllardan bahsettiğimizi bilirlerse öykülerin hayal gücü zenginliğini daha net anlayacaklar. Müfit Özdeş hem iyi bir bilimkurgu okuru hem de yazarı olmanın hakkını veriyor. Öngörülerinde son derece isabetli ve okura sık sık “vay be” dedirtiyor. 1996’daki ilk baskıda on beş öykü varmış, yeni basıma sekiz öykü eklemiş Müfit Özdeş, böylelikle son derece özgün ve bizden yirmi üç öykü okuyoruz Son Tiryaki’de.  

Daha ilk öykünün ilk paragrafındaki yemek sahnesi “özgün ve bizden” derken neden bahsettiğimi anlatır nitelikte. İki Kısa Bir Uzun’da kahramanımız Yalçın tepsisine tavuk tandır, pilav üstü az kuru, lahana sarma, çoban salata, ayran ve kadayıf alıp hepsine yumulur, ellerinden yağları aka aka yer ve içinden o halde kimseyle karşılaşmamayı umarken hop diye masasına yıllardır görmediği platonik aşkı Sema oturuyor. Sema’nın dayısından kalma bir garip icat var, Sema bu icadı Yalçın’a ve tabii bize, zaman zaman çizimlerle, torus’tan, Möbius şeridinden, Klein şişesinden bahislerle açıklıyor. Boyutlar arası yolculuğu amaçlayan ama dayının ömrü vefa etmediğinden başarılı olamayan bu icat aslında öykünün önemli bir parçası ama kahramanımız Yalçın tüm erkekliği ve “yerliliğiyle” bence her şeyin önüne geçip öyküye damgasını vurmuş. Yalçın’ın içinden çıkan kıskanç canavar ve en olmadık yerlerde ettiği iğrenç laflar hem durumun absürtlüğüne hem de aslında memleket erkekleri dolayısıyla hiç şaşırmayacağımız bu öyküye Aziz Nesin mizahı katıyor.
Mizah demişken bunun en güzel örneklerinden biri kitapta yer alan masallardan Peri Kızı Nurcihan’da veriliyor. Seçilen kişilerin -bin bir heves Nurcihan, babası yaprak hışırdatıcı ustası Mehmet Sadullah Efendi, seccadesine atlayıp uçan Aysel Sultan- acayipliği zaten ilk dikkatimizi çeken unsur. Hele Nurcihan’ın gönül verdiği, önce 40 gün 40 geceyi peri kızlarıyla, sonraki 40 gün 40 geceyi ise Fettah Çavuş’un muhafız kıtasıyla geçirip de ancak peri oğlana dönüşebilen âdem oğlu Ahmet, en komik ve dengesiz (belki de âdem oğlu olması dolayısıyla) karakter. Aynı masalda Nurcihan’ın havvâ kızı olup da yaptıkları -dünya güzeli olması, romancı, şarkıcı, politikacılığa el atması, cumhurbaşkanı olup rakibi genelkurmay başkanını kendine âşık etmesi, BM Genel Kurulunda anadan üryan soyunup dünyayı barış içindeki tek bir devlette birleştirmesi- bu mizahi masalın aslında ciddi mesajlar da taşıdığının göstergesi.
Kitabın son iki öyküsü bence en unutulmayacak öyküler olmuş. Kitaba da adını veren Son Tiryaki müthiş bir gelecek öngörüsü. Ne zamanda geçtiğini bilmediğimiz öyküde insanların meslekleri altı yaşındayken bilgisayar tarafından atanıyor, tüm dünya sağlıkla kafayı bozmuş durumda, dünyaya uyum sağlayamayanlar başka gezegenlere göç edebiliyor. Kahramanımız Selim de bilgisayarın ona verdiği meslekle, bir ozan. Doğru düzgün şiir yazamasa da mesleğini sorgulamıyor, evlenmiş, bir oğlu var, Bulut. Fakat bir baba olarak duygusal dengesizlikleri sebebiyle çocuğunu görmesi yasaklanıyor, aynı şekilde vakti zamanında evlenmesi için de Adalet Bakanlığından zor izin çıkmış, yine duygusal sebepler... Devletin gözden çıkarmak istediği bir anti sosyal olan Selim’in başka bir gezegene gitme izni de hemencecik çıkıyor, çünkü Selim dünyada sigara içen son tiryakilerden biri. Öykünün başından itibaren devlet dairelerinde, taksilerde sigara kokusu yüzünden yaşadığı aşağılanmayı okuduğumuz Selim o günlere nasıl gelindiğini anımsıyor: “O yıl sokaklarda ve parklarda sigara yasaklanmış, tiryakilere tuvaletin hemen yanında bir iki karanlık masa ayıran son birkaç lokanta da bu geleneksel uygulamaya son vermişti. Sigara satışı karneye bağlanmış, karaborsacılara verilen cezalar eroin kaçakçılarına verilenlerle aynı düzeye çıkarılmıştı. Tütün fiyatlarına akıl almaz vergiler bindirilmişti. Öyle ki, iki karton sigara parasına neredeyse ufak bir elektromobil alınabilirdi. İnsanlar TV dizilerindeki kötü adamları, sigarasından bilir olmuşlardı. Bir süre sonra böyle sahneler de müstehcen diye yasaklanacak, kötüler sanki bir sigara yakacakmış gibi elini cebe atmasından tanıtanacaktı.” Selim ise dünyada inatla içmeye devam ettiği sigarasını Rousseau gezegeninde -biraz da oranın tütününü beğenmediği için- yavaş yavaş bırakacak. Bu kararı şöyle de ifade edebiliriz: “Toplum refahına ve kamu yararına herkesin secde ettiği günümüz toplumunda, insanın tek başına karar verme ve acı çekme hakkını yücelten çağdışı bir evren köşesi” Rousseau’da bu başkaldırısına gerek görmeyecekti.
Müfit Özdeş’in daha sigaralar ve içkiler ve hatta Hababam Sınıfı’ndaki en masum küfürler bile sansürlenmeden önce yazmış olduğu bu öykü, öngörüsüne hayran olmamı sağladı. Toplum sağlığı kavramının iktidarlarca nerelere çekilebildiğini gördüğümüz bugünlerde bence sigara içsin içmesin herkesin okuması gereken bir öykü Son Tiryaki.
Son öykü Yeraltı İnsanları ise insanların işinin, seksinin, uykusunun Ana adı verilen bir bilgisayar tarafından düzenlenip sistemce denetlendiği bir geleceği anlatıyor. Bu kez değişik ve huzursuz rüyalar gören ve bu rüyaları yüzünden sistemde uyarı veren aykırı kahramanımız, Osman 382201. Sistem uyarısıyla iki güvenlik görevlisi tarafından emniyet müdürlüğüne çağrılan -bazı şeyler hiç değişmiyor- ve psişik manipülatörle görüşmesi gereken Osman’a aynı zamanda tarih ve coğrafya dersi de verilmesi gerekiyor. Bugünden binlerce yıl sonra olsa bile insanın yaşadıklarını bilmesi, dünyayı nasıl mahvettiğini görmesi ve ders çıkarması şart. “Engin ufukları, dantel bulutları olan masmavi bir gezegendi dünya. Rüzgârı bir sevgilinin nefesi gibi ılık ve sevecendi. Denizi utangaç okşamalarla yaltaklanırdı anakaraya. Her yerinden hayat fışkırırdı. Otlar, ağaçlar, balıklar, kuşlar... Sonra insanoğlu gelmişti. Gözü karaydı. Vahşi ve uygar, çirkin ve güzeldi. Gururluydu. Otlaklara, ormanlara, yerin altındaki minerallere ve uzayın derinliklerine el atmış, İstanbul’u ve daha nice megakentleri kurmuştu. Ama şimdi yeryüzü, Dante’nin cehenneminden farksızdı. (...) Ne yazık ki antikçağda megakentleri ve ülkeleri anabilgisayarlar değil, tuhaf tuhaf görüşleri olan insanlar yönetiyordu. Bunlar, sıradan insanlarda ve bilgisayarlarda bile bulunan lojistik devrelerden yoksundular. Üç beş yıl sonrasını düşünemezlerdi. Nükleer enerjiye, yenilenebilir kaynaklara yönelselerdi ya! Hayır, öyle yapmadılar! Ucuz fosil diye yakıtları tüketerek pisliğini ha babam havaya saçtılar.”  İşte böylelikle insanlık arada işe gidip, sanatsal faaliyetlerde bulunup, hep mutlu olan, bolca sevişen, dolap gibi odalarda uyuyan -Japonya’da aynen böyle bir otelin varlığı tedirginlikle aklıma geliyor-, arada dengesi bozulsa da Ana tarafından tespit edilip düzeltilen bir forma dönüşüyor. 
Bilimkurgu kitapları genelde sinirimi bozar, dünyanın gidişatı, anlatılanların gerçekleşme ihtimali, genellikle karanlık bir distopya biçiminde çizilen gelecek, savaşlar... gözümü korkutur. Ama Müfit Özdeş’in öyküleri bana bu etkiyi yapmadı. Şu an, şu zamanda, dünyada o kadar seçeneksiz bir çıkmazda görüyorum ki kendimi ne yalan söyleyeyim Rousseau gibi bir gezegen de bilgisayarlar tarafından denetlendiğim ama mutlu olduğum bir gelecek de bana oldukça makul geliyor.
Yirmi iki yıl aradan sonra hem de daha zengin bir biçimde okurlarıyla buluşan Son Tiryaki, umarım çok okunup daha nice baskılar yaparak bilimkurgunun bize has rengini hep hatırlatır.

Banu Yıldıran Genç

Son Tiryaki
Müfit Özdeş
Metis Yayıncılık, Kasım 2018, 221 s.


*Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

6 Ocak 2019 Pazar

Kendine Tapan Kadın


Hırsında kaybolan bir kadın: Sârâ
Suat Derviş benim kuşağımdakiler için kitaplarını son beş yıldır bulabildiğimiz, adını pek de duymadığımız bir yazar. Bunun nasıl bir devlet politikası olduğunu, sol siyasetten gelmiş, kadınlara dair söyleyecek sözü olan güçlü bir kadının nasıl yok sayılabildiğini, biyografisinden, anılarından okuyabilir; yıllardır bir parçası olduğum Milli Eğitim’de müfredata dahi alınmadığını yaşayarak öğrenebiliriz.
İthaki Yayınları ulaşabildiği tüm Suat Derviş eserlerini özenli bir çalışma ve editörlükle yayımlamaya başlayalı epey oldu. Bu sayede Suat Derviş külliyatı sanırım Ekim 2018 itibariyle on dört esere ulaştı. Ulaşılabilen tüm Suat Derviş eserleri diyorum çünkü biyografisinde de okuduğumuz üzere kendisi bile romanlarının sayısını şaşırmış durumda. Zorlu bir hayatı olan yazar yaşayabilmek için yazmak, hep yazmak zorunda. Gazetelerde, dergilerde yapılan tefrikalar, o hıza yetişmek, okurun ilgisini çekebilmek ama bir yandan kendisine dert ettiği şeylerden de bahsetmek Suat Derviş’in edebi hayatının bir özeti niteliğinde.
Serdar Soydan gerek araştırmacılığı, yayıma hazırlayışı, gerekse hazırladığı kronolojik biyografisiyle bu başarının en önemli isimlerinden biri, yine Ayla Duru da yayım sorumlusu olarak Suat Derviş eserleri için özel bir çaba harcıyor. İşte geçtiğimiz ay bu iki isim dört Suat Derviş eserini birden kitap fuarına yetiştirdiler. Ben öncelikle 1947’de Gece Postası gazetesinde tefrika edildikten sonra ilk kez kitaplaştırılan Kendine Tapan Kadın’ı okumayı seçtim.
Suat Derviş yazarlığını ikiye ayırıyor, gazetecilik yapmaya başladıktan sonra toplumcu gerçekçi bir çizgiye kaydığından önceki gotik sayılabilecek eserlerini “oyuncak bebekler” diye nitelendirerek birazcık küçümsüyor. İşte Kendine Tapan Kadın da bu nedenle Kara Kitap’tan, Bir Kış Gecesi’nden farklı, aşkı merkeze alırken arka planda tüm gerçekçiliğiyle sınıfsal farkı, eşitsizliği sorguluyor.
Oldukça hacimli bir roman Kendine Tapan Kadın. Fakirliğe ve sınıf atlamak isteyen hırslı karakterine yer açmak isterken farklı okurları da göz önünde bulundurması gerektiğinden aşk, tutku, cinsellik, hatta yer yer Beyaz Dizi tarzı romanları anımsatan betimlemelere yer vermiş. Yine zamana karşı yarışarak yazıldığından bazen fazlaca tekrarlı, bazen cümle düşüklüğüne, anlatım bozukluklarına rastlanıyor. Ama bunların hiçbiri bugün Suat Derviş’e ya da romanlarına gölge düşürmüyor. 
Roman Vahdet ve Nazan’ın Suadiye’da bir otelde dans etmeleriyle başlıyor. Romanda kendine tapan iki karakterimiz var, bunlardan biri Vahdet. Son on yılda “ıssız adam” diye bilinen bir tipleme var hayatımızda, işte Vahdet o. Orta yaşlara yaklaşmış, Sorbonne mezunu, arada dergilere felsefe yazıları yazan ve bu sayede çok saygı gören, çapkın, zengin, aslında herkesin isteyeceği hayatı süren bir kişi Vahdet. Neredeyse en uzun ilişkisini Nazan’la yaşadığını birkaç kere tekrarlıyor, uzun dediğimiz ise altı ay. Kendisiyle neredeyse gurur duyarak kadınları üzdüğünü ve bu sayede kaçtıklarını düşünüyor. Nazan ise romanın en etkisiz kişisi diyebilirim, Suat Derviş bu romanında her ne kadar Nazan’ın tarafındaysa da olmuyor, romanın “kötü” kişisi Sârâ, Türk filmlerinde hayran olduğumuz Neriman Köksal misali devleşiyor ve unutulmaz bir karakter haline geliyor.
Nazan’ın ne kadar pasif bir karakter olduğunu hayatından da öğrenebiliyoruz, lisede âşık olduğu orta yaşlı edebiyat öğretmeniyle evlenmiş -ortada bariz bir istismar durumu var ama çağın gereği diyelim-, kocasının daha bir yıllık evliyken hayatını kaybetmesiyle ortada kalakalmış, vefat eden zengin bir amcadan kalan parayla çalışmadan, hatta herhangi bir şey yapmadan, Şişli’de hizmetçisiyle bir apartmanda yaşayan bir kadın. Hayatında ikinci kez âşık oluyor ama maalesef bu kez -de- yanlış birine. Vahdet’in karakterini anlamamız için daha ilk bölümde Nazan’ı kırmak, ağlatmak sonra da oturup izlemek amacıyla söylediği cümlelerden örnek vermek yeterli olacaktır: “‘Bu kadar güzel ve harikulade güzel olduğun halde neden kendini bana sevdiremediğini, neden sana çılgınca âşık olamadığımı düşündüm.’ (...) ‘Seni benden ayrılman ve beni artık rahat bırakman için az mı kırdım? Fakat sen bir türlü beni anlamak ve bana darılmak istemiyorsun.’”
Vahdet ve Nazan’ın dans ettiği otelin balo salonunda İstanbul sosyetesinin konuştuğu büyük bir düğün var, meşhur et tüccarı Nurullah Yurdakul ve Etyemezli fakir Sârâ’nın (müthiş bir tezat yaratmış burada Derviş) muhteşem düğünü.
Suat Derviş Tanrı anlatıcı kullanıyorsa da romanda her karaktere uzun uzun kendi hayatını, geçmişini ben diliyle anlatma fırsatı tanıyor. Bu nedenle romanın diğer “kendine tapan” kişisi Sârâ’nın çocukluğundan itibaren yaşamını, ne istediğini kendi bakış açısından öğrenme fırsatımız oluyor. Sârâ müthiş güzel ama hırslı ve duygusuz bir karakter olarak çiziliyor.
Sârâ çocukluğundan itibaren fakir ana babasından utanan, bir biçimde sınıf atlamak isteyen değişik biri. Okulda bile kendinden iyi durumda olanlara hasetlenmesinden eğitimini yarıda bırakmış, güzelliğinin farkında ve bunu “akıllıca” kullanmaya çalışıyor. “Sen kimseyi sevmez misin?” sorusuna verdiği cevap aslında onu en net tanıdığımız yerlerden biri: “‘Kimi seveyim? Annemle babamı mı? Niçin? Beni dünyaya getirdikleri için mi? Dünyaya gelmeden evvel ben onları anamla babam olsunlar diye intihap etmedim ya! Ve eminim, onlar da beni hiç an düşünmeden -çünkü tanımazlardı- beni hiç özlemeden dünyaya getirdiler. Bunun için onları sevmek için en ufak bir sebep bulamıyorum.’” 
Kimseye duygusal yakınlık duymayan Sârâ’nın her hareketi, Demir’le ilişkisi, evliliği, amaçladığı yere kavuşmak içindir. Doğru adım atması önemlidir. Birlikte sinema dergilerine baktığı, Beyoğlu vitrinlerini seyrettiği arkadaşı Gülsüm mahalleden kaçmış ve kendini daha rezil bir durumda bulmuştur. Füruzan’ın Benim Sinemalarım’ını anımsatan bu bölümde arkadaşını Yüksekkaldırım’da polis eşliğinde hastaneye götürülürken gören Sârâ, planlarını bu yanlışa düşmemek üzerine yapar. 
Sonuç olarak roman ilerledikçe bize ıssız adam Vahdet ve üzdüğü Nazan, istediği zenginliğe kavuşan Sârâ ve üzdüğü Demir ve Suat Derviş’in her fırsatta neredeyse hakaretamiz bir biçimde betimlediği -ayı, öküz, deniz canavarı, goril, benzetildiği hayvanlardan bazıları- Nurullah Bey kalıyor. 
Suat Derviş’in incelikle kurduğu romanda kimin tarafında olduğu çok belli; savaşta belirsiz bir biçimde para kazanan et tüccarı Nurullah, narsistik kişilik bozukluğundan mustarip Vahdet ve duygusuz, soğuk, tek derdi para olan görmemiş Sârâ, empati kurmamız istenmeyen kişiler. Derviş’in gözdeleri sabır timsali Nazan ve toy âşık Demir ise romanın kazananı olacak, önceki zayıf kişiliklerinden, mağdur olmaktan kurtulacaklar.
Romanın sonunda yalısında verdiği davette kimseyle konuşacak bir şey bulamayan, genel kültürü, genel bilgisi, eğitimi buna müsaade etmeyen Sârâ, hiçbir zaman tam anlamıyla sınıf atlayamayacağını idrak ettiği an, okurun unutamayacağı karakterler arasına giriyor. Ne yazık ki içindeki boşluk hiç dolmayacak, her tarafına takıp takıştırdığı mücevherlerine, günde beş kere değiştirdiği kıyafetlerine rağmen hep Etyemezli Sârâ olarak kalacak.
Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın’da üst sınıfa dair bir roman yazmışsa da bence en çok alt sınıfları anlattığı yerlerde yazar olarak devleşiyor. Sârâ’nın annesi Mahmure Hanım’ın yemek yaptığı, kedi beslediği, kızına yaranabilmek için didinmesinin betimlendiği bölümler olsun, babası Bay Mahmut’un bir şişe rakı uğruna yaptıklarının aktarılışı olsun, Demir’in Sârâ’yı unutmak için sık sık gittiği Beyoğlu genelevlerinde fahişelerin söyledikleri olsun, hem daha canlı, hem daha gerçek... Zaten Fosforlu Cevriye’den argoyu ve sokak dilini mükemmel kullandığını bildiğimiz Derviş, bu romanda da bence Etyemez’de ve Beyoğlu’nun arka sokaklarında parlıyor.


Banu Yıldıran Genç

Suat Derviş, Kendine Tapan Kadın, İthaki Yayınları, Ekim 2018, 361 s.
* Bu yazı Notos'un 73. sayısında yayımlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...