19 Eylül 2018 Çarşamba

Hayatlarımın Kitabı


Bir ömre kaç hayat sığar?
Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girmişti. Acı dolu bir coğrafyadan beslenen yazar bunu kendine özgü mizah anlayışını kaybetmeden, hem hüzünlü hem duygulu bir biçimde anlatabiliyordu, yeni dönem Balkan edebiyatında en sevdiğim yönlerden biri de bu. Aynı şeyi öykü kitabı Aşk ve Engeller’i okurken de hissettim. Bosnalı bir yazar olan Hemon komünizmin son dönemlerini yaşamış, komünizmin bitişiyle birlikte Yugoslavya’nın dağılmasına ve Avrupa’nın ortasındaki Bosna Savaşı’na tanıklık etmiş. 
Denemelerden oluşan Hayatlarımın Kitabı yazarın bazen çocukluğunu, bazen okulunu, bazen göçmenliğini anlattığı, yine yer yer güldüren yer yerse acılarıyla iç burkan bir kitap. Deneme-anı arası bir tarzı olan yazıların birçoğu gazete ve dergilerde yayımlanmış, hepsinin ortak özelliği ise Hemon’un sonuna kadar güvenebileceğiniz hissi veren dürüstlüğü ve yaşamındaki en utanç ya da acı verici olayları bile neredeyse yüreğini okura açarak nakletmesi. 
İlk bölüm Başkalarının Hayatı’nda kısaca kim olduğunu anlatıyor Hemon. Kimlik denen ve “ben”imizi tamamlayan bu olgunun nasıl oluştuğuna o kadar basit örnekler veriyor ki usul usul anlatırken. Çocukluğunu anlattığı “Biz Kimiz” başlıklı bölümde, doğum gününe gittiği arkadaşı Almir’in üstündeki kazağın Türkiye’den geldiğini söylemesi üzerine çocukça bir şaka yapmak isteyen yazarın “Demek sen bir Türk’sün!” demesi doğum gününün rezil bir biçimde gözyaşlarıyla son bulmasına neden oluyor. Yaptığı hatayı hiçbir biçimde anlayamayan küçük Aleksandar için durum sonradan açığa kavuşur: “Sonrasında annemle babam bana Türk sözünün Bosnalı bir Müslüman için aşağılayıcı, ırkçı bir kelime olduğunu (hâlâ öyle) açıkladılar. (Kasıtsız hakaretimi yıllar sonra bir kez daha hatırlayacaktım; sekiz bin Bosnalı Müslüman erkeğin katlini idare edeceği Srebrenitsa’ya girdiğinde bir Sırp kamerasına konuşan Ratko Mladić’in görüntülerini izlerken. ‘Türklere karşı beş yüz yıllık bir savaşın son zaferi bu,’ demişti.)” Oysa insanlar komünist yönetimde yıllarca bambaşka bir biçimde öğrenmişlerdi. “Evet, hepimiz Yugoslav’dık ve öncüydük, sosyalizmi, ülkemizi ve en büyük evladı Mareşal Tito’yu seviyorduk ama bunlar için asla savaşıp yumruk yemezdik. Diğer kimliklerimiz, örneğin herhangi birimizin etnik kökeni kesinlikle konu dışıydı.”
Çocukluğunu ve gençliğini anlattığı denemelerinde aslında Hemon ve ailesinin birçok Bosnalı’ya özellikle de Müslüman Bosnalılara göre oldukça şanslı olduğunu görüyoruz. Yazar zaten savaş başlamadan hemen önce Amerika’dan aldığı bir bursla oraya gitmiş ve savaşın tam anlamıyla  başlamasına Chicago’da televizyondan tanık olmuş, hemen orada iltica başvurusunda bulunmuştur. Ailesi ise Bosna’nın abluka altına alınmasından hemen önce kalkan son trenle başka şehirlere kaçabilmiş, bir yıl sonra da Kanada’ya mülteci olarak göç etmiş. Yine de “şanslı” sözcüğünü düşünerek kullanmak gerekir, memleketimizde Suriyeli mülteciler için çok daha ayrımcı laflar edene aslında Hemon ailesinin Kanada ve Amerika’da yaşadıklarının, en şanslı gördüklerimizin bile kimlik ve göç sorunuyla baş etme çabalarının anlatıldığı bölümleri okutmak gerekir. Bosnalı bir ailenin orta yaşı geçmişken mecburen ne dilini ne coğrafyasını bildiği bir ülkede “eşitlik” hissi uğruna neler yaşadıklarını gerçekten çok açık bir biçimde anlatıyor Hemon. “Gelgelelim annemle babam birkaç ay içinde bizimle onlar arasındaki farkları listelemeye başladı; burada biz, Bosnalılar ya da Yugoslavlar, onlar da safkan Kanadalılar oluyor. Teorik açıdan sonsuz bu listede ekşi krema (bizim ekşi kremamız -mileram- onlarınkinden daha yumuşak ve lezzetliydi); gülümsemeler (gülümsüyorlar ama aslında samimi değiller); bebekler (keskin soğukta bebeklerini lahana gibi sarıp sarmalamıyorlar); ıslak saç (saçları ıslakken dışarı çıkıp kendilerini ölümcül beyin iltihabı riskine maruz bırakıyorlar); giyecekler (giysileri birkaç yıkamanın ardından parçalanıyor) vesaire yer alıyordu.” Bu örneklerin aslında bize de ne denli benzediğini görünce insan gülümsemeden edemiyor, zaten sonradan herkes elbet ki her yere alışıyor, alışmak zorunda, Hemon’lar da bir süre sonra Bosnalılar için yarı Kanadalı olup çıkıveriyorlar. Bizi en acı biçimde gülümseten denemelerden bir tanesi Aile Yemekleri adını taşıyor. Çocukken ailesiyle yemek yerken kızkardeşiyle nasıl sıkıldıklarını, çıkardıkları arızaları ve hiçbir şeyi beğenmemelerini anlatan yazar, 89 yılında askere gittiğinde yine bize çok benzeyen askerlik anıları sırasında annesinin getirdiği bir ıspanaklı böreğin yani ıspanak, hamur, peynir ve yumurta karışımının gözlerini nasıl yaşla doldurduğunu anımsıyor. En çok dokunan yemek anısı ise yalnız başına Amerika’da pişirilen borş çorbasının akrabalarla birlikte yenilen, kalabalık sofralarda şenlikle biten çorbayla alakası bile olmaması... İsterseniz aynı malzemeleri kullanın, “Mükemmel borş’un en önemli malzemesi geniş, aç bir ailedir.”
Daha sonraki denemelerinde gençliğini, gençken giriştiği sanatsal faaliyetleri, komik olsun diye Nazi’leri canlandırdıkları bir doğum günü partisi nedeniyle göz altına alınıp aylarca gizli polis tarafından izlenmelerini, ünlü bir dergide yirmi yedi yaşından büyüklerin yazdığı herhangi bir şeyi yayımlamayı reddettiği kültür sanat editörlüğünü, sonrasında istifasını ve iki aylık Ukrayna macerasını -bu da şansa oradaki darbeye ve bağımsızlığa denk geliyor- ve geri döndüğünde bambaşka bir biçimde bulduğu Saraybosna’yı anlatıyor: “Bitmişti. Savaş gelmişti ve artık hepimiz kimin yaşayacağını, kimin öldüreceğini ve kimin öleceğini görmek için bekliyorduk.”
Bosna Hersek Savaşı gözlerimizin önünde çıktığında lisedeydim. Dünyanın bu kadar kötü bir yer olduğunu o yaşlarda daha anlayamadığımdan olsa gerek, “Yok,” diyordum, “Avrupa’nın ortasında bu olamaz, izin vermezler, son anda düzelecek.” Oysa bugün artık her yerde her şeyin olabileceğini hepimiz biliyoruz. Bir anda kendimizi savaşın içinde bulabilir, iç savaş tehditleriyle kuşatılabilir, etrafımızda her gün kaçmaya çalışanların ölüm haberlerini alabiliriz. Aleksandar Hemon gibi otuzlu yaşlara yakınken ülkesiz kalabilir, sonrasında nispeten kolay bir uyum süreci yaşayabilir ya da anne babası gibi huzurlu emeklilik hayalleri kurduğumuz yaşlarda hiçbir şeyimiz olmadan dilini bile bilmediğimiz bir ülkeye iltica etmeye bir türlü alışamayabiliriz. Hemon, Bir Flanörün Hayatları ve devamındaki denemelerde Chicago’ya alışma sürecini yine tüm içtenliğiyle anlatıyor. Bir biçimde, nasıl olduğunu anlamadan yaşlı mültecilerle, göçmenlerle futbol ya da satranç oynarken buluyor kendini. Bir kafede satranç oynadığı yaşlı Süryani Peter’in hikâyesi, 1915 sonrası Süryanilerin de Anadolu’dan kaçmak zorunda kalması sonucu Belgrad’da doğması, sonra ailece Irak’a göç etmeleri, İran’da Amerikan büyükelçiliğinde çalışırken İslam devrimi sırasında üzerinde ot bulunan oğlunun oracıkta öldürülmesi ve bu kez Chicago’ya göçüşü, yazara yepyeni bir hayat dersi verir: “Her zaman sizinkinden daha üzücü ve çetin bir hikâye vardır. Peter’a beni neyin çektiğini de anladım. İkimiz de aynı yerinden yurdundan olmuş kavme aittik. Kalabalığın içinden onu seçmiştim, çünkü akrabalık bağını tanımıştım.”
Son deneme Akvaryum, kitabın ithaf edildiği kızı Isabel’i anlatıyor. Ailelerine katılması ve kısa bir süre sonra ayrılmasını okumak çok zor. Küçücük hasta bir bebeğin yaşadıkları aslında ne gariptir daha yirmi otuz sayfa önce okuduğunuz savaşı, göçü, yersiz yurtsuzluğu unutturuyor, çok daha fazla dokunuyor insana, nedense tek tek insan hikâyeleri bir bütün acıdan daha etkileyici. Yine de şunu çok net anlıyorum okurken, anlatmak Hemon’a çok iyi geliyor, o zor süreci anlatarak, en kişisel anlarını yazıya dökerek iyileşiyor. İyi ki anlatıyor ve biz iyi ki onun anlattıklarını deneme, roman, öykü hiç fark etmez, okuyoruz ve yine iyi ki her seferinde yazarın Türkçe yazsa aynı böyle yazacağını düşündürten Seda Çıngay Mellor’un çevirisinden okuyoruz.

Banu Yıldıran Genç

Hayatlarımın Kitabı
Aleksandar Hemon
çev: Seda Çıngay Mellor
Everest Yayınları, Şubat 2018, 192 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Temmuz ayında yayımlanmıştır.




8 Eylül 2018 Cumartesi

Ajar


Bir büyüme hikâyesi...
Barış Andırınlı’nın ilk romanı Kopoy’u çıkar çıkmaz biraz da tesadüf eseri almış, okumuş ve çok sevmiştim. Sevdiğim romanlar bende yazma isteği uyandırıyor. Bu nedenle altı yıl evvel büyük bir heyecanla Notos’a yazmıştım. Bu sene Andırınlı’nın yine farklı bir ismi olan yeni romanını gördüm ve doya doya okumak için yazı bekledim. Yanılmamışım. Ajar, güvendiğim bir yazardan dili, anlattıkları, karakterleri ve ustalıklı kurgusuyla çok iyi bir roman.
Kopoy hakkında yazdığım bazı cümleler aslında bu roman için de geçerli. “Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.” Geçen altı senede Türk edebiyatı adına değişen pek bir şey olmadı ama Barış Andırınlı sözcükleri daha da ekonomik kullanmaya başlamış. İlk romanında anımsattığı Sait Faik’in dilini almış, bambaşka bir yere taşımış ve bence ikinci romanıyla artık kendi dilini yaratmış.Tüm roman kısa, en fazla üç dört sözcükle oluşmuş cümlelerle kurulmuş. Birçok cümle tek bir sözcükten oluşuyor. İlk başta garip ve tutuk gelen bu anlatıma alıştıkça aslında bu cümlelerin romana inanılmaz bir ritim kazandırdığını da görüyoruz. Notos’un bir önceki sayısında Semih Gümüş, Sözcük Bilgisi ve Yarattığı Dünyalar başlıklı denemesinde Türkçe’nin kısa cümlelere daha uygun olduğunu söylüyordu. Bence Ajar bu sav için mükemmel bir kanıt olabilir.
Yine taşrada, Isparta’nın Kalaba kasabasında geçen bir çocukluk, öyle bir kasaba ki öncesi de yok sonrası da: “Ulan. Çölü kazsan tarih bulursun. Bir dağı yar. İki topluluk, üç kavim, birkaç medeniyet gün yüzüne çıkar. Kazdılar. Yok. Osman Amca kazıların başında bekliyor. Vazife edinmiş. Umut: Bir çömlek çıksın. Kap kacak. Heykel. Kemik. Altın değilse gümüş. Bakır. Değersiz sikke. Bizde çıkan? Bok püsür. Osman Amca kabul etmiyor ama belli: Kalaba’da ilk biz yaşamışız. Son biz yaşayacağız.” Andırınlı taşrayı çok iyi bildiği gibi çok iyi yansıtabiliyor. Kalaba da anlatıcının kaşlarıyla konuşan babası, babasının arkadaşları Hakkı ve Osman Amcaları, akrabalarıyla neredeyse gözümüzün önünde canlanıveren bir kasaba hâline geliyor. Anlatıcımız Ahmet’in hem sevdiği hem özlediği hem kaçmak istediği hem de dönüp dolaşıp geldiği yer olan Kalaba. 
Yukarıdaki alıntı Andırınlı’nın dilini epeyce örnekliyor. Böyle böyle bizlere önce Kalaba’yı, sonra bakkallarını, ilkokulunu, kuponla dağıtılan ansiklopediler ve test kitapları sağ olsun büyük bir başarıyla parasız yatılı okuduğu Bostancı’daki anadolu lisesini, sonra ise arkadaşlarıyla yaşadığı izbe evi yaşatırken aslında anlıyoruz ki uzun tasvirler olmadan, çok fazla sıfat kullanılmadan, benzetmeler, istiareler yapılmadan da mekân yaratmak fazlasıyla mümkün.
Romanın büyük bir bölümünü Ahmet’in yatılı okulda yaşadıkları oluşturuyor. Biz de bu koskoca altı yılda taşradan gelen çocukların yalnızlıklarını, uyum sağlama becerilerini, yatılı ya da Ahmet’in tercihiyle leyli ve gündüzlü farkını, o ortamda hayatta kalmanın nasıl, ne gibi becerilerle mümkün olduğunu öğreniyoruz. Ahmet yavaş yavaş büyür ve her sene yaşamına farklı arkadaşlar girerken, bir yandan anne hasreti, bir yandan zaten yavaş bir çocuk olduğu için yaşadığı uyumsuzluk, hele bir de gündüzlü ve isyankâr bir kıza duyduğu platonik aşk derken, yalnız ve sevgisiz bir çocuğun nasıl yavaş yavaş takıntılı bir kişiliğe dönüşebileceğini anbean okuyoruz. Romanın başında otuz beş yaşındaki Ahmet kendini anlatmaya şöyle başlıyor: “Babam yanlış ata oynadı. Yanlış takımı tuttu. Yanlış vatana doğdu. Yanlış evi seçti. Yanlış kadını aldı. Yanlış çocuk yaptı. Tövbe. Yanlış Allah’a inandı. Doğal. Yenildi. O vakit ben de yenilmiş sayıldım.” Bu paragraftaki tüm cümleleri yaşamını baştan sona anlatırken bazen doğrudan bazen sezdirerek okura açıyor Barış Andırınlı. Zaten romanın bir başarısı da bunca karakter, bunca olay, anlatılan yıllar varken hiçbir ilmeğin açıkta kalmaması, kurguyu ustalıkla yapan ve düğümleri yavaş yavaş çözen bir yazar karşımızdaki. Böylelikle romanı bitirip de başa döndüğümüzde bildungsroman’ları anımsatan ama tüm özgünlüğüyle Anadolu’dan taşralı bir gencin büyümesini konu alan bu romanın aslında baba-oğul arasında çözülmesi gereken meselelere dair olduğunu anlıyoruz. Roman boyunca sevgiye, özleme, hasrete dair en can yakıcı cümleler anneye dair olsa da Ahmet’in içinde “yanlış”lıktan dolayı babasıyla bitmemiş bir mesele var.
Kopoy gibi Ajar’da da bir oğulun anneden, ana evinden ayrılışı çok duygusal satırlarla anlatılıyor. Sessiz sedasız bir kadın olan annenin oğlu yatılı okulu kazanınca kocasına karşı çıkma cesareti göstererek onu okumaya göndermesi anlatıcının en büyük minnet borçlarından birini oluşturuyor. 
“‘Malına sahip ol. Kimsenin malına karışmasın. Harften tanırsın.’
‘Tamam ana. Anladım.’
‘Uyumlu ol.’
‘Nasıl?’
‘Herkesin suyuna git.’
‘Tamam,’ dedim. 
‘Hadi inşallah,’ dedi.
‘Nasihatın bu kadar mı?’ dedim.
Gözünü kaçırdı.
‘Beni unutma,’ dedi. 
Yüzümü çevirdim.Öte yana baktım. Gözümün yaşını aldım. Nefesim düğümlendi. Bir şey diyemedim.”
Barış Andırınlı basit cümlelerle kurulmuş paragrafların yanında son derece doğal diyaloglarla ilerletiyor romanını. Kendini anlatırken sanki gözümüzün önünde büyüyen bir çocukmuşçasına benimsediğimiz Ahmet en baştan okura çok yavaş olduğunu, konuşmakta geç kaldığını söyler ama ilk takıntılarından ve büyük aşk acısından sonra kendi kendine kazandığı nefesini yavaşlatıp donma yeteneği ona başka yollar açar. Okulu bırakır, garsonluk yapmaya çalışır, yavaşlıktan ötürü beceremez, güzel sanatlarda modelliğe başlar, donma yeteneği onu bu konuda oldukça ilerletir ama insan ilişkilerindeki beceriksizliği yüzünden otuzlarından sonra sokakta gösteri yaparken bulur kendini. 
Gözümüzün önünde büyüdüğü için benimseyip sevdiğimiz bu karakterin aslında bir anti-kahraman olduğunu da yavaş yavaş, yazarın izin verdiği aralıklarda öğreniyoruz. Zaten korkak olduğunu bildiğimiz Ahmet hiç beklemediğimiz şeyler yapıp bunları da hikâyesinin içinde doğallıkla aktarırken aslında hem bu kadar sahip çıkmamıza şaşırıyor hem de aslında karakter derinliğinin tam anlamıyla oluşturulduğunu görüyoruz.
Ajar, farklılığı, derinliği, özellikle taşrayı ve yatılı okul kültürünü anlattığı bölümleriyle parlayan, okunması gereken bir roman. Gerek kısa cümlelerle kurduğu hikâyesi, gerek satır aralarında kendini gösteren müthiş mizahı, gerekse hepsinin ayrı ayrı özellikler taşıyan capcanlı karakterleriyle yeni bir yol açıyor. Bunu sıkça tekrar ediyorum ama yeniyi denemek için çok da cesur davranmayan edebiyatımızda Barış Andırınlı çok doğru ve güzel bir yolda.


Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Ajar, Çınar Yayınları, Nisan 2018, 411 s.
* Bu yazı Notos'un 71. sayısında yayımlanmıştır.

2 Eylül 2018 Pazar

Batının Doğusu


Huysuz ihtiyarlar ve çatlak akrabalar
Uzun yıllar Balkan müzikleri, filmleri ve hikâyelerinin üzerimdeki etkilerini düşünüp düşünüp soyumuzu sopumuzu da pek bilmediğimden “kesin muhaciriz” diye düşündüm. Hem renkli gözlü ve beyaz tenliydim, hem o müzikleri neredeyse damarlarımda hissediyordum, hem babam içince Rumca konuşuyordu, hem mübadele anılarını ağlamadan dinleyemiyordum. Babam kökenimizi bilmesek de muhacir olmadığımızı, yörük olduğumuzu, kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Rumlardan Rumca öğrendiğini söylerdi. Zaten sonra Batı Karadeniz’e Toroslardan göçtüğümüz neredeyse kesin gibi bir bilgi hâline geldi. Benim muhacirlik de yattı. Artık yürümeyi sevmemin yörüklüğümden ötürü olduğunu düşünüp avunuyorum. 
Balkan sevdam ise bitmedi. Müzikleri ve sinemasından sonra edebiyatının da aynı ışıltıyla parladığını düşünüyorum. Edebiyatla, kitaplarla bunca ilgilenmeme rağmen tanıştığım insanlar en çok hangi yazarı sevdiğimi, en sevdiğim on kitabı filan sorunca bocalar cevap veremem. Çok net cevap verebildiğim bir şey var: En sevdiğim kitaplar çoğunlukla çocukluğu ve kökenleri, gelenekleri konu alıyor. 
Yayımladıkları her kitabı okuduğum, iyi ki var, dediğim Yüz Yayınları’ndan geçen yıl çıkan Batının Doğusu, okumakta biraz geç kalmış olsam da, işte bu yüzden son dönemlerde en sevdiğim kitaplardan biri oldu. Hem müthiş parlak detaylarla çocukluktan dem vuruyor hem de dünden bugüne Bulgaristan’ı anlatıyor. Bulgar yazar Miroslav Penkov sekiz öyküyle bizleri komünizm döneminde büyüyen çocuklar ve mecburen başka memleketlere göçen insanlarla tanıştırıyor. Gerek anlattıklarının gerekse anlatımının özeni, inceliği edebiyat üzerine çok çalıştığını kanıtlarken, en olmadık yerden fırlayan mizah duygusu, tam ağlamak üzereyken güldürmesiyle Balkan ruhunu hiç kaybetmediğini gösteriyor. Kaybetmemek diyorum çünkü Penkov öykülerinde Yeşil Kart kazanan kahramanları gibi üniversite eğitimi için Amerika’ya gidip oraya yerleşmiş. Hatta kitabı da ana dilinde değil, İngilizce yazmış ve bununla ilgili gördüğüm en hoş özrü son sözüne eklemiş: “Güzel Bulgarca, hikâyelerimi yabancı bir dilde, artık bana hoş ve yakın gelen bir dilde yazdığım için beni affet.”
Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantize etmeyi bırakın tam tersini yapıyor Penkov. Evet Balkanlarda da dedeler, neneler çok önemli ama bu arada hepimizin bildiği bir gerçek var ki ihtiyarlar, huysuz, aksi, inatçı ve bencildirler. İşte tüm bu özellikleriyle sevdiriyor Penkov bize kahramanlarını, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İlk öykü Makedonya’nın ilk paragrafında olduğu gibi: “Türklerden kurtulmamızdan tam yirmi yıl sonra doğmuşum. 1898. Yani evet, yetmiş bir yaşındayım. Ve evet, aksiyim. Huysuzum. Bütün yaşlı adamlar nasıl kokuyorsa ben de öyle kokuyorum. Yürüyen bir ağrıyım adeta; kalçalarım, omuzlarım, dizlerim, dirseklerim... Geceleri uyumadan öylece uzanıyor, kızımı torunumun ismiyle çağırıyor, karımla ilk tanıştığım günü ise dünden, hatta bugünden iyi hatırlıyorum. Sanırım bugün 2 Ağustos, 1969. Geçen gece yatağıma işemiştim, kim bilir bu gece nasıl bir neşeye gebe?”
Balkanlarla biraz ilgilenen, milliyetçiliğin ve milli tarih dersinin zehrinden kurtulmuş herhangi biri Türklerden kurtulmanın oralar için ne kadar önemli olduğunu, bugün bile kutlanan birçok günün tamamen Balkan Savaşları ve sonraki zaferlere dair olduğunu bilir. O nedenle öykülerde Türklerden kurtulmanın da Osmanlı’nın devşirme sisteminin annelere azabının da sözü sık sık geçiyor. Penkov Türklere, komünizme çalım atmakla kalmıyor, Gecenin Ufku öyküsüyle 1980’lerde Bulgaristan’daki Türklere zulüm yapanlar da bu çalımlardan nasibini alıyor. Öyküde adı ölen kardeşi gibi Kemal olan kızın yaşadıklarının anlamsızlığı ve çekilen acılar bugün bile o kadar canlı ki. Adını değiştirme zorunluluğuyla bitmeyen bu korkunç süreç, mezar taşlarındaki isimlerin değiştirilmesine kadar varıyor. “Bütün mezar taşları alçıyla sıvanmıştı. Bazılarının üstüne yeni isimler yontulmuş, bazıları boş bırakılmıştı. Kemal’in dedesine de yeni bir isim verilmişti. Babaannesinin mezar taşı ise isimsiz bırakılmıştı.” Bugün bu olaylardan yıllar sonra, yaşadığımız topraklarda da cenazelere yapılan saygısızlıkları gördükten sonra bu çirkinliklerin oyunun bir parçası olduğunu iyice anlıyor insan.
Penkov’un komünizmle aşk-nefret ilişkisi ise en çok Lenin’i Satın Almak öyküsünde yer alıyor. Aslında kuşak çatışmasını anlattığı bu öyküde uzun bir tarihsel süreci de ele alıyor. Komünizmin en ateşli zamanında büyümüş idealist bir dede, komünist sistemin artık eski heyecanını kaybettiği dönemde çalışma hayatındaki gayretli baba, eğitimin, sağlığın ve komünizmin çöktüğü bir dönemde büyüyen umutsuz torun.  Ve torunun SAT sınavları sonucu Amerika’ya bir üniversiteye tam burslu kabulü komünist dedenin hayatında kabullenmekte en çok zorlanacağı şeylerden biri. Öyküde göçmenliğin ne kadar zor olduğu, ana dilin nasıl da özlendiği, kapitalist sistemin vahşiliği gibi kendini aralardan sezdiren konular da var ama asıl iskeleti bence dede ve torunun telefonla yaptıkları konuşmalar kuruyor. Önce Amerika’ya, o pis düşman devlete kaptırdığı torunla sert geçen konuşmalar, torunun dedeyi inatla sinir etmeye çalışması, sıla hasreti güçlendikçe, Bulgaristan’a gidecek uçak bileti parası bulamadıkça bambaşka bir duyguya evriliyor. Ve Penkov işte ustalığını bu diyaloglarda gösteriyor. Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hâli...
“‘Dede, ne yiyorsun?’ gibi sorular soruyordum telefonda bazen.
‘Kavun ve peynir.’
‘Güzel mi?’
‘Lenin’e göre güzeldi, en sevdiği atıştırmalık.’
‘Keşke burada da bir tabak olsa.’
‘Meyvelerin yanında peynir yemekten nefret ederdin.’
‘Dede, ne içiyorsun?’
‘Ayran.’
‘Güzel mi?’
‘Dünyanın en güzel ayranı.’
‘Dede, şu an tam olarak neye bakıyorsun?’
‘Evin yukarısındaki yamaçlara. Ihlamur ağaçları bembeyaz. Yağmak üzere olan yağmurdan önce rüzgâr ters yüz etmiş yapraklarını.’”
İşte toplamda sekiz öyküde Miroslav Penkov bizi duygudan duyguya geçiriyor, bunu da büyük bir beceriyle yapıyor. Yine en sevdiğim öykülerden biri, kitabın adını taşıyan Batının Doğusu’nu anlatacak çok fazla söz bulamadım. Okuyunca önce müthiş bir neşeyle, neredeyse Kusturica filmi gibi başlayan öykünün bir on sayfa sonra sizi nereye götürdüğüne bakın, gelmiş geçmiş tüm devletlere, politikalara, sınırlara küfredecek duruma geleceksiniz. Ama Penkov bu ruh hâlini çok sevmiyor, olabilecek en absürt biçimde gülmenizi sağlayacak, merak etmeyin. 
Balkan ülkesi değiliz, ama bayağı ortak bir geçmişimiz var, Bulgarlarla pek iyi ilişkilerimiz olmayabilir ama aslında çok benziyoruz. O nedenle bu kitaptan sonra şunu açıklıkla söyleyebilirim ki huysuz dedeler, nineler ve kafadan çatlak akrabalar olmasa hayat çok zor olurdu.



Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı 20 Haziran 2018 tarihinde oggito.com sitesinde yayınlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...