17 Aralık 2012 Pazartesi

Tango İstanbul

Kati Hirşel'le Ölümcül Bir Tango

Daha önce Kati Hirşel polisiyelerinden sadece birini, serinin ilk kitabı olan Kitapçı Dükkânı'nı okuduğumu itiraf etmeliyim. Ustalıklı kurgusu ve şaşırtıcı sonuyla bayağı beğendiğimi anımsıyorum. Sonraki iki kitabı okumadım ama dördüncü maceraya geldiğimizde şunu kesin olarak söyleyebilirim ki Kati Hirşel bayağı espritüel bir kadın olmuş çıkmış.
Kati Hirşel'in kim olduğunu bilmeyenlere biraz ipucu vermek gerekirse, kendisi İkinci Dünya Savaşı öncesi Türkiye'ye gelen Yahudi öğretim üyelerinden birinin kızı, burada doğmuş ama hiç burada okumamış. Yurt dışında geçen 20 yıldan sonra pek de bahsi geçmeyen bir aşk hikâyesi nedeniyle Türkiye'ye geri dönmüş, Kuledibi'nde sadece polisiye satan bir kitapçı açmış. Dört kitaplık bir polisiye serisinin ana karakteri olmasınıysa merakına, çok polisiye okumasına ve analitik zekasına borçlu.
Son maceradan sonra geçen uzunca sürenin sonunda Kati Hirşel orta yaşlara yaklaşmış, biraz kilo almış, maddi dertlerden uzaklaşmış, boş olan gönlünü de pek takmamaya başlamış. Kati'nin kendince hesaplaşmalarından, son derece komik erkek analizlerinden, bitmeyen diyet kavramından, kadın arkadaşlarıyla muhabbetlerinden çok hoşlandım. Türk edebiyatında çok da yer almayan bu kadınlık halleriyle bence Esmahan Aykol özellikle kadın okurlarını bayağı eğlendirecek.
Kati karakteri olgunlaşıp oturdukça romanın dili ve tarzı da gelişmiş, farklılaşmış; okurla diyaloglar, geleceğe ya da geçmiş maceralara yapılan postmodern göndermelerle bayağı modernleşmiş de diyebilirim. Roman klasik polisiyenin kalıplarından çıkarken, dili de değişmiş. Ben kendimi bir okur olarak dil konusunda bir nebze muhafazakâr olarak nitelendirebilirim, bu nedenle yazı diliyle konuşma dili ayrımının iyi yapılması gerektiği kanısındayım. Romanın dili genel olarak kurallara uyuyorken, neden bazı sözcükler “gelicem”, “gidicem” şeklinde yazılmış, doğrusu anlayamadım.
Esmahan Aykol usta bir kurgucu ve bu romanında da bunu belli ediyor. Kati Hirşel ve Fofo'nun falcı deneyimiyle oldukça heyecanlı ve yerel bir şekilde başlayan olay örgüsü, Kati'nin kitapçısında çalışan Pelin'in arkadaşı Nil'in bayılıp yoğun bakıma kaldırılmasıyla devam eder. Klasik polisiyelerden farklı olarak ortada bir ceset yoktur, yoğun bakımda yatan Nil'in akıbeti belirsizdir ve romanın sonuna kadar da öyle kalacaktır. Nil'in kim olduğuyla ilgilenmekten kendini alamayan Kati Hirşel, bir süre sonra kendisini gittikçe çirkefe dönüşen medya dünyasının ve lüks uğruna harcanan yaşamların ortasında bulacaktır. Ülkede olan bitenlere bir süredir kayıtsız kaldığını okurlara itiraf eden Kati, medyanın düştüğü duruma, faşizmin sıradanlığına, zeki kadınların para için her şeyi yapabilmelerine, kötülüğün normalleşmesine kendi de şaşacaktır.
Kati Hirşel'in donanımlı, ince zevkli, zeki ve güzel Nil'e yakınlık duyması, gittikçe sarpa saran olayları araştırmaya devam etmesinin nedenlerinden biri. Bu yakınlığın bir sebebi Nil'i çok sevdiği Kate Winslet'a benzetmesi, diğeri ise Tango İstanbul'un kurgusuna dahil edilen roman. Nil'in, tango yaparken tanışıp Arjantin'e yerleşen Makedon Naci Bey'le -ki kendisinin ailesini terk edip aşkı uğruna her şeyi silen hayırsız dede olduğunu sonradan öğreniyoruz- İstanbullu Rum Eleni'nin aşkını ve üç kuşağa yayılan hikâyesini yazdığı romanı, kurguda önemli bir yere sahip.
Romanın kaybolması, Nil'in yaşamsal tehlikesi, şantaj için kullanılan seks kasetleri yavaş yavaş düğüm haline gelen olayların can alıcı noktaları. Polisiye bir kitabı tanıtırken fazla bir bilgi vermemek gerekiyor, kısaca söylersek tüm bu düğümler ustaca çözülüyor, bilinmeyen hiçbir şey kalmıyor romanın sonunda. Kurgunun ustalığından bahsetmiştim fakat kişi ve ortaya çıkan olay sayısının fazla olması, hepsinin çözüme kavuşturulmayı bekliyor olması, çözüme doğru Esmahan Aykol'u biraz acele ettirmiş gibi. Bir satırda çözülüveren Nigeria'nın iş durumunu veya dükkânın büyütülmesini örnek olarak verebilirim. Afrikalı Nigeria'nın iş bulamıyor olmasının ya da kitapçı dükkânının yanındaki hediyelik eşya satan yerin başına gelenlerin roman kurgusuna, karakter yapısına hiçbir katkısı yok, o nedenle boşu boşuna düğümde yer kaplıyor ve aceleyle çözülüveriliyorlar.
Türk okurlar için gereksiz olacak bazı açıklamalar -cemaatin, KCK tutuklularının ne oldukları, başbakanın 3 çocuk isteğinin ne anlama geldiği gibi-, sanırım Kati Hirşel polisiyelerinin dokuz ayrı dilde yayımlanması nedeniyle, yabancı okurların kafalarında oluşabilecek sorular için yapılmış. Bu açıklamalar gayet makul fakat romanda bahsedilen mekânların çokluğu ve hepsinin ismiyle, tarifiyle verilmesi, okura bir süre sonra Nişantaşı-Cihangir gezi rehberi okuyormuş duygusu veriyor. Bu marka bolluğunun bir süre sonra rahatsız edici olduğunu eklemem gerekir.
Esmahan Aykol, son dönemlerde artan ve farklı Türkiye manzaraları çizen polisiyelere öncülük yapmış bir isim. Bu nedenle Kati Hirşel ve son macerası Tango İstanbul'un eminim polisiyeseverler için özel bir yeri olacaktır.

Banu Yıldıran Genç

Esmahan Aykol, Tango İstanbul, Mephisto Kitaplığı, 290 s.

* Bu yazı Agos'un Kitap/Kirk ekinin Ekim 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Salamina Askerleri

Tarihin Gerçekliğinden Edebiyatın Kurgusuna...
“Salamina Askerleri”, İspanya'da 2001 yılında yayımlanmış, aylarca en çok satanlar listesinde kalmış, 2003'te sinemaya uyarlanmış, oldukça önemli bir roman. Türkiye'de çok satanlar listesine girmesi pek mümkün olmasa da gerçek bir edebiyat eseri olarak keşke her iyi okurun kütüphanesinde bulunsa çünkü tarihi bir roman nasıl yazılır, bir roman nasıl kurgulanır sorusuna oldukça etkili bir yanıt olacaktır. Javier Cercas bu romanda başarılı olamamış bir yazar olarak kurguladığı kendisini anlatıcı seçmiş, birinci tekil kişiyle yazıldığı için yazarın yaşadığı tüm çelişkileri içten bir biçimde okuyabiliyoruz.
Salamina Savaşı, MÖ 480'de Pers donanmasının Yunanlılar tarafından bozguna uğratıldığı bir savaş. Romanın adını aldığı “Salamina Askerleri” kavramı ilk kez bir röportajda geçiyor. İspanyol İç Savaşının önemli isimlerinden Rafael Sánchez Mazas'ın oğluyla yapılan röportajda geçen bu ismi duyup ilgilenen anlatıcının araştırmaları ilerledikçe birkaç kez daha duyarız. Mazas, yıllar evvel başından geçen mucizevi olayı anlatan bir roman yazacağını ve romanın adını “Salamina Askerleri” koyacağını söylemiştir. İşte elimizdeki kitap Mazas'ın hiçbir zaman yazmadığı bu roman değilse de o ilginç olayı temel alan bir araştırmaya girişmiş, bunu ustalıkla kaleme dökmüş Javier Cercas'ın “Salamina Askerleri”dir.
İspanya İç Savaşı hakkındaki bu kitabı ve karakterleri anlayabilmek için okurken bir yandan da tarihi araştırma yapmak en doğrusu. Ana karakter olan Rafael Sánchez Mazas soylu sayılabilecek bir aileden gelen bir edebiyatçı, aynı zamanda ilk falanjistlerden sayılıyor. Falanjistlerin açtığı yoldan ilerleyen milliyetçilerin iç savaşta cumhuriyetçileri bozguna uğratmalarıyla yönetime geçen General Franco ve 36 yıl süren faşist diktatörlüğünü iyi kötü hepimiz bilmekteyiz. Burada yazar birçok kez Falanj hareketiyle milliyetçiliğin farkını vurguluyor ki bu, Mazas'ı anlayabilmemiz için oldukça önemli.
Rafael Sánchez Mazas, Falanj yasaklandıktan sonra bir yıl orda burda saklanır, daha sonra cumhuriyetçiler tarafından tutuklanır. Birçok milliyetçiyle beraber götürüldükleri bir tapınakta kurşuna dizilir, fakat şans eseri ormana doğru kaçar. Saklanırken bir cumhuriyetçi asker tarafından bulunur ama ele verilmez. İşte onun yaşamının da elimizdeki romanın da kilit noktası bu “ele vermeyiş”tir. Mazas, yine kaçar ve birkaç hafta “ormandaki dostlarım” dediği köylü gençler tarafından saklanır. Savaşın son haftalarında gerçekleşen bu olaylar, cumhuriyetçilerin savaşı kaybedip Franco'nun diktatörlüğü ele almasıyla son bulur. Bu arada Mazas kurtulmuş, hatta Franco hükümetinde bakanlık bile yapmıştır. Başından geçen bu mucizevi olayı herkese her yerde anlatmakta, ormandaki dostlarını bulacağını, bu olayın romanını yazacağını söylemektedir. Mazas, bunların hiçbirini yapmaz. Politikadan sıkılır, bir süre sonra da kabuğuna çekilir.
Aynı zamanda bir gazeteci olan 40'lı yaşlardaki, boşanmış, iki roman yazıp başarısız olmuş, babasını yeni kaybetmiş, depresif yazarımız, Mazas'ın oğluyla yaptığı röportajdan sonra bu olayı araştırmaya başlar.İlk başlarda Mazas'tan hoşnutsuzlukla bahseden yazar, kurtulma hikâyesinin uydurma olduğuna inanmakta, Falanjistlerin yol açtıklarından nefret etmektedir. Fakat önce ailesiyle, daha sonra ormandaki dostlarıyla yaptığı sohbetler, bulduğu Mazas'ın el yazısıyla dolu defter ve aylarca süren araştırması bir süre sonra yazarın tavrının değişmesine yol açar. Mazas romanın başında bir tipken, zamanla karaktere doğru evrilmeye başlar.
Salamina Askerleri
İkinci bölüm, kurgu içinde kurgu diyebileceğimiz, yazarın gazete için yazdığı “Salamina Askerleri” araştırmasından oluşuyor. 70 sayfa süren bu bölüm elimizdeki kitabın okunması en zor bölümü sayılabilir çünkü tamamen araştırmaya dayalı bilgilerin verildiği, tarihlere ve olaylara referans veren, bir süre sonra karışmaya başlayacak birçok isimden oluşuyor. Ayrıca bölümün içinde başka hiçbir başlığın olmaması, bir sayfa süren uzun cümleler ve paragraflar da okuru zorluyor. Fakat bu bölümün her şeye değen yanı, Javier Cercas'ın yaratıcı yazarlık derslerine konu olabilecek bir biçimde, araştırılan bir başlığın, söyleşilerin, belgelerin nasıl harmanlanıp, kurgulanıp tarihi bir anlatı biçimine getirilmesine tanıklık etmek! Bu bölüm bir roman değil, tarihi bir anlatı, bu nedenle yazar yaşam öyküsü olarak başlayan metne, araştırma sonuçlarını katarak bir varsayıma ulaşıyor. Mazas'ın kurtulma hikâyesine pek de inanmadığını kendince sebeplerle açıklıyor.
Sánchez Mazas'la onu ele vermeyen askerin bakışmalarının anlatıldığı iki sayfalık bölüm, savaşın anlamsızlığını ortaya koyan önemli metinlerden biri sayılabilir:
“Asker Sánchez Mazas'a bakıyor; Sánchez Mazas da bakıyor, ama gözleri bozuk olduğundan, gördüğü şeyleri idrak edemiyor: askerin ıslanarak yapışmış saçlarının, geniş alnının, yağmur damlacıklarıyla bezenmiş kaşlarının altındaki bakışlarında ne merhamet, ne nefret, ne de küçümseyiş ifadesi var, sadece gizli, derin bir kayıtsızlık, acımasızlığın çok yakınında duran bir şey, sağduyuyu reddeden ama içgüdüsel de olmayan, kanın kendi mecrasında akıp gitmesini, yerkürenin o yerinden oynatılamaz yörüngesine çakılmasını, bütün varlıkların içine nüfuz edilemeyecek ölçüde kaskatı kesilmiş hâllerinde mıhlanıp kalmalarını sağlayan o aynı kör ayak direyişle varolabilen bir şey var o kayıtsızlığın içerisinde, akan suyun kayadan sıyrılıp kurtuluşu gibi sözcüklerden sakınıp kaçan bir şey, çünkü sözler sadece söylenmek için sarf edilir, sadece söylenebilecek olan şeyi, bizi yönlendiren, yaşamamızı sağlayan, bizi ilgilendiren şeyin dışındaki her şeyi söylemek için, biziz o, o isimsiz, o bozguna uğramış asker, o şimdi vücudu büsbütün toprağa, hendeğin kahverengi suyuna karışmış olan adama bakıyor, bakışlarını ondan ayırmadan yukarıya doğru var gücüyle bağırıyor: 'Kimse yok burada!'”
Stockton'daki Buluşma
Üçüncü bölüm romanın en etkileyici kısmı. Kahraman kimdir, sorusuna yanıt arayan bu bölümde Latin Amerika edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Roberto Bolaño bir roman karakteri olarak ortaya çıkıyor. Yazarın araştırmasından sonra nedensiz bir biçimde tekrar girdiği depresyon, onun gazeteden bir süre uzaklaşıp farklı şehirlerde gezerek röportajlar yapması fikrini doğurur. İşte bu röportajlardan birini Bolaño'yla yapacak ve Sánchez Mazas yine hayatına girecektir. Bolaño'nun tanıdığı bir eski asker olan Miralles'i anlatmaya başlaması, yazarın aslında araştırmasından tatmin olmadığını anlamasını sağlayacak ve Miralles'in peşine düşecektir.
Yine bu bölümde roman tarihinin unutulmaz karakterleri arasına girecek birisi de Miralles. Mazas için şöyle diyor yazar ikinci bölümde: “Yücelttiği şeyler bağlılık, cesaret gibi eski değerlerdi, hayata geçirdiği ise, sadakatsizlik ve korkaklık...” İşte Mazas ne kadar kaypaklığı, korkaklığı, unutkanlığı ve şansıyla anti-kahramansa, Miralles de o kadar kahramandır. Fakir bir köylüdür, askerlikten başka yapacak şeyi yoktur, hiç bilemediği, anlayamadığı şeyler uğruna aylarca Afrika'dan İspanya'ya kadar savaşmış ve de kaybetmiştir. Bastığı mayın yüzünden sol tarafı parça parça olup yeniden dikilmiş, savaş sonrası kendisine Fransa'da yeni bir hayat kurmaya çalışmıştır. Mazas'la manastırdaki karşılaşmalarını konuşmak üzere kendisini bulan anlatıcıya anlattıkları ve yaşattıkları belki de elimizdeki romanın oluşmasını sağlayan en önemli etkendir.
Miralles, huzurevinde Mazas'ın kaçtığı günleri anımsamaya çalışırken “Kahramanlar, ancak öldüklerinde ya da öldürüldüklerinde kahraman olurlar. Yaşayan kahraman yoktur.” diyerek yaşamasına lanet okurken, o kadar etkileyici bir biçimde anlatılır ki hüngür hüngür ağlamaya başlaması, yara izlerinden akmaya başlayan gözyaşlarının betimlenmesinin gerçekliği karşısında boğazınızda oluşun koca bir yumru ve yüreğinizdeki savaş karşıtlığıyla devam edebilirsiniz ancak okumaya: “Biliyor musunuz, kimse hatırlamıyor onları. Hiç kimse. Neden öldüklerini, neden bir eşlerinin, bir çocuklarının, güneş gören bir odalarının olmadığını bile hatırlayamıyor kimse. Uğrunda dövüştükleri insanlar onları hatırlamıyorlar. Boktan bir ülkenin perişan bir kasabasında, onlardan herhangi birisinin adını taşıyan sefil bir sokak bile yok, hiçbir zaman da olmayacak. Anlıyor musunuz? Anlıyorsunuz, değil mi? Ah, nasıl unutabilirim onları ben? Hepsini hatırlıyorum. Lela, Joan, Gabi, Odena, Pipo, Brugada, Gudayol; hepsini... Nedenini bilmiyorum ama, onları düşünmeksizin geçirdiğim tek bir gün olmadı hayatımda.”
Yazar, Miralles'in yanından ayrıldığında, istediği sözcükleri onun ağzından duyamasa da artık romanının hazır olduğunu hisseder. Eksiğin ne olduğunu bulmuştur. Hayaller ve belki de sanrılar içinde İspanya'ya trenle geri dönerken, yazacağı romanın ilk cümlelerini kurmaya başlar kafasında. Bu cümleler “Salamina Askerleri” kitabının, elimizdeki kitabın ilk cümleleridir. Javier Cercas kitabın sonuyla başını böylesine yaratıcı bir biçimde birleştirirken, son sayfada yazarın cama yansıyan görüntüsü de yerini çöllerde savaşan bir askere bırakmaktadır.
Gerek dili, gerek konusu, gerekse farklı kurgusuyla, savaşın ve askerliğin acısını okura hissetirmesiyle son dönemlerde yayımlanmış, okunması gereken en önemli romanlardan biri “Salamina Askerleri”. Ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek, bilemeyiz, çok da önemli değil, kitapta Bolaño'nun da dediği gibi “İyi hikâye gerçek hikâyedir, en azından onu okuyan için. Bunun dışındaki hiçbir değerlendirmenin de önemi yoktur zaten.” Bu kitabı Türkçeye çevirmeyi akıl edip, zor çevirinin altından ustalıkla kalkan ve önceden kendi imkanlarıyla yayımlatan Gökhan Aksay'a ve kitabı yeniden basan Jaguar Kitap'a kendi adıma teşekkür ederim.

Banu Yıldıran Genç

Salamina Askerleri
Javier Cercas
çev: Gökhan Aksay
230 s. Jaguar Kitap

* Bu yazı Agos'un Kitap/Kirk ekinin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Joyce'un Öğrencisi


Savaşın gerçek yüzü...
Ne okusam, ne okusam, diye dolanırken önce kapağıyla çarptı beni Drago Jančar'ın Joyce'un Öğrencisi adlı kitabı. Bazı kitaplar okuru çağırır, nasıl bilmem ama tılsımlı bir bağ oluşur arada, işte bu kitabı okudukça ben bu bağın sıkı bir biçimde kurulduğunu hissettim.
Pek bildiğimiz bir edebiyat değil Sloven Edebiyatı, Slovenya da pek bildiğimiz bir ülke değil zaten. Ama 90'lı yıllara dek büyük savaşlar ve kopuşlar geçiren bu ülke de her ülke gibi birçok acı, ölüm ve gözyaşı atlatmış. Drago Jančar, özellikle savaş çığırtkanlığının yapıldığı bugünlerde, “neden savaşmamalı” sorusuna yanıt olabilecek, tokat gibi çarpıcı öyküler yazmış. Tarih derslerinde okuduğumuz Birinci, İkinci Dünya Savaşlarının neden ve sonuçlarının ardında yatanları, savaşın yaşandığı topraklarda geride kalanın ya da savaşanın acısını ve hatta yüreğinin kurumasını, belki de vicdansızlaşmasını bir insana anlatabilmenin en yetkin yolu edebiyat. Bu kadar az okunan bir ülkede oluşumuzdan mı acaba, bu denli kavgaya düşkün oluşumuz ve ders almayışımız, merak ediyor insan...
Kitapta toplam 12 öykü bulunuyor. Joyce'un Öğrencisi başta olmakla, okuru oldukça çarpan, bazen soluğunu kesen öyküler bunların birçoğu.
Gerçek bir bilgiden yola çıkarak kurgulanmış bir öykü Joyce'un Öğrencisi. Yazar öyküsünü madde madde yazarak başarılı bir yabancılaştırma efekti kullanmış. Anlatılanların korkunçluğuna ve vahşiliğine rağmen son derece soğukkanlı ve mesafeli bir dille okuru şaşırtmayı da başarıyor aynı zamanda. “Bu hikâye, emekli bir profesör ve hukuk fakültesi eski dekanı olan, kalbi iyice zayıflamış yaşlı bir adamın, çılgınca haykırarak sövgüler yağdıran bir güruh tarafından evinden sürüklenerek çıkarılması ve bir el arabasına yüklenmesiyle son bulacaktır.” diye, bir iş akti resmiliğinde başlayan öykü; Slovenya'nın resmi tarihini, tam İkinci Dünya Savaşı sona erdi diye sevinilirken, rejim değişikliğiyle devam eden linç kültürünü anlatmakta. James Joyce ise düşünceleri yüzünden hiçbir iktidara yaranamayan profesörün anılarında kalan nahif bir simge, savaştan korkan bir öğretmen...
Bu ilk öyküyü kitaba giriş kabul edersek eğer, yazarın bizi olacaklara hafif hafif hazırladığını da kabullenebiliriz çünkü ikinci öykü işkenceye dair anıları, üçüncü öykü savaş suçlarını aktarırken dördüncü öykü olan Aethiopica, Tekrarlanıyor, gelmiş geçmiş en korkunç ve gerçekçi savaş öykülerinden biri olmaya aday. Bir köyün topluca katledilmesinin anlatıldığı öyküde, nedensiz vahşet oradan geçmekte olan askeri birliği de şaşırtır. Öldürülenler, tüm köylüler ve hayvanlar, tabancayla değil bıçaklarla, palalarla, kürek ya da tırmıklarla parçalanmışlardır. Köyün tüm delikanlıları yan yana yatırılmış ve boğazları kesilerek, kanları taslara akıtılarak kurban edilmişlerdir. Köyde canlı kalan tek insan, boynu kesilmiş ama daha ölmemiş sevgilisini sürükleye sürükleye eve çıkarmış olan genç kadındır. Onun vahşiliği, çaresizliği, acısı, içlerinde bulundukları savaşa ve şartlara rağmen askerleri de etkiler. Yaşananlar askerlerden birine Heliodorus'un Aethiopica'sını anımsatır. Mısırlı askerlerin Aethopica'sı mutlu sonla biterken, 1945 yılının mayıs ayında, Slovenya dağlarında öyle bir şansın olmadığını anlatıcı son derece doğal ve soğukkanlı bir şekilde ifade eder. Bir an önce kızın ve sevgilisinin acısına son verilmesinin, kesilip doğranmış bütün hayvanların yiyecek olarak stoklanmak üzere götürülmesinin gerekliliği, savaşın insanları duygulardan yoksun bir duruma getirdiğinin en açık göstergesi.
Joyce'un Öğrencisi'ni iki bölüme ayırmak mümkün olabilir, kitaptaki ilk yedi öykü savaşa ve tarihe odaklanırken, son beş öykü ise daha çok ikili ilişkilere odaklanmış. Ortak olan yön ise sıradanlaşan şiddet. Drago Jančar, kadın erkek ilişkisinde yaşanan, bazen eyleme, bazen söze dökülen, bazense havada sadece varlığını hissettiren şiddeti anlatmakta da usta bir yazar. Özellikle Bozkır, Anadolu'daki X kasabasında yaşanmışçasına bizden bir öykü. Kadına çizilen rol ve bu rolün dışına çıktığında başına gelebilecekler olarak konusundan kabaca bahsedebileceğimiz öykü, kısa ve anlamlı betimlemeleriyle de dikkat çekici.
Küçük ve değerli bir yayınevi olan Dedalus'a bu kitabı seçtiği, Slovenya'da büyükelçilik yaparken Balkan Edebiyatıyla ilgilenip çeviri yapmaya başlayan Sina Baydur'a da özenli çevirisi için teşekkür etmek gerekiyor.

Banu Yıldıran 
Drago Jančar, Joyce'un Öğrencisi, Dedalus Kitap, 144 s.

* Bu yazı Notos'un Aralık 2012-Ocak 2013 sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...