20 Mart 2017 Pazartesi

Bir zamanlar TRT ve dizileri

Bir zamanlar TRT ve dizileri...
Ortaokulda apolitik arkadaşlarıma, sağcı-solcu ne demek bilmeyen ve umru da olmayan insanlara sinir oluyor, içime kapanıyor, 12 Eylül’ü konu alan romanlar, öyküler okumaya devam ediyordum. O abiler, ablalar ne güzel yıllarda yaşamışlardı, oysa biz Özal çocuklarıydık, küreselleşme ve kapitalizm gençliğimizin tam ortasına denk gelmişti. Ah her şey ne kötüye gidiyordu... 1990'lı yıllarda büyüyen bir çocuğun hezeyanlarıydı bunlar, oysa şimdi...
Derslerde Servet-i Fünun dönemine gelince Aşk-ı Memnu'yu izletiyorum yıllardır, tabii ki 1975 yılında Halit Refiğ tarafından yönetilen versiyonu. Geçtiğimiz yıllarda iki üç yıl sürmüş, olabildiğince sündürülmüş diziyi altı bölümde izleyince bir şaşırıyor çocuklar. İlk bölümlerde sıkılsalar da bir süre sonra dizideki teatralliğe, klasik müzik kullanımına ve Halit Ziya'nın farklı cümlelerine alışıyorlar. Sonra sorular sormaya başlıyorlar, başka hangi diziler vardı böyle, hep böyle kısa mı sürüyordu, o zaman rating yok muydu, insanlar bu dizileri anlıyor muydu?
Benim yaşım Aşk-ı Memnu'ya yetmiyor ama ne çocukluğumda ne ilk gençliğimde rating'in adını duydum, diyorum. O kadar güzel edebiyat uyarlamaları izledim ki hâlâ tatları damağımda, diyorum. Biz her şeye rağmen şanslı bir kuşakmışız, diyorum. Devlet televizyonu olduğunu unutmamış, kültüre sanata yer veren bir TRT vardı. Bugünkü dizilerin kalitesiyle, misyonuyla karşılaştırılmayacak denli farklıydı her şey. Şimdi siz öyle uyarlamaları ancak İngiliz devlet televizyonu BBC'den izleyebiliyorsunuz, internet, torrent, dizi siteleri bir şekilde bunlara ulaşıyorsunuz en azından, diyorum.
Çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım Kartallar Yüksek Uçar geliyor mesela ilk olarak aklıma. Hanım Ağa ve Banazlı İsmail, bir de Karayolları'nın Zincirlikuyu'daki binası... Konusunu hatırlamıyorum ama senaryosunu Attila İlhan'ın yazdığını yıllar sonra öğrendim, 1991'de senaryosunu yine onun yazdığı Yıldızlar Gece Büyür'ü izlerken... Bu dizideki hapisten çıkmış devrimci tiplemeleri, bir grup arkadaşın 1980 sonrası geçirdiği değişimin anlatımı beni büyülemişti.
Bu andıklarım televizyon için bir yazar tarafından yazılmış senaryolar, uyarlama değil. Yine öğrencilerin sorularına dönüyoruz tabii, bugün kanallardaki birçok dizinin senaryosunda da yazar imzaları var ama ne dönem aynı dönem ne izleyici aynı izleyici...
Yıldızlar Gece Büyür'den hemen sonra aklıma gelen, Mehmet Eroğlu'nun romanından uyarlanan Okan Uysaler'in yönettiği Issızlığın Ortasında. Fikret Kuşkan'ı televizyonlarda ilk görüşümüzdür herhalde. Canlandırdığı Ayhan karakterinin sürekli üşümesi, paltosunu çıkarmaması, kaybolan arkadaşlarını araması, hayal meyal anılan geçmiş politik eylemler... On dört yaşında bu kadar farklı bir dizi izleyince hemen romanını okumuştum ve Mehmet Eroğlu çok erken yaşlarda keşfettiğim yazarlarımdan biri oldu.
Okan Uysaler demişken Gecenin Öteki Yüzü'nü anmak gerekir. Füruzan'ın kendi eserinden uyarladığı, senaryosunu yazdığı bir şaheserden bahsediyorum. Zuhay Olcay'ın Haluk Bilginer'in oyunculukları zaten unutulmazdı ama aklımdan çıkmayan isim Müşfik Kenter. Bu diziyle ölümün acısını, tutulan yasın hiç bitmeyebileceğini öğrendim. Ve sonra ne yaptım? Tabii ki Füruzan'ın kitaplarını okumaya başladım.
Bu verdiğim örnekler günümüzle arasındaki farkı yeterince izah ediyor aslında. Annemler izlemiyordu mesela bu dizileri, isteyen komediye yakın Perihan Abla'yı, Bizimkiler'i izliyor ama daha iyisini, farklısını isteyen de devlet televizyonunda bulabiliyordu. Kültürlü olmak, sanattan anlamak hâlâ geçer akçeydi. Sonra özel kanallar geldi ama hiçbir dizi TRT'nin o dönemki kalitesini yakalayamadı. Özel kanalların uyarlamalarında en son Sinekli Bakkal'ı izleyeyim demiştim, onu da Şemsi İnkaya'nın canlandırdığı baba tiplemesi Fethullah Gülen'e benziyor ve aşağılıyor diye iki bölümde kaldırmışlardı. Şimdi unutuldu gitti o günler.
Uyarlamaların sonu gelmez, bugün internette yıl yıl TRT'nin çektiği dizilerin adlarına ulaşabilirsiniz. Kimler kimler yok ki? Reşat Nuri'den Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Acımak, Yaprak Dökümü; Refik Halit Karay'dan Bugünün Saraylısı; Erhan Bener'den Yalnızlar... Saymakla bitmez. Birçoğuna özel kanallar el attı, tekrar tekrar çekildi, bazıları hiç tutmadı, hemen yayından kaldırıldı, tuttuysa daha fena yıllarca uzatıldı da uzatıldı. Ama bugün bile belli bir yaş üstüne Çalıkuşu deyin, Aydan Şener ve ağlayınca hemen kızaran o burnu gelecektir akıllarına.
Sonuç olarak ergenlik gereği midir bilmem yaşadığım dönemden nefret ediyorken, yine yaşlanma belirtisi midir bilmem şimdi hep o dönemlere özlem duyuyorum. En azından televizyon dizileri açısından. Çünkü daha önce Agatha Christie yazısında da belirtmiştim iyi sanat birbirini tetikler. İyi uyarlama kitabı, iyi kitap uyarlamasını merak ettirir. Bahsettiğim dizileri izlettiğim çocuklardan okumayı sevenler uyarlamayla aralarındaki farkları merak edip romanları okudular. E ben de diziler sayesinde oldukça erken bir yaşta Mehmet Eroğlu, Füruzan ve Attila İlhan'la tanıştım. Daha ne ister ki bir insan?

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayınlanmıştır.

9 Mart 2017 Perşembe

Hadi, Yarın Görüşürüz

Yazarların yazarı ilk kez Türkçede...
Yazılarımı takip edenler Jaguar Yayınları’nı çok beğendiğimi bilirler. Bu yayınevinden kötü bir şey okuma ihtimaliniz pek yoktur. O nedenle yeni kitaplarını alır ama hemen ama sonra illa okurum. Yeni çıkan ve farklı kapak tasarımıyla dikkatimi çeken Hadi, Yarın Görüşürüz’ü alır almaz okumaya başladım. İlk kez okuduğum William Maxwell, Amerikan edebiyatının pek çok ünlü ismine editörlük yapmış, aynı zamanda birçok ödülün de sahibi usta bir yazar.
1980’de yayımlanan, iki yıl sonra National Book Award’ı kazanan Hadi, Yarın Görüşürüz, 1920’li yılların başında işlenen bir cinayeti ve bu cinayete giden yolu anlatıyor. Bu doğrusal olmayan anlatım, yani en başta yaşanan trajediyi bilip sonra olayın öncesini okumamız aslında aynı yıllarda yayımlanan Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sini getiriyor akla, ama olayların dizilişi dışında hiçbir ortak noktaları yok.
Hadi, Yarın Görüşürüz’de anlatıcı önce çocukluğunun geçtiği yerde, Illinois’de yaşanan bir cinayeti ve taraflarını anımsar. Sonra yavaş yavaş kasabayı ve anlatıcıyı tanımaya başlarız. Adını bilmediğimiz anlatıcı Yas Dönemi başlıklı bölümde okura bu kitabı niçin yazdığını anlatır: “Eğer (1) katil tanıdığım birinin babası olmasaydı ve (2) daha sonra utandığım bir şey yapmamış olsaydım, hayatımda görmediğim bir ortakçının öldürülüşünü elli yıl sonra hatırlayacağımı pek sanmazdım. Bu anı yazısı -eğer bu yazıya anı yazısı diyebilirsek- bir laf kalabalığı, özür dilemenin nafile bir yolu aslında.” Böylelikle anlatmaya başlar; küçük bir kasabada bir bacağını araba tekerine kaptırmış abisi, sigorta satıcısı babası ve annesiyle çocukluk denen o güzel ve uzak ülkede yaşamaktadır, ta ki 1918’deki grip salgınında küçük kardeşinin doğumundan hemen sonra annesini kaybedene dek. Yazarın özyaşamından izler taşıyan bu geçmişin anlatımı, bir iç dökümü gibi devam eder. Babasının istediği gibi dışa dönük, oyunbaz bir erkek çocuk olmayan anlatıcının içe kapanması, kendine kurduğu küçük dünya, bu dünyaya bir süre sonra misafir olacak üvey annesi sırayla yerlerini alırlar. Babası tekrar evlendikten sonra taşınacakları evin inşası sırasında tanıştığı sessiz arkadaşı Cletus Smith, bu romanın yazılmasının sebebidir aslında. En başta anlatılan trajedide cinayeti işleyenin oğludur Cletus ve bu olaydan sonra da anlatıcının hayatından çıkmış gitmiştir.
Çocukluğu anımsamak acayiptir gerçekten de, tamamen sizin kurduğunuz, gerçek olup olmadığından hiçbir zaman emin olamayacağınız uzak bir masal dünyasıdır sanki. Bu nedenle çocukluğu anlatan romanları, öyküleri ayrı severim. Hayatınıza girenler, çıkanlar siliktir. Bugün büyüklerin travma yaşatacağını düşündüğü birçok şeyi sorunsuzca atlatır ve unutur çocuklar. Taşınma, okul değişikliği, bir anda gelen ve bir anda giden arkadaşlar... Kitabı okurken ilkokulda ansızın okulu bırakan, sonra ailecek Almanya’ya döndüğünü duyduğumuz bir sınıf arkadaşım geldi aklıma. Ve tabii sorular, ne olmuştu, ansızın dönemin ortasında niye gitmişlerdi? Çocuk dünyası bu sorularla dönmüyor, aklımıza geldiyse bile bir teneffüs sonra unutmuşuzdur herhalde, arayıp sorma inceliği ya da hatırşinaslık dediğimiz özellik pek de çocuklara özgü bir şey değil. Burada da anlatıcı yıllardır vicdanını rahatsız eden küçücük bir olaydan yola çıkıp bu "anı yazısını" yazar. Bu olay, ailesiyle taşındığı Chicago’da lise koridorunda Cletus’u görüp tanıyıp konuşmamasıdır. Bu anı, o konuşmama ânı, niye konuşmadığını kendisinin de bilemediği bu garip tutukluk aklından çıkmamıştır. Ve geçmişi araştırmaya başlar, elinde çok az şey vardır. Bir aldatma, bir cinayet, bir intihar. Bu üçgeni bir araya getirmek anlatıcının hayal gücüne ve anlatma ustalığına kalmıştır ki kitabın ikinci bölümü bu ustalığı sonuna kadar gözler önüne serer.
Kitap bölümsel olarak ikiye ayrılmıyor fakat anıdan kurmacaya geçerken William Maxwell anlatıcısı aracılığıyla okuru uyarıyor: “Eğer ileride okuyacağı gerçek ve hayal karışımının herhangi bir parçası okuyucuyu rahatsız edecek olursa, benden izin, bunu dikkate almayabilir. Eğer elimde gerçekler olsaydı seve seve onlara bağlı kalırdım. Okur aynı zamanda hatırı sayılır bir miktarda da hayal gücünü kullanmak zorunda kalacaktır. Bir masanın üzerine kapalı olarak yayılmış bir paket iskâmbil kâğıdı hayal etmeli okuyucu; sonra birini açmalıdır ama bu kupa sekizlisi veya karo valesi olmayacaktır, onun yerine Cletus’un geçmiş yaşamının sıradan bir on beş dakikası olacaktır.”
Ve ilk iskâmbil kâğıdıyla birlikte kurmacanın en can alıcı karakteri, Trixie’yi yaratır anlatıcı. Cletus’la çiftliğin köpeği Trixie arasındaki o acayip sevgi duygusallıktan olabildiğince uzak durmaya çalışılarak yazılmış bu romandaki en acıklı ilişki olacaktır. Çünkü anlatıcı gerektiğinde bir köpeğin zihninin nasıl çalıştığını gösterecektir; Trixie’nin evliliğini bitirmeye karar veren bir kadının çocuklarını da alıp gitmesini anlamamasını, en sevdiği insan Cletus gitmiş olsa da sonuna kadar sadakat göstererek Clarence’ı beklemesini, yeni sahibinin onun için hiçbir zaman “sahip” olmayacağını ve yaklaşmakta olan sonu...
Sonra yavaş yavaş etraftaki başka kişilerin kartları da açılır, Cletus’un yaşamı hakkında bilgi sahibi olmaya başlarız. Bu kez bir kurmaca içinde Cletus için önemli olan insanları bir bir tanır, doğrusal olmayan bir çizgide geçmişi ve bugünü öğreniriz. Olay önemli bir olay değil, hemen hemen her gün gazetelerde rastlayacağımız türden bir yasak aşk hikâyesi. Kardeş kadar yakın olan Lloyd Wilson’la Clarence Smith’in arkadaşlıklarının Lloyd’un Clarence’ın karısı Feyn’e âşık olmasıyla son bulması ve dağılan hayatlar. Anlatıcının yıllar sonra bu kurguyu hayal etmesinin de çok önemli bir tarafı yok. Evet, bir zamanlar kısa bir süreliğine iyi arkadaş olduğu çocuk bir trajedi yaşamış, kasabadan gitmiş, anlatıcı yıllar sonra başka bir şehirde lise koridorunda onla karşılaşmış ve konuşmamış. Hayatta vicdan azabı çektirecek öyle meseleler yaşıyoruz ki şu küçük olay bizi bu kitabın bunlar üzerine yazılmış olmasına inandırmayacak neredeyse. Oysa William Maxwell bu önemsiz olayı ele alarak büyük bir roman yaratmış. Burada asıl önemli olan o.
Yazar anlatıcının tavrını ustalıkla belirlemiş, ilk başlarda kendi çocukluğunu anlatırken kullandığı dil oldukça düz, duygusallıktan uzak bir dil. Hatta Çiğdem Erkal İpek’in usta çevirmenliğini çok iyi bildiğimden ilk bölümlerdeki kuru anlatıma şaşırdığımı söyleyebilirim. Oysa sonradan anladım ki bu kuru dil, öznel olmamaya çalışılarak aktarılan çocukluk anıları, anne kaybının yarattığı acının birkaç kısa cümleyle, uzatılmadan geçiştirilmesi, hepsi planlanarak yapılmış şeyler.
Oysa bize iskâmbil kâğıtlarından bahsettikten sonra bu metnin artık bir anı yazısı olmadığını, yaratılan, hayal edilen detaylar, duygularla müthiş bir kurmacaya imza atıldığını görüyoruz. Roman bittikten sonra ilk olarak yaratıcı yazı ve -bizdeki müfredatla mümkün değil tabii- edebiyat derslerinde okutulması gerektiğini düşündüm. Anlatıcı büyüdüğü kasabayı en başta tarihi ve kimliğiyle öne çıkarırken sonradan nasıl o atmosferi canlı bir biçimde hissettiriyor, kasaba halkını sınıfsal farkları, önyargılarıyla ete kemiğe büründürüyor, anılarından bahsederken kullandığı dili nasıl bir anda değiştirip daha duygusal bir tona geçiyor, anılarında ailesini mesafeli bir biçimde tanıtırken romanı kurduğu bölümde nasıl derinlikli karakterler yaratıyor, bizim katile de maktule de, âşıklara da bu aşkın mağdur ettiklerine de aynı anlayışı göstermemizi sağlıyor, satır satır incelenmeli. Açılan iskâmbil kâğıtlarıyla attığı ilmekleri nasıl birleştiriyor, sonucunu en baştan bildiğimiz trajediye giden yolun taşları nasıl döşeniyor, neredeyse bir yazarlık dersi vererek gösteriyor.
Herkese üzülüyor, herkese hak veriyoruz, en yakın arkadaşını öldüren Clarence’e bile, çünkü edebiyatın ve genel olarak sanatın en büyük mucizesi budur. Ama tüm olayların merkezinde yer alan Cletus, sonrasında ne olduğunu bilemediğimiz, anlatıcının vicdan azabıyla karşımıza çıkan Cletus, en unutulmayan karakter olacak bizim için. Ve arka kapakta Hadi, Yarın Görüşürüz’ün niçin “Okuyanın, bir gün tekrar okumak isteyeceği kitap.” olarak nitelendirildiğini anlayacağız. Çocukların kendi istekleri dışında maruz ve mecbur kaldıkları, bu düzenin böyle işliyor olması canımızı acıtacak. Cletus’un babasına annesiyle ilgili bir şey söyledikten sonra okkalı bir tokat yiyip ağlamadan, dudaklarını ısırarak inek sağmaya devam ettiği o ân mesela, bizim için unutulmaz olacak. Ve şu satırlar hiç aklımızdan çıklmayacak:
Onlar mı evin bir parçası, yoksa ev mi onların bir parçası sorusu, çocukların cevap vermeye hazır olmadıkları bir sorudur. Madem köpeği elinden aldınız, onu aldıktan sonra mutfağı da alın -akşam yemeği için pişen şeyin fırındaki kokusunu da. Sonra çamaşır gününün kokusunu, tahta askılarda kuruyan yünlülerin kokusunu. Küllerin kokusunu. Ocağın üzerinde için için kaynayan sabunun. Otlak çiti yanında bekleyen yaşlı, uslu atı alın. (...) Atların ahırını da alın -saman, toz, at sidiği ve terle lekenmiş eski derilerin kokusunu, açık kapının ardında uzanan sürülmüş tarlayı döven yağmuru. Tüm bunları alırsanız ona ne yapmış olursunuz? O kadar büyük bir yokluk karşısında ona eskisi gibi iyi bir oğlan olmaya devam etmesini söylemenin yararı ne?”
Jaguar Yayınları bugüne kadar Türkçeye niye çevrilmediğini anlamadığım William Maxwell'in diğer eserlerini de umarım yayımlar. John Cheever, Salinger, Nabokov gibi isimlere editörlük yapmış, yazarların yazarı olarak nitelendirilen Maxwell'in bu romanı gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Hadi, Yarın Görüşürüz
William Maxwell
çev: Çiğdem Erkal İpek   Jaguar Kitap, 2017, 155 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...