31 Temmuz 2015 Cuma

İtiraf Ediyorum

Ortaçağ'dan bugünlere, kötülüğün tarihi...
Dünyaca ünlü Katalan yazar Jaume Cabré'nin 2011'de yayımlanan, birçok dile çevrilip çok satan, çok beğenilen romanı İtiraf Ediyorum yazın başında Türkçe olarak kitapçılardaki yerini aldı. Edebiyat şöleni olarak da nitelendirebileceğimiz bu romanla, aslında pek de tanımadığım Katalan edebiyatına adım atmış oldum.
800 sayfayı aşan bu roman, bir yaşam öyküsü. Adrià Ardèvol'un çocukluğundan başlayarak sona doğru ilerleyen yaşamı. Sevgisiz bir ailede büyüdüğünün çok küçük yaşlarda farkındadır Adrià. Despot babasının yön verdiği okulu, hobileri ve yaşamı vardır. Baba Fèlix Ardèvol Barselona'nın en iyi antikacılarındandır. Bu antikalardan bir madalyon, bir keman ve bir resim roman boyunca izini süreceğimiz nesneler olacaktır.
Bu nesnelerin neredeyse binlerce yıla yayılan hikâyeleri ve elden ele geçişlerindeki kötülük dolu anılar, insan denen varlığın hiçbir zaman iyiye evrilemeyeceğini ispatlar gibi okura. İnsana dair bir umut besliyorsanız içinizde, onu kaybetmeniz için bu kitap bire bir diyebilirim.
Adrià'nın ikinci tekil şahısla başlayan anıları olarak kurgulanan bu roman, onun bilincinden, bildiklerinden süzülüp okura ulaşıyor. Ana çatıyı oluşturan anlatı Adriàn'ın sevgilisi Sara'ya itirafları, kendi yaşamı ve babasının sahip olduğu en değerli kemanın hikâyesi bu çatıyı destekleyen en önemli unsurlar.
Yaşanan, gerçek zamanda geçenler, ayırt edici olması bakımından italikle yazılmış ama onun dışında kitabın ağırlıklı kısmını oluşturan bölümler okuru oldukça zorlayıcı bir akışa sahip. Her bölümün ya da her sayfanın farklı birinin gözünden anlatılması artık alışık olduğumuz bir yöntem fakat Jaume Cabré, özellikle cümlelerin tam ortasında yüzyıllar atlıyor, 2. Dünya Savaşı'ndaki cani bir Nazi doktoru bir cümle sonra 1300'lerdeki cani bir kilise sorgucuna dönüşebiliyor. Bu tip atlamalarda Cabré'nin gözettiği ayrım kötülük ve iyilik aslında. Kötülerin yaptıkları ve iyilerin maruz kaldıklarını, aralarında yüzyıllar olsa da satırlar, paragraflar ya da sayfalar sonra takip edebiliyoruz.
Höss yere serilmiş askere, bu ödlek çakalın solgun kanının yayılışına aşağılayarak baktı ve durumdan yararlanıp, donup kalmış askerlerin karşısında doğaçlama bir söylev attı; insanın tüm eylemlerini Tanrı adına ve Katolik Apostolik kutsal inancını, onu yok edinceye kadar dur durak bilmeyecek çeşit çeşit düşmanından korumak amacıyla gerçekleştirdiğini, mutlak bir kesinlikle bilmesinden daha büyük bir iç rahatlığı ve manevi coşku yoktur, Miquel kardeş.” İntihar eden bir SS subayına bakmaya giden Doktor Höss'ü anlatmaya başlayan bu bölüm, noktalı virgülden sonra 1334'teki olaylara, Yahudilere düşman olan bir manastır sorgucu olan Nicolau kardeşe atlıyor. Yazarın bize verdiği ip uçları, isimler ve yerler sayesinde bir bulmaca çözer gibi ilerliyor roman. Bu nedenle yazarın bu eşsiz ve ustalıklı kurgusu, hele de bu denli hacimli bir romanda övülmeyi hak ediyor. Romanın sonunda neredeyse 700 yıllık bir zaman diliminde yolculuk ediyor, yedi ayrı hatta ilerleyen acımasızlık dolu hikâyeler dinliyoruz, yazarın kurgu ustalığı sağ olsun aklımızda hiçbir soru işareti kalmıyor. İlmek ilmek ama karmakarışık örülen öyküler yavaş yavaş akıyor, atılan düğümler bir bir çözülüyor.
İnsanlık tarihi boyunca yaşananlara değinen Cabré, kazanç elde edemesin diye ormanı yakılan bir aileden yola çıkarak bir madalyonun ve bir kemanın 1990'lara kadar nasıl geldiğini anlatıyor. Keman birçok tragedyada rol alıyor, fakat tabii ki Avrupa tarihinden bahseden herhangi bir yazarın yazmadan geçemeyeceği 2. Dünya savaşındaki el konulması hepsinden acı. Auschwitz dışındaki kamplarda neler yaşandığını, çocuklar üzerinde yapılan tıbbi deneylerde neler olduğunu gözler önüne seren bu bölümlerden sonra asıl kötü olan, çoğu savaş suçlusunun başka başka ülkeler tarafından korunması. Gecikerek alınan intikamlar da roman kurgusunun bir parçası ve edebiyat sağ olsun, bu intikamlarla belki, yüreğimiz bir parça soğuyor.
Adrià'nın çok sevdiği Yahudi Sara'yla bir türlü birleşememeleri, bu ayrılıklarda ailelerin oynadığı roller, yanlış anlaşılmalar en sonunda Adrià'yı anılarını yazmaya iter. “Her şey anlatacağım gibi oldu, hatta daha kötü. Uzun zaman önce söz etmeliydim, biliyorum; fakat çok zor ve şimdi de nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Her şey, en gerilere gidersek, beş yüz yıl önce başladı...”
Sanatın hemen her dalına incelikle değinen kitapta, sanatın yaşamla bağlantısı derinlemesine sorgulanıyor. Özellikle müzik, resim ve edebiyat sanatları içinde yolculuğa çıkaran besteciler, yorumcular, ressamlar, yazarlar, şairler Cabré'nun seçtiği biçimde resmigeçit yapıyorlar gözümüzün önünde. Cabré bunların dışında Stefan Zweig, Primo Levi gibi Nazi gerçeğini yaşamış yazarlara değiniyor, Fransız Michel Tournier'den alıntılar yapıyor, dilbilim konusunda Chomsky'ye kadar geliyor.
Elimizdeki, gençliği aynı kahramanı Adrià Ardèvol gibi Franco diktatörlüğünde kaybolup gitmiş bir yazarın, yıllarca yasaklanmış bir dilde yazdığı başyapıtı. Franco yıllarının anlatıldığı bölümler, polislerin tavrı,bayraklar, yeminler, benzerliği nedeniyle Türkiyeli okuru iyice boğabilecek gerçeklikte. Suna Kılıç'ın başarıyla çevirdiği bu önemli roman, umarım Katalan edebiyatından daha fazla çeviri okumamızı sağlar. Kendi adıma özellikle Jaume Cabré'nin, çağının tanığı bu yazarın, diğer romanlarını da okumak isterim. Alef Yayınevi'nin yayımladığı İtiraf Ediyorum gözden kaçmaması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç


Jaume Cabré, İtiraf Ediyorum, çev: Suna Kılıç, Alef Yayınevi, 831 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Ağaçların Özel Hayatı

Anılardan beslenen eşsiz bir edebiyat...

Pek bilmiyordum ama en azından şunu biliyordum: kimse kimsenin adına konuşamaz. Çünkü her ne kadar bir yabancının hikâyesini anlatmak istesek de eninde sonunda hep kendi hikâyemizi anlatırız.” Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları

Siyasi tarihiyle, insanlarıyla bizlere benzediği iddia edilen Latin Amerika, edebiyat konusunda her zaman öncü, farklı ve iyi olmaya devam ediyor. Günümüzde Mario Bellatin, Juan Pablo Villalobos ve Alejandro Zambra, ne yazsalar tekrar tekrar okurum diyebileceğim Latin yazarlardan ilk aklıma gelenleri.
Şilili Alejandro Zambra oldukça genç bir yazar, 1975 doğumlu. Geçtiğimiz ay Notos tarafından yayımlanan Ağaçların Özel Hayatı, ikinci romanı. Bu yazı umarım ilk romanı Bonzai'yi okuduğum günden beri tavsiye ettiğim arkadaşlarımın “ne anlatıyor?” sorularına veremediğim yanıtların yerini doldurur. Çünkü Zambra “ne anlattığından” çok “nasıl anlattığının” incelenmesi gereken bir yazar.
Türkçede yayımlanmış üç kitabı var: İlk romanı Bonzai, ikincisi Ağaçların Özel Hayatı, üçüncüsü Eve Dönmenin Yolları. Hiç okumamış olanlara özellikle bu sırayı takip ederek okumalarını tavsiye ederim çünkü Zambra'nın bütün ana karakterleri birbirine benziyor, birbirinden etkileniyor ve kurguda mutlaka birbiriyle çakışıyor, ayrıca bir yazar olarak nasıl olgunlaştığını da takip etmek mümkün.
Ne anlatıyor sorusunu Ağaçların Özel Hayatı'yla ilgili sorarsak vereceğimiz yanıt çok kısa olacaktır: Haftanın altı günü öğretmen, bir günü yazar olan Julián'ın, resim kursuna giden ve geç kalan karısı Verónica'yı sabaha kadar beklemesi. Bu kadar basit.

Zambra'nın birkaç belirleyici özelliği var. Kısa yazıyor, kitapları 100 sayfayı ya bulur ya bulmaz. Bu kısacık kitaplarda hiçbir karakteri derinlemesine tanımayız. Onları önce ana hatlarıyla çizer; Julián'ın öğretmen-yazarlığı, Verónica'nın kocası, Daniela'nın üvey babası olması gibi. Daha sonra cümle cümle ana hattını çizdiği bu karakteri doldurur, derinlemesine tanıyamayacağımız bu karakterlerle ilgili yazılmış her cümle önemlidir çünkü yazar kurguyu buna göre kurmuştur. Neyi, hangi sırayla, ne kadar öğreneceğimiz öylesine ince hesaplanmıştır ki bu genç yazara bir kez daha hayran oluruz.
Ağaçların Özel Hayatı, adını Julián'ın karısını beklerken kızı Daniela'ya anlattığı hikâyelerden alır. Anlatıyor olmayı, anlatıcılığı sever Julián, oysa yazdığı kısacık roman 40 sayfayı ancak bulmaktadır. “Birisi ondan kitabı özetlemesini isterse, Kendisini bir bonzai yetiştirmeye adamış genç bir adamı anlatıyor, diyecek muhtemelen.” Bitkinin adından anladığımız üzere Alejandro Zambra ilk romanına atıfta bulunmaktadır. Kullandığı bu yöntemlere rağmen Zambra'nın romanlarını üstkurmaca olarak tanımlamak yetersiz olur. Zambra, büyülü gerçekçiliğin neredeyse zıttı olabilecek denli dünyevî, anlattıklarıyla okurla oldukça kişisel ama bir o kadar da uzak bir ilişki kurmayı tercih eden, vurucu yönü her romanında çocukluk ve anılar olan, yepyeni bir roman türü ve dili yarattı bana kalırsa.
Bir yazısında Şili edebiyatının asıl gizli temasının söylenen ve yazılan arasındaki uçurum olduğunu söyleyen yazar, Şili'de yazmanın şüpheyle karşılandığını ve yazmadıkları ama söyledikleri kadar, yazıp da söylemedikleri şeylerin bulunduğunu ekliyor. İşte bu uçurumdan beslenen Zambra, hemen her romanında kendisiyle pek de barışık olmayan, birkaç aşk acısı yaşamış, yazar olmaya çalışan, okuduğu, sevdiği yazarlardan bahseden genç erkek ana karakterini yavaş yavaş çocukluğun dehlizlerinde dolaştırır ve söylenen ama yazılmayan anıları birer birer bulup fazla yorum yapmadan, hatırladığı gibi okurun önüne serer.
Bu anılarda her zaman Pinochet baskısıyla geçen bir çocukluk yer alır. Üçüncü romanı Eve Dönmenin Yolları'na dek siyasi herhangi bir konuyu ya da karakteri ele almayan Zambra, Ağaçların Özel Hayatı'nda kısacık bir paragrafla yine Pinochet'yi anımsatır: “Akşamı, sınıftan bir grup arkadaş, birbirlerine aile hikâyeleri anlatarak geçirmişti, ölümle ilgili hikâyeler kendilerini ısrarla dayatıyordu. Orada bulunanlar içinde hiç ölüsü olmayan bir aileden gelen tek kişi Julián'dı ve bu saptama onu tuhaf bir ıstıraba sürüklemişti: arkadaşları, ölen anne babalarının ya da ağbilerinin ve ablalarının evde bıraktıkları kitapları okuyarak büyümüştü. Ama Julián'ın ailesinde ne ölüler ne de kitaplar vardı.” Julián'ın kendi ailesi için düşündüklerinin hemen hemen aynısı bir sonraki roman Eve Dönmenin Yolları'nda da tekrar edilir, bu gibi ayrıntılar, Zambra'nın sevdiği oyunlardandır.
90 sayfalık bir roman elimizdeki, belki bir novella. 90 sayfada Julián'ın bir türlü gelmeyen karısı Verónica'yı beklerken daldığı düşünceler sayesinde yirmi yıl geriye, on yıl ileriye gidiyoruz. Julián'ın ailesini tanıyoruz, anılarında yol alıyoruz, sonra Julián'ın bitirmiş olduğu o kısacık romanı artık genç bir kadın olan Daniela'nın elindeyken görüyoruz, Daniela'nın okuyup da hissettiklerini öğreniyoruz. Bütün bunları kısa, duru ve net, bildiğimiz anlamda edebi olmaktan fersah fersah uzak cümlelerden okuyoruz. Zambra'nın o kısacık romanlarının akıllardan gitmemesinin bir nedeni de dilindeki bu özgünlük. Çiğdem Öztürk'ün başarılı çevirisi bu özgünlüğü hissetmemize olanak sağlıyor.
Verónica eve geliyor mu, bunun pek de önemi yok, çünkü biliyoruz ki romanın bir yerinde okura şöyle denilmişti: “Şimdilik hikâye ilerliyor ve Verónica gelmiyor, bunu akıldan çıkarmamak, bin bir kez tekrarlamak gerek: döndüğünde roman bitiyor, kitap o dönene ya da Julián artık onun dönmeyeceğine emin olana kadar sürüyor.” Kitap sürüyor ve bu Latin Amerikalı yazar has edebiyat okumanın nasıl bir zevk olduğunu anımsatacak yeni okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç
Ağaçların Özel Hayatı, Alejandro Zambra
çev: Çiğdem Öztürk
Notos Kitap, Haziran 2015, 91 s.


* Bu yazı Birgün gazetesinin 26 Temmuz 2015 tarihli Pazar ekinde yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...