28 Ekim 2018 Pazar

Arı Fısıltıları


Ölülerin ağırlığı
Son beş yılda bir ülkede yaşanabilecek her şeyi yaşadık mı acaba diye düşünüyorum sık sık. Belki 70’lerde de böyle düşünüyordu insanlar, 80’lerde de, bilmiyorum, insan o kadar kendiyle ilgili bir varlık ki hep yaşadığının biricik olduğunu düşünüyor. Biz o yılları anlatan romanlar, öykülerle büyüdük, belli ki bu son yıllar da uzun süre sanatın farklı dallarına konu olacak, olmalı. Gezi zamanı çok sık yazılıp çiziliyordu o günlerin edebiyata nasıl yansıyacağı, genelde aklı başında olan herkesin görüşü yaşananların sindirilmesi, sanata konu olabilmesi için belli bir süre geçmesi gerektiğiydi. Tabii herkesin görüşü kendine ama Gezi sonrası bir iki ay içinde kitapçılarda boy gösteren öyküleri, romanları da görmedik değil. Olayların hararetiyle ve popülaritesinden nemalanma isteğiyle yazılan bu kitaplar işte daha şimdiden silindi gitti, kalıcılığı olmadı.
O nedenle Menekşe Toprak’ın Arı Fısıltıları romanını okumaya başladığımda, 10 Ekim 2015 katliamını merkeze aldığını gördüğümde biraz tedirgin oldum ama okudukça rahatladım. Toprak yavaş ve sakin bir biçimde, yaşananların olgunlaşmasını bekleyerek yazmış.
10 Ekim sabahını, o haberi almamı, Ankara’ya otobüslerle giden arkadaşlarımı, sonra tek tek edilen telefonları, günü nasıl devirip geceye yol aldığımı, gittikçe yükselen, havsalamın almadığı ölü sayısını, öncesindeki tedbirsizliği, sonrasındaki kini unutmam mümkün değil. Yaşadıkça en fazla geriye atıyoruz, o kadar. Menekşe Toprak da bu parçalı romanında bir köye cenazesi getirilen üç ölüyü konu edinmiş, bu üç ölüden biri Suna, 10 Ekim’de ailesinden habersiz erkek arkadaşının peşinden gittiği Ankara’da hiç tahmin edemeyeceği bir biçimde hayata veda eden... Suna’nın öldüğünü anlamaması, evini, annesini, babasını, erkek arkadaşını arayışı romanın en duygusal bölümlerini oluşturuyor. 10 Ekim’in acısını her şeyiyle hatırlıyorsunuz ama yine de Suna’nın o havada süzüle süzüle yaşamının peşine düşmesi bambaşka bir duyguya evriliyor. Gerçeğin acısı kurmacanın güzelliğinde eriyor, o nedenle aslında Thomas Bernhard’ın sözüne geliyoruz: “Gerçeklik öyle kötüdür ki tarifi imkânsızdır, hiçbir yazar onu gerçekten olduğu haliyle tarif edemedi, korkunç olan da bu.” 
Menekşe Toprak’ın önceki romanı Temmuz Çocukları’nı da okumuş ve beğenmiştim. Romanda parçalı yapıyı iyi kullanabilen yazarlardan biri. Arı Fısıltıları’ndaki parçaları yukarıda bahsettiğim Suna ve kendini arayışı, yıllarca bir bankada mutsuz çalıştıktan sonra emekliliğe hak kazanır kazanmaz memleketine çiftçilik yapmaya dönen Derviş’in yaşadıkları ve insanla garip bir bağ kuran bal arıları oluşturuyor. Roman yedi günde geçiyor, yedi sayısının kutsallığına yapılan bu atıf aslında bir yandan da yas sürecini işaret ediyor. Birinci Gün sekiz alt bölümden oluşurken, bu bölümler her gün azalıyor, Yedinci Gün’ün ise sadece bir alt başlığı var, aynı yasın da zamanla azalması, yedi günün sonunda cenaze evinin artık yavaş yavaş yalnız bırakılması gibi.
Derviş, oğlunun üniversiteye başlamasıyla artık çoğu kentlinin hayal ettiği gibi köyüne göç etmiş, badem ağaçları dikip arıların da yardımıyla bu işi büyütüp para kazanabileceği hayalini kuran bir adam. Rahmetli annesinin en yakın arkadaşı, yıllardır Almanya’da yaşayan Zahide’nin cenazesinin köye geleceği gün başlıyor roman. Zahide’nin cenazesinden önce sabahın erken bir vakti bambaşka misafirleri oluyor Derviş’in. Eski bir tanışı, köylüsü Erkan yanında iki kişiyle akıl danışmaya geliyor Derviş’e. Böylelikle romanın ikinci ölüsünü tanıyoruz, Erkan’ın askerlik arkadaşı Olcay hayatına son vermeyi seçmiş, kardeşine yazdığı mektupta bir zamanlar beraber gezmeye gittikleri Erkan’ın köyüne gömülmeyi vasiyet etmiş. Daha ikinci cenazenin işlemleriyle uğraşırken bir telefon geliyor ve Ankara’daki büyük patlamanın haberi veriliyor köydekilere. Hemen ardından da köyden bir genç kızın da orada öldüğü... Böylelikle iki gün art arda cemevinden cenazeler kalkıyor, manzaralı mezarlığa gömülüyor.
Menekşe Toprak özellikle ritüellerin anlatımında çok başarılı, Zahide ve Olcay’ın helvaları kavrulurken herkesin kavurmaya yardım etmesi, yakınlarının mezarlıktaki ilk geceyi ölülerinin başında ateş yakarak geçirmesi gibi... “‘Eski bir inanç,’ dedi yine ilk konuşan. ‘Ölen kişi daha ilk gecede üşümesin, geldiği yeri unutup yeni yerine yerleşsin diye...’” Zahide’nin canlılar dünyasında süzülüp durması sırasında Suna’nın annesini kendini parçalarken gördüğünde düşündükleri gibi... “Evine git, elbiselerini topla kızının. Yattığı yeri temizle! Kokusunu kaldır odalardan, eşyadan! (...) Lokmasını dağıt, yedisini ver kızının. Git evine, yap bunları! Yap ki kızın da artık yeni yerinin bir yer olduğunu bellesin, aramaları dursun, ruhundaki bu keder son bulsun.”
Zahide, Suna’nın kederli halini biliyor çünkü ölüler canlıları görebildikleri gibi birbirlerini de görüyorlar ta ki toprağa yerleşmeye karar verene dek. Olcay pek ortalarda görünmüyor çünkü kendi iradesiyle yaşamına son vermiş, Zahide beş çocuğuyla, geride bıraktığı kocasıyla vedalaşmanın derdinde. Oysa Suna, henüz yirmisinde ve hiç hazır değilken ölmeye bir türlü ikna olmuyor, kendini annesine, babasına, kardeşine göstermeye çalışıyor ve o gün hastanede yaşadıklarının, evinin, odasının, daha sonra cenazesinde gördüğü annesi, babasının anlatıldığı her sayfa can yakıyor, 10 Ekim’i ve Suna gibi ansızın göçüp giden yüz dokuz kişiyi tekrar tekrar hatırlatıp ağlatıyor. 
Bu ölülerin sesini arada duyan, yanından geçtiklerinde soğukluğu hisseden biri daha var köyde, o da  çocukken ölümden dönen Derviş. Derviş güçsüzlüğü, kendini beceriksiz görüşüyle aslında bir anti kahraman gibi ama romanda yaşanan yedi günden sonra o da başka birine dönüşüp seslerin sırrına eriyor... “Zahide susmuştu, çünkü bu dünyaya dair bildiklerini unutmaya karar verip tıpkı Olcay gibi ota, böceğe karışmaya razı olmuştu.” Suna ise belirsiz, acısı ayrı, ilk kız duyduğu aşkı ayrı, âşığından uzak düşüşü ayrı, annesini özleyişi ayrı... hepsi taş olup çöküyor yüreğimize.
Menekşe Toprak aslında romanda çok daha güçlü olabilecek karakterleri geri planda tutmuş, Azime’nin Ermeni atalarından, sonra Hıristiyan olmasından, Suna’nın annesinin bitmek bilmeyen egzaması ve kaygısından bahsetmiş ama derinleştirmemiş, belki romanın kurgusunu dağıtacak detaylar olurdu bunlar ama benim hissettiğim aslında hikâyeleri yazılmamış bu kadınların Derviş’ten çok daha derin birer karaktere dönüşebilecek potansiyelde oldukları. O nedenle bu azıcık anlatılıp geçilen hayatlar bu biçimde romana bir katkı sağlamıyor, hatta eksiklik duygusu uyandırıyor. 
Köyüne geri dönmüş atanamayan öğretmen, ihraç edilen akademisyen, cenazeye adı karışan Berkin, devletten hiçbir yardım alamayan cemevi gibi ince detaylarla politik bir yönü de olan ama edebiyattan uzaklaşmayan, doğayı insana ustalıkla bağlayan bir roman Arı Fısıltıları. Sırtımızdaki yükü biraz olsun hafifletiyor.

Banu Yıldıran Genç

Menekşe Toprak, Arı Fısıltıları, İletişim Yayınları, 2018, 204 s.
* Bu yazı Notos'un 72. sayısında yayımlanmıştır.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi


Bir insanı tanımak mümkün müdür?
* Öncelikle yazıyı romanın kilit noktasından bahsetmeden yazamadığımı söylemeliyim. Ortada bir belirsizlik var ve o belirmeden romanı anlatmak pek mümkün değil. Okumak isteyenleri uyarmak istedim.
Alberto Manguel, Türkiye’de iyi bildiğimiz, kurmaca ya da kurmaca dışı birçok kitabını okuduğumuz bir yazar. Yapı Kredi Yayınları yazara 1991’de McKitterick Ödülü kazandıran romanını geçtiğimiz mayıs ayında yayımladı. Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi’nin İngiltere’de kırk yaşın üzerindeki bir yazarın ilk romanına verilen bu ödülü sonuna kadar hak ettiğini söyleyebilirim. Arjantinli bir anne babadan Buenos Aires’te doğan, çocukluğunu İsrail’de geçiren, Çek bir bakıcı tarafından büyütülen, farklı ülkelerde yaşayıp 1988 yılında Kanada vatandaşı olan yazar, çok kültürlü olmanın tüm avantajlarını kullanmış.
Manguel, Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi’yi Kanada’ya yerleştikten kısa süre sonra yazmış olmalı diye düşündüm okurken. Kanada’da Percé adındaki küçük bir sahil kasabasında geçen romanın Kanada burjuvazisine ve polisine dair söyledikleri yazarın gözlem gücünü okurlara sezdiriyor. Normandiyalı asker emeklisi Berence, karısı Marianne ve küçük kızları Ana’yı tanıtan ilk bölümden önce, Richard Outram’in Bir Sohbetin Ardından adlı şiiriyle başlıyor kitap. Şiirin ilk dörtlüğü aslında neye dair bir roman okuyacağımızın ipucunu veriyor: 
“Yığılmış balıkların kızıl solungaçlarından sızan kızıl kan 
kuruyor kızgın rıhtımda. Doğrudur pekâlâ; 
her istediğini elde etmeyi hayal edebilir insan. 
Çoğu kişi çocuklara işkence etmiyor. Yapanlar da var ama.” 
Burası başlıklı ilk bölümde Manguel ana karakterlerin tüm duygularını bilen Tanrı anlatıcıyı tercih etmiş. Evin küçük kızı Ana’nın bir süredir evlerinde misafir kalan Mösyö Clive’e duyduğu hoşnutsuzlukla açılıyor ilk sahne. Ve sonra pat diye, Ana’nın gözü önünde, tanıdığı bir çocuk ölüveriyor, boğularak -ki boğulma meselesi romanda sürekli tekrarlanan bir metafor-. Romanın bize attığı ilk çelmelerden biri bu, daha tam olarak karakterleri tanımadan küçük bir kızın yaşamın gerçeğiyle yüzleşmesine ve “ölüm” kavramını düşünmesine tanık oluyoruz ki aslında roman bir bakıma Ana’nın duygusal gelişimini de anlatıyor.
Marianne herkese, küçük kızına bile çok uzak bir karakter. İletişimde olduğu tek kişi Arjantin’den onlarla birlikte gelen yardımcıları Rebecca. Ana’nın en sevdiği şey Rebecca’dan annesinin eskiden nasıl bir insan olduğunu dinlemek. Marianne artık aşırı derecede kilolu, hareket ederken bile zorlanan, konuşmayan, aldığı ilaçlarla da genellikle boş boş bakan biri hâline dönüştüğünden Ana’nın ona ve sevgisine duyduğu özlem okurun bayağı içini burkuyor. “Bahçenin uzak köşesinde yeşile boyalı demir bir sıra vardı ve annesi arada bir, hava serin ve berrak olduğunda oraya oturur ve lime lime olmuş bir Fransızca romanı okur ya da sessizce örgü örerdi. Bir ya da iki kez Rebecca’nın da annesinin yanına sıraya oturduğunu ve telaşlı fısıltılar halinde konuştuğunu görmüşlüğü vardı. Sanki bir şeyi ya da birini uykudan uyandırmamaya çalışıyormuş gibi, diye hatırlıyordu bu anları.”
Annesinden bulamadığı sıcaklığı Ana’ya gösteren de Rebecca olduğundan çocuğun tanık olduğu ölüme dair konuşmak ona düşüyor. Ama bu sohbet sırasında Rebecca’nın çok sevdiği erkek kardeşinin bambaşka bir biçimde boğularak öldüğü ortaya çıkıyor: “Nasıl boğuldu? Ana bekledi. Boğdular onu. Yani biri tarafından mı boğuldu? Evet. Kim? Polise çalışan adamlardan biri. Neden yaptı bunu? Jorge’yi neden mi boğdu? Çünkü Jorge adama bilmek istediği şeyi söylemedi. Adam da onun başını su dolu bir kovaya sokup orada tuttu. (...) Asıl huzur bulamayanlar boğarak öldürenlerdir.” Bu sohbetin ardından Rebecca’ya daha yakın olmak isteyen Ana onun Arjantin’den arkadaşlarıyla buluştuğunu görüyor ve bu arkadaşlarla tanışıp onları dinlediğinde hepsinin ailesinin Buenos Aires’te polisler tarafından öldürüldüğünü, bütün bu cinayetlerin arkasındaki kişinin burada yaşadığını, Rebecca ve arkadaşlarının da intikam peşinde olduğunu öğreniyor. 
İlk bölümün trajik sonundan sonra tanımaya fırsatımız olmayan Marianne’in ağzından, birinci tekil anlatımla yazılmış Orası bölümüne geçiyoruz. Orası bölümü Marianne ve Kaptan lakabıyla bilinen Berence’in tanışıp yaşadıkları şehirlerle üç alt başlığa bölünmüş: CezayirParis ve Buenos Aires. Cezayir’de doğup büyümüş Marianne küçüklüğünden itibaren yerli halka empatisiyle farklı biri olmuş. Arap kültürüne duyduğu ilgi, annesinin istediği gibi hanım hanımcık bir Fransız kızı olmak istememesi, kendi gibiler arasında hissettiği yabancılık onu 30’larına kadar evlenmemiş, çalışan, aykırı, o yıllarda özgürce ilişki yaşamaya cesaret edebilen bir genç kadın hâline getirmiş. Hiç evlenmeyeceğini düşünürken yumuşacık, düşünceli, akıllı, olgun bir erkekle tanışınca kendini önce Paris’e sonra Buenos Aires’e, en son Kanada’ya götürecek bir evliliğe adım atıyor. Paris yıllarında fotoğrafa merak saran Marianne’in kendini bulmasını ve Berence’le daha da yakınlaşmalarını okuyoruz daha çok. Buenos Aires’e düşürdüğü çocuğunun acısıyla gidiyor Marianne ama acısı ve beklentisi çok uzun sürmüyor ve Ana’yı doğuruyor. Bundan sonrası Marianne için daha politik bir yaşama evrilmek demek. Eve yardıma gelen kadınlardan dinledikleri, durmadan kaybolanlar ve birden kendisini yavaş yavaş toplanmaya başlayan Plaza de Mayo annelerinin arasında yardım etmeye çalışırken bulması... Tüm bunları yine Berence’in desteğiyle yapması ve bir gün tam olarak ne iş yaptığını bilmediği kocasının iş yerine gidip anlattıklarını duymasıyla yıkılan, paramparça olan dünyası...
Son bölümde yine Burası’na Kanada’ya dönüyor ve Berence’in Ana’ya ettiği itirafları okuyoruz. Çocukluğunu, nasıl büyüdüğünü, ne yaptığını anlatıp Ana’dan karar vermesini istiyor, onunla gelecek mi? Ve roman, Ana’nın kararıyla son buluyor..
Manguel, dünyadaki haksızlıklarla, en azından kendi tanık olduklarıyla, oldukça etkili bir biçimde hesaplaşmış. Ne edebilikten uzaklaşan bir didaktik tavır var romanında ne de yargılama. Fransa’nın Cezayir’e, orada işini bitirince Buenos Aires’e el atması, işkence taktiği dersi veren üst düzey yöneticiler, emekliliğini mutlu ve huzurlu bir sahil kasabasında geçirmeye karar veren askerler... Her şey ne kadar tanıdık.
Yazar çok bildik bir kalıbı yıkıyor aslında. Marianne’in Berence’le ilgili en ilginç anısı dikenli tellere takılmış ve martılar tarafından parçalanan kediyi kurtarmaya çalıştığında kocasının yanına bile gelememesi, bakamaması ve kusması... Ne kadar hassas bir kişiliği olduğu ilk bölümde dinlediği müzikle, okuduğu kitaplarla, Ana’yla ilgilenmesiyle okurun özellikle dikkatinin çekildiği bir karakter Berence. Gençken birlikte çalıştığı Clive’le bile mesafeli, ketum sohbetinde adalet ve vicdan konusunda söyledikleriyle hep ama hep okurda soru işareti bırakıyor: “Polis memurları gibi, başkalarına şiddet uygulayanlarla kendilerine şiddet uygulayanlar -yani benim gibi, kendilerini canlı canlı kitaplarına gömenler- cehennemin aynı katını paylaşırlar, biliyor muydun? Sen inim inim inleyen ve kan kusan yamru yumru bir ağaca dönüşeceksin, bense senin sızlayan köklerinin üzerinde kapkara dişi çoban köpekleri tarafından kovalanan biri olacağım.” Buradan tamamen vicdani bir soruya geliyoruz. Birinci dünya ülkelerinden üçüncü dünya ülkelerine gelip işkence tekniklerini öğreten, bunu neredeyse tıbbi bir ders gibi anlatanlar mıdır şiddet uygulayanlar, yoksa o öğrendiği tekniklerle yüzlerce canı alanlar mı? Hangisi daha suçludur? Ya da hangisi vicdanen daha rahattır?
İnsanı tanımak mümkün değil aslında. O çok sevdiğimiz aktör gerçekten kadına şiddet uygulamış mıdır? Son derece ilgili bir baba çocuklarını istismar ediyor olabilir mi? Diktatörler şarkı dinlerken duygulanıp ağlar mı? Emekliliğinde sahil kasabasına yerleşen darbeci general resim sanatından anlar mı? Bu roman Berence karakteriyle, bir kedinin acısına bakamayan bir adamın kurduğu sistemin acımasızlığının o çelişkili ama son derece gerçek yüzünü gösteriyor. Ve burada asıl acıyı çeken, kendini cezalandıran, kilo alan, çocuğuna bakmayı kesen, yaşayan bir ölü olan Marianne. Çünkü kocasının gerçek yüzünü gördüğü halde “Ben Onu hâla seviyorum; nasıl olduğunu anlamıyorum, ama Onu hâlâ seviyorum.” haykırışıyla kurtuluşunu tek sırdaşı Rebecca’dan bekliyor.
Alberto Manguel bu ilk romanıyla tarihle nasıl hesaplaşılır çok ustaca göstermiş. Yeşim Seber’in akıcı Türkçesiyle mutlaka okunması gereken bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi
Alberto Manguel
çev: Yeşim Seber
Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2018, 211 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Eylal 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Çerçeve ve Geçiş


Anlatanlar ve dinleyenler
Son on iki yılımın yaz aylarını bir kampta geçiriyorum. Bilenler vardır belki, kamplarda bayağı hiyerarşik bir yapı bulunur. Tüm sezon kalan karavancılar, üç beş günlüğüne gelen karavancılardan ve pek tabii ki çadırcılardan daha üst konumdadır. Yerleri ya sabitlenmiştir ya da denize yakındır. Kampın sahiplerinden sonra onların lafı sorulur, park edene, toz kaldırana, gelene geçene laf etme hakları her zaman bakîdir. 
Tabii ki sözü edilen ağır topların çoğu emeklidir, neyse ki kampımızdaki emekliler asker, polis filan değil, genellikle tiyatrocu, eczacı gibi daha rahat mesleklerin erbabı. Ben hasbelkader karavan hayalimi yirmilerimin sonlarında gerçekleştirebildiğim ve öğretmenlik sebebiyle iki ay tatil yapabildiğim için bu toplululuğa bir anda karıştım. Biraz sessizliğim, hiçbir şeye karışmayışım biraz da oğlumun o dönemki tatlılığı ve herkesin torun hasreti çekmesi sebebiyle birkaç haftalık bir test süresinden sonra sınıfı geçip kalıcı yerimi aldım.
İşte on ay hasret çektiğim, sayelerinde başka hiçbir yere gitmek istemediğim komşuluğumuz böyle doğdu. Kitap okuyorsam kimsenin yanaşmadığı ama yardıma ihtiyacım varsa herkesin koşuşturduğu pek de alışkın olmadığımız bir topluluk aslında. Sınırlara saygılı olmak toplumca pek de becerebildiğimiz bir davranış değil, ben bunu ilk kez burada yaşadım diyebilirim. Yine de tabii herkese aynı mesafede olduğum için incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden birbiriyle didişen komşularımı ayrı ayrı dinlemem gerekebiliyor. 
Bu küçük dertlerin dışında en büyük sohbetlerimizi aslında on ay boyunca yaşananlar oluşturuyor. Kaybettiğimiz komşular, kaybedilen ana-babalar, evlenen ve artık boşanan çocuklar başlıca konular. Geçirdiğimiz iki aya sığdırıyoruz bu on ayı, tabii laf lafı açıyor çocukluktan bugünlere bambaşka şeyler de konuşuluyor. İyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar, bazen göz ucuyla saate ya da hasretle kitabıma baksam da bu sohbetlerden pek çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. 
Geçtiğimiz hafta peşpeşe okuduğum iki roman işte bana dinleyici olmanın önemini anımsattı aslında. Rachel Cusk’un Çerçeve ve Geçiş adlı romanları kısacık ama yepyeni. Her iki romanda da ana karakter Faye adındaki yazar. Yine her iki romanda da Faye kocasından yeni boşanmış, Londra’ya yeni taşınmış olduğundan bahsediyor. Çerçeve daha sonraki bir zaman dilimini anlatıyor gibi dursa da aslında her iki roman da aynı izleri taşıyor. İki romandan birinin ana karakteri başkası da olabilirdi hiç fark etmez, zaten romana yepyeni dememin sebebi de bu. Faye’in yaşamının romana herhangi bir katkısı yok. Çerçeve’de Faye’in dinledikleri, Atina’ya yaratıcı yazarlık dersi vermeye giderken havaalanından önce buluştuğu zengin işadamıyla başlayıp uçak komşusuyla ve kaldığı sürece tanıştığı insanlarla sürüyor. Romanın merkezinde bir olay yok, mekân Faye’in birileriyle buluşup onları dinlediği yerler, zamanın anlatıya hiçbir katkısı yok. Faye kayıt tuşuna basılmış bir cihaz gibi dinliyor, olabildiğince az yorum yapıyor ve bizlere aktarıyor.
Geçiş’te ise Faye’in şehir dışında yaşadığı evden ayrılıp Londra’ya taşınma süreci var ama burada da tamirat süresince babalarıyla yaşamaya gitmiş çocuklar olsun, Faye’in yaşadığı zorluklar olsun birer ayrıntı. Bu kez Faye’in yeni tanıştıklarından çok eski arkadaşlarının anlattıklarını dinliyoruz. Aslında her iki roman da birer sözlü tarih çalışması gibi derinlikli, sadece olaylardan çok duygulara, politik tarihten çok aile ilişkilerine odaklanılmış.
Rachel Cusk bu anlatım biçimini bulmak için epey kafa yormuş, anlatıcının Tanrısal hâkimiyetini silip atan, merkezden olayı çıkaran, son derece incelikli hikâyelerle örülmüş bu romanlarda daha önce anılarını yazan Cusk’ın kendi yaşamından ilham aldığı besbelli ama Faye’in yaşadıkları da zaten hiçbir biçimde kurguya etki etmiyor. Çatışmasız, kahramansız bu romanlar o denli etkiledi ki beni, ince sayılabilecek, 150 sayfalık bu kitaplara anlatılanların ağırlığı sebebiyle sık sık ara verdim. Anlatan herkesin yaşamında bir trajedi var, Faye’in saçlarını boyayan kuaförün artık dışarı çıkmayı kesmesi bile öylesine detaylı aktarılıyor ki o karar yüreğime oturmuş gibi hissediyorum.
Faye’in çocuklara ve çocukluklara dair dinledikleri genellikle en yaralayıcı hikâyeler, ünlü bir yazarın dayakla geçen çocukluğunu anlatırken ettiği şu sözler gibi: “Ana babaların, çocuklarına, kimse görmüyormuş gibi davranmaları çok tuhaf” dedi. “Çocuk onların bir uzantısıymış gibi davranıyorlar: Çocukla konuştuklarında kendileriyle konuşuyorlar; çocuktan nefret ettiklerinde nefret ettikleri kendileri.” 
Faye romanlarda tarafsız dinleyiciyi temsil etse de anlatanı anlatmaya teşvik edici cümleler kuruyor ve merakı ve ilgisiyle anlatıcı-dinleyici ilişkisini farklı bir boyuta taşıyor. Kurulan o bağ sayesinde insanın bir yabancıya ya da yıllardır görmediği birine açmayacağını düşündüğümüz hayatlara konuk oluyoruz. Rachel Cusk’ın bu diyalogları tipik soru cevap biçiminde değil, mekâna, etrafındakilerin hareketlerine yedirerek vermesi ise romanların üzerlerinde çok çalışılmış metinler olduğunun kanıtı sanki.
“Birgid’e içinde hâlâ o gerçekdışılık hissinin olup olmadığını ve bu hissi ilk başta neden hissettiği hakkında ne düşündüğünü sordum. Ella dönmüş yanımızda oturuyordu, ardından Birgid’in kucağına süzüldü ve başını onun göğsüne dayayıp başparmağını emmeye başladı. Birgid dalgın dalgın onun siyah saçlarını okşarken o tuhaf gözlerini kaldırdı ve gözleri benim gözlerimle buluştu. 
‘Bu soruları sormanız hoşuma gidiyor,’ dedi, ‘ama bunları neden öğrenmek istediğinizi anlamıyorum.’”
İki romanda da dinleme fırsatı bulamadığımız, belki de en az tanıdığımız Faye’i -ki aslında Faye’i kimse tanımıyor çünkü en yakın arkadaşları bile romanların farklı yerlerinde boşanmasına ne kadar şaşırdıklarını yineliyor- umuyorum üçlemenin son romanı olan Kudos’da uzun uzun dinleriz. Çerçeve üçlemesi farklılığı, yeniliği, diliyle okunmayı hak ediyor. Çevirmen Lâle Akalın da bu dilin uzaklığını, tedirginliğini ustalıkla vermiş.

...

İşte romanları bitirdiğimde, dinlediğimi varsaydığım bu hikâyelerin ardından bir de baktım karşı komşum -belli ki uyuyamamış- bir şeyler anlatmaya geliyor. Bir tanıdığının tanıdığının ikizlerinden biri şimdilerde moda olan, tüm yüzü kaplayan deniz maskesiyle iskeleden atlayıp nefessiz kalmış, kalbi durmuş, on gün yoğun bakımda kalıp ölmüş. “Uyuyamadım.” diyor komşum, ağlamaya başlıyor, “Çocuklara bir şey olmasın.” diyor çünkü daha bir önceki gün önümüzdeki denizden başka ülkelere kaçmaya çalışırken ölüp gidenler ve bebekleri toplanmış. Birer sigara yakıyoruz. Faye’i düşünüyorum.

Banu Yıldıran Genç


*Bu yazı Ağustos 2018 tarihinde oggito.com'da yayınlanmıştır.

Övgü

Hayattan alacaklı olanlar Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin f...