Gezelim görelim


Masal gibi bir yolculuk...
Ta kasım ayında filan, şemmame oynamayı öğrenmeye çalışırken karar verdik Kürt illerini gezmeye. Küçük bir oylamadan sonra hiçbirimizin görmediği Van'dan başlamaya karar verdik ki ben zaten Sivas'ın doğusunu görmemiş bir insandım.
Ucuz uçak bileti bulundu, alındı, aylar geçti, beklenen gün geldi çattı. Hepimiz devlette öğretmen olduğumuz için birtakım dalavereler yapıldı, cumadan yola çıkıldı.
Yanımızda uçağa ilk kez binen ve korkan bir arkadaşımız vardı, inmesi zor pistlerden olduğunu öğrendiğimiz Van'a yaklaşırken, arkadaş korkuyu filan unutmuş, hayranlıkla Van Gölü manzarasını izliyordu. Yani iyi bir pilot ve muhteşem bir manzarayla başladı yolculuğumuz.
Her yerin acemisi olunuyor tabii ki, havaalanından şehre giderken biraz oyalandık, araç bulamadık, kafamız karıştı, yürümeye başladık ama sonra bir halk otobüsü Hızır gibi yanımızda bitip bizi neredeyse yoldan topladı. Bu 3 gün boyunca yaşayacağımız toplu taşıma mucizelerinin ilkiydi.
Önceden rezervasyonumuzun yapıldığı İskele Öğretmenevi'ne gittik ki öğretmenevlerinden hiç hoşlanmam, genelde de köhne bulurum. Ama bu önyargımı değiştiren bir mekân oldu burası. Temiz, düzenli, yeni, bayağı şık bir otel gibiydi.
Bavulları yerleştirip tekrar merkeze döndük. Şehri turladık, internet denen şey sağ olsun, nerelere gidebiliriz, neler yapabiliriz bakındık. Kendimizi İstanbul'da çok pahalı olan et yemeklerine şartladığımızdan tavsiye edilen Kervansaray restorana gittik. Gayet güzel ve gayet ucuz yemeğimizi yedik. Koca koca porsiyonlarla gelen kebaplar, et yemekleri için 15 liradan fazla vermedik mesela. Ayrıca daha önceden duyduğumuz üzere içecekten, mezeden, salatadan kesinlikle ücret alınmıyor. Hatta çay parası falan vermeye kalkarsanız küstürürsünüz esnafı, o kadar içtenler.
Hatta içimden “İstanbul esnafıyla rotasyon olsa keşke de hizmet nasıl bir şeymiş öğrense buradakiler.” diye geçmedi değil.
Sonra birkaç kişiden duyduğumuz “Niche Bar”a gittik. Evet, yanlış yazmadım, adı aynen bu. Akşam üzeri dört kadın oturup biralarımızı içtik, yan masada da Türkçe, Kürtçe, İngilizce konuşan kadınlı erkekli bir grup vardı. Yani annelerimizin sandığı gibi “orada” içeni falan kesmiyorlar, dövmüyorlar.
Barda çok kalamadık çünkü Feqîyê Teyran Parkı'nda Bûka Baranê belgeselinin gösterimi olacağını öğrenmiştik. Koştura koştura gittik, İnsan Hakları Derneği'nin bu güzel etkinliğine Van'da katılıyor olmaktan o kadar mutlu olmuştuk ki, masal gibi geliyordu geçirdiğimiz gün bize.


Tabii belgesel başlayınca masal kötü bir kabusa dönüştü. 90'lı yıllarda Hakkari'nin bir köyünde yaşananlar, o dönemin gençlerinin anlattıkları, gerçeğe gayet sert bir biçimde döndürdü bizi. Yine de belgeseli orada izlemek unutamayacağımız bir tesadüf oldu bizim için. İsteyenler http://rojpress.com/?p=12815 adresinden belgeselle ilgili bilgi alabilirler.
Kürt gençleri aşina tabii yaşananlara, sanırım belgesel gösteriminde duygulanıp ağlayan dört kadın bizdik. İstanbul'dan gelmiş, her ne kadar yaşananları bilseler de her seferinde etkilenmekten kendilerini alamayan dört kadın. Bizim yanaklarımızdan yaşlar süzülürken Kürt gençleri muhabbet ediyordu. Hakkari'nin bir dağındaki “Ne mutlu Türküm diyene” yazısı gösterilidiğinde yanımdaki kız “Al işte, bizim yazı!” dedi. Ne demek istediğini ertesi gün şehre bakan tepeye yazılmış aynı cümleyi görünce anlayacaktım.
Belgesel bitince kös kös döndük odalarımıza, büyülü gerçeklik yerini acıya bırakmıştı.
Ertesi sabah yine minibüslere binip Ahtamar'a gidecektik. Önce şehir merkezi, sonra Gevaş minibüsü... Bu tarifleri aldığımız şoför ve muavinler bizi neredeyse birbirlerine teslim ediyor, bize çocukmuşuz gibi ne yapacağımızı tembihliyorlardı. Biz Batılı turistler bir nevi emanettik onlar için.
Ahtamar yolu uzun, neredeyse bir saat süren yolculuk boyunca şoförümüz barışı ne kadar istediklerini, savaşın yıllarca bu coğrafyaya kaybettirdiklerini anlattı. Bizim Türk olmamızdan dolayı şehit askerlerin ölmesinin acılığından bahsetti, oysa biz aynı acıyı gerilla için de duyuyorduk, sadece “Anlıyoruz,” diyebildik, “her şeyi biliyor ve anlıyoruz”. Deprem bile önemini kaybetmişti barış sürecinde, “Barış gelsin de diyorlardı, her şey düzelir.” Bizim ulusalcı ve milliyetçilerin habire örnek verdikleri gibi “Bölünelim de bölünelim!” diyen bir kişiye bile rastlamadık. Herkes süreçten umutluydu ve her yerde dalgalanan Türk bayraklarının gölgesinde yaşamalarına rağmen kötü bir laf etmiyorlardı.
Ahtamar'a gittik, yarım saat süren tekne yolculuğu bizi mavi tura çıkmışız gibi hissettirdi, yanımızdaki turistlerle tanıştık, onlar bizden daha yerliydi, Batman'dan, Siirt'ten gelmişlerdi. Merak ettiğimiz Kürtçe sözcüklerin anlamını sorduk, öğrendik, güldük, eğlendik.
Ahtamar Adası bayağı kalabalıktı, yanına hemencecik Türk bayrağı kondurulmuş kiliseyi gezip fotoğraflar çektikten sonra ben bekçiye mum yakmak istediğimi söyledim. Bekçi benim Hıristiyan olma ihtimalimden o kadar utandı ki kulağıma sessizce “Arkada, ben size göstereyim.” dedi. O an çok çaktırmadımsa da bu gizliliğe daha sonra çok güldüm. Mumlarımı yaktım, mutluluk sarhoşluğundan olsa gerek biraz karışık ve çok dilek diledim. Hayırlısı...

Dönmeden önce iskeledeki tesiste sevdiğimiz bira markasının olduğunu görünce, yaramaz çocuklar misali, dönüş yolunu, şoförümüzün tembihlerini boşverip bir iki saat orada demlendik. Şoförümüz bizi bulup iyi miyiz diye bakmaya bile geldi. Yine ne yadırgayan oldu ne de rahatsız eden. Hatta yalnız kaldığımızda garsonumuz babasına orada sigara içirtmediğini ama bizim içebileceğimizi söyleyerek kıyak yaptı.
Döndüğümüzde günün yorgunluğu da kendini gösterdi. Odamızdaki televizyondan Reyhanlı'da olanları öğrendiğimizde masal yine kabusa dönüşecekti.
Ertesi sabah İstanbul'a dönecek olmanın, işe gidecek olmanın bedbinliğiyle yola çıktık, bu kez minibüs şoförümüz birtakım telefon konuşmaları yaparak bizi havaalanına götürecek olan otobüse emanet etti. Uçağımıza binip bir dahaki sefer Amed'e gitmeye karar vererek döndük.
















Bu gezide aldığımız kumaşları, bize kumaşları satan, başımıza puşi sarmayı öğreten Kerem Amca'yı, her yerde neredeyse zorla içirilen çayları ve “Hele bir çay iç” cümlesini, cevizli ballı kaymaklı kahvaltısıyla Kahvaltıcı Fevzi'yi ve muhteşem etkinliklere ev sahipliği yapan Feqîyê Teyran Parkı'nı özellikle unutmayacağız. Ayrıca biliyoruz Van Gölü değil Van Denizi!

Banu Yıldıran
*fotoğraflar için Ahu Özsavaş'a ve Esra Sokullu'ya teşekkürler...

2 yorum:

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...