11 Haziran 2018 Pazartesi

Deniz Bize İyi Gelecek


Yalnızlıklar ve hastalıklar
Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından yayımlandı. İlk kitabı Ağaçlar Yanıyor’la arasında dört seneye yakın bir zaman var. Bu aralar ritüellerimi bozuyor ve farklı okumalar deniyorum. O nedenle Özlem Akıncı’nın önce son sonra ilk kitabını okudum. Aslında böylesi de iyiymiş diyebilirim, yazarın ne denli geliştiğini anlamak için doğru bir yöntem olabilir.
Deniz Bize İyi Gelecek’te kendine daha çok güvenen bir Özlem Akıncı, bu nedenle ayakları daha yere basan, daha net öyküler var. Kitaba genel olarak bir yalnızlık duygusu hâkim, anlatılan karakterlerin içinde bulundukları koşullara, yaşamlara göre değişiklik göstermeyen bir yalnızlık. Kimisi evliyken bu yalnızlığı yaşıyor, kimi arkadaşlarıyla... Bazısı bilerek ve isteyerek bunu seçtiğinin farkındayken bazısı ana-babasının yanındayken bile bu duyguyla boğuşmanın kaygısını çekiyor. İlk öykü Örtülü Dinamikler’de de kitabın bir başka öyküsü Yakınlık’ta da orta yaşa, annesinin bir zamanlar olduğu yaşa gelmiş ve bugüne dek aslında onu ne kadar tanıdığını pek de düşünmemiş iki karakter var. Bu duygu gençliği deviren herkesin aşina olduğu, anneler artık “annelik”ten çıkıp da farklı bir role bürünmeye başladığında uç veren bir duygu sanıyorum. Örtülü Dinamikler’de kocasının ölümünden yıllar sonra evlenmek isteyen bir anne ve bunun çok mantıklı olduğunu kabullenen ama içten içe bunu reddeden orta yaştaki çocuğun çatışması ustalıkla verilmiş. Öykünün sonundaki hırsını başkalarından çıkarma hâli ise incelikli detayları ve doğal anlatımıyla dikkat çekiyor.
Yakınlık öyküsünde ise hastalanan annesine bakmak durumunda kalan büyümüş bir çocuğun annesini aslında hiç tanımamasıyla yüzleşmesi var. Özlem Akıncı hepimizin yaşadığı ama farkına varmadığımız ya da dillendirmediğimiz duyguları büyük bir dikkatle gözlemleyip müthiş detaylarla dile dökmüş, çünkü şu yazdıklarının aynısını geçen yaz hastanede babama refakat ederken yaşadım: “Kaşığın ucunu açık ağzına dayadım. Önceden dikkat etmediğim ayrıntılarına baktıkça ilk kez görüyormuşum duygusuna kapıldım. Dudaklarıyla sıyırıp yuttu çorbayı. Boğazından yutkunma hareketiyle geçişini gördüm. Ağzını yeniden açtı, bir kaşık daha verdim. Seyrek saç tellerinin deriden çıktığı gözeneklere baktım. Sanıyordum ki annemin hayatı bizdik, eviydi, o kadar. Ne geçmişi vardı ne âşık olmuştu ne genç ne çocuk. Onu tanımıyorum bile. Ağzının kenarını sildim. Uzanıp peçeteyi aldı. Serum hortumları elinin hareketiyle kıpırdadı.”
Kitapta en sevdiğim öykülerden biri Sonra Derya oldu. Yaşattığı macera duygusu ve yine tabii ki ince detaylar, seçilen sözcüklerle kadın arkadaşların hep beraber çıktıkları yolculuğu havasıyla, suyuyla, topraktaki sesiyle yaşamamızı sağlıyor. Öykünün en önemli kişilerinden Tomris, ki daha sonra kendisiyle başka bir öyküde, Bir Tomris Vardı’da karşılaşacağız, güçlü, farklı bir kadın figürü çiziyor. Arkadaşlarını toplayıp çıkardığı o yolculuğun sonunda ise öykünün başına, Tomris’in bir sözüne dönüyoruz: “Cesur olmayan kadınlar, derdi. Korkak kadınlar yani, derdik bir ağızdan. Hayır, derdi. Söylediğim kesinlikle başka, cesur olmayan kadınlar.” Gerçekten de bu öyküdeki Derya olsun, Otel öyküsünün kadın karakteri olsun, yine etrafımızda bildiğimiz onlarca kadın olsun, bize “cesur olmayan kadınlar”ı olanca açıklığıyla kavratıyor. Öyküde kadınların zorlu patikalardan denize inerlerken betimlenmesi “Derya uslu bir hışırtıyla kaydığında bile saygın tören havası dağılmıyor.” ya da denize ulaştıklarındaki hâllerinin anlatımı “Yumurtadan çıkmış yavrular gibi, kıyıya ulaşan kendine yer buldu.” okura Özlem Akıncı’nın ustalıklı sözcük seçimi ve yaratıcı benzetmeleri hakkında fikir verebilir.
Hepimizin yaşadığı ama dile dökemediği ayrıntılar, duygular demiştim, Bir Tomris Vardı öyküsünde de anlatıcının ölenin ardından hissettiği üzüntü bir yandan yapılması gereken ritüellere katılamamasının çaresizliği bir yandan, Akıncı yine yüreğimize çöreklenmiş bir duyguyu anımsatıyor: “Geride kalmanın kıyıcılığını çocuklar iyi bilir. Akşamüstü çağırmak için birisinin kapısını çalarsın. Kapıyı açan anne seni görünce şaşırır, Yavrum haberin yok mu, der, onlar oynuyor şu karşı evde. Duyduğunda yüzün kızarır. Kaldırımın kenarına oturup süklüm püklüm kalırsın o küçücük boyunla. Kumdan tepeler yaparsın.” 
Kitaptaki öykülerde tekrarlanan bir diğer izlek hastalık. Hastadan çok hastanın etrafındakilere odaklanıyor Özlem Akıncı, onların hastayla ilişkisini, geçmişlerini didiklerken bir biçimde bahsettiğim iki izleği de kaynaştırmış oluyor, hastalık ve yalnızlık; bazen hastalığın yol açtığı yalnızlık, bazense yalnızlığın yol açtığı hastalık.
Kitabı anne ve babasına ithaf etmiş Özlem Akıncı. Son yıllarda ben de babamla rolleri değiştiğim için, benim ebeveyn, onunsa çocuk olmasına alışamayan ve içinden isyan eden biri olarak hem öyküleri çok sevdim, hem de sanırım yazarı çok iyi anladım.

Banu Yıldıran Genç

Deniz Bize İyi Gelecek
Özlem Akıncı
Notos Kitap, Şubat 2018, 107 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mayıs 2018 sayısında yayımlanmıştır.

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bir Kırık Segâh


Hem düne hem bugüne ait öyküler...
Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çekmişti. Birçok dergide, internet sitesinde ve sosyal medyada öykülerinin, dilinin inceliğinden bahsedilirken, ilk kitabını geç yaşta yayımlayan bir yazar olduğuna da değiniliyordu.
Arayı çok uzatmadan yeni öykülerini Bir Kırık Segâh adıyla kitaplaştırdı Kâmil Erdem. Yaşın, erken veya geç sözcüklerinin edebiyatta hiçbir önemi olmadığını bir kez dana kanıtlayan öyküler bunlar. Açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı okumak aklımdayken zamansızlık ve araya başka kitapların girmesi nedeniyle Şu Yağmur Bir Yağsa’yı okumayı daha ileri bir tarihe ertelemiştim. Öyle de kaldı. Bu nedenle Bir Kırık Segâh’ı gördüğümde hiç ertelemeden okumaya karar verdim ve iyi ki de öyle yapmışım.
Kâmil Erdem ilk kitabını geç yaşında yayımlasa da dilini, anlatımını oluşturmaya, olgunlaştırmaya belli ki çok zaman harcamış. Öykülerde karakterine göre biçimlenen dili -bazen eski İstanbullu, bazen 70’lerde Türkoloji öğrencisi, bazen dindar bir belediye çalışanı, bazen yaşlanmaya başlamış bir Ege çiftçisi- doğallığıyla okuru hayran bırakıyor. Bunun yanında öykülerinin yine içeriğine bağlı olarak bazen iç monologlarla, bazen tutuk diyaloglarla, bazen de sular gibi çağıldayan detaylarla kurduğu akışı ne denli uğraşıldığını gösteriyor. Pazartesi öyküsünde seçilen fiil kipinin bile yabancılaşmanın anlatımını ne denli üst seviyelere taşıdığına şahit olmak, öykünün gerçekten de romandansa şiirin kardeşi olduğunu anımsatırcasına tek bir sözcükle kuruluveren dünyası, edebiyatın çokça emek isteyen bir sanat olduğunu anımsatıyor bizlere.
Kitabın ilk öyküsü Menfez’de büyükşehirlerden birinde yerin altındaki bir metro istasyonundaki kart dolum merkezinde çalışan Erol’la tanışıyoruz. Erol, kendine koyduğu adla İbrahim, bol amcalı, abili, yengeli, eltili muhafazakâr bir ailede doğmuş, küçük yaşta yatılı yollanıp hocalarla hacılarla büyümüş dini bütün biri. İşyerinde yaşadığı haksızlıklar, söz verildiği hâlde yemeğe bile çıkamaması, insanlık dışı bir biçimde günde on altı saat çalışması yüzünden sistemi, amirlerini, emirleri sorgulama raddesine gelmiş ama bunu yapacak cesareti kendine bulamayan bir aykırı karakter. İsyan edemeyip, herkesin birbirinden şüphelendiği bir dönemde kimseyle konuşamayıp kendince hayallerle avunuyor İbrahim. “Ardından şu beni ve bizi on altı saat çalıştırıp, metronun raylarına karşı tenhada el kol hareketi yapmaktan öteye gitmememizi Tanrı’nın bir lûtfu olarak kabul eden, göbeği baseni biraz büyüdüğü için ve gut, tansiyon, nefes darlığı gibi zarif illetler yüzünden çağa özgü mazeretler üreterek namaz eda etmekten de kaçınan ama neredeyse tümü, mahallenin seyahat acenteleriyle umreye gitmiş, eşlerini de göndermiş ve sekiz saatlik mesai bitiminde, park yerindeki jiplerine çilekeş bir tavırla yürüyen amirlerimizin örneğin güçlü bir depremde bizimle birlikte öte dünyaya ulaşmaları halinde, o koca yıkımı ve ayağa kalkmayı içeren meydanda, şaşkın, çaresiz bakışlarla dolaşıp durması!” İnandıklarının ihanetine uğramanın, yalnızlaşmanın, kimseye sığınamamanın, arada kalmışlığın öyküsü anlatılmış Menfez’de.
Yine güncele, yaşadığımız günlere dair ama şiirselliğinden, arka kapakta yazıldığı üzere nahifliğinden hiç ödün vermeyen Ahlat Altı, en sevdiğim öykü oldu. Bir Ege kasabasında kendi kendine dünü, bugünü, eline almadığı sazını, uzunca zamandır söylemediği sözünü düşünen eskinin devlet fabrikasının şoförü, şimdinin dolmuş şoförü isimsiz anlatıcının ahlat ağacı altındaki iç sesiyle başlıyor öykü. Onun düşünceleriyle beraber biz de son yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını, direncimizi artıran her umutlu olaydan sonra daha da dibe batmamızı görüyoruz içten içe. “Devletimiz fabrikamı satacağım diye tutturdukta, biz de kapıya konuldukta, bu Veysel Dayı’nın oğlu Arif, ki neredense bir sarışınlık bulaşmıştı bu Arif’e, iri kıyımdı, gözü pekti, önayak olmuştu da direnme mirenme yapmıştık.” diye anımsanan o güzel günler... Greve başlama, halaylar, davullar, çevre illerden ziyarete gelenler, köylülerin yolladığı yemekler, sazlar, türküler derken “... her şey devlete çarpıp tuzla buz oldu. Polis oldu, nezaret oldu, hâkimin seyrek beyaz bıyığı oldu.” Artık eski patronu sayesinde dolmuş şoförlüğü yapsa da eski günler, fabrikası, kamyonu “kınalısı” sık sık hatırına düşer anlatıcının. Şimdinin, o güzel günlerden sonra yaşanan dönemin özeti ise dolmuşuyla köye dönerken yaşadığında yatıyor: “Polis var, kavşağa yakın, durduruyorlar araçları. Polis deyince, Eğik Necmettin geliyor aklıma. Çadırımızı yıktırmamak için başka hiçbir şey yapmadan, kollarını açıp önünde durması, üstüne çullanmaları, yerde tekmelemeleri. Kimse kimseye güvenemesin, bir zayıf insan bir koca devlete güvenemesin geliyor aklıma o kara sonbahardan bu yana. Fabrikanın kapısı, çadır, Arif geliyor aklıma, Arif’e su götürüşümüz birbuçukluk pet şişede, nezaret parmaklıklarının ardında, kaşı yarılmış.” İşte küçük bir kasabada yaşananlar bizim son yıllarımızı özetlerken, hem anlatımdaki şiirsellik, hem duygulardaki incelik, hem de öykünün sonunda her şeye ama her şeye rağmen bir bebeğin doğumuna söylenen türküler, Çökertme’deki “teslim olmayalım” kısmının üç dört kere tekrarı bir damla gözyaşı olup akıyor gözlerimden.
Kâmil Erdem umarım ki daha uzun yıllar yazsın, onun öykülerinde hem bugünü hem dünü yaşayalım. Bazen bir eski İstanbul hanımefendisinin terennüm ettiği Klasik Türk Musikisi parçasını, bazen halk ozanlarından deyişleri, manileri okuyalım, Datça’nın payam derdine düşmüş köylüsünün de ömrünün aylarını, yıllarını taksite bağlayan, güvenlikli site sakini plaza çalışanının da endişesine ortak olalım.

Banu Yıldıran Genç

Kâmil Erdem, Bir Kırık Segâh, Sel Yayınları, Şubat 2018, 135 s.
* Bu yazı Notos'un 69. sayısında yayımlanmıştır.

4 Mayıs 2018 Cuma

Naif. Süper


İnsanı mutlu eden küçük şeyler...
İskandinav ülkelerinin sadeliği, farklı mizahı ve yenilikçi biçemiyle dikkat çeken romanlarından biri daha karşımızda. Norveçli Erlend Loe’den Naif. Süper. Ülkemizde Erlend Loe’yi öncelikle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Doppler adlı romanıyla tanıdık. Naif. Süper ise ilk olarak 1996 yılında yayımlanmış ve yazarın en popüler romanlarından biri olarak biliniyor. 
Naif. Süper yirmi beş yaşındaki bir gencin dibe vuruşuyla başlıyor diyebiliriz. Yazarla aynı adı taşıyan Erlend, romanın da anlatıcısı. Kısa bölümlerle ilerleyen romanda pek çok farklı anlatım tekniği ve görsel de kullanılmış. Bir kere kahramanımızın en sevdiği şey liste yapmak. Her şeyin listesini yaparak kendini rahatlatıyor, ki bunun bulaşıcı bir tarafı olduğuna da emin olabilirsiniz, Listeler dışında mektuplar, kütüphanelerden araştırma sayfalarının çıktıları, fakslar aynen yazıldıkları biçimde romanda yer alıyor, bu da zaten farklı olan okuma sürecini daha da eğlenceli hâle getiriyor.
Yirmi beş yaşına bastığı gün ne olduğunu anlayamadığı bir biçimde abisinin omzunda ağlayan ve yaşamın anlamsızlığını sorgulamaya başlayan Erlend’e abisi bir teklifte bulunur. İki ay boyunca yurt dışında olacağından kardeşi onun evine taşınacak ve çekilmesi gereken fakslarla ilgilenecektir. Erlend bu teklifi heyecanla karşılar, hemen evini boşaltıp neyi var neyi yoksa satar, yüksek lisansına ara verir, bisikletiyle abisinin evine yollanır.
Hayatını oldukça basit sözlerle anlatabilme gibi bir yeteneğe sahip kahramanımız. “İki arkadaşım var. Biri iyi, biri kötü. Bir de abim var. O, benim kadar sevimli olmasa da idare eder.” Günlük tutar gibi yazılmış bölümlerde Erlend canının sıkıntısını geçirmek için oyalanacak şeyler arar, önce bir top alır, geceleri kimse görmezken saatlerce duvara atıp tutar ama yine de tam olarak geçmez sıkıntısı, sanki hep eksik bir şeyler vardır. En sonunda bir oyuncakçıda tam olarak aradığını bulur: Brio marka çakma tahtası. Çocukluğundan anımsadığı bu oyuncak ona en zor zamanlarında, özellikle de evde bulduğu “zaman, evren ve her şey” hakkındaki kitabı okuduğunda yardımcı olur. Bu kitap sayesinde zamanın gizini çözeceğini sanarken kitaptaki bilgiler yüzünden iyice sinirleri bozulmaya başlamış, yaşamın sonsuzluğundansa sonuna odaklandığını fark etmiştir. Her şeye iyi gelen çakma tahtası, abisinin daveti üzerine Erlend’le New York’a kadar gider. Abisinin bavuldan çıkan çakma tahtasına tepkisi ise farklıdır: “İyi niyetli olduğundan hiç kuşkum yok ama fazla ileri gittiğini düşünüyorum. Örneğin çakma tahtam hakkında bir şey duymak istemiyormuş. Hiçbir şekilde. Beni onunla yakalarsa kırarmış tahtayı. Çakma işini gizli gizli yapmam gerekecek. Çok aşağılayıcı. Her şeye rağmen yetişkinim ben. Yetişkinler gizli saklı tahta çakmak zorunda olmamalı. Sorunlarımla olgun bir şekilde baş etmek istiyorum ancak abim engel oluyor.” 
Yukarıdaki alıntı Erlend Loe’nin kurduğu dilin doğallığı ve insanı sürekli gülümseten sağlam ironisi hakkında bir fikir veriyor. Sorunlarıyla baş etmeye çalışan kahramanımız, New York’ta geçirdiği günlerde kendisi kadar sevimli olmadığını düşündüğü abisinin hiç de fena bir insan olmadığını keşfeder. Eskisi kadar canı sıkılmıyor, değişiklikten korkmuyor, zaman üzerine korkunç şeyler düşünmüyordur. Hatta abisinin eski kız arkadaşından ve pişmanlıklarından konuştukları bir günün sonu hepimizin kalbini ısıtır. “Onun için üzüldüm. Kalkıp çakma tahtasını getirdim ve dikkatlice önündeki masaya bıraktım. Sonra çekici verdim eline. Çekici aldığında bana soru soran gözlerle baktı, ben de yavaşça başımı salladım. Sonra çakmaya başladı. Sakin ve sade bir ritimle tüm çubukları çaktı, tahtayı birkaç kez ters yüz etti. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Abim çubukları çakarken birbirimize çok yakın olduğumuzu hissettim.”
Amerika gezisi ve gezinin hemen öncesinde tanıştığı Lise sayesinde düştüğü çukurdan çıkmaya başlayan Erlend, o kadar tatlı ve gerçekten “naif” bir karakter ki yanımızda olsa sıkı sıkı sarılırız sanki. İnsanlara, hayvanlara, çocuklara ve doğaya bakışıyla iyiliğinden adımız kadar emin olduğumuz biri karşımızdaki. Kapitalizmin merkezi New York’ta aklına gelen müthiş bir fikirle zengin olacağını düşünüyor, o fikrin minik dostu Børre’ye Küçük Kurbağa şarkısını söyleteceği bir telefon kaydı olması ise bizi hem hüzünlendiriyor hem de hayatı böyle saf insanların yaşanır kıldığına ikna ediyor. Kendisini kötü hissedenlerin arayacağı ve dinleyeceği, çocuk sesinden çocuk şarkıları... Kime iyi gelmez ki? 
Roman bittiğinde gülümsüyor olabiliriz çünkü aynen Erlend’in şu söylediklerini hissedeceğiz: “Tüm bu insanları sevmeye başladığımı hissediyorum. Onları anlıyorum. Tabii ki yolda yürümeleri gerekiyor, başka yerlere gitmeleri gerek. Her yerde aynı şeyler geçerli. Bu işte hepimiz beraberiz diye düşünüyorum. Dayanın. Her şey iyi olacak.”
Erlend Loe’nin yaratıcılığı, çocuk kitapları yazdığı için ustaca kullandığı sadeliği, basitliği, zeki mizahı hepimize iyi gelecek. Dilek Başak’ın tüm bunları yansıtan kusursuz çevirisini de anmadan geçmeyelim.

Banu Yıldıran Genç

Erlend Loe
çev: Dilek Başak
Naif. Süper
Siren Yayınları, Mart 2018, 209 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Nisan 2018'de yayımlanmıştır.

13 Nisan 2018 Cuma

Sular Çekilirken


Anneler, babalar ve çocukları...
Uzunca bir süredir beğeniyle takip ettiğim Kafka Kitap geçtiğimiz aylarda İngiliz yazar Sarah Moss’un yurt dışında oldukça ses getiren son romanı Sular Çekilirken’i yayımlayınca tabii ki hemen okudum. “Küçücük bir olaydan koca bir roman nasıl yazılır?” diye bir soru sorulsa, cevap vermek yerine bu romanı okutmak yeğlenebilir. Sarah Moss okuldaki herhangi bir günde kalbi dört dakikalığına sebepsiz bir biçimde duran Miriam’ı merkeze alırken, onun etrafında dolanarak yorgun bir evlilikten ana-baba olmaya kadar birçok sorunu masaya yatırmış diyebilirim. Yazarın ustalığı aslında kitabın girişinde belli oluyor, ilk bölüm son yıllarda okuduğum en iyi roman başlangıçlarından biriydi sanırım. 
Olayların Miriam’ın babası Adam tarafından aktarılması ve bu denli ustaca bir erkek “iç sesi” oluşturulması da dikkat çekici. Adam, bize farklı gelebilecek bir baba; evden çalışıyor, haftada bir yedek öğretim görevlisi kontenjanından üniversiteye ders vermeye gidiyor, pek de bir şey kazanmıyor, çocuklarını o büyütmüş, evde bulaşık-çamaşır-yemek ve düzenden o sorumlu çünkü evde çok çalışan ve evi geçindiren kişi karısı Emma. İşin ilginç tarafı biz Türkiye’de bu düzenin değişik olduğunu düşünüyoruz sanırdım ama romanda Adam’ın iç sesini okudukça gelişmiş sandığımız ülkelerde de erkeğin çalışmaması, çoçuk büyütmesinin alışılmadık olduğunu öğrendim. Adam kızları okula bırakırken, okuldan alırken, yıllarca süren çocuk doğum günlerinde hep garipsendiğini hissetmiş, diğer annelerin meraklı bakışlarından uzak durabilmek için bu gibi durumlarda başını telefondan kaldırmamayı çözüm olarak bulmuş. Miriam’ın ne olduğu bir türlü bulunamayan hastalığı boyunca Emma’yla giderek uzaklaşmalarını sorgulayan, sürekli kendi kendine bunun kavgasını eden, söylenmeyen sözleri kafasında büyüten, aslında sorun etmediğini sansa da ev babalığının içinde ne büyük bir kompleks olduğunu keşfeden bir erkek Adam.
Anlatıcının farklılığından öte Sarah Moss alıştığımız rolleri de paramparça ederek normalde derdini anlatan, konuşan, yeri gelince ağlayan, panikleyen, bağıran kadının yerine Miriam’ın hastalığıyla içe kapanan, kendini daha çok işine veren, yemek yemeyi kesip zayıflayan, hiç konuşmayan bir anneyi koyuyor. Kadından beklediğimiz tüm bu davranışları erkek gösteriyor. Yazar okurun algısıyla da müthiş bir biçimde oynamış, hatta şunu açıklıkla söyleyebilirim romanı okudukça toplumdan ne denli farklı düşündüğümü sanırsam sanayım, yerleşik anne-baba, kadın-erkek algısının benim için hâlâ geçerli olduğunu anladım.
Sular Çekilirken ana-baba olmanın romanı demiştim. Bu cümleyi günümüzde ana-baba olmak diye genişletebiliriz çünkü sosyal medyadan, kişisel gelişim kitaplarından, televizyondan, ana-babaların üzerine bu konuyla ilgili bombardıman yağıyor. Organiğinden, oyunundan, kaliteli zamanından başlayarak sürekli didaktik sözlerle uyarılan bir çağdayız, bunun en rahat ana-babayı bile kendini yetersiz hissettirecek boyutta olduğu artık bilinen bir gerçek. Adam da yaşadığı panikle, Miriam’ın hastaneden çıkmasına bile sevinememesi, onu sonsuza kadar kollamak istemesiyle modern ebeveynliğe bir örnek oluşturuyor. “Mim’in ömrünün sonuna dek ya da en azından benimkinin sonuna dek monitörlere bağlı kalmasını istiyorum, ayrıca üç sene sonra bir yere gitmeyecek, burada bizimle yaşayabilir, böylece ben onun nefeslerini dinleyebilirim, o da bir saat mesafedeki beş mükemmel üniversiteden birine devam edebilir, onu seve seve okula götürürüm, oradaki derslerin verildiği amfilerin dışında seve seve beklerim.” 
Romanda tüm bu gelgiti, Adam’la Emma’nın konuşulamadığı için çözülemeyen uzaklaşmasını, üstüne titrendikçe gerilen Miriam’ın ergenliğini yatıştıran, masal kahramanı gibi bir karakter var: Adam’ın babası Eli. Eli’ın yaşam hikâyesi de romanın başka bir boyutunu oluşturuyor. Avusturya’dan Amerika’ya göç etmiş Yahudi ana-babanın, 60’lı yıllarda otostopla gezip komünlerde yaşamaya başlayan tek oğlu Eli. Yine bir komünde tanıştığı Helena’ya âşık olup köklerinin kıtasına, İngiltere’ye dönmüş, oğulları Adam daha küçükken usta bir yüzücü olan Helena’nın nedensizce denizde boğulmasıyla dul kalmış bir adam. Miriam’ın haberini alıp hastaneye gelmesinden romanın sonuna dek yatıştırıcı, birleştirici, sakinleştirici dede rolünü öylesine mükemmel bir biçimde yerine getiriyor ki, kendi yaşamını anlattığı bölümler romanın en hoş bölümleri haline geliyor. Bizim panik hâlinde yapmaya çalıştığımız ebeveynliğin doğal hâli sanki onunki. 
Roman üç koldan ilerliyor. Ana hikâye Miriam’ın hastalık süreciyken, dede Eli’ın torunlarına anlattığı yaşamı bir diğer kolu oluşturuyor. Adam’ın hazırladığı bir kitabın hazırlık çalışması ise romanın son kolu. Coventry Katedrali’nin İkinci Dünya Savaşı’nda yıkılmasını ve yeniden yapım sürecini anlatan Adam, bombaları, şehrin hâlini, ölenleri düşündükçe aslında bir yandan da dünya üzerinde hâlâ savaşlarla, yıkımlarla dolu ülkeler ve bu ülkelerden kaçmaya çalışırken ölen binlerce çocuk olduğunu anımsayıp kendi sorununun küçüklüğünü fark ediyor. Katedralin yıkılışı ve yapımı da kitap içinde kitap oluştururcasına, okurda merak uyandıracak bir biçimde aktarılmış. Kitabı okurken internette bayağı bir Coventry araştırması yapacağınıza emin olabilirsiniz.
Sular Çekilirken’in asıl ekseni ana-babalık ama Adam’ın iç sesi ve durmadan akan düşünceleri sayesinde o kadar çok şey öğreniyoruz ki... Memleketin dertleri sandığımız çoğu şeyin İngiltere’nin de derdi olması, bozulan sağlık sistemi, betonlaşma, korkunç yapılar, sokağa çıkamayan çocuklar, akademinin içinin boşalması gibi bizimkilerle aynı sorunlar beni hem şaşırttı hem de “yalnız değiliz” duygusu uyandırdı.
Sarah Moss, günümüz dünyasının, politikasının, tarihin ve en çok korktuğumuz duyguların harmanlandığı etkileyici bir romanı olanca sakinliğiyle yazmış. Sonunda, roman boyunca suskun bir karakter olan Emma’nın dayanamayıp ağladığında söyledikleri bizim söylemek istediklerimizin aynısı oluyor: “Hayır, dedi, hayır, ikisini de kaybetmek istemiyorum, istemiyorum, onlardan daha uzun yaşamak istemiyorum...” Romanı okuma süreci benim sıralı ölüm kavramının ne kadar doğru olduğunu tekrar anlamamı sağladı ve tabii bir de hiç durmadan önce çocuğumu sonra ana-babamı sarıp sarmalama isteği duymamı.
Neyse ki her zaman bir adım önde olmayı başaran İngiliz edebiyatını Seda Çıngay Mellor gibi çevirmenler sayesinde, ana dilimizde okusak bu kadar doğal olurdu diyebileceğimiz bir biçimde, hızla takip edebiliyoruz. Umarım bol ödüllü yazar Sarah Moss’un önceki romanlarını da okuyabiliriz.

Banu Yıldıran Genç

Sular Çekilirken
Sarah Moss
çev: Seda Çıngay Mellor
Kafka Kitap, Ocak 2018, 376 s.
* Bu yazının kısa versiyonu Hürriyet Kitap Sanat'ta 6 Nisan 2017 tarihinde yayımlanmıştır.

30 Mart 2018 Cuma

Doğal Roman


Tuvalet, sinek ve diğer şeyler...
“Hayatım roman.” cümlesinin edebiyatta nasıl bir karşılığı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Ya da bu romanı yazmaya çalışsanız nasıl bir yol izleyeceğinizi biliyor musunuz? Georgi Gospodinov’un Doğal Roman’ını okuduktan sonra bu sorulara cevap verebilmek gözüme çok daha zor göründü. Normalde doğrusal bir çizgiymişçesine düşünülen yaşamların aslında parça parça gerçekliklerden, iç içe geçmiş halkalardan, zamanı kıran, büken tesadüflerden oluştuğunu bazen duygusal bir tonla, bazense çok komik bir biçimde anlatıyor Gospodinov. Bunun yanında yaşamın en önemli ve kişisel kesitleri olmadan, mesela kaba bir hesapla yaşamımızın yüz gününün geçtiği düşünülen tuvaleti edebiyatın dışında bırakarak anlatacaklarımızın ne kadar “doğal” olabileceğini de sorgulatıyor bize.
Yazar bir söyleşisinde bu roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Büyük klasik romanların başlangıçlarını (adeta simya aracılığıyla) birbirine katan anlatıcı, kendi kendine yaratılan, bir yazarın aracılığı olmadan kendi kendine yazılan bir roman elde etmek istiyor. Bana izin veren bir etken gibi hissettiğim diğer şey de, romanı yazmaya başladığım 1998 yılında otuz yaşında ve yeni boşanmış olmamdı. Romanda anlatıcının telefonsuz bir odada aylarca yaşamasının benim için kişisel, otobiyografik bir karşılığı vardı. İşte böyle herkesten kaçtığım tuhaf bir dönemde defterlerimi çıkardım –on beş kadar vardı– ve sayfalara rasgele dağılmış notları yansıtan bir roman yazmak istedim.”
Romanın merkezinde kendisi de bir yazar olan anlatıcının karısıyla boşanma süreci yer alıyor. Parça parça bölümlerden -deftere alınmış notlardan da diyebiliriz- anladığımız kadarıyla birkaç yıllık mutlu bir birlikteliğin ardından nedensiz bir biçimde kavga etmeye, bir süre sonra ise neredeyse apayrı hayatlar yaşamaya başlamış bir çift karşımızdaki. Sonra iki kedi sahipleniyorlar ama çocukların evlilikleri kurtaramadığı gibi kediler de bunu yapamıyor ve Ema başka bir adamdan hamile kalıyor. Karnı belirginleşmeye başlamışken resmi olarak boşanıp sonraki aylarda da birlikte yaşamayı sürdürüyorlar, her ikisinde de bitmek bilmeyen bir atalet hâli söz konusu, anlatıcı hiçbir şey yazamaz, okuyamaz durumda, Ema da boşandığı adama “git” diyemiyor. Neyse ki bir gün anlatıcı artık kendisine ayrı bir hayat kurması gerektiğini kesin olarak fark ediyor ve aynı sokakta başka bir eve taşınıyor. 
Okur olarak biz evliliği parça parça sahneler biçiminde takip ediyoruz. Anlatıcı kâh çocukluğuna, kâh Ema’yla tanışmasına dönerek doğrusal olmayan yaşamını birbirini takip etmeyen bölümlerle aktarıyor. Hatta bu parçalanmış çizgide geleceği, anlatıcının sonunu bile öğreniyoruz. Bazen başkaları karışıyor lafa, anlatıcının öykülerinden bölümler yer alıyor, romanın en başındaki bir not ilerideki bir âna bağlanıyor, bazense anlayabilmek için geri dönmek gerekiyor. Böylelikle doğal bir romanın, insan yaşamına benzer bir romanın aslında nasıl olacağının ipucu veriliyor biz okurlara. 
Gospodinov olanca açıklığıyla bunu da şöyle aktarıyor: “Eleştirmenlerden bazıları ‘doğal’ teriminin çift anlamlı ve ironik kullanıldığını söylüyor, edebiyatın doğal olmasının imkânsızlığını –bu metnin ikincil karakterini, postmodern stratejilerini– göstermek için. Bu muhtemelen doğru. ‘Doğal roman’ tamlamasında bir paradoks, bir çelişki var, neredeyse bir oksimoron. Romanın hiçbir yeri doğal ya da kendiliğinden yaratılmış değil. Ama diğer yandan aynı imkânsız doğallık hayali kitabın içinde var.”
Romanda anlatıcının boşanması ve sonrasında her ne kadar kendi kendine söz verse de bir türlü hayatını rayına oturtamaması, anılarla beslediği evliliği, romanın duygusal yönünü oluşturuyor. Gerçekten de bu kadar parçalı, duygusallıktan özellikle kaçınarak yazılmış gibi görünen, birbiriyle alâkasız bölümlerin ardından son derece acı bir ayrılık kalıyor aklımızda. Yazar bunu klasik romandan bambaşka bir form kullanarak hissettirebiliyor. Bu da aslında bu kadar farklı bir romanın birçok dile çevrilmesi ve beklenmeyen bir ilgi görmesini açıklıyor aslında.
Romandaki öteki doğallığın karşılığı ise daha eğlenceli bölümlerde yatıyor. Edebiyattan itinayla uzak tutulan tuvalet bölümleri hemen hemen hepimizin hafif sarhoşken ve hemcinslerimizle edebileceğimiz muhabbetlerden oluşuyor. Tuvaletten ayrı düşünemeyeceğimiz sinek kısmı ise daha da eğlenceli. Anlatıcının sineklerle yaptığı öğle sonrası muhabbetleri, sineğin bu muhabbetlerin kaleme alınmasına tepkisi, anlatıcıyla beraber ‘68 yılının güzelliğine yaktıkları ağıtlar ve kitabın sonuna doğru her şey iyice birbirine karışmışken, varlığı ve Tanrı’yı sorgulayan anlatıcının doğa bilimlerine kafayı takıp yazdığı Sineklerin İncili, Gospodinov’un zekâ dolu mizahından parçalar sunuyor. Sineklerin İncili, insanların İncil’iyle hemen hemen aynı: “Geride kalan her şeyi göz verdi, göz tarafından yaratılmayan hiçbir şey yoktu. Göz ışık buyurdu ve [ışık] oldu. Gökyüzünü ve yeryüzünü buyurdu ve gökyüzü ile yeryüzünü gördü. Sonra da canlı hayvanlar, insanlar ve dışkı buyurdu ve canlı hayvan, insan ve dışkı gördü. Ve [göz] bu güzel dedi ve onların yanına uçtu. Böylece [Tanrı] sinekleri kendi suretinde yarattı. Ve onları yarattıktan sonra onları kutsadı: ‘Verimli olun, çoğalın,’ dedi.”
Bu parçalanmışlık, araya giren öyküler, roman içinde roman yazma çabaları, yaratmanın sancısı aslında okurlara gerçekten de bir romanın yazılma sürecini aktarıyor. Doğal Roman’ı bitirdikten sonra komünist Bulgaristan’da doğup büyümüş birinin çocukluğunu, gençliğini, ilk yolculuğunu, ilk aşkını, ilk sevişmesini (romanın en komik bölümlerinden biri), evliliğini, ayrılığını ve yaşlanmasını okuduğumuzu biliyoruz aslında. Neredeyse yapboz parçalarından bir bildungsroman oluşturuyoruz. İnsan beyninin eksikleri tamamladığı, parçaları bütünlediği bilinen bir gerçek ne de olsa...
Böylelikle anlatıcının bize sorduğu tüm soruları da bir şekilde yanıtlıyoruz: “Şimdi odamda oturmuş, öyküler düzüyorum ve mutlu olmaya çalışıyorum. Tüm bunları niye yapıyorum? Niye bir Doğal Roman yazmaya çalışıyorum? Unutmam gereken bir kadından dolayı mı? Eskiden nasıl yaşadığımı hatırlamak için mi?”
Bulgaristan’ın 1989 sonrasında en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov 1968 yılında Yambol’da doğmuş. Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okuyan Gospodinov, 1992’de yayımladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yapmış. Bir süre şiire ağırlık verdikten sonra düzyazıya yönelerek Doğal Roman’ı yayımlamış. Uluslararası çapta ilgi gören roman yirmi üç dile çevrilmiş; onu takip eden ilk öykü kitabı Ve Başka Öyküler ise sekiz dile çevrilmiş. İkinci romanı Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü de dahil olmak üzere birçok ödüle layık görülmüş. Bir ilk roman olmasına rağmen üzerinde çok çalışılmış, çok düşünülmüş, edebiyatın oyunlarından hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman Doğal Roman. Gospodinov’dan önce bu kitabı okuyarak uzunca bir süredir kütüphanemde bekleyen Hüznün Fiziği’yle ilgili vicdan azabı duymaktan da kurtuldum çünkü Doğal Roman sonrası hemen okunacaklar listeme tepeden giren Hüznün Fiziği, aslında yazılış sırasına göre ikinci romanmış, bunu da öğrenmiş oldum.
Hasine Şen Karadeniz’in Bulgarca aslından çevirisi oldukça pürüzsüz, sadece Türkçede normalde nesneyle kullandığımız kanamak fiilinin “Adam kanadığımı görünce neredeyse aklını kaçırıyordu.”  biçiminde çevrilmesi okurken de söylerken de beni rahatsız ediyor. Türkçede “Bir yeri kanamak” ya da “kanaması olmak” biçiminde kullanıyoruz.
Romanda 00 olarak numaralandırılan tuvalet bölümlerinin birinde modern WC’yi icat eden Thomas Crapper’a yazılan bir şiir yer alıyor. Biz de bu yazıyı Salâh Birsel’in Hacivat Günlüğü’nden bir alıntıyla bitirelim. “Bu sabah ayakyolunda kafamın iyisinden çalışmaya başladığını gözlemledim. Çok yaşayın ayakyolları. Sizin bağrınızda yazılmış dizelerim bile vardır. Çevremdeki oyunları, çekemezlikleri çokluk sizin yanınızda sezmişimdir.” 

Banu Yıldıran Genç

Doğal Roman
Georgi Gospodinov
çev: Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayınları, Şubat 2018, 143 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Mart 2018 tarihinde yayımlanmıştır.

5 Mart 2018 Pazartesi

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku


En acı gerçekten en tatlı hayale...
Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken sık sık kitabın başındaki aile ağacına bakardım, kim kimdir bilmek, romandaki baş döndürücü hareketi anlayabilmenin tek yoluydu. Nibel Genç’in geçtiğimiz aylarda yayımlanan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku adlı öykü kitabında ise, insanı resim yapmaya heveslendirecek denli güzel kapağın içine ben çizdim aile ağacını. Bir roman bütünlüğünde de, ayrı ayrı öyküler hâlinde de okunabilecek bir kitap Mısır Koçanlarını Kızartan Koku. Öykülerin hemen hepsi Ezima’nın ailesini, ailenin yaşadıklarını konu alıyor. Aile Dersimli Kürt olunca, kitap hâliyle neredeyse bir Türkiye tarihi oluveriyor. Ezima belki de yazarın iç sesi olarak yazma planını şöyle aktarıyor: “Gerçek kurmacaya benzerse ağırlığı hafifleyebilir, kesinlikleri belirsizleşebilirdi. Her şey kurgunun doğal akışına uygun sıraya konulsa, roman metaforlarının ironisini oluşturarak yol alsa, Ezima’nın hüznü ve matemi ciddiyetini kaybedebilirdi.” Gerçekten de müthiş hayal gücü, en acı olaylarda bile ironiyi eksik etmemesi, büyülü gerçekliğe ve üst kurmacaya göz kırpan döngüsel yapısıyla Mısır Koçanlarını Kızartan Koku Türk edebiyatında eksik olan bir bölümü dolduruyor.
Marquez’in hayali kasabası Macondo gibi, kitaptaki öykülerin de büyük bir çoğunluğu hayali Dersim kasabası Meyman’da geçiyor. İlk öykü Keçi Kılından Heybe bize her şeyin odağındaki ana karakter Ezima’yı tanıtırken 1994’de Meyman’ın askerler tarafından yakıldığı günü anlatıyor öncelikle. Kitabın adı, köyünden biraz uzakta yaşananlara tanıklık eden on bir yaşındaki Ezima’nın betimlemesiyle oluşuyor. Ezima, göçtükten yıllar sonra bile bu kokuyu anımsayıp o gün nelerden bu kokunun yükseldiğini listelemeye çalışır: “1) Dudakları eğri dikilmiş bez bebek 2) Kareli kanepe 3) Sarı boncuklu tülbent 4) Kırık kazma sapı...” diye diye 127. maddeye gelse de, o günü hiçbir zaman tam olarak anlatamayacağını bilir. Bu maddelerdeki nesnelerin çoğunun ise kitaptaki öykülerin adları olması, nesneler dünyasıyla edebiyat arasında kurulmuş köprünün ustalıklı mimarisini gösteriyor aslında.
Öykülerin her birinin birbirinden hoş adlarıyla başlayabiliriz belki. Her bir öykü, adıyla, içeriğiyle ve betimlediği nesnelerle bir sonraki öyküye ilmek atıyor. Fitilli Gaz Lambasının Dantel Kılıfı öyküsünde Elif’in hayatında ilk kez klam dinlemesiyle yaşadığı duygusal patlamada okurlar olarak biliyoruz ki o klamın da klamın kaydedildiği kasetin de hikâyesi bize aktarılacaktır. Ve beklediğimiz gibi Nibel Genç bir sonraki öykü Sağ Köşesi Kırık Siyah Kaset’e yolculuyor bizleri. Bu yolculuklarda, en ufak bir detay -ki bolca nesneden, bolca kişiden bahsedilen öyküler bunlar- atlanmıyor, en ufak bir boşluk bırakılmıyor ki doldurulmasın. Daha ilk öyküde Ezima’nın annesine kızgınlığını merak ederken sonlara doğru kitabın en farklı öykülerinden biri olan Uçuk Mavi Yünden Şifa Çiçeği Desenli Erkek Kazağı’yla bu merakımız gideriliyor. Nibel Genç aslında bir roman kahramanı derinliği katıyor bütün karakterlerine, hepsini bir biçimde tanıyoruz ve anlıyoruz.
Öyle unutulmaz masalsı karakterler var ki, Ezima’nın adını aldığı (adın alınması da başka bir öyküye atılan ilmek elbette), kapalı yerlerde uyuyamayan, deli bilinen Waye İvrayim, rüyasında bile kocası İvrayim’le didişip duran babaanne Eşliye, köyde bir ilki başararak kimseyle evlenmeyeceğini açıklayıp çeyiz sandığını köyün orta yerine getirip içindekileri cümle âleme dağıtan büyük hala Zeyne, daha küçücük bir çocukken anlamını bilip de kelimesini bilmedikleri için bir sözlük arayan filozof enişte İmam, 80’leri hapiste geçiren kirpi saçlı hala Elif, 90’ları hapiste geçiren baba Hüseyin... tüm karakterler birbiri içine geçmiş öykülerde anlatıyı bütünlüyor, güçlendiriyor.
1939’da sürgüne gönderilmiş, sonraları geri dönebilmiş ve 1994’te yakılarak varlığına son verilmiş “hayali” bir köyün halkının politik birer birey olmasından daha doğal bir şey olamaz. Öykülerde ziyarete gidilen tutsaklar, karşılaşılan gerillalar olarak karşılaştığımız bu politiklik, yine hayali bir yazar Mehmet Tahir İskanoğlu’nun anlatıldığı, sürgün sonrası yaşanan saçmalıkları yüzümüze vurduğu mizahı ve acısıyla Tütün Tabakası öyküsünde zirveye ulaşıyor. İskanoğlu, yazdığı “İsyan İskan İmza Kürdün Üçgeni” adlı kitapla biliniyor. Tütün Tabakası öyküsünde kitabın adını şöyle açıklıyor: “Devlet önce Kürtlerin varlığını inkâr etmişti, sonra da oraya buraya serpiştirdiği Kürtlere vücudunuzu ispat için her gün imza atacaksınız demişti. Mehmet Tahir İskanoğlu’na göre bu ‘Cennetteki meyveyi yemeyeceksiniz,’ şakasından sonra yapılan en ciddi şakaydı. İkisi de şakaydı ama sonuçları öyle vahimdi ki bu nedenle iki şaka da gayet ciddiydi.”
Kurgusunun, detayların inceliğinden bahsetmişken Nibel Genç’in büyük bir ustalıkla kullandığı üst kurmaca yönteminden de bahsetmek gerekir. Öykü içinde öyküler, kitap içinde kitaplar ve her şeyin hayal olduğunun sık sık anımsatıldığı satırlar. Okurunun neye, nasıl tepki vereceğini çok iyi tasarlamış bir yazar karşımızdaki. Ezima’nın hikâye kurmak hakkında düşünceleri uzun uzun anlatılır ve ben bir okur olarak “Burası biraz uzamış.” diye kenarına not alırken, şöyle devam edip okuruna göz kırpıyor Nibel Genç: “Evet, bazen Ezima hikayeleri nasıl yazdığı üzerine konuşmaktan kendini alamıyordu.”
Nibel Genç, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Murat Saat gibi, çok uzun yıllardır hapiste. Kitabın arka kapak yazısını bir dönem aynı koğuşu paylaştıkları Necmiye Alpay yazmış. “Gerçekliğin içine gerçeküstücülüğü çeşitli muzip, sürpriz yaratan dozlarıyla yerleştiriyor. Hoş bir biçimde naif. İçerisiyle dışarısıyla her tür cezaevini büyük bir rahatlıkla aşan bir düş gücünün söylemiyle.” Alpay’ın bu sözleri dışarıda da cezaevinde gibi hissettiğimiz bu günler için geçerli. Nibel Genç’in bakışı, o çocuksu ayrıntıları betimleyişi, en olmadık yerde insanı gülümsetişi aslında içeriden dışarıya bir umut gönderiyor sanki. Umarım bir an önce Ezima’nın yazıp çöpe attığı romana da kavuşuruz. 
Banu Yıldıran Genç


Nibel Genç, Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, NotaBene Yayınları, 2017, 189 s.
* Bu yazı Notos'un Şubat-Mart 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat 2018 Salı

Midland Oteli'nde Çay


Dert bizde derman bizde
Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat.
İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları.
Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisinden gelen mektup sabah 10’da hazır olmalarını istiyor, ağır hasta Bayan Eaves’in bile hazır bulunması gerek. Gece elektriği kesilmiş kurumda yenen sessiz ve üzgün akşam yemeği, sabaha çıkmasın da gelecek günleri görmesin diye dua edilen Bayan Eaves’in son nefesi, onları almaya gelmiş turist otobüslerin yanına birer bavulla dizilmiş yaşlıların bir tablo gibi betimlenmesi... Bu manzarayı vurucu cümlelerle tamamlıyor Constantine: “Bay James kulaklıklardan birini başına geçirdi, çalışıyordu, dil seçimini yaptı. Beth adama gözucuyla baktı. Adamcağız hem dinliyor, hem ağlıyordu. Bu denli sessiz sedasız, bu denli çaresizce ağlayan birini ömründe görmemişti Beth, gözyaşları adamın yüzünü sırılsıklam edip ellerine ve evrak çantasına boşandı. Geride bırakmakta olduğu şehrin kiliselerinin, şairlerin yaşadığı o evlerinin, botanik bahçesinin, müzelerinin, sanat galerilerinin, bir şehit anıtının, o köklü ilim ve irfan yuvalarının bir bir anlatıldığı işitsel turu başından sonuna dek dinleyip bir yandan da ağladı Bay James.”
Ev’in Bahçesi öyküsünde ise düşkünler evinde kalan ince ruhlu Ev’le sıkılmasın diye ona iş yaratan Müdür’ü tanıyoruz önce. Eski bir mezbahayı sebze ve meyve kooperatifi için kullanmaya başlayan Mısır Tohumu ekibiyle çalışmaktan çok mutludur Ev. Kasabaya renk ve canlılık gelir. “Ne var ki Meclis çok geçmeden, bir kâse çorbayı mideyi indirip çevresine şöyle bir göz gezdirdikten sonra orada Mısır Tohumu’nun aklından hayalinden geçmemiş bir potansiyel gören müteahhide satıverdi eski mezbahayı, müteahhit birazcık sıkıntıya girip basında hakkında çıkan bir iki kötü haberi savuşturduktan sonra kooperatifi oradan tahliye ettirdi.” Çok tanıdık gelen bu olay sonrası Ev kendini düşkünler evine kapatır, Müdür bu kez yeni bir fikirle canlandırmak ister onu: Alkoliklerin mesken tuttuğu leş olmuş Quaker mezarlığını bir ölüler bahçesi haline getirmek. Düşkünler evinin sakinleri bir yandan, kamu hizmeti cezasını bahçede çalışarak doldurmak isteyen tutsaklar bir yandan bakımsız mezarlığı bir cennet haline getirirler. Tabii ki bundan sonra olacaklar da tahmin edilebilir. Belediye meclisi bahçeyi kültürel miras ilan edip apar topar bir şirkete satar. Ama bu kez kimse pes etmez. Son iki sayfada anlatılan direnişin bir anda örgütlenmesi, barikatların kurulması, yaşlıların bile yardıma koşması bilin bakalım bu satırların yazarına neyi anımsatıp ağlattı? “Ölüler çiçeğe durmuştur. Dört bir yan gelincikle sarılıdır, göz alabildiğine kırmızı bir zaferdir bu. Akabinde, bahçeyi doldurup taşıran o çiçekleri aratmayan bir insan kalabalığı toplanır alanda; itaatsizlerdir bunlar, her şeye rağmen hayatta kalmayı başaranlar, çatlaklarda ve gölgelerde yaşayan canlar, aykırılar, zapt edilemeyenler, davetsizlerdir...”
Kitaptaki öykülerin arasından bu ikisini seçmemin kişisel nedenleri var elbette. İlk öykü şu an gözümüzün önünde parça parça yıkılan, sömestr tatilinden önce ise aynen öyküdeki gibi pılımızı pırtımızı toplayıp terk edeceğimiz okulumuzu anımsatıyor. Binlerce öğrenciyi yerinden yurdundan eden ise küresel ısınma değil inşaat firması. Gerçeğin kurmacadan daha korkunç olduğu bir durum. İkincisi ise bu memlekette her gün yaşanılan adaletsizliklerin başka yerlerde de olduğunu bilmenin, hissedilen haksızlığın bir olmasının verdiği "yalnız değilim" duygusu. Belki çok bencilce ama bu duygu rahatlatıcı.
David Constantine okurken kentte doğup büyümüş biri olarak neden bu kadar az ağaç adı bildiğime, yeryüzü şekillerine ne kadar az dikkat ettiğime hayıflanıp durdum çünkü yazar mekânı öyle bir anlatmaya başlıyor ki, o tasvirlerdeki ayrıntıları okudukça gözünüzün önünde anbean öykünün yaşandığı atmosfer canlanıyor. Öykülerin bu denli etkileyici olabilmesinin en önemli sebebi bu.
Aylin Ülçer'in ustaca çevirdiği Midland Oteli'nde Çay gözlerden kaçmamalı.

Banu Yıldıran Genç

Midland Oteli’nde Çay
David Constantine
çev: Aylin Ülçer
Notos Kitap, Ekim 2017
* Bu yazı Express dergisinin Şubat 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...