Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Médan Geceleri

Prusya Savaşı ve Natüralizmin Manifestosu Lise edebiyat derslerinde hepimizin öğrendiği akımlardan biridir natüralizm, açıklama olarak genelde realizm’in ileri aşamasıdır denir ki bu açıklamadan öğrenciler pek bir şey anlamaz, öğretmenlerin de verecek örnekleri olmaz. Oysa bunca yıldır nedendir bilmem Türkçeye çevrilmemiş Médan Geceleri, bu akımın manifestosu olmasının yanı sıra öykülerle müthiş bir natüralizm resmigeçidi yapıyor. Öğretmenler için de öğrenciler için de çok yararlı olabilecek bir kitap. Émile Zola’nın Paris yakınlarında Médan’daki evinde buluşulan akşamların sonucunda ortaya çıkan bir fikir bu kitabın doğmasını sağlamış, o nedenle kitap Médan Geceleri diye adlandırılmış. Bu arada yazarın evinin hikâyesi de kitabın başında yer alıyor. Daha sonra bu öyküleri niye yazdıklarını açıklayan Hennique’in önsözü var. Kitaptaki ilk öykünün Émile Zola’nın olacağı hep belliymiş, gerisi için yazarlar kura çekmişler. Kitapta altı öykü var, ilk ikisi bizim de aşina olduğumuz isimler, Zo…

Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil

Çok sıradan, bir o kadar da acayip... Miranda July, insanın sinir olacağı kadar yetenekli biri. Sinema, oyunculuk, çağdaş sanat, müzik, edebiyat... diye sırasıyla ilerliyor eser verdiği ve başarılı olduğu sanat dalları. Everest Yayınları July’nin daha önce Birinci Kötü Adam adlı romanını yayımlamıştı. Geçtiğimiz ay ise ilk kitabı olan Hiç Kimse Buraya Senin Kadar Ait Değil adlı öykülerini yayımladı. Kitap on altı öyküden oluşuyor ve tüm öyküler modern, şehirli insanın kaygılarıyla örülmüş. Bu karakterlere çağdaş Amerikan sanatından (özellikle edebiyat, sinema ve buna ek olarak dizi sektörü) aşinayız aslında, örnek vermek gerekirse Lydia Davis öykülerini, Dave Eggers, Joshua Ferris romanlarını ya da Lena Dunham’ın Girls dizisini bilenler, sürekli yanlış şeyler yapan, kaybeden, kentli, kendisiyle çok ilgili karakterleri hatırlayacaklardır, işte Miranda July bu karakterlere yenilerini çok başarılı bir biçimde ekliyor, ince dokunuşları ve farklı duyguları kendini her öyküde hissettiriyor. T…

Meteliksiz Âşıklar

60'lı yıllarda İstanbul'da genç bir Ermeni olmak... Zaven Biberyan’ın ikinci romanı Meteliksiz Âşıklar Türkçeye ilk kez çevrilerek Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı. İlk romanı Yalnızlar ve son romanı Babam Aşkale’ye Gitmedi arasındaki bu roman da yazarın bütün gözlem ve anlatım ustalığını sergiliyor. Hatta Marc Nichanian’ın sunuşundan öğrendiğimiz kadarıyla senaryo hâline getirdiği ve sansür kurulunun müdahalesiyle filme çekilemeyen Yalnızlar’daki sinematografik unsurlar Meteliksiz Âşıklar’da da fazlasıyla var. Yine sunuş yazısında Nichanian, Biberyan’ın çilekeşliğinden dem vuruyor ki bunun sebeplerini ise şöyle açıklıyor: “İstanbul’daki Ermeni cemaatince sevilmiyordu elbette. Edebiyatı anlaşılmıyordu, siyasi duruşu da o dönemde (ve bugün bile) İstanbul, Beyrut ve başka yerlerdeki Ermeniler arasında hâkim olan muhafazakâr çevrelerin gözüne sevimli görünmesini hiç mi hiç sağlamıyordu.” Oysa pek çok yazar gibi ölümünden sonra keşfedilen Zaven Biberyan, Ermeni edebiyatının en …

Plajdan kitaplar

Plajdan kitap manzaraları... Yazın sahilde, hatta şezlongun tam üstünde yazmayı düşündüğüm bu yazı birtakım sağlık problemleri, sonrasında kafanın dağınıklığı gibi nedenlerle ertelendi durdu. Şimdi İstanbul’a dönmüş, iki ay aradan sonra işe başlamışken, geriye dönük olarak aldığım notları, bu yaz Kuzey Ege’de bir kamping alanında neler okunduğunu küçük yorumlarla sizlere aktarmak istiyorum. Öncelikle kadın okurların favorisi Fi’den bahsetmek isterim. Azra Kohen'in bu kitaplarını bir zamanlar Ayşe Arman röportajından öğrenmiştim, bu sene dizi uyarlamasıyla birlikte önce öğrencilerin, sonra sahilde kadınların elinde gördüm diyebilirim. Devam kitapları olan Pi ve Çi ise görünürde yok, sanırım onların da dizileri çekilince sıraları gelecek. Kitapların ne anlattığını sorduğum birkaç kişi popüler birçok kitaptan daha iyi olduğunu, sıradan bir bestseller olmadığını söyledi ama ben okumadığım ve açıkçası okumayacağım için bu yorumlara bir katkı yapamayacağım. Diğer bestseller’ımız kız öğrenci…

Ada Öyküleri

Ege adaları ve bilinmeyen yaşamlar... Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından olan Edmund White ilk kez Türkçeye çevrildi. Özellikle eşcinsel edebiyatın Amerikalı öncülerinden olan White’ın önce Ada Öyküleri’ni, hemen ardından önemli bir biyografisini, Rimbaud - Bir Asinin Çifte Yaşamı’nı peş peşe yayımlayan Edebi Şeyler sayesinde geç de olsa bu yazarla tanışmış olduk. Türkiye'deki okurları için derlediği Ada Öyküleri’ne özel olarak bir önsöz de yazan yazar, İstanbul’un kendisi için öneminden, Büyükada’da geçirdiği yazlardan ve öykülerinin yazılış sürecinden bahsediyor. Önsözde hissedilen içtenlik bütün kitaba da yayılmış durumda. Belki bu konularda hâlâ sıkıntılı bir ülke olmamızdan, belki edebiyatımızın bu yönünün eksikliğinden, kitabı okurken sık sık eşcinsel olduğunu bildiğimiz ve bunu açıklayamadan ölmüş gitmiş yazarlar geldi aklıma... Bunu hiçbir biçimde eleştirmek için söylemiyorum, açılanları da bu şartlarda çok cesur buluyorum ama dediğim gibi öykülerin samimi tonu, bilm…

Sessiz Ricat

Paris’te Bir Ermeni... Sessiz Ricat’ı okurken itiraf etmeliyim ki ricat sözcüğünün ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım. Gerileme, geri çekilme anlamına gelen bu askeri terim unutulması zor roman sayesinde artık bildiğim bir sözcük. Okumamın üzerinden aylar geçse de “Keşke yazsaydım.” duygusu geçmediğinden bu yazıyı yazmaya karar verdim. 1929 yılında yazılmış ve tefrika edilmiş bu roman hem biçimi hem de anlattıklarıyla oldukça yenilikçi bir roman. Şahan Şahnur pek çok Ermeni gibi 1922’de ailesini İstanbul’da bırakarak Paris’e yerleşmiş. Romandaki ana karakter Bedros, yazarın hayatıyla oldukça benzer özellikler gösteriyor. 1915’te burada yaşananlarla ilgili son yıllarda daha çok roman, öykü, anı yayımlanmaya başladı ama diasporadaki Ermenilerin neler yaşadıklarıyla ilgili çok şey okumadık. Sessiz Ricat 1930’ların Fransa’sındaki Ermeni toplumunu anlatması, neler hissettiklerini duyurması açısından da önemli. İstanbul’da doğup büyümüş Bedros’un çalıştığı fotoğraf stüdyosunda başlayan ro…

Refik Halit Karay

Refik Halit Karay'ı seviniz... Orta okulu bitirdikten sonra liseye başka bir okula gittim, alışamadım, çok mutsuzdum. Dönüp dolaşıp zamanında hep şikayet ettiğim okulun çıkışında buluyordum kendimi. Bir de üstüne orta okuldaki en iyi arkadaşlarımdan birine âşık olmuştum, dört seneden sonra ne oldu da böyle bir şey oluverdi, hâlâ bilmem. Kız-erkek arkadaşlığının en iyi örneklerinden biri olduğumuz için çaktırmamaya çalıştığım bu durumla çok zor baş ettiğimi anımsıyorum. Okul çıkışları ya da hafta sonları aynı orta okulda olduğu gibi yine bisikletime atlayıp onlara gidiyordum. Muhabbet etmekten çok keyif aldığım anne ve babası vardı. Salonda içi kristal bardak dolu büfe yerine kütüphanesi olan, oturma odaları olmayan, dağınıklıktan rahatsız olmayıp “Ev dediğinde yaşadığın belli olacak.” diyen tek tanıdığım onlardı. Kütüphanenin bir tanesini neredeyse boylu boyunca Refik Halit Karay kitapları kaplıyordu ki zaten arkadaşım da bu büyük yazarın torununun çocuğuydu. Çok ilginçtir ki bizim …

Çernobil Duası

Bir kâbusun izini sürmek... Bu sene iyi iki okudum dediğim kitapların başında Svetlana Aleksiyeviç’in röportajları geliyor diyebilirim. Basılış sırasına uygun olarak okuduğum her kitap hem edebiyatın ne olduğuna, dinlemenin önemine dair düşüncelerimi yeniledi hem de yıllarca komünizm düşmanlığıyla uzak durulmuş yanı başımızdaki bu coğrafyanın insanlarının bize ne denli benzediğini gösterdi. Nobel konuşmasında da değindiği gibi küçük insanların anlattıklarına odaklanıyor Aleksiyeviç ve biz bu küçük insanların anlattıklarından koca bir tarihi öğrenebiliyoruz: “Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikâyesini ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hâlâ da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz.…