22 Aralık 2017 Cuma

Gök Derinin Altında

Orta Asya steplerinden Türkiye’ye, kadim zamanlardan bugüne...
Kadim zamanları, mitolojiyi anlatan, tarihle bugünü harmanlayan kitapları seviyorum. Severek okuduğum ve unutamadığım birkaç kitap aklımın bir köşesinde hep durur: Téa Obrecht’in yazdığı ve Balkan masallarından, mitolojisinden faydalandığı Kaplanın Karısı’yla Karin Tidbeck’in yazdığı canavarlar, periler, İskandinav halk hikâyeleriyle süslediği garip öykülerle dolu Zeplin. Her iki kitabı okurken de yakındığımı hatırlıyorum, “Gencecik yazarlar köklerini modern edebiyatta güzel güzel işlerken neden bizde böyle kitaplar yazılmıyor?” diye... Yakına yakına yıllar geçti, edebiyatımızda yeni yazarlar, yeni öyküler giderek birbirine benzemeye başladı ve galiba okurlar da bunu kanıksadı.
Sonra bir kitap okudum ve kaybettiğim heyecanı anımsadım. Adını bilsem de hiç okumadığım Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında’yı ilk olarak editörü Ayla Duru’dan duydum. Sonra kapağına çarpıldım. Sonra farklı galiba, diyerek okumaya başladım, okudum, bitirdim, kafamdaki sorular için tekrar okudum, ara verdim, dinlendim, bu yazıyı yazmak için yine okudum. Her okuduğumda yeniden anladım. Uzun zamandır bu kadar farklı, bu kadar zengin bir kitap okumamıştım. Anlattıklarının yeniliği, farklılığı dışında, Nazlı Karabıyıkoğlu çok genç bir yazar olmasına rağmen diliyle öne çıkıyor, onu bükmüş, dönüştürmüş ve kendi yazı dilini yaratmış. Aslan Başlı Kadın’dan alıntıladığım şu satırlar, sözcükleri, noktalamayı ses tekrarlarıyla nasıl metnin akışına uydurduğuna, kendi sesini bulduğuna örnek olabilir: “Yatak denemeyecek yutağına götürdü beni. Ter, ekşi mayalar ve salgıların keskin kokusunu duydum. Zaten büzülmüştü çarşafı, toplanmıştı ayakucuna. Elyaf yanağımı yaktı, sonbaharın son sıcağı. Tango hem alaturka, hem genizden. Üstüme kapaklandığında. Dudaklarını dayayıp ciğerime, belimin aşağısından enseme. Çıplak ayaklarıyla üstümde adım adım. Kuyruk sokumu, omur, soğan. Eğilmiş çiçek topluyordu sanki.”
Kaybettiğimi düşündüğüm, Leyla Erbil’i, Adalet Ağaoğlu’nu, Füruzan’ı ilk okuduğum o günlerdeki heyecanı hissettim bazı cümlelerde. Her dönem baskın olan erkek edebiyata anlattıklarıyla da dilleriyle karşı çıkan kadın yazarların günümüzdeki temsilcilerine bir isim daha eklendi.
Gök Derinin Altında dört ana başlık altında toplanan on altı öyküden oluşuyor. Göğün Başladığı Yer, Şamanın Şarkısı, Balbalın Dili ve Göğün Bittiği Yer başlıklarında yazılan öykülerin birçoğunda Orta Asya, bu bölge dahilinde Evenkler, Yakutlar, Çukçiler, Kırgızlar gibi toplulukların adı geçiyor. Bazen Sibirya’nın ormanlarına, bazen Baykal Gölü’ne, Almatı’ya yolculuk ediyor okur. Öykülerin çoğunda günümüzü mitolojiyle, mistik güçlerle, geçmişle ustalıklı bir biçimde harmanlıyor Karabıyıkoğlu. Yine aynı şekilde İstanbul’da geçen öyküler de bir yerde bambaşka coğrafyalara, kültürlere bağlanıyor
Her bölüm dört ana melekten birini temsil ediyor. İlk melek Cebrail’in adı, Fallus adlı öyküde Sibirya’yı, Yakutsk’u yıllarca gezen, oradan fotoğraflar, notlar, videolar getiren bir gazeteci kadında beliriyor: Gabriel. Bu malzemeleri romanında yararlanabilmesi için Sinan’a vermek üzere Sinan ve Gülbeyaz’ın evlerine misafir olan Gabriel okur için kitap boyunca okuyacaklarımızın da habercisi olur. Sinan onun anlattıklarını dinlerken, “Vahiydi o.” diye düşünerek meleğin görevini vurgular belki de.
Noli Ma Tangere öyküsü edebiyat dünyasının sayılı şairlerinden Mikail’i tanıtıyor. Sadece kendi dergisinde yazan, iyice palazlanınca edebiyat günlerine ya da ödül törenlerine gitmeyip jürilerde boy gösteren, devlet sponsorluğunda gezip tozan, kitabını bastığı ya da bir rakı sofrasında gözüne kestirdiği kadınları önünde sonunda elde edip sonrasında yok sayan şişkin egolu ve nedense biz kadınlara çok tanıdık gelen bir şair Mikail. “Dergide yayımlayacağı şiir için bir öpücük ya da bir dokunuş. Parlatıp adını duyuracağı şairler için geceler boyu. Adildi. Gözünün güzel ırmağında yıkanmaya erişemeyenlerin yavan dizeleri, içi boş imgeleri yatağına giremezdi.” Bu kez Mikail’in doğada tamamlanan yolculuğu adının anlamını okura sezdiriyor.
Birbirine âşık bazen farklı bazen aynı cinsiyetler, cinsiyetsizler, yüzyılların sürgününü yaşayan çift cinsiyetliler, satirlerin tecavüzüne uğrayan ağaçlar, döl yatağı kurumuşlar, dölünü yok edenler... Doğu ve Batı mitolojisini, Göktanrılardan Sümerlere, Tonyukuk’tan Kabil’e, kadim ve kutsal olanı, gerçeküstü sayılanla gerçek bilineni bir bir yerleştiriyor öykülerine Nazlı Karabıyıkoğlu ve bunları her okumada yeniden keşfedilecek bağlarla düğümlüyor.
Öyküler bir tarafıyla son derece şiirsel bir tarafıyla sert ve güçlü. Cinsel uzuvların, birleşmelerin anlatımı bazen öykünün de ritmiyle fazlasıyla sert olabilirken, bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevginin, ölen kocanın ardından duyulan özlemin anlatımındaki duygusallık gözleri yaşartabiliyor. Kanların, kemiklerin, sıvıların, salyaların, döllerin, hatta bazen embriyoların birbirine karıştığı, şiddetin seksten eksik olmadığı, tabuların yok edildiği anlar da var, Adaçayının Renkleri öyküsünde şöylesi satırlarla şiire düşülen yerler de: “Boynuna doğru eğildim. Yakanın içini kokladım. Ben bu gece eve gelmiyorum kokusunu, çocukların okul taksitlerinin kokusunu, babanın portakal bahçesinin kokusunu, karının tırnak arası kokusunu aldım. Hepsinin en altında senin zencefilli limon kokan esansını seçtim. Çok şükür dedim.”
Kitabın en hoş taraflarından biri maalesef sıkça rastladığımız, başkalarının üzerinde tahakküm kurmaya çalışanların öykülerde yer bulması. Bu, İbrahim’de kadın öğrencisini ezen heykel hocasıyken, yukarıda andığım Noli Ma Tangere’de pozisyonuyla kadınları ezen şair Mikail oluyor. Son öykü Şifaaağ’da ise biraz da günümüz edebiyat dünyasının ahvâl-i pür melâlini gözler önüne sererek, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle kurulan hiyerarşiyi, genç yazarları ezen eski toprakları hafiften gülümseyerek anlatıyor Nazlı Karabıyıkoğlu. Yolu açık olsun.

Banu Yıldıran Genç

Nazlı Karabıyıkoğlu, Gök Derinin Altında, İthaki Yayınları, Ekim 2017
* Bu yazı Notos'un 67. sayısında yayımlanmıştır.


14 Aralık 2017 Perşembe

Çamurcuk

Bir adam, bir çocuk ve çok zor bir konu
Pedofili üzerine düşünmek de, konuşmak da zor. Hak ve hukuk sözcüklerinin bile anlamsız kalabildiği bir konu. Suçu işleyenin veya cezasını çekenin hakları ise neredeyse konu dışı. Oysa bu düzlemde yapılması gerekenler (hormon tedavisi vs.) Batı ülkelerinde çok uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu hususta suçlunun (ya da hasta mı demeli) dünyasına ilk defa Little Children (Todd Field, 2006) filminde yaklaşabilmiştim. Filmin finalinde adı çıkmış bir pedofilin artık hiçbir şey yapmadığı halde mahalle baskısıyla geldiği son nokta unutulur gibi değildi. Yani bu suç bir kere işlendiğinde yarattığı sonuçtan kurtulmak mümkün değil. Pedofili hastalık olarak kabul edilse ve tedavi imkânı olsa da.
Hollandalı adli psikolog Inge Schilperoord’un yazdığı Çamurcuk adlı roman, o filmi akla getiriyor. Pedofili suçlamasıyla cezaevinde yatan ve aleyhine bir kanıt bulunamaması sonucunda salıverilen Jonathan’ın boğucu düşünceleriyle başlıyor roman. Hapisteyken dayak yediği belli olan Jonathan, bir an önce otobüse atlayıp kimseye görünmeden evine gitmenin derdinde. Yaşı, geçmişi, çocukluğu hakkında hiçbir fikrimiz olmayan Jonathan’la ilgili sadece onun düşündükleri var elimizde: “Kendini bildi bileli insanlar ondan hoşlanmazdı. Ama doğa onu olduğu gibi kabul etmişti.”
Şehrin kentsel dönüşüm için boşaltılan bir bölgesinde kalan son birkaç evden biri onun, yaşlı astım hastası annesiyle birlikte yaşadığı, roman boyunca sıkıcı ve boğucu atmosferinin okura bolca betimlendiği bir ev. Dindar annesiyle yaşananlar hakkında hiç konuşmamış, hapiste kendisini ziyarete gelmesini istememiş. Anne de zaten buna hiç karşı çıkmamış. Zaman zaman parmakları arasında ovuşturduğu haçıyla huzur bulmaya çalışan yaşlı kadınla ilgili de pek bir şey öğrenmiyoruz. Aslında Inge Schilperoord bu bilgileri vermeyerek okuru, pedofilinin çocukken uğranan tacizden ya da anne baskısından kaynaklandığı gibi kolaycı yorumlardan uzak tutuyor.
İstenmeyen otun burnunun dibinde bitmesi misali, yıkılan bölgede kalan diğer mahalle sakini, kocasından kaçmış ve sürekli işte olan bir kadınla, hiç ilgilenemediği, bütün gün başıboş gezen küçük kızı Elke. Elke hem yalnız, hem dost canlısı, hem de inatçı bir çocuk. Jonathan cezaevindeyken köpeği Milk’le ilgilenmiş olan kızı evden uzak tutmayı ne Jonathan ne de annesi becerebiliyor.
Romanın ilk yarısı, Jonathan’ın cezaevinde bir terapistten öğrendiği kendini “yanlış” düşüncelerden nasıl uzak tutacağının planlarıyla, yapılan alıştırmalarla ve Elke’nin inatçı tavrına karşın ondan uzak durmayı başarmasıyla, “Evet, bu iş olacak” hissini veriyor.
Jonathan’ın zekâsının normalden düşük oluşu, empati hissinden yoksunluğu cezaevindeki psikologlarca belirlenmiş ve terapiler sırasında kendisine de söylenmiş. Kahramanın evde ve işte yaşadıklarını, dakika dakika hesapladıklarını okudukça takıntılarını da öğreniyoruz. Planlarındaki sapmalar, hayatında olmaması gereken Elke’nin ona geçmişte yaptığı hatayı durmaksızın anımsatması, dengesini bulmaya çalışan Jonathan’ın kısa bir süre sonra tekrar boşluğa düşmesine neden oluyor. Bu arada kalma hali o kadar ustaca verilmiş ki, okudukça, keşke mucizevi bir hap olsa ve tüm bu düşünceleri unutsa diye düşünüyor insan. Çünkü her “kötü” düşünce ardından kendini cezalandırma isteği doğuruyor, tekrar cezaevine düşme korkusuna annesini yalnız bırakma korkusu da eklenince hissedilen ağırlık doğruca okurun da sırtına biniyor.
Kendine engel olamamalar başlayınca alıştırmalar aksıyor, alıştırmalar aksadıkça düşünceler farklılaşıyor ve resmen bir kısır döngü oluşuyor Jonathan’ın yaşamında. Elke’nin kendisine ve aralarındaki dostluğun simgesi olmuş kadife balığı “çamurcuk”a gösterdiği ilgiyi reddetmeyi başarsa da, yalnız kaldığında çocuğu düşünerek yaptığı mastürbasyon sona doğru gidişin ilk belirtileri. “Ellerinde kendi ıslaklığı, daha önce hiç hissetmediği bir çaresizlikle, sırtı duvara dayalı, iki büklüm, gözleri kapalı, çöktüğü yerde uzun süre öylece kaldı. Doğru değildi bu. Tek düşünebildiği buydu. Doğru değil, kesinlikle doğru değildi. Rahatlama egzersizleri, koruyucu faktörler, gerginlik oluşumu alıştırmaları. Hepsini hiç aksatmadan yapmış, bu kadar zaman harcamıştı. Gözlerine dolan yaşların akmasına izin vermeyip gömleğinin koluyla sildi. Umudunu kesme, diye düşündü. Umudunu kesme.”
İnsan pedofilinin istenirse tedavi edilebileceğini düşünmek istiyor, ama adli psikolog olan yazar bile bizi romanın ilk yarısında umutlandırıp sonra hızlı bir dibe vuruş yaşatıyor. Jonathan dürtülerine engel olsa da hayat onu içine almıyor...
Bu zor konuyu bu kadar içeriden ve doğru biçimde yazabilecek cesareti gösterdiği için Inge Schilperoord’u kutlamak gerek. Romanın ilk yarısı fazla kitabi olsa da, ikilemlerin yaşanmaya başlamasıyla edebiyatın gücü kendini gösteriyor.

Banu Yıldıran Genç

Çamurcuk
Inge Schilperoord
çev: Mustafa Özen
Pinhan Yayıncılık  Ağustos 2017, 206 s.
* Bu yazı Express dergisinin 158. sayısında yayımlanmıştır.

8 Aralık 2017 Cuma

Başka Dünyanın Kuşları

Bayan Jane’in ilham verici yaşamı...
Yıllar süren okuma serüveninde insan ister istemez belli coğrafyaları daha çok seviyor. En azından benim için Carson McCullers, Tennessee Williams, Truman Capote ve Flannery O’Connor okuyalı beri bu çok net, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi edebi açıdan en sevdiğim yerlerden biri. Kafka Yayınevi tarafından yayımlanan Brad Watson’un Başka Dünyanın Kuşları romanı Güney Amerika sevgimi yeniden anımsattı.
Brad Watson da Güney Amerikalı bir yazar, Mississippi’de doğmuş büyümüş, uzun yıllar orada yaşamış, üniversitelerde ders vermiş. Zaten romandaki doğa betimlemelerinden, çiftçilik terimlerinden ve toprak bilgisinden bu coğrafyayı iyi bildiği çok belli oluyor. Daha önce de Mississippi’de Mercury adlı hayali kasabada geçen bir roman yazan Watson, 2016’te yayımlanan bu son romanında köklerine geri dönüyor.
Brad Watson kahramanı Jane Chisolm’u yaratırken büyük teyzesi Mary Ellis’ten ilham almış. Bugün bile tam olarak çaresi bulunmayan bir deformasyonla, ürogenital sinüs anomalisi ve persistent kloak denilen bir bozuklukla dünyaya gelen Jane, yaşamını böyle sürdürmüş gerçek bir insanın, Mary Ellis’in çektiklerini anlamamızı sağlıyor bir yandan. Bedenindeki anomaliye rağmen yaşama sarılıp kendi iç dünyasını zenginleştirmeyi seçen, melankoliye meyletmeden, kendine acımadan, dimdik ve gururlu bir ömür geçiren Jane Chisolm, Güney edebiyatının unutulmayacak karakterlerinden biri oluyor.
Brad Watson romana uzun zamandır okuduğum en ustaca girişle başlıyor. Jane’in nelerden korkmadığını okuyucuya bir bir sayarken aslında onu her şeyiyle bize tanıtıp olayları aktarmaya öyle geçiyor. Bu tekrarlarla kurulmuş girişte Jane’in gücünü ve korkusuzluğunu okuyoruz, Watson’ın bölüm bölüm kurduğu dünyaya nüfuz ettikçe ise karakterin derinliğini anlayacağız.
Jane, annesinin 39 yaşında ona nasıl hamile kaldığını dahi bilmediği bir bebek. Ida üçü yaşayan beş çocuk doğurmuş, üç yaşındayken kaybettiği oğlu ve hemen ardından ölü doğan kızının acısı ağır gelmiş, bu son bebeği daha hamileyken istememiş. “Annesi, doğup da Jane olacak çocuğa hamile olduğunu hamileliğinin ilk aylarında kabul etmemiş, bunun yalancı bir hamilelik olduğunu, vücudunun onunla dalga geçtiğini, şeytana yakışacak bir şaka yaptığını düşünmüştü.” Annesinin şeytanın şakası olduğundan korktuğu çocuğun bozukluğu daha doğar doğmaz kasabanın müşfik doktoru Ed Thomson tarafından fark edilecek, Jane’in ebeveynleri farklı farklı nedenlerle -anne, çocuğa hamile kaldığı gece içtiği afyondan hiçbir şeyin farkında olamayacak denli uyuştuğu, babaysa iki kuruş verip geneleve gitmek yerine uyuyan karısını cinsel isteği doğrultusunda kullandığı için- ömür boyu sürecek vicdan azabına sürükleneceklerdi.
Çok sevgi dolu bir ailede büyümese de babasıyla ilişkisi Jane’in sağlam kişiliğinin oluşmasında temel oluşturur. Çok konuşmayan, duygularını göstermeyen baba Sylvester belki de duyduğu vicdan azabıyla çocuğu nereye gitse yanında götürür, ona ağaçları, bitkileri, hayvanları, doğayı, doğanın döngüsünü açıklar. Küçük yaştan itibaren kakasını tutamadığını fark etmek ve bunun için önlemler almak zorunda kalmak Jane’in çok çabuk olgunlaşmasını sağlar, kendi sorunlarını kendi halledebilen, talepkâr ve sevgi dolu bir çocuktur ta ki dışardaki dünyayla yüzleşmesi gerekene kadar. Küçücük bir kasabanın gizlisi saklısı olmaz, Jane de sorunu bilinmesine ve öğretmenlerin anlayışına rağmen altı yaşında başladığı okulda yaşıtlarıyla baş edemez. Tuvaleti gelmesin diye hiçbir şey yememeye başlaması ve dikkatini toplayamaması kararını çabucak vermesine neden olur. Okuma yazmayı öğrenir ama okula devam etmez. İlk kez olarak bu kararı verdiği gün Jane yaşadıklarıyla okurun burnunu sızlatır. O güçlü, kararlı, inatçı kız daha fazla dayanamamış ve ormana kaçıp içini boşaltana kadar ağlamıştır.
Jane’in ergenliğe girmesi, karşı cinse ilgi duymaya başlaması ve ilk kez âşık olmasıyla dengesi yeniden bozulur. Bu dengeyi tekrardan sağlayan şey babasının koruma duygusuyla her an yanında olması ve doktorunun ondan hiçbir şey saklamadan, büyük bir insan gibi her şeyi açıklamasıdır. Yaşamı boyunca seks yapamayacağını zaten içten içe bilen Jane, bununla da yaşamayı öğrenir, âşık olma duygusunu tatması onun için yeterlidir, bu duyguyu ömrü boyunca anımsayacaktır, bundan sonrası için etrafındaki erkekleri uzak tutması yeterlidir.
Jane roman boyunca hastalığını kaderin sillesi, başının belası, onulmaz derdi olarak görmek yerine hastalığıyla en barışık nasıl yaşayabileceğinin dersini veriyor biz okurlara, hem de hiç öğretmenlik yapmadan. Bu nedenle kitabı okurken onun yerine bazen ben isyan ettiysem de aslında Jane’in ne kadar doğru ve akıllıca yaşadığını kalpten biliyorum. Okurken sık sık aklıma geldi, insanlar saçma sapan kişisel gelişim kitaplarına para harcayacağına, böyle romanlar okusalar, çok daha yararlı olur sanki. Seda Çıngay Mellor’un tertemiz Türkçesiyle Başka Dünyanın Kuşları’nı okumak eminim size de iyi gelecek.

Banu Yıldıran Genç

Başka Dünyanın Kuşları
Brad Watson
çev: Seda Çıngay Mellor

Kafka Kitap, Ekim 2017, 304 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Aralık 2017 Cuma

Edebiyattan Tarih Öğrenilir mi?

Edebiyattan tarih öğrenilir mi?
Liseye yeni başlayanlarla ders yaparken kendimi sık sık “Tarih öğrenmek için roman okumazsınız, tarihi öğrenmek için tarih kitabı okumak gerekir.” derken buluyorum. Çok doğru bir cümle olmadığını bilsem de aslında bunu edebiyat dersinin ilk yılında sanatçının özgürlüğünü ve sınırsızlığını anlatabilmek adına yapıyorum. Aklıma gelen bir örneği veriyorum genellikle, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni ve Hürrem’in öpüşmeleri sonrası gazetelere açıklama yapan tarihçiler olmuştu, “O zaman padişahlar dudaktan öpüşmezdi, haremlerini alınlarından öperlerdi.” diye. Haremin bu kadar mahremini nereden biliyorlar gibi anlamsız bir soruyu geçiyorum, burada sorun olan sanatsal bir yaratı olarak görülen dizinin bire bir tarihe uyma zorunluluğu olmamasına rağmen senaristlerin açıklama yapmak zorunda kalmasıydı.
Kısacası sanatın gerçeğe dayanması gerektiği gibi bir beklenti içine giren öğrenci için küçük uyarılar yapıyorum, kurmaca kavramının önemini anlatıp bir yazarın Kurtuluş Savaşı’nı kaybeden ve İngiltere’nin sömürgesi olan bir Türkiye romanı yazabilmesinin en doğal hakkı olduğunu söylüyorum. Çünkü biliyorsunuz bu memleket kahramanlarının diyalogları yüzünden yargılanmış yazarlar, yasaklanmış kitaplarla dolu.
Edebiyatı yeni öğrenmeye başlayan öğrencilerle durum böyleyken, ilerleyen yıllarda, özellikle Tanzimat ve Servet-i Fünûn romanlarını anlattığım 11. sınıfta, edebiyatla tarihi bayağı iç içe işlerken buluyorum kendimi. Abdülhamit baskısının hissedildiği dönemlerdeki atmosferin, sanattaki arayışın, sanatçıların karamsarlığının günümüze çokça benzemesi, benim tarihten değil edebiyattan bol bol örnek vermemle sonuçlanıyor.
Mesele daha geçenlerde Halit Ziya Uşaklıgil’in Nesl-i Ahîr’inden şu paragraf geldi aklıma, romanın kahramanı görmüş geçirmiş Nüzhet umutsuzluktan ne yapacağını şaşırmış genç İrfan’a öğüt verir: “Ben öyle sanıyorum ki bu millette canlılık güçlerinden en küçük bir parça bile eksilmemiştir. Otuz yıldan beri elinden alınmış bütün o değerli öğeler, kopartılıp atılan bütün o genç filizler, tam tersine zulüm ve yolsuzluklara karşı aşırı bir kin yaratmış, onun için fazla bir güç oluşturmuş, bütün bu vücut yönetimin kahır ve ezincini çeke çeke büyümüş, baştan ayağı hırs ve öcün karışımından meydana gelmiş, acı ve elemle büyümüş ve inanın ki saldırma ezme zamanı gelince bir ejderha heybetliliğiyle kalkacak...” Şimdi buradaki otuz yılın Abdülhamit’in otuz üç yıl süren padişahlığı olduğu aşikârken Servet-i Fünûncuların nasıl mutsuz, nasıl umutsuz olduklarını, hatta Yeni Zelanda’ya kaçmayı düşündüklerini bir tarihi bilgi olarak vermek o bilginin ezberci eğitim sisteminde kaybolup gitmesine yol açacak. Oysa şu paragrafı, Nüzhet’i ve arkadaşlarını adım adım takip eden, Adalar vapurundan inip çıkanları tek tek defterine kaydeden jurnalleri okumak, hatta roman boyunca bu atmosferi yaşamak en kitabi bilgiden daha etkili oluyor insan hayatında.
O zaman tekrar düşünüyorum yazının başındaki cümlem üzerine, ben aslında tarih adına ne biliyorsam edebiyattan öğrendim ya da belki cümleyi şöyle kurmalı, edebiyat sayesinde öğrendim. 1980 sonrası kafasını kaldırmaya korkan bir kuşağın mensubu olarak lise yıllarında Çetin Altan’dan Bir Avuç Gökyüzü’nü okumak dünyamı değiştirmişti. Sonra Füruzan’dan 47’liler, Sevgi Soysal’lar, Mehmet Eroğlu’lar derken derslerde anlatılmayan memleket tarihini öğrenme sürecim de başlamıştı. Bu süreç memleketle de kalmıyor zaten. Daha geçenlerde Médan Geceleri’ni okuyup saatler boyu Prusya Savaşı’nı araştırdım. Edebiyat bir kere o fitili yaktı mı artık kaçarınız yok, romandan, öyküden, şiirden yola çıkıp kendinizi ansiklopedilere, makalelere vurabilirsiniz.
İlla önemli şeyler, savaşlar, barışlar, darbeler olması gerekmiyor öğrendiklerimizin, tarih kitaplarında hiç göremeyeceğimiz detaylar, küçük insanların yaşamı, gündelik alışkanlıkları gibi göz ardı edilmiş ayrıntılarla dolu edebiyat. Haremlik selamlık yaşamın saraylarda değil de gündelik hayatta nasıl işlediğine dair öyle ayrıntılar var ki romanlarda... Latin alfabesine çevrilmiş hâliyle daha yeni yayımlanan Hayal-i Celâl adlı romanında Recaizâde Mehmet Celâl, akşam yemeğe erkek misafir davet edildiyse bu işin nasıl halledildiğini Tanzimat yazarlarından alışkın olduğumuz biçimde açıklayıveriyor mesela: “Yemekler o akşam harem mutfağında pişirilir ve çatal bıçak ve havlu gibi öteberi de dönme dolap ve orta kapı vasıtalarıyla alınıp verilirdi.” Eskiye ait her şeyi yıkma gibi bir huyumuz bulunduğundan bugün ortada dönen bir dolabın olduğu evlerden de, evin ikiye ayrılmış yaşama kısımlarından da haberimiz yok elbette. O nedenle bazen de böyle hiç aklımıza gelmeyeni öğretmeye yarıyor edebiyat.
İşte ben de böyle ikilemler yaşıyorum. Bir yandan küçük yaştaki öğrencilerin yanlış beklentiler içine girmemesi için yazının başında anlattıklarımı söylüyorum, bir yandan zaman ilerleyip de daha derin konulara daldık mı başlıyorum tarih adına edebiyattan öğrendiklerimi anlatmaya... Şimdilik tek tesellim bu tutarsızlığımı yüzüme vuran bir öğrencimin olmaması. Olursa da bu yazıyı okumasını tembihlerim artık.


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.


19 Kasım 2017 Pazar

Loquela

Kurmacaya dahil olmak
Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının hızlı yükselişi sık sık ele alınan bir konu. Türkçeye çevrilen eserlerde bile büyük bir artış var. Özellikle yeniyi takip eden ve edebi hazzı maddiyattan önde tutan küçük yayınevleri sağ olsun, İspanyolca edebiyatı bize tanıtıyorlar, yazarların bir romanını yayımlayıp bırakmıyorlar, yeni tanıdığımız, sevdiğimiz, ne yazsa okumak isteyeceğimiz yazarları takip etmememize olanak sağlıyorlar. Daha önceleri bizi Alejandro Zambra, Mario Bellatin gibi yazarlarla tanıştıran Notos Kitap son olarak Şili’nin genç ve yaratıcı yazarlarından Carlos Labbé’nin Loquela-Sayıklama adlı romanını yayımladı.
Latin Amerika edebiyatı hızla yükseliyor ve bunu diğer ülkelerin edebiyatlarından keskin bir biçimde ayrılarak yapıyor. Klasik, geleneksel anlatıyı geride bırakıp okuru içine alan, okuru metne katmayı amaçlayan, oyunbaz bir edebiyat yükseliyor. Yukarıda adını saydığım Zambra, Bellatin, bunlara ek olarak Kalabalıkta Yüzler’in yazarı Valeria Luiselli, maalesef sadece Tersane adlı romanı Türkçede yayımlanan Juan Carlos Onetti... Bu yazarlar son dönemde okuduğum, bitirince tekrar okuduğum, ikinci okumada daha iyi anlayabilmek adına mutlaka bir deftere notlar aldığım, çizimlerle açıkladığım kitapların yazarları. Şimdi bu yazarlara Carlos Labbé de eklendi.
1977 doğumlu Labbé edebiyat, müzik ve sinema alanında eser veren çok yönlü bir sanatçı. Daha şimdiden yedi romanı, iki kısa öykü derlemesi olan yazarın lisans tezi Juan Carlos Onetti, yüksek lisans tezi Roberta Bolaño üzerine. Loquela-Sayıklama’da Onetti’ye yapılan göndermeler de oldukça fazla. “Kadim zamanlardan beri gözü pek deneylerle zorlama toplumsal etkileşimleri etik ve politik olarak mesele edinen, bireyin sınırlarını sorgulayan her yerdeki ve her dildeki yenilikçi anlatılara değer veriyorum.” diyen yazarın romanı da sanıyorum okurun sınırlarını oldukça zorlayacak.
Loquela-Sayıklama günlük, mektup gibi türlerle geçiş sağlayan, üç parçalı bir anlatı diyebilirim. Anlatıcının yazdığı bir roman taslağı var ki bunu hem başlıklarından hem de italikle yazılmasından anlıyoruz, Alıcı başlıklarıyla verilen yine aynı anlatıcının yazdığı günlüklerden oluşan bölümler ve Gönderen başlığıyla yazılmış mektuplar var. Bu metinler genelde sıralı gidiyor, birkaç yerde sırası bozulsa da okur metinlerin diline alışıyor. Gönderen ve Alıcı bölümleri işinizi kolaylaştıracak sanmayın çünkü ancak ikinci okumada fark ettiğim, her zaman alıştığımız Gönderen’in ve Alıcı’nın olması gereken kişiler olmadığı yerler var mesela.
Romanda Alıcı bölümlerinde günlük tutan anlatıcı, Carlos adlı bir başkahramanı olan bir roman yazmaktadır. Kurmaca içindeki kurmacada Carlos kuzeni Alicia’yla yaşar, Elisa adında bir sevgilisi vardır. Alicia’nın yakın arkadaşı Violeta cinayete kurban gitmiştir, Violeta albinodur. Sadece roman taslağı kısımları için özetleyebileceğimiz bu olay örgüsü tabii ki fazlaca basit çünkü anlatıcı zaman zaman Carlos olmakta, Gönderen, anlatıcının yazdığı romanın içeriğini bilen Violeta’yken bazen Alicia olabilir mi acaba diye şüphelenmemizi sağlamakta, romanın mekânı genelde Santiago’yken bir yerden sonra Alicia’yla Violeta’nın çocukken hayalini kurdukları Neutria adlı hayal şehre dönüşmektedir. Bir süre sonra romanda kaybolan bir mektubun günlük kısımlarında ortaya çıkmasına, Violeta’nın birlikte yaşadığı büyükannenin aslında yıllardır ölü olmasına, Violeta’nın sapkın bir hâle gelen erkek arkadaşının Roman Yazan Çocuk çıkmasına, Roman Yazan Çocuk’un ise Korporalizm adı verilen bir edebiyat hareketinin maşası olmasına şaşırmıyoruz. Çünkü tüm karmaşasına rağmen Labbé’nin aslında kendi içinde kurduğu düzeni hissedebiliyoruz.
Anlatıcı, hem polisiye, hem aşk öyküsü gibi kurulan metinlerde bir roman yazmaya çalışmanın detaylarını verirken, Loquela’nın da nasıl kurulduğuna dair ipuçları elde edebiliyoruz. Günlük bölümlerinde ise anlatıcı geçmişteki edebiyat geleneklerinden, yazarlardan -Barthes, Kafka, Cortázar, Goytisolo, Márquez, Borges, Onetti adı geçen yazarlardan- bahsederek romanını nasıl kuracağını düşünüyor, böylelikle Labbé okuru bir romanın yaratım sürecine dahil etmiş oluyor. Metinde özellikle Onetti ve Kısa Hayat adlı romanının çok bahsi geçiyor çünkü Violeta’nın kurduğu Neutria’nın Onetti’nin kurduğu Santa María adlı hayal şehre benzediğini düşünüyor anlatıcı.
Sonuç olarak karşımızda romanlarını “Okurları onlara seslenen, onları arayan, onların suç ortağı olduğunu iddia eden anlatıcılarla kurmacaya dahil etmek istiyorlar; aynı zamanda okurlardan araya mesafe koymalarını istiyorlar ki dönüştürücü olmayı amaçlayan cüretkâr edebi biçimlerle anlatı sorunu üstüne düşünebilsinler.” cümleleriyle tanımlayan bir yazar var. Zor metinleri seven, oyuna dahil olmayı göze alan okurlar için Labbé tam aradıkları yazar.
Saliha Nilüfer’in özenli çevirisi, editör Seda Ersavcı’nın önemi dipnotlarıyla Loquela-Sayıklama’yı okumak çok önemli bir sınavı geçme hissi uyandırıyor okurda.

Banu Yıldıran Genç

Carlos Labbé
Loquela-Sayıklama
Çev: Saliha Nilüfer
Notos Kitap, Ekim 2017, 189 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2017 sayısında yayımlandı.


9 Kasım 2017 Perşembe

Roald Dahl'dan Büyüklere Öyküler...

Bilmediğimiz Roald Dahl

Roman Kahramanları dergisinin Roald Dahl özel sayısı için bir yazı yazma konusu gündeme gelince önce oğlum küçükken okuduğumuz kitapları geldi aklıma, eğer yazacaksam hepsini tekrar okumalıydım. Sonra laf arasında büyükler için yazdığı kitaplardan bahsettik. İtiraf etmem gerekir ki bu kitaplarla hiç ilgilenmemiştim, hep çocuk kitapları yazarı olarak düşünüyordum Dahl’ı, ötesini bilmiyordum. Bu kitaplarla ilgili bir yazı yazma fikrini daha çok benimsedim.
Sonra tabii ki ilk iş kitapları satın almak için bir kitap satış sitesine girdim ve şok! Hiçbir kitabının baskısı yoktu. Hiçbir kitabı derken Türkiye'de basılmış bulunan toplam bir roman ve altı öykü kitabından bahsediyorum. Çocuk kitaplarının baskısı konusunda hiçbir sıkıntı yoktu. Türkiye yayıncılığının en kötü taraflarından biri olarak düşündüğüm şeye kurban mı gitmişti bu güzelim kitaplar, bilmiyorum. Yıllardır Türkiye'nin baskısı bulunmayan kitaplar cenneti olduğunu düşünürüm, bence bir yayınevi bir yazarın, bir kitabın telifini aldıysa onu bittikçe yeniden basmakla yükümlüdür. Hele bu kitapların içinde Tomris Uyar, Püren Öngören gibi usta çevirmenlerin de çevirileri varsa... Bu nedenle telif sorunu gibi çözülmesi zor bir mesele yoksa işin içinde Can Yayınları’ndan bu kitapların yeni baskısını yapmasını istemek boynumuzun borcu.
Bu şoku sağ olsunlar Burcu Polat ve Can Yayınları'ndan İpek Şoran sayesinde atlattım. Can Yayınları'nın arşivinde bulunabilen kitaplar word dosyasına aktarıldı ve bana ulaştırıldı. Tüm bu çabaya karşın bulunamayan iki kitap var: Son Perde ve Amcam Oswald. Diğer kitapları okuduktan sonra aslında en çok merak ettiklerimden biri Amcam Oswald oldu ama dediğim gibi bu mağduriyetin giderilmesinde yayınevine güveniyorum! Kitapların hepsini word dosyalarından okudum, o nedenle alıntılarda kitap adı verebilsem de sayfa numarası veremeyeceğim. Bir de kendime dair küçük bir not paylaşayım, tüm kitapları Roald Dahl'ları bahane ederek kendime doğum günü hediyesi olarak aldırttığım kindle'dan okudum ve böylelikle kendi adıma büyük insanlık adına küçük bir önyargıyı da kırmış oldum.

Bir yazarın yazar olma hikâyesi

1977 yılında yayımlanan Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü'nde bulunan öykülerden biri Şans Yol Verince Nasıl Yazar Oldum? Bu otobiyografik öyküde Roald Dahl başından geçenleri büyük bir içtenlikle kronolojik bir biçimde aktarıyor okura. Yazarlık serüveninde neredeyse otuzuncu yılını dolduran bir yazar olarak belki bir iç dökümü gereksinimi, belki artık zamanının geldiği hissi, bilemiyorum ama İngiliz eğitim sisteminden tutun da savaşa kadar onca yıl içinde biriktirdiklerini anlatarak nasıl Roald Dahl olduğunu, eksilerini artılarını, şanslı zamanlarını, şanssızlıklarını tüm çıplaklığıyla sunuyor okura.
Norveç'ten İngiltere'ye daha iyi bir hayat için göçmüş bir ailenin, adını Norveçli Kutup araştırmacısı Roald Amundsen'den alan küçük oğlu... Babasını çok küçük yaşta kaybetse de annesinin çabalarıyla İngiltere'de seçkin bir okulda başlar öğrenim hayatına. İngiliz eğitim sisteminin en iyisi olduğunu düşünen babasının vasiyetidir bu aynı zamanda. Okul hayatı Dahl'ın birçok öyküsüne, çocuk kitabına konu olur. Belki de çocuk kitaplarında gördüğümüz otoriteye başkaldırma, kurallara uymama gibi hayranlık uyandırıcı davranışlar kendi çocukluğunun en büyük hayali, özlemiydi, kim bilir...
Öyküye dönersek, sekiz yaşındasınız, çalışma saatinde kaleminizin ucu kırıldığı için yanınızdaki arkadaşınızdan kalem istiyorsunuz ve sessizliği bozduğunuz için bu yaptığınızın karşılığı kızılcık sopasıyla altı vuruş!
"Yaşamımıza değnekler egemendi. Geceleri ışıklar söndükten sonra yatakhanede konuşursan, değnek; sınıfta konuşursan, değnek; derste başarısız olursan, değnek; duvara tırmanırsan, değnek; üstün başın dağınıksa, değnek; kâğıttan uçak yapıp atarsan, değnek; akşamları ayakkabılarını değiştirmeyi unutursan, değnek; spor yaptıktan sonra formanı yerine asmazsan, değnek; ve -hepsinden önemlisi de- hocaları kızdırırsan, değnek. Yani anlayacağınız, küçücük oğlanların doğal olarak yapacakları her iş için değnekle dövülürdük."
İlkokul bittiğinde yatılı okula devam eden yazarın hayatındaki bu şiddet bitecek midir? Hayır, tam tersine, bu kez büyük sınıflardaki çocukların eziyetleri de eklenecek, neredeyse birer uşak gibi onları memnun etmeye çalışacaklardır. Ekmeğin az ya da çok kızarmasının bile küçük çocukların suçunun olduğu bu sistemde günde birkaç kez seçim yapmak zorunda kalır küçükler: Pijamalı mı sabahlıklı mı? Değneği yiyecek olanın tamamen özgür seçimine bırakılmıştır cezanın bu kısmı, pijamayla mı can daha çok acır, sabahlıkla mı?
Öyküdeki bu anıları okudukça, küçücük çocukların çektikleri gözümüzün önünde canlandıkça başka öykülere de konu olan bu acımasızlığı daha iyi anlayacağız. Senin Gibi Biri kitabındaki Dörtnal Foxley öyküsü tamamen bu şiddet üzerine kurulmuş. Her zaman bindiği trende uşaklığını yaptığı ve bolca dayak yediği üst sınıftaki işkencecisini gördüğünü sanan anlatıcının gelgitleri, sürekli yüzleşmek istemesi, buna cesaret edememesi, unuttuğu sandığı anıların birden tüm ağırlığıyla belleğinde canlanması, anlatıcının tüm öykü boyunca hissettiği gerilimi okuyucuya da geçirir. Öykünün sonu ise hemen hemen tüm Roald Dahl öyküleri gibi, şaşırtıcıdır.
Tüm bu şiddetin yanında öğretmenlerle de arası hoş değildir Dahl'ın, dünyanın en büyük yazarlarından biri olmasına rağmen öğrenim hayatı boyunca yazar olmayı düşünmemesinin sebebi öğretmenleri ve yorumlarıdır belki de:
"1931 – Paskalya dönemi sonu. İngilizce kompozisyon.
'Her şeyi birbirine katma huyundan vazgeçmiyor. Sözcük seçimi baştan savma, cümle kurgusu bozuk.'
1932 – Yaz dönemi sonu. İngilizce kompozisyon.
'Bu öğrenci, sınıfın en tembel ve en okuma-yazma bilmeyenlerinden biri.'"
Daha bunlar gibi birçok karne notunu okurla paylaşan Dahl'ın durumunu trajikomik diye nitelendirebiliriz. Bu nedenle okul hayatından soğumuş, içinde hiçbir şekilde okul sevgisi kalmamış yazar, üniversiteye gitmeyi kesinlikle düşünmez ve hemen iş hayatına atılır.
Şiddet gören çocuğun gelecekte genellikle iki seçeneği olur, bu durum biraz aile ve toplum yapısına da bağlı. Hem ailede, hem toplumda, hem okulda şiddet gören çocuk büyük bir olasılıkla şiddete meyilli bir yetişkin olacaktır. Dahl ise çocukların birey sayılmadığı, gülmenin, oynamanın, gürültü etmenin ayıp, yasak olduğu bir dönemde büyümesine rağmen, yazdığı çocuk kitaplarında özgür ve bağımsız birer birey olmaya giden yolları anlatarak diğer seçenekte olduğunu hissettirir bize. Şiddet gören bir çocukken, şiddetin her türlüsünden nefret eden bir yetişkin olmuştur. Hayvanlara, çocuklara, yaşlılara, canlı herhangi bir şeye sevgi gösteren bir yetişkin...
Öykü ilerledikçe yazarın Shell firmasında işe başlayıp ilk fırsatta bilmediği yabancı ülkeleri görmek, farklı kültürleri tanımak istediğini görürüz. Hayat tam da istediği gibi ilerliyordur ki İkinci Dünya Savaşı çıkar. Pilot olarak katıldığı bu savaşta yaşadıkları, ölümle burun buruna gelmesi, görme duyusunu kaybetmesi, ilk kitabı Benden Bu Kadar'daki öykülerin hemen hepsini esin kaynağı olmuştur.
ABD'ye ataşe olarak atanması ve burada tanıştığı ünlü yazar C.S. Forester'la yaşadıkları ise öykünün çatışma noktalarından birini oluşturuyor çünkü Forester, kendi yazacağı bir öyküde kullanmak üzere Dahl'dan askerlik anılarını yazmasını ister. Dahl yazdığı metni gönderdiğinde ise ünlü yazar bu genç gaziye hayatını değiştirecek şeyi söyler: Yazdıkları anı değil, başlı başına, ustaca yazılmış bir öyküdür. Ve böylelikle Roald Dahl'ın yazar olarak yaşamı başlar. Bu ilk öykü Çocuk Oyuncağı adıyla hem Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü'nün sonunda hem de ilk öykü kitabı Benden Bu Kadar'da yer alır.
Bundan sonrası ise bir rüya gibi gelişir, hepimizin bildiği Gremlinler'le başlayan macera, onlarca çocuk kitabıyla devam eder, ama Roald Dahl birkaç senede bir yetişkinler için öykülerini de yayımlatmayı hiç ihmal etmez.

Askerlik: Unutulması gereken yıllar...

Roald Dahl'ın ilk kitabı Benden Bu Kadar daha çok gazete ve dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşuyor. Yine belki ilk olması sebebiyle öyküler yazarın yaşamından, özellikle askerliğinden izler taşıyor. Yukarıda bahsettiğim üzere, Dahl yazarlık kariyerine başladığında savaştan çıkalı sadece birkaç yıl olmuştu.
Savaşın acımasızlığı, kötülüğü, insanı "insan" olmaktan çıkaran yanları hakkında uzun uzun yazacak bir şey yok, hepimiz bunu şu an bile yaşıyoruz. Dahl, Afrika'da Shell firması için çalışırken ülkesini savunmak üzere asker olmaya karar vermiş ve pilotluk eğitimi almış. Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne (RAF) katılan Dahl, Ortadoğu, Afrika, Avrupa'nın güneyi gibi birçok farklı yerde görev yapmış. Öykülerde farklı farklı ülkelerdeki maceralar anlatılsa da kahramanlar genelde aynı. Finlandiyalı, Kütük, Maymun Surat diye anılan ekip arkadaşlarıyla bir öyküde Kahire'de bir genelevdeki kızları şövalye misali kurtarmalarını eğlenceli bir biçimde anlatırken, başka bir öyküde ortak arkadaşlarını kaybetmenin acısını anlatıyor. Kahramanların aynı olması öykülerin farklı bir bütünlüğü olmasını ve onlarla yakınlık kurmamızı sağlıyor.
Kitabın en dokunaklı öyküsü Katina. Yunanistan'da da görev yapan Dahl'ın bu öyküsünün de otobiyografik olması muhtemel. Öyküde özellikle askerlerin yoldaşlığı, ana-babasını Almanların öldürdüğü Katina'nın öfkesi ve cesareti, Yunan halkının direnişi dikkat çekiyor. Diğer öykülerden daha insani, daha dokunaklı ve daha Akdenizli. Devletlerin, savaşların "öteki"ni düşmanlaştırma çabalarına karşın Dahl gibi uzun süre savaşmış bir askerin yanan bir Alman pilotunu kurtardığı, "öteki"ni insan olarak gördüğü şu bölüm, yazarı bir kez daha sevmemizi sağlıyor:
"Dispanser çadırına gidip Alman'ı Doktor'a teslim ettik. Katina bir kenarda durmuş, oğlanın yüzüne bakıyordu. Sekiz-dokuz yaşlarındaki bu dünya güzeli kız çocuğu orada öylece durmuş, ağzını açmadan -hatta soluk bile almadan- Alman pilota bakıyor, elleriyle giysisinin eteklerini mıncıklayıp duruyordu. 'Bu işte bir yanlışlık olmalı. Bunun pembe yanakları, mısır püskülü gibi saçları, masmavi gözleri var. Onlardan biri olamaz bu. Yalnızca sıradan bir erkek çocuğu bu işte,' der gibi bir hâli vardı Katina'nın."
Savaşların anlamsızca taraf yaratması, her iki tarafın askerlerini de birer canavara dönüştürmesi, halkın daha düne kadar belki komşu olduğuna düşman olması... Savaşa dair nefret edeceğimiz ne varsa okuruz Dahl'ın öykülerinde.

En tatlı kötü alışkanlık: Kumar

Roald Dahl'ın birçok öyküsünde kumar oynayan karakterlere rastlayabiliriz. Bunlar at yarışı, İngiltere'de çok yaygın olan, köpek yarışı, kanasta, briç gibi kâğıt oyunları, hiçbir şey yoksa da bahis oynama şeklinde çoğalıp gidiyor. Özellikle yazarın ikinci kitabı Senin Gibi Biri'nin tüm öyküleri kumara dair.

Tat adlı ilk öyküde bu bahis konusu önce çok masumca başlar. Ev sahibi ve konuk arasındaki şarap tadımı üzerine çekişme şarabın markasının bilinmesi bahsine doğru gider. Burada konuğun bahsi kazanırsa ev sahibinin kızıyla evlenmek istemesi öykünün doruk noktasını oluşturur. Öyle bir gözünü kör etme durumu vardır ki bu bahislerin, ev sahibi ne karısının sert sözlerini ne de kızının yalvarmalarını dinler. Söz ağızdan çıkmıştır bir kere. Tabii ki bu artan gerilim gayet Roald Dahl'vari bir biçimde ustaca savuşturulacaktır. Dahl'ın öykülerinin en önemli özelliklerinden biri şaşırtmacalı sonları ki 1950'li yıllarda yazılan öykülerde oldukça sık rastlanan bir üslup aslında.
Kitaptaki Güneyli Adam öyküsü ilk yayımlandığı günen itibaren birçok kişinin dikkatini çekmiş. 1948'de yayımlanan öykü Alfred Hitchcock tarafından 1960, 1979 ve 1985'te olmak üzere üç kez televizyona uyarlanmış. Yine 1995'te Quentin Tarantino tarafından çekilen Dört Oda adlı filmin bir bölümünü oluşturmuş. Bunların dışında sayısız radyo uyarlamasını saymıyorum bile.
Jamaika'da bir otelde geçen öyküde anlatıcı havuz başında gürültü yapan Amerikalı denizcilerden bahsederken öykünün asıl kahramanı değişik şivesi ve garip görünüşüyle kendini gösterir. Anlatıcının tam olarak nereli olduğunu tahmin edemediği ama güneyden bir yerden olduğunu düşündüğü bu adam Panama şapkası, şık takım elbisesi, elinde purosuyla tam bir tatlı hayat düşkünüdür. Purosunu yakmaya çalışırken Amerikalı denizcilerden birinin yardım etmek istemesi ve çakmağını övmesiyle küçük güneyli adamın gözleri ışıldamaya başlar. Bahis oynamak için büyük bir şeye ihtiyaç yoktur bu öykülerde, her an, her yerde, her koşulda bahse girilebilir. Güneyli adam denizciye çakmağının on kez tutukluk yapmadan yanması üzerine bahse girmelerini teklif eder. Eğer yenilirse kapıda duran Cadillac'ını verecektir. Tabii ki genç asker bu teklife atlar, anlatıcı ise bir gariplik olduğunun farkındadır ve bahsin karşılığında askerden isteneni duyduğunda, hislerinin doğruluğunu anlar. Güneyli adamın bahsi kaybetmesi halinde denizciden istediği şey, bir parmağıdır!
Dahl'ın öykülerinde her zaman olduğu gibi akıllı, mantıklı olan kadınlardır. Denizcinin kız arkadaşı tüm bu olanlara karşı çıkar, sevgilisini bunun bir saçmalık olduğuna ikna etmek ister ama yine biliyoruz ki Dahl'ın öykülerinde bahis tutkunları, durdurulamaz. Adam tüm planını yapmıştır bile.
"Şunu cebe koyun. Simdi biz burda kuçuk oyun yapıyoruz, sizin gidip benim icin iki, yok uç tane bir sey bulmanızı istiyorum. Biraz çivi istiyorum, bir çekiç istiyorum, bir de dograma bıçagı istiyorum."
Anlatıcı şaşkınlıktan müdahale edemez, genç denizci en azından hakemlik yapıp yapmayacağını sorunca kabul etmek zorunda kalır ve güneyli adamın yaptığı hazırlıkları görür.
"Kendi kendime, kim olsa bu orospu çocuğunun bunu daha önce de yapmış olduğunu anlar dedim. Hiç duralamıyordu. Masa, çiviler, çekiç ve et bıçağı. Neye gereksinimi olduğunu ve nasıl uygulanacağını tam olarak biliyordu."
Roald Dahl'ın öykülerinin sonundan bahsetmek işin bütün tadını kaçırabilir, o yüzden anlatıcının haklı olduğunu, bu işin çok kereler yapılmış olduğunu öykünün sonunda anladığımızı söyleyeyim. Dahl'ın en sinematografik öykülerinden biri olan Güneyli Adam, egzotik mekânı, ilginç karakterleriyle hak ettiği değeri bulmuş diyebilirim.

Roald Amca'dan erotik öyküler

Günler süren Roald Dahl okuma maceramda onun o sürprizli, tatlı öykülerine alışmışken Kancık'a başlamam her şeyi değiştirdi. Kitaptaki tüm öyküler cinsellik içeriyor, bazıları erotik bir tonda, bazıları oldukça farklı fantezilerle dolu, bazıları biraz daha edepli, bazıları oldukça edepsiz...
Son Perde öyküsü aslında Dahl'ın kadın ruhundan ne kadar anladığını fark ettiğimiz bir öykü. Daha önce de belirtmiştim, öykülerin çoğunda kadınlar aklın, vicdanın sesi, bu kez daha derinleri, pek de bahsetmediği duyguları anlatmak istiyor yazar. Anne'in 25 yıllık evliliğinin ardından kocasının ani ölümüyle yaşadığı yas psikolojisi, genç yaşında dul kalmanın ve hemen ardından birbirini ardına evden giden çocuklarının yokluğuyla içine düştüğü yalnızlık oldukça ustaca tahlil edilmiş.
"O kadar çok kahkaha duymuş, bir sürü doğum günü, Noel ağacı, bir o kadar da armağanın açıldığını görmüş olan oturduğunuz oda şimdi sessiz sedasızdır, garip bir biçimde de üşütücü gelir. Isıtılmıştır, ısı normaldir ama yine de orası sizi titretir. Saat durmuştur, çünkü onu siz kurmuyorsunuzdur. İskemlenin birinin bacağı eğrilmiştir, ona bakarak oturur, daha önce neden fark etmediğinizi düşünürsünüz. Yeniden başınızı kaldırdığınızda da siz bakmıyorken odanın dört duvarı da üstünüze kapanmak için usul usul sürünüyormuş gibi ani bir panik duygusuna kapılırsınız."
İşte bu duygularla yıllar boyu içine kapanan Anne terapiye ve evden çıkabilmek adına işe başlar. İlk kez kendini özgür, ayakları yere basan, bağımsız bir kadın gibi hisseder ve bu duyguların verdiği coşkuyla iş için gittiği Dallas'ta lisedeki erkek arkadaşını arayacak cesareti bulur kendisinde.
Anne'nin aramasıyla öyküye dahil olan Dr. Conrad Kreuger, Dahl'ın öykülerinde hep var olan erkeklerden, kadınlar için en iyisinin ne olduğunu bilen, kibarlıktan ödün vermeyen, iyi eğitimli bir maço. Bu öyküde de Anne'in içtiği sigaraya, sevdiği kokteyle karışır ve hatta jinekolog olduğu için söylediği saçma önyargıları tıbbi nedenlere bağlamaya çalışır.
Kendisini hayatın akışına bırakmış, yıllar sonra ilk kez hafiflik duygusunu hisseden Anne ve Conrad'la Roald Dahl'ın cinsellik dolu ilk öyküsüne yol alırız. Hayatında kocasından sonra ilk kez başka biriyle birlikte olan Anne ve Conrad'ın sevişmeleri oldukça detaylı bir biçimde betimlenir. Dillerin, kulakların, boyunların, kılların, cinsel organların geçtiği satırlarda klasik Dahl okuyucusu ne hisseder?
Sanki çok iyi tanıdığımız, yaşlı bir aile dostumuzun yatak odası hikâyelerini anlatması gibi diyebilirim. Böyle garip bir şaşkınlık sonrası utanma, gözlerini kaçırma duygusuydu hissettiğim. Günümüzde herhangi bir okurun yabancısı olmadığı bu tarz öyküler yazarı nedeniyle şaşkınlık yaratıyor aslında. Sonuçta çocukların Roald Amca'sı olarak bildiğimiz bir yazar var karşımızda. Aslında şunu söylemeliyim ki kendisine biçilen role sadık kalmadığı, kendisini böyle bir kimliğe sıkıştırmadığı için hayranlık duydum Roald Dahl'a, yeniyi aramaktan, kendini sorgulamaktan, sevdiği şeyleri yapmaktan hiç vazgeçmemiş. Ve zaten ilk öyküdeki şaşkınlığı atlatınca sonrası çok daha rahat okunuyor.
Roald Dahl, kitaptaki diğer iki öykü Konuk ve Kancık'ta tanıştıracağı Oswald Amca karakterini çok sevmiş olacak ki daha sonra Amcam Oswald adıyla bu karakteri romanlaştıracak.
Konuk öyküsü anlatıcıya kargoyla gelen koca bir sandıkla açılır. Oswald Amca'dan (Bu arada bu öyküde dayı olan Oswald sonradan amca olmuş, ben amcayı tercih ettim.) gelen yirmi sekiz ciltlik defterle dolu bir sandıktır bu. Tam bir kadın avcısı olan Oswald yaşamayı bilen, tutku dolu bir insandır. Anlatıcı çocukken en sevdiği ve eğlendiği akrabasının Oswald olduğunu anımsar. Defterleri okudukça şaşıran, ama anlatılanların güzelliği ve farklılığı karşısında delicesine bir yayımlama isteği duyan anlatıcı avukata başvurur, avukat çoğu anının başkalarının kişilik haklarına saygısızlık olarak görüleceği uyarısını yaparak sadece iki öyküyü yayımlatmasına izin verir. İşte bunlardan biri olan Konuk'ta Oswald'ın nasıl bir çapkın olduğunu detaylarıyla okuruz. Bir kadınla bütün geceyi birlikte geçirmediği, uyumadığı gibi, bir daha da birlikte olmayan, burnundan kıl aldırmayan biridir kahramanımız. Maddi konularda hiç sorunu yoktur, akrep ve baston koleksiyonu yapar ve hastalık derecesinde titizdir. Beğendiği kadın ister evli olsun ister bekâr, ister en yakın arkadaşının karısı olsun, isterse yeğeninin dadısı, hiç fark etmez, Oswald ne yapıp edecek o kadınla birlikte olacaktır.
Böyle anlatılınca gayet itici biriymiş gibi gözüken Oswald'ın maceralarını okudukça aslında kendisiyle dalga geçmeyi bilen tatlı bir ihtiyar çapkın olduğunu düşünmeye başlarız. Roald Dahl kahramanlarını okuyucuya sevdirmek konusunda çok usta bir yazar. Hatta Oswald'ın ağzından dökülen ırkçı lafları bile yaşadığı döneme, yetiştiği sınıfa, o dönemde politik doğruculuk olmamasına bağlayabiliriz.
"Yatağın üstündeki çarşafla battaniye yirmi beş yıkanmamış Mısırlı aralıksız yirmi beş gece içinde yatmış gibiydi, ben de onları söküp attım. (Sonra hemen antiseptik bir sabunla ovuşturarak ellerimi yıkadım elbette.) Ve yerine kendi özel çarşaflarımı serdim."
Oswald'ın hijyen konularına olan takıntısından bu kadar bahsedilmesi tabii ki Roald Dahl'ın bizi hazırlayacağı sürprizli sonla ilgili ama o sona gelmeden evvel yine ateşli sevişme sahneleri okumaya hazır olmak gerekiyor.
Dahl bu kitabında oldukça cesur davranarak tabu olarak görülen, dokunulmayan konulara girmiş. Karılarını değiş tokuş yapma fantezisiyle yanıp tutuşan ve bunun için aylarca plan yapan iki komşu mu istersiniz, kızını evine konuk aldığı bir yabancıya peşkeş çektiğinin hissettirildiği değişik bir baba mı, icat ettiği, anında cinsel duyguları uyandıracak parfümle kendi sonunu hazırlayan kalp hastası bir ihtiyar mı ya da dev bir penise dönüşen bir amca mı?
"Kendime geldiğimde gül pembesi bir odada çırılçıplak duruyordum ve kasıklarımda garip bir duygu vardı. Aşağı baktım ve sevgili cinsel organımın doksan santim kadar uzamış, bir o kadar da genişlemiş olduğunu gördüm. Büyümeye devam ediyordu. İnanılmaz bir hızla büyüyüp şişiyordu, o arada bedenim büzülüyordu. Giderek büzüldü, büzüldü, küçücük oldu. Şaşırtıcı organım büyüdü, büyüdü ve aman Allahım, tüm bedenimi sarıp kendi içinde yutuncaya kadar da büyümeye devam etti. Ben artık iki buçuk metre boyunda, bir o kadar da yakışıklı, dimdik, devasa bir penistim."

Her şeyin başı vicdan

Çocuk kitaplarıyla tanıdığım, çağının çocuk yetiştirme, eğitim, disiplin anlayışına oldukça farklı bakan, ailelere, çocuklara dikte edilenlere bir nevi başkaldıran bu yazarın farklı yönlerini de gördüğüm, onun askerlikten, kumardan, garip bilimsel gelişmelerden, seksten bahsettiği yetişkin öyküleriyle karşılaştığım için kendimi şanslı buluyorum.
Özellikle daha feminizm sözcüğünün pek kullanılmadığı, kadınların evin huzurunu sağlamakla mükellef birer robot olduğunun düşünüldüğü 1950'lerde maço ve baskıcı kocalardan, sesini çıkaramayan kadınlardan söz ettiği öyküleri de anmak gerekiyor. William ve Mary öyküsünde William'ın vasiyet niyetine bıraktığı mektup anlatmak istediklerimi daha iyi açıklar belki: "Ben gittikten sonra uslu bir kadın ol; dul olmanın bir kadın olmaktan çok daha zor olduğunu unutma. İçki içme. Paran boşa harcama. Sigara kullanma. Hamur işi yeme. Dudaklarını boyama. Televizyon satın alma. Gül tarhımı ve bahçemi yazları yabani otlardan temizlemeyi unutma. Ayrıca, artık kullanmayacağına göre, telefonu da iptal ettirmeni öneririm." İşte bu tip adamların narsizmini, yıllardır yaptıklarını sonsuza dek yapacağını sanma arsızlığını aktarıyor birçok öyküde Dahl. Tabii içine bolca hayal gücü katıp, sonunda da özellikle kadın okuyucuları memnun ederek.

Roald Dahl her zaman güçsüzün yanında olan bir yazar. Kim bu güçsüz olanlar? Büyükler karşısında çocuklar, erkekler karşısında kadınlar, insanlar karşısında hayvanlar... Hemen her eserinde mutlaka gizli bir mizah duygusuyla, hiçbir biçimde parmağını gözümüze sallamadan, doğrunun ne olduğunu bize hissettiriyor.
Kumarla ilgili eğlenceli öykülerinde bile köpek yarışlarında köpeklere yapılan eziyetleri olay örgüsünün bir yerine yerleştiriyor. Bir Afrika Öyküsü'nde hayvanlara zarar veren, bundan pişman olmayan, hatta yaptığını doğru bulan bir insanın hak ettiği cezayı bulmasını sağlıyor. Hayvanlarla Sohbet Eden Çocuk'ta yetişkinlerin hiçbirinin öldürülecek olmasına ses çıkarmadığı devasa bir deniz kaplumbağasını kurtardıktan sonra insanların dünyasını terk etmeyi tercih eden bir çocuğu anlatıyor.
Belki de Roald Dahl'ı bu denli sevmemizi sağlayan şey bu, adalet duygusu. Gerçek hayatta bizleri isyan etme noktasına getiren adaletsizliklerle, haktan hukuktan uzak bir dünyada yaşıyor olmamız en azından edebiyatta adaleti sağlayan yazarlara sıkıca tutunmamızı sağlıyor. Dahl'ın öykülerinde kötülerin ne olursa olsun cezalarını bulmaları, iyiye, güzele gittikçe kaybolan inancımızı tazeliyor. Bu öyküler belki bir gün, belki çok sonra, ama mutlaka iyilerin güçlü olacağı bir dünyaya inanmamızı sağlıyor. Edebiyat mucizesini işte böyle yaratıyor.


Banu Yıldıran Genç

Yazıda adı geçen kitaplar:
Benden Bu Kadar, Çev. Ayşe Gül Güre, Can Yayınları, 2000
Senin Gibi Biri, çev. Tülin Nutku, Can Yayınları, 1998
Şeker Henry'nin Akılalmaz Öyküsü, çev. Ayşe Gül Güre, Can Yayınları, 2005
Kancık, çev. Tülin Nutku, Can Yayınları, 1998

* Bu yazı Roman Kahramanları dergisinin Ekim 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...