29 Nisan 2016 Cuma

Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz

Asiye Kabahat'in dinleyeni ağlatan şarkıları
Okuması kolay bir kitap değil Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Karin Karakaşlı'nın anlatısı. Aklımdan çıkaramadığım, yatınca anımsadığım, rüyamda gördüğüm, okudukça utandığım, utandıkça soluk alamadığım günler yaşattı bana. Şikâyetçi olduğum sanılmasın, yazanı da okuyanı da sağaltan bir kitap bu, içimizde biriktirdiğimiz zehri bir nebze de olsa akıtmamızı sağlayan, her şeye rağmen yaşamı, edebiyatı savunan bir kitap.
Bir iç dökümü Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Karakaşlı'nın Hrant Dink'le tanışmasından, ondan öğrendiklerinden, o berbat 19 Ocak gününe kadar yaşananlardan, “o gün”den ve hissettiklerinden bahseden, bugüne dek içinde tuttuklarını bir dosta anlatır gibi samimi, hiç bilmeyene anlatır gibi açıklayıcı bir metin... Düz bir zaman çizgisinde ilerlemeyen, bazen şimdiye bazen önceye, bazen gerçeğe bazen kurguya meyleden sarmal bir anlatı bu.
Bugüne kadar yazdığı şiirlerden, gençlik romanlarından, öykülerden başka bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Hiçbir şey kalmasın içimde demiş sanki, acılarla, pişmanlıklarla, kaybedilenlerle ama hep sözcüklerle, edebiyatla geçen bir yaşam... Çoğunluktan farklı bir dil konuştuğunu fark eden iki örgülü küçük Karin'e de rastlıyoruz anlatılanlarda, gençliğinde kulağında walkman'le aşk şarkıları dinleyen Karin'e de, aldatılmaktan yaralanmış, incinmiş bir genç kadın olan Karin'e de... Berlin'deki aşk acısını fısıldıyor kulağımıza mesela, sırdaşıymışız gibi, kimseye söylemeyeceğimizden emin, onu anlayacağımıza güveni tam... İstediği kadar dost bildiklerinden yediği kazıklardan, hep dert dinleyen olmaktan bıkmasından, iyi niyetinden çektiklerinden bahsetsin, değil mi ki biz okurlarına da bu denli güveniyor, içini döküyor, değişmeyecek Karin, hep o naif kız çocuğu olacak.
Bu toprakları anlatan bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bu memlekette doğmuş olmak demek çocukluktan itibaren tembihlerle büyümek demek. Büyüyüp de Hrant'la tanışınca, Agos'u çıkarmaya başlayınca, davalar, yargılanmalar, mahkeme kapıları, tehditler, cezalar ve göz göre göre gelen cinayet demek. Cinayet sonrası devletin yaptıklarını saklamak için elinden geleni ardına koymaması demek. Üstünden geçen dokuz yıla rağmen yılan hikâyesine dönen mahkemeler silsilesi demek... “Öldürüldüğü günü çok feci sahnelerle yaşadım. Hayat olamayacak denli kurguydu sanki. Hani yazsam nasıl da sahne yaratmış, edebiyat yapmış diyecekleri cinsten. Oysa hayattı işte. Şu bizim kara mizah, şu bizim hoyrat hayat. Bazı şeylerin sözcüğü yokmuş diye düşündüm ilk kez. O an hayat, edebiyata beş basar dedim. Aklım, yüreğim ve kalemim durdu.” Bu cümleleri kurduğu Melek Mikael'in “Sen de tam bunu yazar ve altıdan başlarsın o zaman...” diye cesaret vermesiyle, bunca zaman sonra Hrant'la tanışmasını, çalışmasını ve 19 Ocak'ı anlatıyor Karin Karakaşlı, altıdan başlayarak, sıra gözetmeyerek, farklı bir kurguyla acısına ortak ediyor bizi.
Çok yakın tarihte yazılmış bir kitap Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bu nedenle daha sindiremediğimiz birçok acı çıkıyor karşımıza... Başka bir bölümde gömülme hakkı gasp edilen Taybet Ana'yı, Hrant gibi göz göre göre katledilen Tahir Elçi'yi okuyoruz, okudukça soluğumuz kesiliyor, ara veriyoruz. Neyse ki yazarımız insaflı, biraz vurucu başlayan bölümleri atlattıktan sonra Thomas'la tanıştırıyor bizi. Thomas daha yazılamamış bir kahraman, sırasını bekliyor ama Karakaşlı'nın can yoldaşı olma yolunda. Yazarın kafasında kurgulanmış hikâyesi gün yüzüne çıkmayı bekliyor, Thomas da yazarının peşini bırakmayacak denli hırslı, beni yazmadan hiçbir yere gidemezsin, diyen bir delikanlı. Bir roman kahramanının nasıl oluştuğuna şahit oluyoruz yavaş yavaş, kaybettiği annesi, cinsel kimliği, sevgilisi, tikleri derken Thomas kanıyla canıyla var oluyor gözümüzün önünde. Thomas'ın ortaya çıkmayı beklediği kadar biz okurlar da bekliyoruz artık onu, hevesle.
Karin Karakaşlı'nın dilindeki inceliğini, kurgudaki mahirliğini hissettiğimiz bir kitap olmuş Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Bölümler arasındaki ilişkinin hiç kopmaması, en vurucu anılardan sonra Hrant Dink cinayetiyle ilgili gerçek mahkeme kayıtlarına, ifadelere, gazete kupürlerine yer verilmesi Karakaşlı'nın kitabı ne denli ustalıkla kurduğunun bir göstergesi. Bölümler demişken, internet sitelerinden alınmış Rüyada Ermeni Görmek başlığındakileri okuyup insanlığınızdan utanabilir, Soru İşareti, Virgül ve Nokta bölümlerinde yanaklarınızdan süzülen yaşları silebilirsiniz.
Kolay bir kitap değil Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz. Eminim yazması da kolay olmamıştır. Uzun zamandır bu kadar ağlayarak okuduğum başka bir kitap olmamıştı ama bittiğinde bana varlıklarına şükrettiğim Karin Karakaşlı ve onun can dostları Levent'le Yıldız kaldı. Hem Hrant'a hem gerçek dostluklara adanmış bu kitap adının hikâyesini de sona saklıyor. Asiye Kabahat hep şarkılarını söylesin, biz de hep dinleyelim. Bu hayat ancak böyle geçer.

Banu Yıldıran Genç
Karin Karakaşlı, Asiye Kabahat'ten Şarkılar Dinlediniz

Can Yayınları, Mart 2016, 303 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

4 Nisan 2016 Pazartesi

Kalabalıkta Yüzler

Kurmaca ve gerçek arasında edebiyat
Son dönemlerde en beğendiğim romanlar, en farklı kurgular Latin Amerika Edebiyatı'ndan çıkıyor. Bu nedenle Siren Yayınları'nın ocak ayında yayımladığı Kalabalıkta Yüzler'i hemen alıp okudum. Meksikalı genç yazar Valeria Luiselli'nin yazdığı bu küçük ama bambaşka romanı iyi ki gözden kaçırmamışım, diyorum. Politikası, geçirdiği zor zamanları, ekonomisiyle çokça benzetildiğimiz Latin Amerika ülkeleriyle aslında ne kadar farklı olduğumuzu, bu benzerliğin pek de doğru olmadığını oranın romanlarını, hikâyelerini, insanlarını okudukça daha iyi anlıyor insan.
Kalabalıkta Yüzler, adını Ezra Pound'un yazdığı Bir Metro İstasyonunda adlı şiirinden alıyor: “Belirişi bu yüzlerin, kalabalıkta; / Taç yaprakları, yaş, kara bir dalda.” Başka birçok edebiyatçı gibi Pound da bu romanın silik karakterlerinden biri. Kitap adını bilmediğimiz anlatıcının yazmaya çalıştığı romanla başlıyor. Bir yandan geçmişiyle hesaplaşırken hayaletler üzerine bir roman yazan, bir yandan iki çocuğu ve kocasıyla gündelik hayatını kotarmaya çalışan genç kadının yazdıkları kitapta asteriksle ayrılmış bölümlerle devam ediyor. Anlatıcı ve ana karakter, bir zamanlar özellikle üstünde sık sık durduğu gibi genç ve güzelken, Harlem'de yaşayıp bir yayınevi için Latin Amerika Edebiyatı'ndan keşfedilecek yazarlar araştıran, bir parka bakan evinde siyahilerle aynı mahalleyi paylaşan bir kadın. Arkadaşlarıyla, sevgilileriyle yaşadıklarını bir iç dökme gibi kurgusuna aktaran anlatıcı, hemen ertesinde kocasının yazdıklarını okuduğunu okura belirterek aralarındaki diyalogları aktarır: “Kocam bu sayfaların bir kısmını okumuş yine. 'Kadınlarla yattın mı?' diye soruyor.” Kocasının metne müdahalelerini oldukça mizahi bir üslupla anlatsa da bunlardan bıkan anlatıcı aynı anda iki roman yazmaya karar verir. “Bir dosyadaki hikâyeyi silip başka birinde yeni bir kurgu inşa etmek. Olanları ve olmayanları yazmak. Her çalışma gününün bitiminde paragrafları ayırmak, kopyalamak, yapıştırmak, saklamak ve kocanızın gelip okuyabilmesi, merakını dindirebilmesi için bu dosyalardan sadece birini açık bırakmak. Romanın, diğerinin adı Philadelphia.”
Böylelikle Luiselli aslında nasıl bir roman yazdığıyla ilgili ipuçlarının en detaylısını verir. Çünkü buraya dek metnin sessiz, bebek kalbi gibi yoğun ve gözenekli bir roman olması gerektiğini söylemiştir. Kalabalıktaki Yüzler'i anlatacak en net cümle ise bu ipucundan sonra gelir: “Dikey anlatılan yatay bir roman. İçeriden okunabilmesi için dışarıdan yazılması gereken bir roman.”
Bu ipucu ve kitabın nasıl olmasına dair son açıklamadan sonra yazar gerçekten de iki roman yazmaya başlar. Buraya dek anlatıcının Harlem'deki bohem hayatını, Latin Amerikalı yazar arayışını, şans eseri bulduğu şair Gilbert Owen'in takıntı haline gelmesini, şiirlerini İngilizceye Amerikalı yazar Zvorsky'nin çevirdiği yalanıyla kendisinin çevirmesini ve yayınevine kabul ettirmesinden sonra son anda yalanını itiraf edip işsiz kalmasını anlatmasıyla kurulan birinci anı-roman vardı. Altmış üçüncü sayfadan itibaren anlatıcının yukarıda söylediği gibi bir ikinci roman kurulmaya başlar, bu da Gilbert Owen'in romanıdır ve onun ağzından aktarılmaktadır. İşte buradan sonra edebiyat nedir, yaratıcılık nedir, kurmaca nerede başlar, nerede biter gibi soruları kendinize sormaya başlayabilir, eşsiz bir edebiyat şölenine tanık olmanın zevkiyle kitabı sindire sindire okuyabilirsiniz.
İkinci romanda Gilbert Owen'in gerçek yaşamında olmayan ama üst-anlatıcının Owen'i daha mutlu edeceğini düşündüğü ve olmasını istediği karakterlerle 1930'ların Amerika'sında geçen fantastik ve hüzünlü anlara tanık oluruz. Zvorsky'yle ve Federico Garcia Lorca'yla yakın arkadaş olan Owen'in çocuklarından ayrı kalışına, günbegün yalnızlaşmasına ve öldüğünü düşünmesine tanık olmak bu kurmacanın bir parçası.
İkinci romanla beraber her iki romanın ana karakterinin birbirleriyle karşılaşmasına da tanık oluruz ki, bunu da Luiselli birtakım oyunlarla daha önceden okura belli etmiştir. Ezra Pound'un şiirinin geçtiği metro istasyonunda birer hayalet gibi bambaşka yaşamlardan birbirlerini görür Owen ve kırmızı paltolu anlatıcı kadın. Çocuklarına yaptığı “hayaletlerle ilgili bir roman yazdığı ama ölü olmadıkları” açıklamasının ardından Saul Bellow'dan yaptığı alıntı da okuru oyunun içine çekmek için: “Bir seferinde, Saul Bellow'un bir kitabında yaşayanlarla ölüler arasında yalnızca görüş farklılığı olduğunu okumuştum. Yaşayanlar merkezden dışarıya doğru bakarken ölüler dışarıdan merkeze bakarmış.”
Tüm bunların dışında her iki romanda da beliren portakal ağacı saksısı, aniden ortaya çıkan ve sonra kuyruklarını kaybeden kediler, yanlış evlerde bulunan notlar, büyük çocuk “ortanca”nın garip kehanetleri gibi okura bir bulmacanın içinde olma tadını veren ayrıntılar var. Kitabın sonu ise Valeria Luiselli'nin yaratıcı gücünü ve Kalabalıkta Yüzler'i nasıl ilmek ilmek kurduğunu kanıtlar nitelikte. Tabii burada bahsettiğim bu ayrıntıların, oyunların tadı asıl olarak ikinci okumayla çıkıyor, bunu da belirtmem gerek.
Kalabalıkta Yüzler hakkında bugüne dek çıkan yazılarda eksik gördüğüm bir konudan bahsetmeden geçemeyeceğim. Valeria Luiselli, eşi ve kızıyla Harlem'de yaşayan bir yazar. Romanı ne denli otobiyografik ögeler taşıyor bilemiyorum ama iki çocuğuna bakarken roman yazmaya çalışan bir kadının yaşadıklarını bu kadar gerçekçi betimlemesi beni oldukça etkiledi. Kitapta anlatıcının ev hayatını anlattığı bölümler -benim bu yazıyı yazmayı bırakıp az evvel oğluma köfte kızartmam gibi- yaşamın içinden ayrıntılarla dolu. Günden güne uzaklaşılan bir koca, sürekli ilgi isteyen bir çocuk, emzirilmesi gereken bir bebek, sosyalleşilmesi gereken komşular, gençliğini ve güzelliğini kaybetmiş bir beden, yazdıkça anımsanıp özlenen bir geçmiş... Kitabın kurgusuna, iskeletinden odalarına özenle inşa edilen bir eve benzeyen yapısına hayranlığımdan başka, Luiselli'nin oldukça samimi bir biçimde verdiği, yaşamın zorluklarıyla baş etmeye çalışan kadın anlatıcısı da benim için unutulmaz olacak.
Türkçeye çevrilmemiş parlak yazarları bulup yayımlayan Siren Yayınları'na da, romanı ustalıkla çeviren Seda Ersavcı'ya da bu farklı, oyunbaz ve has edebiyat için teşekkür etmek gerekiyor...

Banu Yıldıran Genç
Valeria Luiselli, Kalabalıkta Yüzler, Siren Yayıncılık, 147 s.
* Bu yazı Notos'un 57. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...