18 Aralık 2018 Salı

Göndermeler


Göndermeler – Bir Hayat
Bugüne dek bir yazıyı madde madde yazmayı hiç düşünmemişim ama Selahattin Özpalabıyıklar’ın Göndermeler’inde o kadar çok maddelerle yazılmış yazı vardı ki resmen canım çekti. 
* Zaman zaman yazarın adı ve soyadını yazmaya üşenip (çünkü çok uzun) S.Ö. kısaltması kullanacağımı da ekleyeyim.

1- Selahattin Özpalabıyıklar adını hep duyduğum, bildiğim biriydi. Göndermeler’i okurken aslında ne kadar ortak tanıdığımız, anımız olduğunu fark ettim. Bu kitap Özpalabıyıklar’ın 1979’dan başlayarak geçen senelere kadar yazdığı hemen her şeyi gözümüzün önüne seriyor ama benim için bir yandan anı kitabı okumak gibiydi. 
1.1 - Yazdığı hemen her şey derken gerçekten de bugüne dek genelde kitaplara girmemiş yazılardan söz ediyorum. Yayına hazırladığı kitaplar için yazdığı arka kapak yazıları, önsözler, sunuşlar, kaybettiği çalışma arkadaşları için yazılmış vefeyatlar dahil. Bence bir editörün elinin değdiği her şeyi yayımlaması çok güzel bir fikir.
2- Kitapta yayıncılık hayatına başladığından beri yapılmış söyleşiler de var, tabii söyleşilerin birçoğunda işe nasıl başladığı filan sorulduğu için artık ezberlediğimiz bazı cevaplar olsa da -kendisi de zaten bunları sık sık anlattığını belirtiyor- hepsini çok severek okudum.
2.1- Hepsini çok severek okudum ama kendini en içtenlikle anlattığı söyleşi bana göre 2004 yılında yapılan ilki, ki kitabın en sonunda yer alıyor. Burada özellikle gazeteciliğe başlama hikâyesini anlatması, herkesin kendini “satmak” adına türlü yalanlar söylediği bir memlekette “kendi” olabilmenin önemini fark ettiriyor. Tabii bir de söyleşide hep tekrarladığı editörlük ve İsa’nın havarileri benzetmesi var, bu ilk söyleşide sayılarını yanlış biliyormuş, bunu da tüm dürüstlüğüyle dipnota eklemiş.
2.2 – Selahattin Özpalabıyıklar’ı daha iyi tanımak istiyorsanız öncelikle okumanızı önereceğim metin ise Notos’un 67. sayısında yayımlanan Esin İleri’yle diyaloğu... Eğer bu diyaloğu okurken oradan oraya savruluyor, kendinize sık sık “Buraya nereden geldik şimdi?” sorusunu soruyor, göndermelerden göndermelere uçuyorsanız, işte Enis Batur’un kitaba yazdığı önsözde “Marazî Yazarlar” diye bahsettiği gerçek S.Ö.’yü tanımaya başlamışsınız demektir.
3- Yayına hazırladığı pek çok kitap, çevirdiği roman, şiir olan bir editör-çevirmen-yazarın kitabında kendi beğenilerinin, sevdiklerinin izini sürmek ayrıca zevkli. Kitabın başından itibaren seçilen epigraflardan, alıntılanan yazarlardan yaptığım tahminler doğru çıktı. Behçet Necatigil için ayrı, Refik Halid için ayrı sevindim. Özellikle Refik Halid: Çiviler Ağzına Batmaz mı Senin? başlıklı yazı Eskici hikâyesini her okuduğumdaki gibi ürpertti beni, sevgiden. 
3.1 – Bu arada Refik Halid’in sanat üzerine düzyazılarının toplandığı Güzel Sanat Suçları kitabına yazdığı önsözde Savaş Kılıç’ı kıskandığını belirtmiş S.Ö., bence kıskanmaya gerek kalmayacak denli iyi bir önsöz olmuş.

4- Selahattin Özpalabıyıklar’ın gençlerle arasının iyi olması da -belki öğretmen olduğum için- çok hoşuma gidiyor. Özellikle Yapı Kredi Yayınları’ndayken önemli yazarlardan hazırladığı seçme metinlerden oluşan kitapların sunuşlarında gençliğe ne kadar inandığı, umutlu olduğu belli oluyor. Genç okurların Cemal Süreya, Sabahattin Kudret Aksal, Metin Eloğlu gibi yazarları tanımalarından duyacağı mutluluktan bahsediyor. Ve bunların dışında kitap boyunca takip edebildiğimiz babalık sürecinden ve -sık sık- ithaflardan anladığımız kadarıyla biricik Yaz (benim ilk tanıdığımda kendini tanıttığı ismiyle: Yaz Özpepito) geleceğe ve gençliğe güvenin en temel noktası.
5- Gençlik derken onlara yayıncılığı önerip önermediği sorusu var ki Notos’un 8. sayısında Semih Gümüş’la yaptığı söyleşide verdiği cevap kahkaha attıracak cinsten: “Aslında öneririm tabii. Hiç değilse tek enayiler olarak kalmayız, ya da suç ortakları bulmuş oluruz! Şaka bir yana, benim de tavrım pek farklı değil. Önce ben de vazgeçirmeye çalışıyorum, geçici bir heves olduğunu düşünürsem bu niyetlerinin vazgeçirmeye çalışıyorum, hem onların ‘istikbal’i hem de işin ‘selamet’i için.” Sonrasında ise S.Ö. kıyamıyor yine gençlere, umutlu olduğundan bahsediyor.
6- Anı ya da otobiyografi olmayan bir kitabın yazarını okura bu denli tanıtması benim çok hoşuma gitti, belki de denemeyi ve yazarına tanıdığı özgürlüğün sınırsızlığını sevmemden dolayıdır bu. O nedenle yazarı tanıdığını sananlar bile hiç bilmediği bir şeyler bulacaktır kitapta. Twitter’da oldukça etkin olduğunu bildiğim S.Ö.’nün ekşi sözlük yazarı olduğunu, moderatörün birinin ona taktığını, sözlükten “çırak çıkarıldığını”, geri dönmek için “entri tamamladığını”, başlık açtığını ama yine de atıldığını, üstüne üstlük “altıncı nesilden” olduğunu kırk yıl düşünsem tahmin etmezdim. Bu arada tırnak içine aldığım sözcük ya da sözcük gruplarının ne anlama geldiğini bilmiyorum. Neyse, şaşırdım ama üzüldüm de, noordinatör nick’iyle sözlüğe yazdıklarını okumak isterdim. 
7- Neredeyse tüm yazılarda kendisinin ve başkalarının hatalarına karşı hoşgörülü olduğunu, gençliğin verdiği acemiliklerle dalga geçebildiğini, genci yaşlısı herkesle ortak bir paydada buluşabildiğini gördüğümüz sakin, ılımlı bir yazar portresi karşımızdaki. Tek bir konu var ki işte o zaman bildiğimiz S.Ö. telefon kulübesinde üstünü değiştirip peleriniyle uçarak gelen Süpermen misali bambaşka biri oluveriyor. Zamanında Akşam-lık ekine yazdığı yazılardan ikisi intihal üzerine, biri çeviri hırsızlığı, öbürü şiir... Hâlâ bitip tükenmeyen ve artık sosyal medya sayesinde daha sıkça yakalanan ama nedense kimsenin utanmadığı bu konu sakin sessiz S.Ö.’yü bile sinirlendirmiş. Durumun vehametini varın düşünün.
8- Yine kitaptan yazarı hakkında öğrenebileceğimiz şeylerden biri oulipo’yu sevdiği. Oulipoyun başlıklı Georges Perec’ten çevirdiği yazıda çevirmenin katkılarına ve notlarına bakarsanız kolayca anlaşılabilir zaten. Ama oraya gelene kadar yazdığı pek çok metinde oyunu sevdiğini, yazının içine gizlediklerinden -farklı amaçla kullanılmış iki nokta-, sözcük ve harf değişikliklerinden, müstear isimlerinden ya da dayanamayıp koyduğu notlardan - “(Mesela bakın, ben dahil pek çok editör, şu ‘istila etmiş bulunan’ lafını doğrudan ‘istila eden’ ya da ‘istila etmiş olan’ diye sadeleştirir ya da aynen bırakıp bir ‘Editörün Notu’ çakardı oraya!)”- anlayabiliyoruz. 
8.1- Sürprizi bozmak istemem ama kitaptaki ilk yazı da bu oyunlardan biri. Neyse ki S.Ö. kafa  karışıklığımızı gidermek için en son sayfada (hem de kitabın nazar boncuğu olacak bir tarih tashihiyle) konuyu bize açıklamış. Sanırım bu oyun “Adını yazmayı unutmuşsun.” yorumlarıyla yayın yönetmeni Cem İleri’yi bayağı eğlendirmiştir.
9- Kitaptaki tüm söyleşilerde, anı parçacıklarında dikkatimi çeken S.Ö.’nün tam cevaplamadığı, “Bunlar da yazacağım anılara kalsın.” ya da “Belki biri benle nehir söyleşi yapar, orada anlatırım.” dediği yerler. Bu bölümleri hep “Keşke!” diyerek okudum. Post Öykü’ye verdiği söyleşide üstünü karaladığı cümleleri ben burada tekrar yazıyorum: “Kontr çekip ben de şöyle ortaya bir teşvik girişiminde bulunayım yüzsüzlük sayılmazsa: Keşke bir hayırsever çıksa da bir nehir söyleşi yapsa benimle. Ama kim okur ki benim anılarımı...” Birçok insanın adına cevap da verebilirim ayrıca: “Yüzsüzlük sayılmaz. Ben okurum.”
Son söz niyetine: Yıllarını yayıncılığa hatta kitapla ilgili her şeye vermiş Selahattin Özpalabıyıklar’ın  “40 yıldır beklenen kitap!” diye duyurduğu Göndermeler bence bu beklemeye değmiş, iyi ki yazılmış, iyi ki basılmış. Neredeyse bir gecede okunabilecek denli akıcı, merak uyandırıcı, bilgilendirici yazılar toplamı, zaman zaman güldürmesi de bonusu. İnsanın tanıdığının kitabıyla ilgili yazması zor oluyor ama yazıyla haşır neşir olan birinin kaçırmaması gereken bu kitabı yazmayıp da ne yapacaktım?

Banu Yıldıran Genç

Göndermeler 
yazı, yanıt, söyleşi, anı
Selahattin Özpalabıyıklar 
Everest Yayınları, Ekim 2018, 389 s.
* Bu yazı Agos Kirk'te Kasım 2018'de yayımlanmıştır.

10 Aralık 2018 Pazartesi

Mahcubiyet ve Haysiyet


Elias kendisini yenik hissediyordu
1941 doğumlu Dag Solstad, Norveç’in en ünlü yazarlarından biri, İskandinav edebiyatının yüz aklarından. 1965’da yayımlanan öykü kitabı Spiraller’le ilk büyük çıkışını yapan Solstad, Norveç Eleştirmenler Ödülü’nü üç kez kazanan yegâne yazar. Çeviri eserlerin payının %4’lerde kaldığı İngiltere’de de üç kez Bağımsız Yabancı Roman Ödülü’ne aday gösterilmesi oldukça önemli.
Dag Solstad ülkesinde aykırı ses çıkaranlardan biri olarak görülmesine rağmen her zaman saygı görmüş ve kıymeti bilinmiş bir yazar. 2006’da Afganistan Savaşı’yla ilgili yazdığı romanı Armand V.’nin öneminden ilk olarak Dışişleri Bakanı bahsetmiş. 
Ailesinin tarihiyle ilgili bir roman yazdığında bu kez kurmaca-gerçek ayrımının nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili tartışmalara yol açmış ki bu tartışmaları Solstad’ı sık sık öven Norveçli Karl Ove Knausgaard yazdığı Kavgam serisiyle sonraları tekrar alevlendirdi diyebiliriz. Onu öven ya da örnek aldığını söyleyen yazar pek çok: Peter Handke, aynı zamanda çevirmeni olan Haruki Murakami, onun romanlarıyla Norveççe öğrendiğini söyleyen Lydia Davis, ilk başta öne çıkanlar. 
Paris Review’a verdiği bir röportajda yazar olma sebebini tek bir şeye başlıyor: Knut Hamsun’u okumak. Hamsun’un yazdığı her şeyi bir anda okuyan Solstad tek bir amaca yöneliyor: Yazdıklarının okuyanlarda Hamsun’un ona yaptığı etkiyi bırakması.
Mahcubiyet ve Haysiyet’le ilk kez Türkçeye çevrilen yazarı okumak için geç bile kaldık denebilir. Bu romandan başka ses getirmiş ve çevrilmesini umduğumuz başka eserleri de var elbette. 1999’da yayımlanan T. Singer adlı romanı şehirden kasabaya göç eden bir kütüphanecinin içsel sorgulamalarını konu ediniyor. Yer yer Mahcubiyet ve Haysiyet’le benzerlik taşıdığını düşündüğüm bu romanı Jaguar Yayınları 2019 planına almış, çok sevindim.
Bunun dışında Savaş. 1940, adıyla bile merakı cezbeden 11. Roman 18. Kitap, doğum tarihi olan 16 Temmuz 1941 merak ettiğim romanları arasında diyebilirim. Yabancı yazarlara ödenen teliflerin bile sorun yarattığı bugünlerde bu farklı yazarı daha iyi tanımayı ummaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
İncecik bir kitap Mahcubiyet ve Haysiyet. Dag Solstad’la tanıştığımız roman. 1994’te yayımlanan ve o günleri anlatan roman aslında günümüze de gayet uygun. İnsanın yaşadığı çağa yabancılaşması, yalnızlaşması edebiyatın temel konularından biri ne de olsa.
Kısacık bir roman olduğu için anlatıcı hiç vakit kaybetmeden konuya giriyor: “İşin aslını söylemek gerekirse, biraz içkiye düşkün, ellisini geçmiş bir lise öğretmeniydi, her sabah birlikte kahvaltı ettiği hafif toplu bir karısı vardı.” 
Bu ilk cümledeki her sıfat, her özellik tek tek önümüze açılacak. Evet, yağmurlu bir ekim sabahı okula gidip yıllardır yaptığı gibi Henrik Ibsen’in Yaban Ördeği adlı oyununu anlatacak Norveç Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Akşam içkiyi biraz fazla kaçırdığı için mutsuz, hatta aksi. Yaptığı işin çok sıkıcı olduğunun, Norveç klasiklerinin bu çocuklara hiçbir şey katmadığının farkında, ama işi bu. Sık sık tekrarladığı gibi, bunun için devlet tarafından görevlendirilmiş, yapacak bir şey yok. 
Dersle ilgilenmeyen öğrencilerini uyarmaya bile korkuyor, çünkü devir “on sene önceki” gibi değil. “Bu nedenle de kendi gözünde mükemmel olan ders verme yöntemiyle öğrencileri biraz kızdırabilirdi, ama ‘Dayanamıyoruz artık’ diyerek ayaklanmalarına yol açacak provokasyonlara asla girişmezdi. Öğrencilerin ayağa kalkarak sıralara vurmalarından ve kendilerine saygı gösterilmesini talep etmelerinden korkuyordu, o takdirde çaresiz kalacaktı. Son tahlilde ve mevcut şartlar dikkate alındığında, hiç kuşkusuz haklı olanlar öğrencilerdi, haksız olansa kendisiydi.” 
Bezgin öğretmenin şemsiyesi
Norveçli meslektaşımın iki ders saati boyunca Yaban Ördeği’ndeki Dr. Relling’in rolünü anlatma çabasını, anlatamamasını, karşısındaki öğrencilerin sıkıntısını, öğrenciler sıkıldıkça öğretmenin bunu fark edip daha rahatsız oluşunu, çalan teneffüs zilinden sonra daha cümlesini tamamlamadan kulağına walkmen’ini takıp giden öğrencilerin ardından duyduğu kırgınlığı neredeyse kendim ders yapıyormuşçasına hissettim. 
Ama bu arada, öğretmenin bu umursamazlığı, müfredat bizdeki aynı sıkıcılıkta olsa da –buna da şaşırdığımı belirtmeliyim– bir biçimde öğrencileri katarak ders işleme yolu aramaması, “dersimi yapar çeker giderim” kafası, burnu büyüklüğü de sinir bozucuydu. Dag Solstad’ın kahramanını olabildiğince itici bir biçimde okurlara sunduğuna şüphe yok.
Ders bitip de oh dediğimizde ise romanı değiştirecek doruk noktası yaşanıyor. Akşamdan kalma, huzursuz, sinirli ve bezgin öğretmen açılmayan şemsiyesine sinirlenip öğrencilerin gözü önünde onu paramparça etmekle kalmıyor, kendisine şaşkınlıkla bakan bir kız öğrenciye sinkaflı küfür edip çekip gidiyor.
İşte hiç beklemediğimiz bu patlamadan sonra ne yapacağını şaşırmış bir öğretmen var karşımızda. Artık adını, kim olduğunu öğrendiğimiz, ama nereye gideceğini bile bilmeyen... “Kendini toplumsal yaşamına veda etmek anlamına gelen bu utanç verici duruma sokmuş bulunan Elias Rukla, eşi için endişelenmekteydi, başına gelen bu çöküntünün başka bir şekilde sonuçlanacağını hayal edemezdi, etse bile bu bir şeyi değiştirmezdi çünkü önerilen çözümlere kesinlikle hayır diyeceği belliydi. Eşinin ismi Eva Linde’ydi.” 
Elias Rukla’nın meseleleri
Elias’ın patlaması sonrası yaşamını yavaş yavaş öğreniyoruz. 1960’lı yılların sonuna denk gelen öğrenciliğini, en yakın arkadaşı felsefe öğrencisi Johan Corneliussen’i, gençliğini, heyecanı, ateşli tartışmalarını... 
Elias geçmişi düşündükçe onu rahatsız eden şeyler de bir bir çıkıyor ortaya. Önceleri Johan’ın karısı olan Eva’yla birlikteliği, beraberce geçirilen yirmi yıla rağmen Eva’nın kendisiyle niçin evlendiğini bir türlü anlayamaması, ondan bir kere bile duymadığı “seni seviyorum” cümlesi içten içe ruhunu kemirip durmuş. Bunlar Elias’ın kişisel meseleleri, bir de ‘68 kuşağı olup da değişen, dönüşen dünyaya ayak uyduramamak gibi bir meselesi var ki, aslında en can yakıcı olan da bu. Ev ve araba taksitlerinden başka bir şeyle ilgilenmeyen öğretmenler, edebiyata, sanata gittikçe az yer ayıran gazeteler, pop ikonlarından başka bir şeyle ilgilenmemeye başlayan toplum, ekonomik eşitsizlikler, yapılan haksızlıklar, Norveç’in görünmeyen yüzü...
Böylelikle Elias düşündükçe, biz onun düşüncelerini öğrendikçe kitabın en başındaki duygusuz, itici, empati kuramayan ya da kurmak istemeyen Elias’ı anlamaya başlıyoruz. Üvey kızı Camilla’ya verdiği “Öğretmen olma!” öğüdü bile –ki bugünlerde ben de soran herkese içim kan ağlayarak bu öğüdü veriyorum– onu yaralamış. “… ‘Lise öğretmeni olma, kendini okula hapsetme’ demişti ona. ‘İlle de olmak istiyorsan, başka bir iş yapmaya üşendiğin için öğretmen ol. Sana bunu çok ciddi söylüyorum’ demişti üvey kızı yüksek öğrenime başlamak üzere evden ayrılırken. Elias kendini yenik hissediyordu.”
Özellikle son cümle bir taş gibi oturuyor yüreğimize. Dag Solstad tanıştığımızda hiç sevmediğimiz Elias Rukla hakkındaki düşüncelerimizi yavaş yavaş değiştiriyor, bunu öyle ustalıkla yapıyor ki, nasıl olduğunu anlamadan son satırlarda artık üzüldüğümüz, anladığımız ve “Sen bir de 2000’li yılları gör Elias!” dediğimiz bir karakterle karşı karşıya kalıyoruz. 
Mahcubiyet ve Haysiyet, tek parçadan oluşan, kısa ama okura çok da kolay bir okuma sunmayan, bol tekrarlı, mesafeli bir dille yazılmış bir roman. Çevirmen Banu Gürsaler Syvertsen de bu dili bize oldukça başarılı bir biçimde hissettiriyor. Umarım YKY bizi Solstad’ın başka eserleriyle de buluşturur.

Banu Yıldıran Genç

Mahcubiyet ve Haysiyet
Dag Solstad
Çev: Banu Gürsaler Syvertsen
Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2018
* Bu yazı birartıbir.org'da yayınlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...