26 Şubat 2016 Cuma

Epope Tatavla

Bir Eski Zaman Masalı
Bir Tatavlalı olarak geçtiğimiz günlerde yayımlanan Epope Tatavla'yı hemen okudum. Edebiyattan, tarihten, İstanbul'dan hoşlananların kaçırmaması gereken bir roman olmuş. Ekin Can Gürsoy çok genç bir yazar. Münhal adlı öykü kitabından sonra Epope Tatavla, ilk romanı. 1933'te geçen bir roman yazarak, bu romana birçok tarihi gerçekliği katarak oldukça zor bir işe kalkışmış ve hakkından başarıyla gelmiş Gürsoy. Kitabı okurken burada yaşamayan birinin bu romanı yazamayacağını düşünüyordum ki genç yazarın şu sözlerini bir röportajında okudum:

İstanbul’da oturduğum dört buçuk yılın dördünü Tatavla ve civarında geçirdim. Tatavla benim için İstanbul’un her daim anlatılan çeşitliliğinin sahih bir yansımasıdır. Diyarbakırlı bir teyzeden içli köfte alabilir, Paskalya’da çörek yiyebilirsiniz. Tatavla, çokkültürlülüğün İstanbul’daki merkezidir bana kalırsa ve yıllar içinde kaybettiklerimizin ne kadar değerli olduğunu bize anımsatır.”

Mahir adındaki kimyâgerin yaşam öyküsüyle açılıyor roman, Mahir genç cumhuriyetin yurt dışına öğrenim görmeye yolladığı başarılı öğrencilerden biridir, Fransa'da okumuş, Almanya'da çalışmış ve zorunlu hizmeti için İstanbul'da Türkiye Cumhuriyet Uyuşturucu Maddeler İnhisarı'nın Taksim'deki fabrikasında çalışmaya başlamıştır. -Uyuşturucu maddeler derken alenen eroin üretilen bir fabrika burası ve 1933'te Atatürk'ün ısrarlarıyla kapatılmış.- Fabrikadaki herkes gibi Mahir de ürettiği maldan kullanmakta, ruhen ve bedenen gelgitler yaşamaktadır.

Mahir'in ev arkadaşı Kavalieros, romanın en önemli karakterlerinden biri. Mahir'le beraber büyüyen Kavalieros, Tatavla'nın yerlilerinden, soyu yüzyıllar önce Sakız Adası'ndan tersanede çalışmak üzere getirilen kölelere dayanıyor. Nâzım Hikmet okuyan, cumhuriyetin dayattığı ulus devletle derdi olan bir komünist. Babası Mikhail, Mahir'le Kavalieros'u Tatavla hikâyeleriyle, efsaneleriyle büyüttüğünden, Mahir yazılı bir tane şiiri olmamasına rağmen bir gün bu hikâyelerden esinlenip yazacağı Tatavla Destanı'nın hayalini kurmakta, etrafındaki herkes onu şair olarak tanımaktadır.

Ekin Can Göksoy, cumhuriyetin onuncu yılını seçmiş Mahir'i ve destanını anlatmak için. Bu yıllarda devrimler son hız ilerliyor, Osmanlı'dan kalan yer adları değiştiriliyor, Darülbedayi Şehir Tiyatroları, Darülfünun üniversite oluyor... Mahir'in üniversitede asistan olan arkadaşı vasıtasıyla bu değişimin oldukça sancılı olduğunu öğreniyoruz; kurulan kürsü sisteminde o dönem Almanya'dan kaçan Yahudi ve Hitler karşıtı bilim insanlarına yer açmak için birtakım oyunlar dönmekte, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi'ne katılmayanlar kadro dışı bırakılmaktadır. Tüm bunların yanında İstanbul'un orta yerinde bir Ermeni mezarlığına türlü dalaverelerle el konmuş, yıllar sonra uğruna toplumsal bir direnişin başlayacağı Gezi parkı yapılmaktadır. Gayrımüslim azınlıklar gelecek günlerde nelerle karşılacağını bilemediğinden, tedirgindir.

Göksoy bu atmosferi ustalıkla verebilmiş, bunların dışında gerçeğe dayanan birtakım hikâyelerle kurgusunu destekliyor. Bunlardan en güzeli Ahmet Refik Altınay'ın ibret verici yaşamı diyebilirim. 1931’de İstanbul Belediyesi ile Surp Agop Mezarlığı arasındaki davada bilirkişi olarak atanan ve Elmadağ-Harbiye arasındaki arazinin Ermeniler’in değil, Sultan Beyazit Veli Vakfı'nın mülkü olduğunu tarihi belgelerle kanıtlaması nedeniyle belediye tarafından kendisine Büyükadada bir ev hediye edilen Altınay, Türk Tarih Tezi'ni eleştirmesi nedeniyle üniversiteden atılır, ömrünün geri kalanını kütüphanesindeki değerli kitapları satarak sefalet içinde geçirir. Romanda Büyükada'daki evinde Ahmet Refik'i ziyaret eden Mahir dayanamaz ve tarihçinin aldığı rüşveti ağır bir dille eleştirir. Mahir'in azınlıkların haklarına yapılan gasplar konusunda bu denli hassas olmasının nedenini öğrenmek için ise romanın sonlarına gelmek gerekecek. Türk halkının kendisinden olmayana nefreti Mahir'in anne ve babasının yaşamına mâl olmuştur.

Özelikle eroinin dozunu fazla kaçırdığında Tatavla'yla ilgili gördüğü sürrealist düşler, karabasanlar Mahir'i ve bilinçaltını tanımamızı sağlıyor çünkü gerçek yaşamda Beyoğlu'nda tanışıp seviştiği fahişeye karşı ne hissediyor, hayatta ne istiyor, bilemiyoruz, kendisi bile kim olduğunu tam bilemiyor. “Mahir sevildiğini de sevilmediğini de anlayamayan biriydi demek ki. Tüm bunlara bir de sevip sevmediğini kestirememe özelliği de eklenmişti.”

Bir yazarlar resmigeçiti gibi okuyabileceğimiz romanda Mahir hiç şiir yazmamış bir şair olsa da şans eseri kimlerle tanışmıyor ki... Sanatçı topluma karşı sorumludur diyen Peyami Safa, “Beyza hanımla” münasebeti nedeniyle zor zamanlar geçiren Necip Fazıl, Mahir'e ağabeylik yapan Fikret Adil ve Asmalımescit'teki evinde geçen bohem geceler... Dikkatli bir okur Büyükada'da bir anlığına Troçki'ye bile rastlayabilir.

Ekin Can Gürsoy bir dönem romanı yazmanın gerektirdiği bütün araştırmaları detaylı bir biçimde yapmış, bunu kendi kurduğu dünyayla ustalıkla harmanlayabilmiş. Seçtiği kişiler, seçtiği sözcükler olması gerektiği gibi. Bazen olay örgüsünün fazla hızlı, aceleci bir biçimde ilerlemesi -fabrikada işçilerin Mahir'in eroin kullanmasına tanıklık etmeleri ve müdürün şikayete gelmesinin neredeyse aynı anda olması-, Mahir'in duygu geçişlerini tam anlaşılmaması -birkaç sayfa önce İstanbul'u beraber gezdiği kadını bir anda orospu diye anması- dışında oldukça yetkin bir roman.

O dönemleri bilmesem de, 80'lerden itibaren mahvolan İstanbul'a tanıklık ettiğimden, burnum sızlaya sızlaya okudum Epope Tatavla'yı. İstanbul'da yaşayan şairlerin peşinden Aşiyan, Tarlabaşı, Karaköy gezileri, Baklahorani ve Temiz Pazartesi'yi bilen komşular, herkesin bir parça Rumca, Ermenice bilmesi, pogromların, Varlık Vergisi'nin, 6-7 Eylül'lerin daha yaşanmadığı bir Tatavla, daha güzel ve masum bir şehir... Ekin Can Gürsoy'a bu kalabalık, acılı ve gürültülü dünyayı kurduğu, bu denli içten anlattığı için teşekkür etmek gerek.

Banu Yıldıran Genç
Ekin Can Gürsoy, Epope Tatavla

İletişim Yayınları, 2016, 244 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2016 sayısında yayımlanmıştır.

8 Şubat 2016 Pazartesi

Kırlangıç Dönümü

Eski Türk filmlerinin tadı...
Kırlangıç Dönümü genç yazar Sinan Sülün'ün Karahindiba adlı öykü kitabından sonra ilk romanı. İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabın kapağının hoş illüstrasyonu bile aslında okura nasıl bir roman okuyacağına dair ipucu veriyor. Suda yansıyan birbirine iyice yaklaşmış iki âşık, yerde ağaçlardan düşmüş yapraklar ve hepsinin merkezinde küçük bir kırlangıç... Bir film karesine benzeyen bu görüntü bizi çocukluğumuzda çokça izlediğimiz Türk filmlerine götürüyor ki roman da aynı tadı veriyor diyebilirim. Samimiyetini ve saflığını hâlâ aradığımız, bir döneme damgasını vurmuş '70'li yılların Yeşilçam sinemasından bir film izliyormuşum duygusuyla okudum kitabı, bittikten sonra ise aynı kekre tat, aynı kavuşamamış âşık hüznü, aynı kahreden dünya.
Sinan Sülün o içten ve alçakgönüllü atmosferi 2000'li yıllarda, İstanbul'da ve üstelik Nişantaşı'nda kurmayı ustalıkla başarmış diyebilirim. On sene hapiste haksız yere yatan orta hâlli bir ailenin dâhi çocuğu Ali'yle zengin bir aileden gelen Verda'nın kısa süren aşkı diye kabaca bahsedebiliriz olay örgüsünden.
Oldukça klişe diye tabir edebileceğimiz bu olay örgüsünü gayet aşina olduğumuz bir biçimde işliyor Sinan Sülün. Üçüncü şahsın her şeyi bilen bakış açısıyla anlatılan olaylar, tarih sırası da gözettiğinden hiçbir biçimde okuru zorlayacak bir roman değil. Hatta aşk romanları seven öğrencilerime rahatlıkla tavsiye edebileceğim, gençlerin çok seveceği bir kitap diyebilirim.
Romanda bu klasik akışı zaman zaman bozan tek şey Ali'nin rüyaları. Oldukça farklı, hatta çocukken otizmli sanılmış olan Ali, gördüğü işkenceler sonucu işlemediği suçu sahiplenmiş, yine de koğuş arkadaşları sayesinde yaşama sıkıca tutunmuş naif bir karakter. Suçsuz yere hapis yatmasının üzerine bir de Türkiye tarihinin utançlarından biri, Hayata Dönüş Operasyonu denk gelince psikiyatrik tedavi görerek akıl sağlığını korumaya çalışmış. Ona sonuna kadar destek çıkan anne saydığı ablası ve eniştesine, yalnız bırakmayan arkadaşlarına rağmen yaşadığı zor günler bilinçaltından rüyalarına süzülüyor ve Sinan Sülün bu rüyalarla aslında Ali'nin göründüğü kadar huzurlu olmadığını imliyor bize.
Ali'nin ilk görüşte âşık olduğu Verda ise geçmişte aldatılma acısı yaşamış, akademik kariyer yapmaya çalışan, apolitik ama vicdanlı bir Nişantaşı kadını. Kendi adıma Verda'nın dünyasına Ali'ninki kadar giremedim diyebilirim. Her ne kadar Verda o güne dek bihaber olduklarını yavaş yavaş öğrense ve anlasa, Ali'nin gecekondu mahallelerinde yaşayan arkadaşlarıyla tanışsa, devrimci bir mahallenin yardım kampanyasında gözaltına alınsa da, bir türlü ortama uyamama hâli var sanki.
Romanda Verda ve Ali'nin tanışmalarına vesile olan Başak karakteri ise kurgu ilerledikçe daha da işlevsizleşiyor, hatta değişmeye başlayan Verda'nın her gün onunla görüşmesi pek de mantıklı gelmiyor okura. Ailesinin Ali'ye tepkisini gayet sert karşılayıp onların sağladığı konfordan; evinden, arabasından bir celsede vazgeçen Verda, ilişkisini baştan beri onaylamayan apolitik Başak'la o steril hayatı daha fazla paylaşmaz gibi hissediyoruz ama öyle olmuyor. Başak işlevsiz bir biçimde Verda karakteriyle iç içe durmaya devam ediyor.
Sinan Sülün'ün klasik kurgunun dışına çıktığı 18. bölüm romanın en parlak bölümü gibi duruyor. Ali'yle Verda'nın aşklarının en güzel anlarının peş peşe, hızlıca, çarpıcı ara başlıklarla, yağmurun sağanak halinde yağması gibi anlatıldığı bu bölüm, genç bir yazardan beklediğim yaratıcılığın ve farklılığın yansıması diyebilirim.
Genç okurlarca romanın çok sevileceğini tahmin etmemin bir nedeni de çok yaygın bir biçimde kullanılan aforizmamsı cümleler, okura pek de tahmin şansı bırakmayan benzetmeler. “Aşk o an, iki göz bebeği arasındaki en kısa mesafeydi. Bir kelebeğin çiçeğe dokunuşu gibi sessizce eğildi. Kendini dudaklarının arasındaki boşluğa bıraktı. İki güzel ihtimal gibiydiler birbirlerinin hayatında. İhtimal gerçekleşti. (...) Kollarını Ali'nin boynuna doladı. Bakışları güneşte ısınmış bir su gibi parıltılarla doluydu. Verda elinden tuttu, yatak odasına götürdü. Ali büyülü bir ülkeden çıkıp geldi. Yeni açmış bir gül tüm yapraklarıyla titredi.”
Özellikle yeni kuşak yazarların daha farklı anlatım biçimleri denemeleri, klasik ve hatta artık eskimiş cümle tiplerinden vazgeçmeleri, karakterleri en içsel özellikleriyle anlatıcılara aktarmak yerine okurun çözmesini sağlamaları gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında evet, çocukluğumuzun filmlerini izler gibi kolayca okuyoruz, duygulanıyoruz ama Türkçe edebiyatın okuru kolayca tavlayacak klişelerden, her şeyi aktaran anlatıcı kolaylığından çok, zoru ve yeniyi deneyen cesur yazarlara ihtiyacı var.
Sinan Sülün yaşadığımız kirli çağda pek de bulamadığımız temiz duygular, birbirine sıkıca kenetlenmiş aile gibi ruhsal ihtiyaçların anlatımına öncelik vermiş. Bunun üstesinden başarıyla geldiğini söyleyebilirim. Özellikle 1 Mayıs Mahallesi'nden bahsetmesi, Hayata Dönüş'ün kirli yüzünü anlatması ve kısacık bir paragrafta Ali İsmail'e gönderme yapması okuru gülümseten, okura iyi gelen ayrıntılar. Umarım bir sonraki kitabında biz okurları biraz daha fazla zorlar.

Banu Yıldıran Genç
Sinan Sülün, Kırlangıç Dönümü, İletişim Yayınları, 2015, 257 s.

* Bu yazı Notos'un 56. sayısında yayımlanmıştır.


2 Şubat 2016 Salı

Berlin Noir

1936'dan 1947'ye Bir Almanya Panoraması...
Alfa Yayınları özellikle polisiye serileriyle 2015 yılına hızlı bir giriş yaptı. Yılı bitirmeden önce Philip Kerr'in Dedektif Bernie Günther serisini okumaya karar verdim. Şu ana kadar sekiz kitabı yayımlanan serinin ilk üçü Berlin Noir olarak geçiyor.
Gündemin, ölümlerin altında boğulduğumuz şu günlerde biraz kafamı dağıtayım, hafifleyeyim diye başladığım bu polisiye serisi bırakın hafiflemeyi daha da daralmama, hatta bazen soluksuz kalmama neden oldu aslında. İlk kitap Mart Menekşeleri, 1936 yılında Berlin'de geçiyor. Ana karakter Bernie Günther bir dönem polislik yapmış, Nazi Partisi'nin iktidarıyla birçok şeyin değişeceğini öngördüğünden istifa edip dedektif olmuş, vicdanlı, iyi bir adam. Çok gençken İspanyol gribinden öldüğünü öğrendiğimiz karısından başka ailesine dair hiçbir şey bilmiyoruz.
Ünlü işadamı Hermann Six'in Günther'i, kızı ve damadının ölümünü ve kasadan çalınan mücevherleri araştırması için tutmasıyla başlayan Mart Menekşeleri, adını Nazi Partisi'nin başına Hitler geçtikten sonra partiye çıkarları için katılanlardan alıyor. Kitabın adının politikliğinden de anlayacağımız gibi, silah zoruyla götürüldüğü evde işi kabul etmekten başka pek de şansı olmayan Günther, ölümleri araştırdıkça bunun hırsızlıktan çok politik kirli işlerle ilgili olduğunu fark ediyor.
Philip Kerr'in çok iyi bir araştırmacı olduğu yazdıklarından belli, birçoğu gerçeğe dayanan olayların dizilişini, nedenselliğini araya polisiye unsurlar katarak anlatıyor. Bu nedenle romanları “whodunit” (kim yaptı) polisiyelerinden daha çok Dashiel Hammett, Raymond Chandler tarzı kara polisiye sayılabilir. Şu farkla ki, burada anlatılan Amerika'nın ahlaki çöküntüsü değil, Almanya'nın siyasi ve ahlaki çöküşü. Kerr, dedektifi Bernie Günther karakterinde de kara polisiyecilere selam gönderiyor aslında. Güzel kadınların hayır diyemediği, bol sigara-içki denizlerinde yüzen, kafasına bolca darbe alıp kendini bilmediği yerlerde bulan, “Kapıcı yaşı geçmiş ve kullanılmayan maden kuyusuna dönmüş bir fahişeydi.” gibi döneminin klişe erkek laflarını bol kullanan bir dedektif Günther.
Yazının başında belirttiğim üzere okudukça kalbimin sıkışmasına sebep olan ise Kerr'in ayrıntılı dönem betimlemeleri ve Almanya'da faşizme giden yolun taşlarının nasıl döşendiğiydi. Mart 1933 seçimlerinde Hitler'in galip gelmesinden sonra herkesin yavaş yavaş değişen politik görüşleri, 1934'te işsizlikle mücadele yöntemi olarak kadınların işten çıkarılıp boşalan yerlere erkeklerin geçirilmesi, 1936'da Almanya'da büyüyen şeylerin sadece otoban inşaatı, muhbirlik ve polislik olması, sokakta sigara içen bir kadına herhangi bir Alman'ın yaklaşıp kadınlığın kutsallığı, yerinin kocası ve çocuklarının yanı olması, ahlaklı yeni nesiller yetiştirmesi gerektiği konusunda ahkâm kesmesi... Bunların dışında rehinci dükkânlarının önünde eşyalarını, kuyumcuların önünde mücevherlerini satmaya çalışan ve tabii ki üç kuruş teklif edilen yaşlı Yahudiler, yurt dışına çıkmaya çalışıp reddedilen Yahudiler, Nuremberg Kanunlarıyla kitap satması yasaklanan Yahudiler... diye uzayıp giden kahredici bir liste daha var.
Philip Kerr okuyucusunu şaşırtmayı seven bir yazar, bu nedenle her kitabın sonunda tam “bitti” diyecekken, yaşananların sandığımızdan çok daha kötü olduğunu anımsatacak detaylar veriyor. Mart Menekşeleri'nin finalindeki Dachau kampını unutmak pek kolay olmayacak.

Dachau'da, oradaki mahkûm kadınların doğurduğu birkaç çocuk vardı. Bazıları kamptan başka bir hayat bilmiyordu. Mendelssohn yataklardan birinin altında bacağı kırık bir çocuk saklıyordu. Çocuk hapishanenin taş ocağında oynarken düşmüştü ve SS onu aramaya geldiğinde üç gündür bacağı tahtalara sarılmış orada yatıyordu. SS'i görünce o kadar korkmuştu ki dilini yutup boğularak öldü.
Ölen çocuğun annesi onu görmeye gelip kötü haberi aldığında Mendelssohn tam bir profesyonel gibi davrandı. Ama daha sonra kadın gittiğinde onun kendi kendine sessizce ağladığını işittim. Artık hiçbir şey beni şaşırtmıyordu. Sanki muazzam bir deprem geçirdiği için yolların artık düz, binaların da dik olmadığı, çivisi çıkmış bir dünyada yaşamaya alışmıştım.”


Berlin Noir'in ikinci kitabı, Solgun Suçlu. Bu kez 1938 yazındayız ve başlarında bir delinin olduğunu düşünen ama kimseye söylemeyen Almanlar Münih Konferansı'nın sonucunu beklemekte ve içten içe İngilizlerin bu savaşa izin vermeyeceğini ummaktadırlar. Geçen iki yılda eski bir polis arkadaşıyla ortak olan Bernie Günther, ortağının ölümüyle kendisini yine karışık bir davada bulur. Vahşice öldürüldükleri aylardır halktan gizlenen Alman genç kızlarla ilgili davada bir türlü yol alamayan gizli polis de işin içindedir. Üst düzey bir SS olan Reinhard Heydrich bunları çözmesi için Günther'e sunar ve dedektifin kimsenin boyunduruğu altında çalışmamak adına istediği komiser rütbesini vermeyi kabul eder.
Hayatına ikinci kez resmi bir polis olarak devam eden Bernie Günther bu kez daha büyük bir komploya çekildiğini bilir. İşin içinde parası parti tarafından kullanıldığı için eşcinsel olmasına rağmen “pembe üçgen”le damgalanıp hapse atılmayan bir dergi sahibi ve Almanlara uygun psikiyatri teknikleriyle ünlenen psikiyatrist sevgilisi vardır. Bu bilimin babası sayılabilecek Freud'un Yahudi olması sebebiyle kendilerine başka bir şey bulmak durumunda olan Almanlar, psikanalizin sadece seksle kafasını bozmuş Yahudiler için olduğunu, oysa Almanların sorunlarının çözümünün psikoterapi olacağı varsayımıyla kendilerini ve hastaları kandırmaktadır.
Bernie, kısa sürede genç kızların ayine benzer biçimlerle öldürüldüğünü, bunun da Yahudi düşmanı gazeteler tarafından Yahudilere mal edileceğini keşfeder. Küçük şehirlerde yavaş yavaş başlayan sinagog yangınlarını körükleyen nefret daha başkente ulaşmamıştır ve amaç, hedef göstererek ulaşmasını sağlamaktır. Bu davayı çözmek, suçluları bulmak, hatta kraldan çok kralcıların partiye verdiği zarardan bıkmış Heydrich'in yardımlarıyla cezalandırılmalarını sağlamak bile yaklaşan kötülüğü engelleyemeyecektir. Ok yaydan çıkmış, Yahudiler kesin bir biçimde topun ağzına konmuş, “tesadüf” eseri genç bir fanatik Yahudi Paris'te Alman diplomatı öldürmüştür.
Philip Kerr yine romanını çarpıcı bir biçimde bitirirken, hiçbir zaman akıllardan çıkmayacak bir Kristal Gece betimlemesi yapıyor. Bernie Günther pisi pisine öldürülen ortağının Yahudi düşmanı bir faşiste dönüşen oğluna mı, kurukafalı yüzükler, hançerler, kılıçlarla törenler düzenleyecek kadar delirmiş SS subaylarına mı, bu oyuna kolaylıkla gelen, Yahudi malları üzerinde tepinen Almanlara mı, aşkta hep kaybeden olmasına mı üzülsün, insan bilemiyor.

Alman halkının öfkesinin kendiliğinden ifadesi.” Radyo böyle söylüyordu. Camların kırıldığını ve sokaklarda yankılanan küfürleri duyduğum, yanan binaların duman kokusunu aldığım bir gece. Utançtan evden çıkmıyordum. Bu olanları asla unutabileceğimi sanmıyorum. 1933'ten beri kırık vitrin camları bütün Yahudi işletmeler için mesleki tehlikeydi, gamalı haç veya uzun çizme gibi Nazizmle eş anlamlıydı. Ama bu kez her şey çok farklıydı, birkaç sarhoş SA haydutunun rastgele vandalizminden çok daha sistemli bir şey söz konusuydu. Her yerde cam kırıkları vardı. Sanki huysuz bir kristal prensi öfke nöbeti sırasında devasa, buzdan bir yapbozu yeryüzüne fırlatmıştı. S-Bahn demiryoluna yakın yerdeki sinagog hâlâ dumanı tüten, içi boşaltılmış, kirişleri ve duvarları kararmış bir harabe gibi duruyordu.

Serinin üçüncü kitabı Alman Usulü Bir Ağıt, okuru tam dokuz yıl sonraya, savaşın bittiği, her yerin yıkıntılarla dolduğu, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü, ülkenin her bölgesinin başka bir ülke tarafından ablukaya alındığı, 1947 yılının Berlin'ine götürüyor. Gıdasızlıktan zayıflamış, artık ofis olarak da kullandığı soğuk evinde titreyerek karısını bekleyen bir özel dedektif, Bernie Günther. Olmaz dediği her şeyin olduğunu görmüş bir harabe. Bu kez polislik günlerinden bir arkadaşına yardım için Viyana'ya gidecektir. Bir Amerikan askerini öldürmekle suçlanan arkadaşı, Bernie'nin onu kurtaracağına emindir. Bernie her zamanki gibi araştırdıkça dibe batacak, öğrendikleri hayatını tehlikeye atacaktır.
Ülkeyi önce deliliğe, sonra savaşa sürükleyen Nazi Partisi'nin ileri gelenlerinin gayet akıllıca yöntemlerle yok olmaları, kendilerini ölmüş gibi gösterip Latin Amerika başta olmak üzere birçok ülkeye kaçmaları değildir sadece söz konusu olan. Almanya'ya düzen ve demokrasi getireceği vaatlerine karşın Amerika, eski üst düzey SS'leri casusluk becerileri için himayelerine almakta, gizlice kullanmaktadır. Tüm bunların karşısında Rusya Almanya'dan geri kalanı yakıp yıkmaktadır. İngiltere ve Fransa ise ne koparırız mantığıyla küçük birer piyona dönüşmüştür. Bu ortamda Bernie'nin önceliği bir şeyleri çözebilmekten çok, canını kurtarmak olacaktır.

Ve sonra, taburcu olmadan birkaç gün önce ne olduğu mide bulandırıcı bir farkındalıkla kafama dank etti. Alman olduğum için bu Amerikalılar benden korkuyordu. Ve gözlerinde hep şu soru vardı: bunun olmasına nasıl izin verebildin? Böyle bir şeyin sürmesine nasıl izin verebildin?
Belki en az bir kuşak boyunca, başka uluslar gözlerimizin içine bakarken yüreklerinde hep aynı sorulmamış soru olacaktı.

Bu kitaplar, kötülerin cezalanmadığı, bir şekilde yine yollarını bulduğu, inançlıları ilahi adalet kavramına, inançsızları ise mutsuzluğa ve umutsuzluğa iten bu düzenin hiç ama hiç değişmeyeceğini bir kez daha anımsattı bana. Anlatılanların kısa cumhuriyet tarihinde yaşamış olduğumuz günlere benzerliğinden daha korkuncu, yaşamakta olduğumuz günlere benzerliği... İngiliz yazar Philip Kerr bu kötücül çağı detaylı bir biçimde araştırmış ve gerçekleri kurguyla ustaca kaynaştırmış. Avrupa'nın bizden farkı ne kadar da olsa yaptıklarıyla yüzleşiyor olması ya da yüzleşenlerin sayısının bu topraklara oranla fazlalığı. Bizse yüzleşilmeyi bekleyenlerin üstüne yeni dertler katmaktan başka bir şey yapmıyoruz.
Kısa aralıklarla yayımlanan bu romanların biraz hızlıca çevrilmiş olduğu bazen göze çarpıyor, seri umarım daha dikkatli bir editoryal çalışmadan geçerek yayımlanmaya devam eder. Bir de küçük öneri: Romanlarda sıkça geçen Kripo, Sipo, Alex, Gestapo, Orpo, M2 gibi terimlerin dipnotlarla açıklanması, okurun çok işine yarayacaktır.

Banu Yıldıran Genç

Philip Kerr Çev: Zeliha Babayiğit
Alfa Yayınları
Mart Menekşeleri
Solgun Suçlu
Alman Usulü Bir Ağıt

*Bu yazı Agos Kirk'in Ocak 2016 sayısında yayımlanmıştır.



Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...