8 Şubat 2016 Pazartesi

Kırlangıç Dönümü

Eski Türk filmlerinin tadı...
Kırlangıç Dönümü genç yazar Sinan Sülün'ün Karahindiba adlı öykü kitabından sonra ilk romanı. İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabın kapağının hoş illüstrasyonu bile aslında okura nasıl bir roman okuyacağına dair ipucu veriyor. Suda yansıyan birbirine iyice yaklaşmış iki âşık, yerde ağaçlardan düşmüş yapraklar ve hepsinin merkezinde küçük bir kırlangıç... Bir film karesine benzeyen bu görüntü bizi çocukluğumuzda çokça izlediğimiz Türk filmlerine götürüyor ki roman da aynı tadı veriyor diyebilirim. Samimiyetini ve saflığını hâlâ aradığımız, bir döneme damgasını vurmuş '70'li yılların Yeşilçam sinemasından bir film izliyormuşum duygusuyla okudum kitabı, bittikten sonra ise aynı kekre tat, aynı kavuşamamış âşık hüznü, aynı kahreden dünya.
Sinan Sülün o içten ve alçakgönüllü atmosferi 2000'li yıllarda, İstanbul'da ve üstelik Nişantaşı'nda kurmayı ustalıkla başarmış diyebilirim. On sene hapiste haksız yere yatan orta hâlli bir ailenin dâhi çocuğu Ali'yle zengin bir aileden gelen Verda'nın kısa süren aşkı diye kabaca bahsedebiliriz olay örgüsünden.
Oldukça klişe diye tabir edebileceğimiz bu olay örgüsünü gayet aşina olduğumuz bir biçimde işliyor Sinan Sülün. Üçüncü şahsın her şeyi bilen bakış açısıyla anlatılan olaylar, tarih sırası da gözettiğinden hiçbir biçimde okuru zorlayacak bir roman değil. Hatta aşk romanları seven öğrencilerime rahatlıkla tavsiye edebileceğim, gençlerin çok seveceği bir kitap diyebilirim.
Romanda bu klasik akışı zaman zaman bozan tek şey Ali'nin rüyaları. Oldukça farklı, hatta çocukken otizmli sanılmış olan Ali, gördüğü işkenceler sonucu işlemediği suçu sahiplenmiş, yine de koğuş arkadaşları sayesinde yaşama sıkıca tutunmuş naif bir karakter. Suçsuz yere hapis yatmasının üzerine bir de Türkiye tarihinin utançlarından biri, Hayata Dönüş Operasyonu denk gelince psikiyatrik tedavi görerek akıl sağlığını korumaya çalışmış. Ona sonuna kadar destek çıkan anne saydığı ablası ve eniştesine, yalnız bırakmayan arkadaşlarına rağmen yaşadığı zor günler bilinçaltından rüyalarına süzülüyor ve Sinan Sülün bu rüyalarla aslında Ali'nin göründüğü kadar huzurlu olmadığını imliyor bize.
Ali'nin ilk görüşte âşık olduğu Verda ise geçmişte aldatılma acısı yaşamış, akademik kariyer yapmaya çalışan, apolitik ama vicdanlı bir Nişantaşı kadını. Kendi adıma Verda'nın dünyasına Ali'ninki kadar giremedim diyebilirim. Her ne kadar Verda o güne dek bihaber olduklarını yavaş yavaş öğrense ve anlasa, Ali'nin gecekondu mahallelerinde yaşayan arkadaşlarıyla tanışsa, devrimci bir mahallenin yardım kampanyasında gözaltına alınsa da, bir türlü ortama uyamama hâli var sanki.
Romanda Verda ve Ali'nin tanışmalarına vesile olan Başak karakteri ise kurgu ilerledikçe daha da işlevsizleşiyor, hatta değişmeye başlayan Verda'nın her gün onunla görüşmesi pek de mantıklı gelmiyor okura. Ailesinin Ali'ye tepkisini gayet sert karşılayıp onların sağladığı konfordan; evinden, arabasından bir celsede vazgeçen Verda, ilişkisini baştan beri onaylamayan apolitik Başak'la o steril hayatı daha fazla paylaşmaz gibi hissediyoruz ama öyle olmuyor. Başak işlevsiz bir biçimde Verda karakteriyle iç içe durmaya devam ediyor.
Sinan Sülün'ün klasik kurgunun dışına çıktığı 18. bölüm romanın en parlak bölümü gibi duruyor. Ali'yle Verda'nın aşklarının en güzel anlarının peş peşe, hızlıca, çarpıcı ara başlıklarla, yağmurun sağanak halinde yağması gibi anlatıldığı bu bölüm, genç bir yazardan beklediğim yaratıcılığın ve farklılığın yansıması diyebilirim.
Genç okurlarca romanın çok sevileceğini tahmin etmemin bir nedeni de çok yaygın bir biçimde kullanılan aforizmamsı cümleler, okura pek de tahmin şansı bırakmayan benzetmeler. “Aşk o an, iki göz bebeği arasındaki en kısa mesafeydi. Bir kelebeğin çiçeğe dokunuşu gibi sessizce eğildi. Kendini dudaklarının arasındaki boşluğa bıraktı. İki güzel ihtimal gibiydiler birbirlerinin hayatında. İhtimal gerçekleşti. (...) Kollarını Ali'nin boynuna doladı. Bakışları güneşte ısınmış bir su gibi parıltılarla doluydu. Verda elinden tuttu, yatak odasına götürdü. Ali büyülü bir ülkeden çıkıp geldi. Yeni açmış bir gül tüm yapraklarıyla titredi.”
Özellikle yeni kuşak yazarların daha farklı anlatım biçimleri denemeleri, klasik ve hatta artık eskimiş cümle tiplerinden vazgeçmeleri, karakterleri en içsel özellikleriyle anlatıcılara aktarmak yerine okurun çözmesini sağlamaları gerektiğini düşünüyorum. Onun dışında evet, çocukluğumuzun filmlerini izler gibi kolayca okuyoruz, duygulanıyoruz ama Türkçe edebiyatın okuru kolayca tavlayacak klişelerden, her şeyi aktaran anlatıcı kolaylığından çok, zoru ve yeniyi deneyen cesur yazarlara ihtiyacı var.
Sinan Sülün yaşadığımız kirli çağda pek de bulamadığımız temiz duygular, birbirine sıkıca kenetlenmiş aile gibi ruhsal ihtiyaçların anlatımına öncelik vermiş. Bunun üstesinden başarıyla geldiğini söyleyebilirim. Özellikle 1 Mayıs Mahallesi'nden bahsetmesi, Hayata Dönüş'ün kirli yüzünü anlatması ve kısacık bir paragrafta Ali İsmail'e gönderme yapması okuru gülümseten, okura iyi gelen ayrıntılar. Umarım bir sonraki kitabında biz okurları biraz daha fazla zorlar.

Banu Yıldıran Genç
Sinan Sülün, Kırlangıç Dönümü, İletişim Yayınları, 2015, 257 s.

* Bu yazı Notos'un 56. sayısında yayımlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Kırık Segâh

Hem düne hem bugüne ait öyküler... Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çek...