19 Aralık 2014 Cuma

Aşkın Suçları

Cevaplanamayan soru: Dâhi mi deli mi?
Herhalde yaşadığı dönemden bugüne bu denli konuşulmak, 250 yıl sonra bile savunmak mı gerekir eleştirmek mi emin olunamamak, roman ve öyküleriyle başka sanat dallarında başka başyapıtlara esin vermek, adından yola çıkılarak psikolojide bir terim olmak herkesin başaracağı bir şey değildir.
Marquis de Sade doğmuş olduğu 1740 yılından itibaren çocuk sayılabileceği on beş yıl dışında hep bir olayın, sansasyonun içinde olmuş. Daha on beş yaşındayken şehvet düşkünü diye anılmaya başlaması aslında gelecekteki kişiliği hakkında ipucu vermekte.
Notos'un Klasik Kitaplar serisindeki güzel özelliklerden biri olan kronoloji sayesinde hem Sade'ın yaşamını, hem edebiyattaki gelişmeleri, hem de Fransız Devrimi'nin yaklaşmasını ve yaşanmasını adım adım takip edebiliyoruz.
Sade on beş yaşından sonra meslekten men edilmeler, taciz ve eşcinsellik suçlamaları, hapishane ve akıl hastanesi günleri, ölüm cezalarıyla dolu bir yaşam sürer. Kronolojideki üç ayrı koldan takip ettiğimiz kadarıyla edebiyatın ve dünya tarihinin en önemli dönemlerinden birinde yaşıyor olması aslında onun için büyük şanstır.

Genelevde bir fahişeye kötü davranmakla ilk kez iki hafta yattığı hapishane, bir süre sonra onun için olağan bir yer haline gelecektir. Habire “adaba aykırı hareket etmek”le suçlanmasının dışında, bir kadını şatosuna hapsedip tacizde bulunması, yine eve kapadığı fahişeleri zehirlemek, daha sonra hizmetçi kızları eve kapatıp taciz etmesi, uzun bir süre hapiste kaldıktan sonra bir erkek mahkumu baştan çıkardığı gerekçesiyle akıl hastanesine kapatılması, kitapları yüzünden yayıncısıyla beraber tutuklanması... 74 yıllık bir ömre daha ne sığabilir diye düşünüyor insan?
Yukarıda yaşananlar, uzun yıllarını tutsak olarak geçirmesi, Sade'ın yaratıcılığını hiçbir biçimde sekteye uğratmamış, durmaksızın yazmış, yayınlamış, eleştirilere karşı mektuplar yazarak kendini savunmuş, hiçbir şey yapamasa akıl hastalarına tiyatro oynatmış.
Bu nedenle karşımızdaki yaratıcı bir dahi mi, yoksa sapığın teki mi hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama bildiğimiz bir şey daha var ki şans diye bir şey varsa onun Sade'dan yana olduğu. Taciz edip ölümüne sebep olduğu hizmetçi kızlardan birinin babasının intikam almak için ona doğrulttuğu silah tutukluk yapmasaydı genç yaşında ölmüş olacaktı; Bastille Hapishanesinde kendi yaptığı basit bir megafonla mahkumların öldürüldüğünü yaydığı için akıl hastanesine gönderilmeseydi belki kısa bir süre sonra devrimcilerin ele geçirdiği hapishanede soyu nedeniyle öldürülecekti; son olarak ölüm cezasına çarptırılmasından kısa bir süre sonra Fransa'da terör dönemi bitmeseydi “Madam Giyotin”le tanışacaktı.
Şansının yaver gitmediği tek durum en uzun süreli hapis cezasını kayınvalidesinin baskılarıyla almış olması belki de. Eh, o da evlilik hayatının cilvelerinden biri diyebiliriz.
Aşkın suçları ya da Sade'ın fantezileri
Edebiyatın katı kuralları olan Klasisizmin baskısından kurtulması, Antik Yunan ve Roma'da yazılmış tragedya ve komedyalara, şiirlere öykünme hâlinden çıkması belki de 18. yüzyılın en hayırlı olaylarından biri olmuş.
İnsanın var olduğundan beri en büyük gereksinimlerinden biri olan “anlatma”nın, bir olayın başıyla sonuyla, kişileriyle var edilmesinin doğurduğu türlerin olgunlaşması da bu yüzyıla denk geliyor. Daha önceleri destanlar, masallar, halk ve şövalye hikâyeleriyle giderilen bu gereksinim, yavaş yavaş yerini roman ve öykü denen türlere bırakmaya başlamıştır. Klasisizmin neredeyse yok saydığı bu türler birbiri ardına yayımlanan kitaplarla yayılacak, Fransız Devrimi'ni doğuran ortama tam anlamıyla hâkim olacaktır.
Aşkın Suçları, on bir novella'dan oluşan kapsamlı bir eser, roman türü daha emeklerken Sade, kitabını Roman Üstüne Düşünceler adını verdiği önsözüyle yayımlamış ve bu tür hakkında derinlemesine düşündüğünü kanıtlamıştır. Önsözde roman adının etimolojisinden ve nasıl olması gerektiğinden bahsederken, kendisini ahlaksız olarak nitelendiren bir “gazeteci parçasına” da bol bol veriştirmektedir.
Cemal Süreya'nın yetkin ve kıvrak çevirisiyle Türkiye'de yayımlanan versiyonda novella'ların üçü yer almakta. Memleketin en büyük dertlerinden olduğunu düşündüğüm baskısı bitmiş kitaplardan birine daha neyse ki Notos sayesinde kavuştuk. Kitapta novella'lara ek olarak Kronoloji, Sade'ın Roman Üstüne Düşünceler'i ve Iwan Bloch'un yazdığı Marquis de Sade'ın Felsefesi makalesinin dışında Cemal Süreya'nın önsözü var ki Aşkın Suçları'nın uzun süredir okuduğum en güzel çeviri olduğunu eklemem gerek.
Novella'lardan ilki Florville ile Courval ya da Kadercilik adını taşıyor. Doğduğu günden beri üzerinde bir lanet taşırmışçasına şanssız olan Florville'in yaşam hikâyesi, anlatının çatısını oluşturuyor. Florville de Sade'ın diğer kadın karakterleri gibi yaşamında önemli bir hata yapar ve bu kaderinde belirleyici olur. Romanın daha emekleme döneminde olduğundan bahsetmiştik, kurguya tam hakim olamamak, bazen lafı gereksiz yere uzatmak, betimlemeleri bir amaç dahilinde değil de süsleme öğesi olarak kullanmak bu acemiliklerden bazıları. Romanın 250 yılda nasıl bir yol kat ettiğini anlamak adına klasikleri okumak oldukça faydalı oluyor, benim en çok hoşlandığım acemilikler Sade'ın dipnotları oldu. Florville yaşamını evleneceği Courval'a anlatırken rüyasından bahseder: “Bir gece Senneval girdi düşüme... Senneval bir türlü unutamadığım o mutsuz sevgilim, beni tekrar Nancy'e sürükleyen varlık... Evet, Senneval iki ceset gösteriyordu bana, biri Saint-Ange'a, öbürü tanımadığım bir kadına ait iki ceset.” Sade burada ceset sözcüğü için bir dipnot ekler: “Bu deyim unutulmasın; 'tanımadığım bir kadın' diyor. Florville, gözündeki perde kalkmadan ve düşünde gördüğü kadını tanımadan daha başka bazı yıkıntılara uğrayacak.”
Buradaki dipnot okura güvensizlikten mi, anlaşılamama korkusundan mı hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama Sade bizi kitap boyunca uyarmaya devam edecek. Aşkın Suçları'ndan hemen hemen 80-90 yıl sonra Ahmet Mithat Efendi'nin de aynı yollardan geçtiğini düşünürsek, hatta şu zamanda hâlâ lafa karışmadan duramayan yazarlar olduğunu hatırlarsak, romanın gelişebilmesi için bu yanlışların yapılması gerektiği kanısına varabiliriz.
İkinci novella Faxelange ya da Hırsın Zararları'nın kadın karakteri de bir suç işler ama bu suç Florville'inki gibi “aşk suçu” değildir, Matmazel Faxelange aşk yerine hırslarına yenik düşer ve maddiyatı tercih eder, tabii ki o dönemin edebiyat anlayışında olduğu üzere kötüler cezalarını alır, Faxelange da tek bir hatasının bedelini öder. Burada da Sade anlatının kötü tipi Franlo'dan o kadar nefret eder ki Matmazel Faxelange'ı evlendikten sonra da o adla anmaya devam eder ve bunu okura açıklar: “Yine Matmazel Faxelange diyelim, çünkü kadınlık adından artık tiksiniyoruz.” Çok değil bir 50 yıl sonra yazarın tarafsız olması gerektiği Realistler tarafından ortaya konacaktır neyse ki.
Kitaba alınan son novella Dorgeville ya da Erdemin Suç İşlettiği'nde en kötü kadın karakterle tanışırız, Virginie. Son derece iyi kalpli Dorgeville evleneceği kadının kendisine gönül borcu olmasını tercih edeceğini söyledikten kısa bir süre sonra tam da böyle bir kadınla karşılaşır ve evlenir. Büyük bir tezgâhın içine düştüğünü anlaması ise uzun sürmez. Sade bu hikâyenin sonunda ansızın bir vahşet sahnesiyle okuru şaşırtır çünkü bu kitabında ne Juliette'teki, ne Yatak Odasındaki Felsefe'deki gibi okuru rahatsız edecek fikirler, ilişkiler ve cinsellik yoktur. Hatta hapishanede tamamlamaya fırsat bulamadığı Sodom'un 120 Günü'nü düşündüğümüzde Aşkın Suçları oldukça masum sayılır.
Sade yazdığı önsözde bu kitabın masumiyetinden bahsetmekten çok, daha önceki romanlarını savunur, hiçbir biçimde suçluları ve suçu savunmadığını, kötülüğün, pisliğin iyice anlatılarak iyinin belirlenebileceğini söyler.
Sade'ın kişiliğini ve suçlarını düşündüğümüzde aslında bu dediklerinin samimiyetini sorgulayabiliriz. İlk novella'da Florville'in hata yapmasına sebep olan Madam Verquin zevkin, hazzın dünyadaki en önemli şeyler olduğunu savunan Epikürcü bir kadın. Anlatılan diğer ölümlerde hastalık, gözyaşı, günah korkusu ve af dilenme varken Madam Verquin'in ölüme gidişi insanı suça davet eder nitelikte: “Ben kadınlığımın gerektirdiği ölçüde kâm almışım dünyadan. Şimdi ise yeterince zevk duyamayacağım yılları kaybediyorum. Oysa o zevkler olmadan hayatın ne önemi var? (...) Ölüm, yalnız inançlı kimseler için korkutucudur yavrum. (...) İşte ölümü böyle istiyorum Florville'ciğim, ölürken yanımda papazlar, acılar, umutsuzluklar yerine böyle bir ezgi istiyorum... Senin o papazların, o sahte yobazların bilsinler ki onlarsız daha rahat ölünebilir; bilsinler ki rahat bir ölüm için din değil, cesaret ve mantık gereklidir.”
Ateist olduğunu beyan eden Sade'ın bu sözlerinde kötülüğü, pisliği iyice anlatmayı amaçlamadığı az çok belli aslında. Sürekli suçlandığı ve eleştirildiği için gizliden gizliye romandaki sevdiği karakterlere istediği şeyleri söyletmektedir. Simone de Beauvoir da Sade'ı Yakmalı mı adlı deneme kitabında “Aslında kendini yazılarında savunurken ileri sürdüğü fikirlerin tam tersini düşünmektedir; iyinin aldatıcılığını kavramamış okurlara kötünün tatlarını aşılamaya çalışmaktadır.” diyerek bu düşünceyi destekler.
Aşkın Suçları Marquis de Sade'la tanışmak için iyi bir fırsat, bu zararsız hikâyelerden sonra onu daha iyi tanımak isteyen okurlar diğer kitaplarına geçip “sadizm” sözcüğünün nereden geldiği hakkında fikir sahibi olabilirler. Roman türünün gelişimine, geçirdiği değişikliklere meraklı olan edebiyatseverlerin dışında Cemal Süreya'nın akıp giden çevirisini tatmak isteyenlere hararetle önerilir.

Banu Yıldıran Genç
Aşkın Suçları, Sade

 Notos Kitap Yayınevi, Kasım 2014, 199 s.
* Bu yazı Radikal Kitap'ın 19 Aralık 2014 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Güzey

Taşrada peş peşe intiharlar...
İlk kitabını okuduğum ve hakkında yazdığım yazarları takip ettiğimden, 2008'de Çeşitli Yalnızlık Söylentileri'yle tanıdığım Mehmet Can Şaşmaz'ın romanı çıktığında hemen alıp okudum.
Güzey adını taşıyan roman Anadolu'nun ıssız bir kasabasında geçiyor. Kurtuluş Savaşı sırasında bulabildikleri en güvenli yere, bir dağın kuzey ucuna, tepelerine düştü düşecek koca bir kayanın altına yerleşen bir grup insan, sonraki yıllarda “Coğrafya, kaderdir.” dedirtecek denli yanlış bir karar almışlardır aslında. Tepelerindeki kocaman kaya, kasaba halkının geçmişten bugüne taşıdığı bir lanet gibi içine işlemiştir. Yoğun oranda intiharlar yaşanmakta, kimse buna engel olamamaktadır. Hatta bir atın bile intihar edebildiği yegâne yerdir. Çocuklar oyun oynamamakta, gençler eğlenmemekte, okuyup bir meslek sahibi olan da ilk iş oradan kaçmaktadır.
“Coğrafyayı buradan giden bir yol bulmak için, fiziği o yolu kat etmek, dilbilgisini gidecekleri şehirdekilerle anlaşmak, tarihiyse burayı unutmak için öğrenip kitapları sular seller gibi ezberlemişlerdi.”
Roman, Kaymakam Ekber'in aldığı sıkı tedbirlerle başlıyor. Günümüzde alışık olduğumuz yönetici tiplemesinin bir temsilidir Ekber. Şimdiye kadar görev aldığı yerlerde hırsızlığı bitirmiş, kan davasını sonlandırmış olmakla övünür. Oysa öğreniriz ki kan davası da hırsızlık da başka şehirlere kaymıştır. Bu zorlu kasabada da intihar edenin cenaze namazının kılınmayacağından tutun da, malının devlete kalması, mezar yerinin belli olmamamasına kadar “devlet baba tutumuyla” tedbirler almaya çalışır. Yaptığı en mantıklı şey Ankara'dan bu konuda uzman bir psikolog çağırtmaktır.
Romanın ana karakteri Devran, dürüst, kendi halinde ama yalnızlıktan bunalmış bir istasyon görevlisi. Arada bir aklına gelen intihar düşüncesinden babasını hatırlayınca vazgeçen, kararı pamuk ipliğine bağlı bir genç adam. Devran karakteriyle hemen hemen aynı ağırlığa sahip bir de Kaptan karakteri var ki Kaptan için kasabanın akıl babası, sağduyusu da denebilir. Hemen her koşulda söyleyecek afili bir lafı, aforizması, ders içeren cümleleri olan Kaptan aslında bu mükemmelliğiyle bir süre sonra okur için sıkıcı bir kişiye dönüşüyor. Hatta romanın sonlarına doğru anlatıcı bile bunu vurgulamakta: “Devran, Kaptan'ın böyle bir durumda bile 'felsefe' yapmasına şaşırdı...”
Roman bir kasabayı bütünüyle anlatmayı çalıştığı için kişi sayısı oldukça fazla, bu kişiler arasında Efsun Nine gibi değinilip geçen, daha fazla etkisinin olmasını bekleyeceğimiz kişiler de var. Özellikle romanın ortalarında dahil olan Psikolog Samet'in en azından olayların düğüm noktasında ve çözüme giden yolda daha etkili bir karakter olabileceğini umduğumu belirtmeliyim. Romanın farklı ve yaratıcı konusu psikoloğun “intihar” çözümlemeleriyle daha derinlikli işlenebilirdi hissi okuduktan sonra aklımdan hiç gitmedi. Mehmet Can Şaşmaz'ın psikolog olması belki bu beklentiyi artırmış olabilir ama Samet maalesef romanın en havada kalmış karakterlerinden biri olmuş.
Romandaki diğer bir sorun anlatıcı sorunu. Semih Gümüş, geçen aylarda Radikal Kitap'ta anlatıcı sorununun nasıl çözülmesi gerektiğiyle ilgili birkaç yazı yazdı. Türkiye edebiyatındaki tarihi ancak yüz elli yılı bulan roman türünde, artık her şeyi bilen Tanrı anlatıcının geçerliliğini kaybettiğini nedenleri ve örnekleriyle anlattı. Güzey'de de Tanrı anlatıcının sözcüklerle hissetmemiz gereken yerde peşinen anlattıkları, hatta bazen bir biçimde lafa karışması rahatsız ediyor.
“Leyla, dudağını sudan çekmiş ceylan misali doğruldu, doğrulmasıyla sanki bir sokak öteye uzaklaştı. Şimdi daha da güzelleşmişti! Kadınlar böyledir, gittikçe güzelleşir!”
Son cümle de anlatıcı yorum yapmasa, tarafsız bir biçimde anlatılsa olan biten daha etkili olur oysaki.
“Emin'in annesi Mehtap bencil hatta kötü yürekli bir kadındı. Öyle olmasa oğlu bu kadar sever miydi Zeliha'yı? Bütün karasevdalı adamların anneleri sevgisiz kadınlardır.”
Bu parça da Mehtap'ın kötü yürekli olduğunu yaşananlar zaten okura imlemiş durumda, anlatıcının karışıp soru sormasına, sonunda da tespit yapmasına hiç gerek yok.
Mehmet Can Şaşmaz genç bir yazar. Öykülerini daha başarılı bulmuş olsam da romanın ilginç konusu ve taşranın ele alınışı yaratıcı düşüncenin varlığını gösteriyor. Sonu bizim de tepemizde kaya varmış gibi hissettiğimiz bugünlerde umut aşılıyor, oldukça da etkili bitiyor. Umalım ki Şaşmaz bir dahaki romanında anlatıcı ve kişi sayısı sorununu daha yetkin bir biçimde çözebilsin.
Adını, dağın gölgelik, verimsiz kuzey yamacından alan roman, “taşra ve intihar”ı bir araya getirdiği için ilginç bir okumalık olabilir.

Banu Yıldıran Genç

Mehmet Can Şaşmaz, Güzey, Pan Yayıncılık, Eylül 2014, 264 s.
* Bu yazı Notos'un Aralık 2014 sayısında yayımlanmıştır.


Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...