16 Şubat 2021 Salı

Kaçış Rampası

 Kaçabilenler ve kaçabilme umudu taşıyanlar

Sanırım bin yıldır filan evliyim. Bir yerden sonra yılları saymak anlamsızlaşıyor ki bizim nesil için çok da önemli değildi öyle yıldönümü filan. Şimdiki nesilde yani yeni moda tabirle Y ve Z kuşaklarında aydönümleri bile kutlanıyor. Bu farklılıklar uzun süredir aklımı kurcalayan bir konu aslında, pek çok arkadaşımla da bayağıdır bu değişimi konuşuyoruz.

Doksanlarda ve iki binli yılların başında evlenenler son on yılda bu işin nasıl bir yere gittiğini şaşkınlıkla izliyor olabilir. ‘80 sonrası yavaş yavaş açılan memlekette kapitalist düzenin bizi tam anlamıyla kıskacına almamış olması, Amerikan âdetlerinin daha ülke sınırlarından bu denli içeri girmemesi, başımızda senelerce duracak ve hayat görüşümüzü değiştirecek gösterişçi bir muhafazakâr iktidarın yokluğu gibi pek çok sebep bulabiliriz o zamanlar her şeyin daha sade olmasına.

Üstelik biz feminizmi doksanlarda dillendirmeye, konuşmaya, öğrenmeye başladık. Böyle ritüeller, feodal düzende kalması gerektiğini düşündüğümüz bazı âdetler, kına geceleri, kız istemeler, düğün salonları, kırmızı kuşaklar filan tabii ki feministliğimize halel getirirdi. Ama çok da atıp tutmayayım şimdi, ayrı şehirde üniversite okumadığıma göre evden ayrılmam zordu, “sevgilimle birlikte yaşamaya karar verdik” demek daha zordu. Bazı evlilikler istisna olabilir belki bahanesi ve erken yaşta ayrı eve çıkma mantığıyla evlendim.

Tabii dediğim gibi olabildiğince az ritüelli, minimum masraflı -ne gerek vardı böyle boş işlere para harcamaya ki para da yoktu zaten-, ödünç gelinlikli (kırmızı kuşaksız tabii) filan evlendik. Fakat İstanbul’da ev kuracak herkesin başına gelecek bazı şeyler vardır. İster feminist olun, ister dünyanın en entelektüel insanı, o Eminönü’ne gidilecek, Tahtakale, Mercan, Mahmutpaşa, Sirkeci adım adım gezilecek, ev düzülecek, ayaklara kara sular inecek. Geçtiğimiz günlerde bunları bana yıllar sonra hatırlatan bir öykü okudum. 


Kararlarımızdan emin miyiz

Halil Yörükoğlu’nun ekim ayında yayımlanan öykü kitabı Kaçış Rampası’ndaki bir öykü beni aldı, işte yıllar evveline ışınladı. Ben Haluk o kadar ince gözlemle, o kadar net bir dille yazılmış ve anlatılanlar açısından o kadar ama o kadar doğru bir öykü ki daha okurken içimde yazma isteği uyandırdı. İlk okuduğumda öykünün geçtiği mekânın Eminönü olduğundan o kadar emindim ki mesela. İşte tüm Tahtakale, Mahmutpaşa gezilmiş, soluklanmaya ancak Sirkeci’ye doğru bir cafe’ye oturulmuştu. Sonra bir daha okuyunca Halil Yörükoğlu’nun mekân adı filan vermediğini fark ettim ama kişileri, olayları ve azıcık ama yerinde olan diyalogları o kadar ustaca ve gerçekçiydi ki ben öyküyü çoktan almış Eminönü’nün ortasına kondurmuştum.

Ben Haluk’ta nikâh öncesi çıkılan bir alışveriş sonrasını anlatmış Halil Yörükoğlu. Haluk, annesi, müstakbel eşi, müstakbel kayınvalidesi. Ayaklara kara sular inmiş, poşetler bir yana yığılmış, bir kahveyle yorgunluklar giderilecek. Ortamda elbette ki gerginlik var, hangi düğün öncesi alışverişte gerginlik olmaz ki? Haluk kâh sipariş kâh gereksiz bilgiler vererek gerginliğin üstünü bastırmaya çalışmakta. 

“‘Kahveler geldi,’ dedim. Garson bize doğru yaklaşıyordu. 

‘Eskiden beri böyledir Haluk.’

‘Nasıldır Haluk?’

Burada olmayan biriymiş gibi bahsedilen kişi, yani ben, Haluk.

Soruyu soran, yaklaşık 29 gün 4 saat sonra nikâh masasına oturacağım kişi, yani Hande.”

Bu kısacık öyküde Halil Yörükoğlu koskoca bir yaşamı hatta iki yaşamı anlatıyor satır aralarında. Haluk’un annesiyle ilişkisi öykünün temeli aslında. Müstakbel eşiyle annesi arasında Freud’u her zaman haklı çıkaran benzerlikler, anneyle ilişkinin en belirleyici öğesi babanın varlığı ya da yokluğu... Hepsi çok ölçülü bir dille ve tek bir sözcük bile fazladan kullanılmadan sezdirilmiş ki öykünün anlatmaktan çok sezdirdikleriyle önem kazandığı konusunda pek çoğumuz hemfikiriz.

Nikâha 29 gün 3 saat kala kılıçlar çekilmiş. Ortam o kadar gergin ki alınan nefesler bile havada duruyor sanki, Yörükoğlu olan biteni kısa cümlelerle aktarıyor ve bu yetiyor. İç ses olarak sadece Haluk’unkini duyuyoruz. Zaten diğer üç kadın onu pek de dinlemiyor. 

“İkinci sessizliği bozacak atağı sabırsızlıkla bekliyordum. Derken kayınvalidem hışımla sahneye çıktı. O da çayından bir yudum aldı. Eliyle masadaki boş simit poşetine dokunup, ‘Yalnız yaşaya yaşaya etrafınızdakileri düşünmez olmuşsunuz, Mürüvvet Hanım,’ dedi.”

Bu ataktan sonra üç kadının ego savaşının bir biçimde artık son bulacağını biz okurlar da Haluk kadar hissediyoruz ve hatta onun kadar korkuyoruz. Öykünün sonunda Mürüvvet Hanım’ın “Haydi oğlum gidiyoruz.” demesi kartların yeniden dağıtılacağına işaret. Yüklemdeki birinci çoğul şahıs eki ise kaderi tayin edecek nüans. Halil Yörükoğlu yine iyi bir öyküden beklediğimiz üzere her şeyi öğrendiğimiz bir finalle yolculamıyor bizi. 29 gün 2 saat sonra neler oldu, kim bilir?


Kaçmaya ramak kala

Haluk annesine karşı çıktıysa eğer, müstakbel eşiyle büyükşehirde beyaz yakalı olarak onu bekleyen hayat ise hemen bir sonraki öyküde yer alıyor. Bir Sonraki Durak Maslak, her öyküde varlığını sezdiren o mizahi dilin ardında yine kafamıza kafamıza vuran, bizi bu hayatta genç mahkumlar hâline getiren gerçeklerle yüzleştiriyor. Tıklım tıklım bir metrobüste işine giden isimsiz genç erkeğin anlatıcı olduğu bir öykü bu. “Beyaz gömleğimin hak ettiği yer tabii ki akıllı binadaki göt kadar odam ve masam. Masamın üzerinde karımın hediye ettiği kalemlik, ki son derece zevksiz bir şey, resmî izinleri işaretlediğim masa takvimi, saat ve modern ofis aksesuarları. Birbirine yakın duran ama değmeyen bir sürü nesne. Hepimiz gibi.”

Sabah saatlerinde metrobüsle yol alıp yanından geçen arabalara bakarken anlatıcının aklından geçenler, araba alabilecek parası varken o paraya dokunamaması, aynı karısı gibi kendisine karşı çıkan iç sesi, karısının söylenmeleri, çekip gitmek istemesi, tabii gidememesi ve daha pek çok şey doğal bir biçimde akıp gidiyor öyküde birer cümleyle... “Karıma, dokunmayalım dediğim paraya zihnimde herkesten gizlice dokunuyorum. Böyle yapınca azalmıyor nasıl olsa. Telefonumdan elimi çekiyorum. Metrobüsteyim. Kulağımın dibinde bir ses, ‘Arabayla git de gör ebeninkini süt oğlanı,’ diyor. Beyefendi, sabah ereksiyonunuzu lütfen başka tarafa, diyemem. Karım da öyle düşünüyor. Diyemediklerimin ezberi onda.”

Halil Yörükoğlu’nda beni en çok etkileyen şeylerden biri galiba kadınları çok iyi tanıyıp gözlemlemesi. Üç kız kardeşiz, bir de annem, yaşadığımız evde dört kadındık, tek erkek babamdı, sözde evin reisi oydu. Buradaki “sözde”nin ne demek olduğunu kadınları iyi tanıyanlar anlayacaktır. Her kız çocuğunun bir zaman sonra olageldiği gibi, şimdi galiba hepimiz annemiz olduk ve iktidar nasıl elde tutuluyor yaşayarak öğrendik. O nedenle bu iki öyküde de anlatıcıdan baskın olan kadınlara, dediklerine ya da demediklerine hayran oldum. Sanırım uzun zamandır kadınları bu kadar iyi anlatabilen bir erkek yazara rastlamamıştım.

İyice dellenip çikolata kokusunun peşinde metrobüsten inen anlatıcımız hep hayalini kurduğu gibi kaçabilecek mi? Buna biz kadınlar kahkahayla gülebiliriz. En fazla büfeye gidip çikolatasını alır işte. “Büfecinin uzattığı bozukluklar ütüsü bozulan pantolonumun sol cebinde, dokunmayalım dediğimiz paramız sağ cebinde duruyor. Evet paramız. Biz kocaman bir aileyiz ve her birimizin görevleri var. Karım söylemişti, indirim almayı unutma. Dıdıt.” Tek bir hareket, bir anımsayış ve kısacık bir cümleyle, anlatıcının tabii ki hiçbir yere kaçamayacağını o kadar iyi biliyoruz ki artık. O akbile ücret iadesi alması gerektiğini dahi karısının sözüyle hatırlayan biri. Ve çok tanıdık. Bunu tüm doğallıyla okuyabilmek, büyük laflar etmeye çalışmayan insanlarla karşılaşmak insana iyi geliyor.


Kaçış Rampası tüm öykülerde kaçma ihtimali bulunan, az da olsa bazen kaçabilmiş, hayatın bir biçimde köşeye sıkıştırdığı karakterleri anlatıyor. O nedenle kitabı okudukça adı da anlam kazanıyor. Halil Yörükoğlu’nun epey bir hayat tecrübesi olduğu öykülerden de anlaşılıyor ki yanılmadığımı söyleşilerini okuyunca anladım. Çokbilmişlik edeceğim belki ama daha önce taşra öyküleri okurken de aynı şeyi hissetmiştim, hayat tecrübesinin yaşla ilgisi yok, kentte, apartmanlarda yaşayıp, iyi bir eğitim alıp, iyi işlerde çalışıp, belli arkadaşlarla belli mekânlarda sosyalleşen insanların hayata değme olasılıkları çok az. Hayata değmeyen insanın yazdıklarında da ne bu doğallık oluyor ne de bu gözlem gücü. Bu değmeyi pek çok biçimde ele alabiliriz, politik olarak sokakta olmaktan tutun da yıllar boyu geçinebilmek adına insanlarla kaynaşması gereken işlerde çalışmaya kadar uzanan bir yol... Ama işte bahsettiğim ikinci öyküde de dediği gibi, kimsenin kimseye değmediği o ofislerde geçince yıllar, yazılanlar da gittikçe sayıklamalara benziyor.

Sade ve düzgün dili, doğallığı, bambaşka yaşamları anlatmasıyla iyi bir ilk kitap Kaçış Rampası. Güldüğüm çok yer oldu, gülebildiğim kitapları daha da seviyorum. Halil Yörükoğlu umarım bu gözlem gücünü, mizahi dilini ve hayata değmişliğini hiç kaybetmeden uzun yıllar yazar. 



Banu Yıldıran Genç


Kaçış Rampası, Halil Yörükoğlu, Sel Yayınları, Ekim 2020, 79 s.


* Bu yazı ilk olarak oggito.com'da yayımlanmıştır.

Dorothy Parker - Tüm Öyküler

  Aşk Eski Bir Yalan Delidolu Kitap’ın son dönemde bizi tanıştırdığı öykü yazarlarını büyük bir zevkle okuyorum. Daha önce Notos’a ...