23 Mart 2013 Cumartesi

Kozalak

"Öteki" olmak...

Aslen gazeteci olan Sema Aslan'ın ilk romanı Kozalak, hepimizin bildiği, çoğunlukla görmezden geldiği, unutmaya çalıştığı yaşamlar üzerine... Her şeyin son derece iki yüzlü bir şekilde yaşandığı ülkemizde lgbtt bireylerin kim oldukları üzerine uzun uzadıya düşünmüş kaç kişi vardır ki? Yok saymak, arada gazete haberlerinde katledildiklerini görüp sayfayı çevirmek, bazen de yolda falan karşılaşınca gözlerini kaçırmak daha kolaydır çünkü. Yok saymak, hem bireysel hem toplumsal hem de hukuksal olarak daha kolaydır. Yeni anayasa için görüş bildiren herkesi tek tek duyurarak teşekkür ederken lgbtt derneğini ve önerilerini yok saymak bir hükümet için daha kolaydır. Çözüm üretmek yerine "eşcinsellik hastalıktır" demek bir aile bakanı için daha kolaydır. Kısacası Kozalak kolay olanı değil zoru anlatmayı seçmiş bir roman.
Roman, Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini anlatıyor denebilir. Bu dönüşümün zorluğunu hissettirmesinin yanında, eşcinsel bir çocuğun annesi ve babası olmak ne demektir, toplumsal baskılar bireyi ne derece zorlar, devletin eli ne kadar üzerimizdedir, gibi yanıtlanması oldukça güç sorular da sormakta.
Kozalak üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Bedir'in annesinin ağzından anlatılmakta. Roman boyunca adını öğrenemeyeceğimiz bu annenin çocukluğunu, genç kızlığını, evlenmesini oldukça detaylı bir biçimde öğrenmemize rağmen, nedense roman bittiğinde dahi okurun aklında soru işaretleri bırakacak denli muğlak bir kişi. Adını bilemediğimiz gibi birçok davranışı da neden gösterdiğini tam olarak anlayamıyoruz. Tam bilinçlendi, herkesle savaştı, çocuğunu kazandı derken, bir anda diğer bölümde L. karakterinin ağzından bambaşka biriymiş gibi davrandığını okuyoruz. Bu nedenle yazarın bilinçli bir tercihi mi bilmiyorum ama tam oturmamış, karakter derinliği kazanamamış bir kişi "anne".
Romanın döngüsel bir kurgusu var. Annenin ilk birkaç sayfada okuduğumuz ruh hâlini ancak romanın sonundan sonra kavrayabiliyor ve olayları yerli yerine oturtabiliyoruz. Özellikle kurgunun bu biçimde olması, ikinci bölümün bir gazetecinin kaleminden röportaj türünde yazılması ve adım adım yaklaşan çarpıcı final, romanın sinematografik bir anlatımı olduğunu kanıtlar nitelikte.
İkinci bölüm, ilk ve son bölüme göre daha başarılı ki ben bunda Sema Aslan'ın gazeteciliğinin etkili olduğunu düşünüyorum. L.'nin anlattıkları yer yer bilinçakışı tekniğine yaklaşıyor. Adı verilmeyen ve Dolunay'a da sahip çıkan bir dernekte çalışan L. artık yaşlandığını, bu işlerin ondan geçtiğini söyleyip kendi hayat hikâyesini aktarırken, bir yandan da Bedir'in Dolunay'a dönüşmesini tüm detaylarıyla anlatır. Aslında tüm o hayatlar Orhan Kemal romanları ya da Yeşilçam filmleri gibidir... Kötüler, iyiler, kötü yola düşen masum genç kızlar ya da erkekler (tabii bu erkekleri ne o dönem romanlarında ne de filmlerinde görürüz)... Oysa gerçek olan bir şey varsa o da birçok hayatın romanın ya da filmin ta kendisi olmasıdır.
L.'nin bazen sıkılıp çabuk geçtiği, bazen kendinden geçip uzun uzadıya anlattığı hikâyelerde romanın kurgusu açısından tek bir pürüz olduğunu söyleyebilirim. L. birçok olayı kendi görmüş, yaşamış gibi anlatıyor, oysa kendisi sadece Dolunay'ın aktardığı kişi, bu bazen kafa karıştırıcı bir anlatıma yol açabiliyor. "Annesi, amcası ve Mıstık, renkleri donuk, çerçevesi hep bir taraflarında sonsuz bir boşluk bırakılmışken diğeri poz veren insanın omzuyla hizalı fotoğrafların zamanından kalma, sararmış, bir albüme bile giremeyip ortasından kırılmış bir hatıra gibiler." Mıstık'ı hiç tanımayan L.'nin diğer söylediklerinden apayrı duran bu şiirsel cümleler, yazarın anlatıcıya kendi söylemek istediklerini yüklediğinin göstergesi.
Son bölüm anneanne ve dede tarafından aktarılmakta; birtakım mistik güçlere sahip, güçlü ama kocasına "memur" olmuş Çiçek'le, devletin namus bekçisi hâline getirdiği polis memuru Paşa tarafından. Kendi oğullarının eşcinselliğini görüp onu öldü saymışken, kızlarından olma torunlarının da aynı yolu seçtiğini görünce -kız halaya oğlan dayıya çekermiş, sözünü bolca anımsayarak- gereken tüm savaşı, önce sevecenlik, sonra yasaklarla vermiş ama yine de başarılı olamamış Çiçek ve Paşa.
Paşa, tüm olumsuzluklarına karşın bence romanın en canlı kişisi. Sema Aslan özellikle Paşa'nın bıyıklarında ve onun etrafındakilere aktardığı ansiklopedik bilgilerde çok başarılı bir dil kullanmış. Bu nedenle Paşa, devletin lgbtt bireylerin üzerindeki korkunç eli, oğlunu silmiş bir baba, torununu sindirmeye çalışmış bir dede olsa da romanın en yoğun karakteri olagelmiş.
"Ben nasıl bırakabilirim çocuğumu öyle bir başına, bilmediğimiz yerlerde? Ölse. Birileri elimden zorla alsa. Evden kaçsa. Hepsi kötü belki ama, bu hepsinden kötü. Ölmemiş, kaybedilmemiş, kaçmamış. Bırakılmış. anası babası bırakmış onu. Çıplak, bir başına. Hepsi nasıl doğduysa, bütün bu çoluk çocuk nasıl doğduysa, benimki de öyle doğdu: Bir anadan ve çıplak. Onlar yaşarken, benimki ne diye yaşamıyor? Bir benim çocuğum mu sığmadı bu dünyaya?"
Yukarıdaki alıntı romanın en etkileyici bölümlerinden biri, Sema Aslan kadın karakterlerin can acıtıcı noktalarını anlatmakta oldukça başarılı. Kadın dili demekten çok da hoşlanmadığım ama kadınların birbirine aktardığı günlük deyişlerden, argolardan, ögüt veren ilginç atasözlerinden oldukça başarılı bir şekilde yararlanıyor. Romanda yer alan bazı şiirler, şarkılar ve uzun, şiirsel sözlerde de -Bedir'in çocuk yaşında neden kozalak olmak istediğini anlatması gibi- yazar ve anlatıcı kimliklerinde bir karmaşa yaşanmışa benziyor. Yine de tüm bu detaylar, bir ilk roman olan Kozalak'ın zor olanı anlatmayı seçmesinin yanında önemsiz kalıyor.

Banu Yıldıran Genç

Sema Aslan, Kozalak, İletişim Yayınları, 104 s.

* Bu yazı Notos'un 34. sayısında yayımlanmıştır.

16 Mart 2013 Cumartesi

Artakalan


Bir iç dökümü olarak: Artakalan

Çok genç olan İstos Yayın, Türkiyeli okuru Ege'nin öbür yakasının edebiyatıyla buluşturmaya devam ediyor. Elenika dizisinden çıkan 'Artakalan', Yunan sanat dünyasında oldukça farklı dallarda eser vermiş, buralarda ise pek tanınmayan Kostas Tahçis'in öykülerinden oluşuyor. Bu öyküler 1964-1967 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımlanmış ve yazar tarafından 1972 yılında bir araya getirilerek yayımlanmış.

Kostas Tahçis'in 'Üçüncü Düğün Çelengi' adlı romanı 1988 yılında Ahmet Yorulmaz tarafından çevrilmiş ve Mitos Yayınlarınca basılmış. Kitabı bulmaya çalışmak şu an oldukça zor çünkü Türkiye'de baskısı biten kitapların uğradığı hezimete uğramış. Baskısı biten kitabı yeniden basmak, Türk yayıncılığının bir türlü aşamadığı etik unsurlardan biri, yayın dünyamız bir zamanlar basılmış, bitmiş ve meçhulde kalmış kitaplarla dolu, bu istikrarsızlık maalesef böyle değerli kitaplardan mahrum kalmamıza neden oluyor. 'Üçüncü Düğün Çelengi' önemli bir kitap, ünlü İngiliz yayınevi Penguen'in yayımladığı ilk Yunan romanı ve emin olun bu kitabı Penguen baskısı tükendikçe yeniden basmaktadır.

'Artakalan', yazarın otobiyografik öykülerinden oluşuyor. Bu öyküleri okurken ilk hissedilen karşınızda hiçbir maskeye, role bürünmeyen, son derece doğal ve içten bir yazar olduğu. Öyküler çocukluktan başlıyor, gençliğe doğru ilerliyor. Neredeyse birer anı niteliğindeki bu öykülerde karşılaştığımız karakterler de genellikle aynı. Öykülerin olmazsa olmazı annenanne ki bazı öykülerde kızının bırakıp gittiği torununa hem annelik hem babalık yapmakta, bazılarındaysa kızı, damadı ve torunuyla yaşamaktadır. Özellikle çocukluk öykülerinde azarlamalar, terlik fırlatmalar, sonrasında kıyamamalarla geçen günleri okuduğumuzda Türkiye'ye ne kadar yakın bir kültürden bahsedildiğini görebiliriz. Bu topraklarda da genellikle bize kıyamayan anneanneler tarafından büyütüldüğümüzden oldukça tanıdık öyküler bunlar.

Yine çocukluk öykülerindeki önemli karakterlerden biri Mimis dayı. Kostas Tahçis daha yedi yaşındayken anne babası boşanmış, o da annesinin ailesiyle Atina'da yaşamıştır. Yani öykülerde eksikliği dikkati çeken “baba” figürünün yerini bazen Mimis dayı yetersiz de olsa doldurmakta. Bu nedenle anlatıcı genellikle dayısıyla rekabet halinde, arada kalan anneanne ise iki tarafın da gönlünü almaya çalışmaktan bunalmakta. Anneanneyle arada engel teşkil eden Mimis dayı çok da hoşlanılan bir karakter değildir ki anlatıcının başına gelen tacizlerin birinde istemeden de olsa rol oynamıştır.

Öykülerin çıkış noktası olan bu çekirdek aile, anlatıcının cinsel kimliğinin oluşmasında da etkili olmuş. Birkaç öyküde var olan baba renksiz, silik bir kişilik olarak çizilir, yine birkaç öyküde var olan anne de sinirli ve sabırsızdır. Öykülerin çoğunda evde iki erkekle uğraşan, genellikle çekip gitmiş kızı için kötü konuşan, her şeye rağmen torununu seven bir anneanne vardır. Bunlar Tahçis'in yaşam öyküsüyle uyuşsa da öykülerin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bir öyküsünün başında açık yüreklikle anlatır:
Bir şeyler yazmaya kalktığımda hep kişisel tecrübelerimden ilham alırım. Ama hiçbir zaman eserlerimde gerçekliği tüm çıplaklığıyla yansıtmam. Bu tabii ki samimiyetsizlikten kaynaklanmaz. Çünkü beni buna tam olarak iten şey psikolojik ve duygusal ihtiyaçlardır. Kişisel tecrübelerim sadece yazmam için bir dürtüdür. Ancak yazmaya başladığım andan itibaren yazdığım hikâye kendi gerçeğini yansıtan özerk bir yapıya bürünür. Genellikle gerçek hikâyeyle bağlantı göstermez, ama bazen bu gerçekliğe karşı da direnemez. Bu durum yazarların çok iyi anlayabileceği bir şeydir. Aynı zamanda eserlerimde bahsedilen baba kavramının neden bir hikâyede sıradan bir belediye memuru, diğerinde muhasebeci ya da okuduğunuz bir önceki öyküde olduğu gibi bir avukat olduğunu da açıklar.”

Çocukluk öykülerinde yaşadığı cinsel tacizlerden birkaç kez bahseden anlatıcı, gençlik öykülerinde cinsel tercihini yapmış biri olarak daha nettir ve kendisiyle barışmıştır. Yaşadığı aşklar, okullarında, işyerlerinde karşılaştığı gizli eşcinseller anı-öykülerde birer birer yer bulur.

Hemen hemen bütün toplumlarda geçerli olan önyargılar ve homofobi de doğal olarak öykülerin bir parçası. Bu nedenle anlatıcı babasından yediği dayakları da, çevreden gördüğü psikolojik şiddeti de çekinmeden anlatmış. Gey olduğu bilinen bir üniversite profesörünün ölümünden sonra ailesi tarafından dile getirilen dünyanın en hızlı çapkını olduğu, kadınlar yüzünden ömrünü yediği yalanı, ikiyüzlülüğü biz Türkiye'de yaşayanlar için de hiç yabancı değil.

'Artakalan'da yazar ve anlatıcı ayrımı yapmak oldukça zor. Yukarıdaki açıklamasından bu öykülerin Kostas Tahçis'in yaşamından büyük izler taşıdığını biliyoruz. Yine yaşarken açık yüreklikle bir dönem geceleri travesti kılığında seks işçiliği yaptığını da açıklayan yazarın yaşam öyküsüne ne yazık ki olması gerekenden erken nokta konmuş. 1988 yılında evinde faili meçhul bir cinayete kurban giden yazar, muhtemelen bir nefret cinayeti kurbanı.

Nefret cinayetleri ve homofobi gündemimizden hiç eksik olmazken yaşamını bu denli içten bir biçimde okurun önüne seren Kostas Tahçis'in çok okunmasını ve 'Üçüncü Düğün Çelengi'nin bir daha basılmasını beklemek umarız boş bir hayal olarak kalmaz.

Banu Yıldıran Genç

Artakalan, Kostas Taçhis
İstos Yayın, Ocak 2013, 166 s.

*Bu yazı Agos Kirk'in Mart sayısında yayımlanmıştır.

10 Mart 2013 Pazar

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü


Şiddetin sıradanlığı 

Son dönemlerde özellikle yurtdışında iyi bilinen, ödüller alan ve Türkçeye çevrilmemiş genç yazarların kitaplarını yayımlayan Siren Yayınları, Etgar Keret'in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü adlı öykü kitabını yayımladı.
Kitap çok hacimli olmamasına karşın yirmi iki öyküden oluşuyor ki bunlardan sonuncusu sinopsis biçiminde yazılmış bir novella bile sayılabilir. Öteki öyküler bir iki sayfa uzunluğunda. Bu kısacık öykülerin İsrail'de yaşayan insanlara, özellikle de büyüyen çocuklara dair anlattıkları ise oldukça yoğun. Aslında “bir öykünün romandan daha iyi anlatacağı ne vardır” sorusuna verilmiş birer yanıt bile sayılabilir öyküler. Okura küçücük ayrıntılarla şiddetin, bazen vicdanın ve çoğunlukla geçmişin, ülkesinde ne denli önemli olduğunu gösteriyor yazar.
Etgar Keret iyi bir yazar olmanın yanı sıra, başarılı bir gözlemci ve mizahçı, neredeyse bütün öykülerde kendini gösteren ironi duygusu, bazen trajediye yaklaşacak bir konuya sahip öyküyü bile buruk bir gülümsemeyle okutuyor.
Son dönemlerde öykünün, merkezinden “olay”ı çıkarıp zorlama bir biçimde “edebî” olmaya çalışan, hezeyanlarla dolu gidişatına “dur” diyenlerden biri önceki yaz yayımlanan Erken Kaybedenler'di. Nedense Keret'ın öykülerini okurken bu kitap aklıma geldi. Her ikisinde de oldukça arıza erkek çocuklar var, ikisine de bol sinkaflı bir sokak dili hâkim, her ikisinde de yaşanan topluma dair komik ama acıklı detaylar var. Emrah Serbes'in öyküleri daha olay merkezliyken ve genellikle bir çözüme ulaşırken, Keret'ınkiler daha kısa, daha yoğun kesitler halinde. Yine her ikisinin ortak yönlerinden biri gündelik yaşama sinmiş şiddet.
Etgar Keret'in öykülerinde artık olağanlaşmış bir şiddet var. Anlatıla anlatıla etkisini kaybetmiş soykırım anıları, askerde ölen ya da intihar eden arkadaşlar, sıradanlaşmış sokak kavgaları, Filistinlilerle gündelik çatışmalar... Hepsi tekrar tekrar yaşanıp etkisizleşmiş birer eleman, sanki hep böyleymiş ve hep böyle olacakmışçasına bunları vurdumduymazlıkla kabullenen karakterler... Şiddetin tam ortasında yaşayan ve bunun ayrımına bile varmayan bir toplum...
Ayakkabılar öyküsünden bahsetmek istiyorum öncelikle. Öykünün anlatıcısı olan okul çocuğu, Soykırımı Anma Günü'nde öğretmenleri tarafından Volhynia Yahudi Müzesi'ne götürülüyor. Sınıfça duvarlardaki kasvet verici fotoğraflara bakıp, küçük çocukların kamyonetlere doldurularak götürüldüğü ölüm kamplarının kayıtlarını izliyorlar, sonra sahneye çıkan soykırımdan kurtulmuş bir Yahudi'nin elleriyle boğduğu bir Alman'dan bahsetmesini, yapılanları unutmamaları gerektiğini, içlerindeki tüpler, parçalar Yahudilerin derisinden yapıldığı için Alman televizyonu kullanmamalarına dair öğütleri dinliyorlar. Normal yaşamına dönmeye çalışan kahraman ise öykünün devamında birkaç gün sonra Avrupa tatilinden dönen ailesinin aldığı Adidas ayakkabılarını giydiğinde soykırımda ölen dedesini giydiğini sanıyor.
Siren adlı öyküde ise yine Soykırımı Anma Günü'nde konferans salonunda bir ölüm kampı canlandırılıyor, şiirler, metinler okunuyor, anılar anlatılıyor, sonrasında anlatıcının hırsızlıklarını ispiyonladığı birkaç arkadaşının dayağından Şehitleri Anma Günü'nün sirenleri sayesinde kaçabildiğini öğreniyoruz. Nasıl kaçabiliyor, çalan sirenlerle herkesin esas duruşa geçmesi sayesinde!
Özellikle bu iki öyküde anlatılanlar acaba hangi ülkeye çok benziyor? Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilköğretim öğrencilerine zorla izlettirilen Sarı Gelin Belgeseli'ni duydunuz mu örneğin? Ya da her yıl Milli Güvenlik dersi öğretmenleri tarafından mutlaka götürülen askerî müzeleri ve hatta kışlaları biliyor musunuz? Her pazartesi sabah ve her cuma akşam artık öğrenciler ve öğretmenler için eziyete dönen bayrak törenlerini anımsıyor musunuz? Yoksa siz de mi beden eğitimi dersinde spor eğitiminden çok askerî eğitim almıştınız? Her 10 Kasım'da saat dokuzu beş geçe çalan sirenler ve köprülerde, otobanlarda, yollarda arabalarından inip esas duruşa geçen insanların görüntüsü tanıdık mı?
Özellikle bu kitaptan sonra umuyorum ki Türkiyeli bir yazar da bu trajikomik anları, içerdiği mizahı gözardı etmeden anlatır, bu garip ritüeller birtakım öykülerin, romanların arkasına fon olur.
Etgar Keret sadece öğrencileri anlatmıyor elbette, topluma yayılmış şiddet, oğlundan memnun olmayan sert babalar, zorunlu askerlik hizmetinde Filistinlilerle yaşanan güç gösterileri de öykülerden bazılarının konuları.
Hayatta “iyi” diyebileceği yegâne insanı öldürmesi gerektiğini öğrenen bir kiralık katilin vicdan azabı, okuru da rahatsız ediyor İyi Niyet adlı öyküde. Yetimhanede yaşadıklarını ve kurtarıcısını anımsayan kiralık katilin vicdan muhasebesi okurun istediği gibi sonuçlansa da işi verenin sürpriz kimliği okura yine bir Keret öyküsü okuduğunu anımsatıyor.
Son öykü Kneller'in Mutluluk Kampı'nın sinopsis gibi yazıldığını belirtmiştim. Birkaç yıl önce
izlediğim “The Wristcutters (Bilekkesenler)” filminin senaryosunu oluşturmuş bu uzun öykü, oldukça yetkin bir kara mizah metni. İntihar edenlerin gittiği, belki araf sayılabilecek bir ülkede geçen öykü, neredeyse rengi ve kokusu var denecek kadar canlı yazılmış. Ana karakter Mordy'nin umutsuzluğu, alışamaması, bu ülkede karşılaştığı insanlar, hepsinin iliklerine işlemiş mutsuzluk, boşluk duygusu, tatsız yiyecekler, tatminsiz sevişmeler, sahte peygamberler... Bulduğu ve kurduğu bu dünyayı kısa bölümlerle, kısa cümlelerle anlatmış Keret. Anlatılanların derinliği ise öykünün karakterlerinden Lihi gibi okuru da hüzne boğmaya yetiyor. Bu arada -şaşırtıcı ama- filmin de uyarlandığı öykü kadar etkileyici olduğunu eklemeliyim.
Bir buluş, ironi, kısa ve yoğun anlatım ustası Etgar Keret'le tanışma faslına daha önce Samir El-Youssef'le beraber yayımladığı Gazze Blues'la devam etmeyi düşünüyorum. Bu arada Avi Pardo'ya yetkin çevirisi, Siren Yayınları'na da içerikte ve tasarımda gösterdiği özen için teşekkür etmek gerekiyor.


Banu Yıldıran Genç

Etgar Keret, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Siren Yayıncılık, 147 s.

* Bu yazı Notos'un 26. sayısında yayımlanmıştır.

7 Mart 2013 Perşembe

Muz Sesleri

Not: Bu yazı bayağı eski. Ece Temelkuran'ın son birkaç yıldaki tutarsızlıklarından önce yazıldı, o nedenle romanı beğenmeyip kendisini sevdiğimi söylesem de, artık pek geçerli değil. 

Beyrut'u anlayabilmek...

Ece Temelkuran'ı severim; köşe yazılarını, yayımladığı kitapları, genel olarak içimizi acıtan gündem maddelerine karşı takındığı tavrı... Bu nedenle ilk romanını çok merak ettim ve hemen okudum. Bu yazı geç bile kaldı sayılır...
Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda size yepyeni kapılar açar, günleriniz geceleriniz anlatılanları araştırmakla, yazarın neyi nasıl anlattığını keşfetmeye çalışmakla geçer... Örneğin Geceyarısı Çocukları'nı okuduktan sonra rüyalarımda bile o gün okuduğum Hindistan tarihinden parçalar görüyor, Perperık-a Söe'den sonra ise Dersim katliamı hakkında tamamen ayrı bilgiler veren tarihçilerin yazdıklarını okumaktan uyumaya vakit bulamıyordum. Beyrut hakkında bir kitap da özellikle İsrail - Filistin - Suriye meselelerini anlamaya – bilgilenmek demiyorum, sonuçta bir kurgu metinden bahsediyoruz- oraya yakından bakmaya, bambaşka gözlerle, bambaşka seslerle tanışmaya yarayacak diye sevindim öncelikle.
Romanın içeriğinden ve kurgusundan bahsetmek gerekiyor sanırım, içine girebilmek için... Muz Sesleri, üç kitaptan -Toz, Siz, Biz- ve bu kitapları oluşturan bölümlerden oluşuyor. Toz, 3. Kitap ve bir sayfalık bir metin, sonra hikâyeye bodoslama dalıyoruz “Siz” kitabıyla.
Kitap üç şehre yayıldığı için bölüm başındaki vinyetler kimin ya da kimlerin hikâyesini okuyacağımızı en baştan belirtiyor.
Ana eksende Filipina var, doğduğu topraklara geri dönmüş bir Filipinli, aslında Şatila Kampı'nda Beyrutlu bir babadan, Filipinli bir anadan doğmuş, babasının mektuplarında anlattıklarını anlamaya çalışmakta, belki de hayatının izini sürmekte. Yanında çalıştığı 'madam'ı Zeynab Hanım ve sahibi olduğu apartmanın sakinleri romanın Beyrut kısmını oluşturmakta.
Bir de Oxford'da başlayıp Paris'e uzanan Deniz'in hikâyesi var, uzamış, sıkıcı bir ilişki, sıkıcı bir ülke, sıkıcı hayatlar ve alıp başını kendisini Beyrut'a kadar yollayacak yeni bir ilişkinin içine düşmesi... Bunlar sırasıyla Oxford ve Paris bölümleri.
En başta romanın gayet hareketli bir kurgusu olduğunu, çokça karakterin yer aldığını, olayların birbirini takip ettiğini belirtmek gerekir, yani normal bir okurun birçok beklentisini karşılayabilecek bir roman. Normal olmayan bir okuru ise -kendimi bu sınıfa sokabilirim belki- yoran, ayrıntılarla boğan, okura az önce yukarıda bahsettiğim sevincin hayal kırıklığını yaşatan bir roman.
Birinci Kitap “Siz”, ağırlıklı olarak Doktor Hamza'nın kızı Filipina'ya yazdığı mektuplardan, Deniz'in Oxford'daki sıkıntılarından ve apartman sakinlerinin hayatlarından oluşuyor. Kitabın şöyle bir cümleyle başlaması şanssızlık aslında: “Haziran güneşi Metn Dağı'ndan görünüp İç Savaş'ın en kanlı günlerinde ağlayarak şehre sırtını döndüğü, kısacık süren ateşkes dönemlerinde ise gülümsediğine inanılan Harisa Tepesi'ndeki dev, beyaz Meryem Ana heykelinin ellerinden kurtulup yükseldikçe Beyrut'un gözleri kamaşıyordu.” Ece Temelkuran uzun cümleleri, eylemsilerle birbirine bağlanıp detaylanan anlatımı seviyor, ama daha en baştan Beyrut'u bozuk bir sözdizimiyle anlatmaya başlaması kitap açısından bir dezavantaj oluşturuyor.
Bu kitap 277 sayfalık romanın neredeyse 150 sayfasını oluşturmakta. Apartmanda yaşayan ve birbirine bağlanan olaylarla hikâyeleri kurulan karakterler, ne yazık ki tip olmaktan kurtulup karakter derinliğine ulaşamıyor, her birinin merak edilecek birkaç noktası olsa da ve yazar tarafından özellikle sonradan çözüleceği belli edilen düğümlerle ilerlese de kitap, kurgunun dağınıklığından dolayı doruk noktasına tam olarak erişemiyor. Deniz'in yaşadığı sıkıcılığı okura da bulaştıran Oxford bölümleri ancak aforizmalarla dolu mektuplar ve anılarla ilerliyor. Doğu ve Batı ikilemi arasına sıkışmış Deniz, yaşadıkları, dinledikleriyle ne yazık ki olması gereken ana karakteri dolduramıyor.
Ece Temelkuran'ın köşe yazılarını ya da Ağrı'nın Derinliği kitabını okuyanlar bilir, o gerçekten de olup bitenlerin arasına güzel sözler, ince, duyarlı betimlemeler, benzetmeler yaymakta ustadır. Bu özlü ve ince sözler, bir röportajın ya da günlük olayların arasına serpiştirildiğinde, onca etkili, onca iç burkucu olabilmektedir. Maalesef olay ağırlıklı bir metinde, kurgulanmış bir hikâyede, bu sözler, bu benzetmeler fazla kaçıyor, okuru romandan uzaklaştırıp, aforizmalar kitabı okuyormuş gibi hissettiriyor. O nedenle kitapta durmaksızın araya sıkıştırılmış italik cümleler, insanın kimliğini, bir şehrin öyküsünü durmaksızın bir şeylere benzetmeler, romana hizmet etmiyor, tem tersine birbirinden kopuk metinlere, bazen iç bunaltan mektuplara dönüşüyor.
Deniz'in iyice bunaldığı bir bölümden alıntılar, hepsi aynı sayfadan: “Sonsuz bir Bolero'nun sonsuz porteleri gibi ilerleyen kiremit duvarlar bir noktada kesilmişti. Sol yanında bir yıkıntı, şehrin gövdesinde bir yara izi gibi belirmişti. (...) Yıkılıp kırıldıkça biçimsizleşen duvarlar, uzaktaki bir gezegenin tanıtım broşüründen kesilip Woodstock Caddesi'ne yapıştırılmış gibi duruyordu. Güçlü ve kusursuz görünen bütün binalar her gün insanlara onlarsız da ayakta kalacaklarını söylerken, bu yıkıntı şefkat bekler gibiydi.(...) Ayaklarının çok eskiden hatırladığı engebeli zeminde, tam olarak hatırlamadığı, geriye sadece bir duygu tülü olarak kalmış neşeli serüven ihtimalinin peşinden gider gibi yürüdü.” Ve bölümün sonu Deniz'in kardeşine yazdığı mektuptaki diğer cümleler gibi: “Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.”
Gerek Doktor Hamza'nın kızına yazdığı, gerek Deniz'in kardeşine yazdığı mektuplarda, gerekse Deniz'in tez danışmanı Bayan Trablousi'nin ettiği sözlerde hep aynı ton bulunmakta. Güzel sözlerle süslü öğütler.
Deniz'in İngiltere'ye, Tunç'a olan hırsında, Doktor Hamza'nın Beyrut'a duyduğu aşkta da buna benzer bir ton var. Karakter derinliğini yaşantılarla kurmaktansa, benzetmelerle hissettirmeye çalışmak Deniz'i, daha geniş çapta ise bir şehri anlamaya yetmiyor. Evet, çok anlamlı, bir yere not etmeden duramayacağımız birçok cümle var ama sonuçta Ortadoğu'yu, Beyrut'u ve hatta kitabın arka kapak yazısında belirtildiği gibi 'biz'i anlatmasını beklemiyor mu okur bu romandan?
İşte tam da bu nedenle aslında kitabın en başarılı yerleri, Beyrut'taki apartmanın anlatıldığı bölümler... Gerçek hayatlar, gerçek sıkıntılar, gerçek nefretler, bol diyalogla 'yaşayan' bir şehri anlatıyor. Ansızın kapanan Ayşe'nin, Hizbullah'a katılmak isteyen Ermeni Setanik'in hikâyeleri Deniz'in ve Filipina'nın yaşadıklarının arasında eriyip kaybolmasaydı, asıl roman ve anlatılmak istenen Beyrut daha tatmin edici olacaktı okur açısından.
Roman, konusuyla olmasa da geçtiği mekânlar açısından otobiyografik bir özellik taşıyor. Ece Temelkuran'ın yazılarından Oxford ve Beyrut'ta dönem dönem yaşadığını biliyoruz. Bu şehirler hakkında anlatmak istediği çok şey var yazarın, çok şey biliyor ve tüm bildiklerini hemen anlatmak istiyor. Sorun istenilenin tam da karşılığını bulamamış olması aslında, çünkü okur bir romanda bir anda bu kadar çok şey öğrenmek istemiyor. Beyrut'un tarihinden bahsedilirken, araya taze zahterlerin, açılıp kapanan kafelerin, sokakların ve tabelaların hikâyelerinin, denizdeki varillerin, taksi ücretlerinin, birkaç kere tekrar edildiği gibi özelleştirilmiş temizlik hizmetlerinin ve tüm bunlara dair yorumların girmesini istemiyor. Belki de kurgu metin, bu kadar aforizma ve benzetmeyi kaldırmadığı gibi, bu kadar ayrıntılı gerçeği de kaldırmıyor.
Üçüncü kitap Biz, bir önceki kitapta atılan düğümlerin çözülmesinin beklendiği bölüm. Oysa bir de bakıyoruz ki okurun merakına terk edilen sorular yeterince çok değilmiş gibi, bu kez postmodern unsurlar romana karışıyor ve bir önceki kitaptan oldukça kopuk bir biçimde, her şeyin aslında Zeynab Hanım'ın apartmanında yaşayan bir yazarın kurgusu olduğunu öğreniyoruz.
Deniz'in kendini bulmak umuduyla gittiği Paris'ta tanıştığı Ziad'la gelişen aşk hikâyesi, Ziad'ın kurguladığı Beyrut hikâyesine karışıyor. Ve ikinci kitapta Doğulu ve Batılı olmak üzerine öğütler veren karakterlere, bu kez bol aforizmalı, benzetmeli ve kafası karışık söylemleriyle Ziad katılıyor. Bu bölümdeki sahici kısım Deniz'in ve Ziad'ın arasında ansızın gelişen aşk, Ece Temelkuran, aşkı anlatmakta, özellikle de bir kadının duygularını, işin içine iç organlarını bile katarak anlatmakta usta. Ziad'ın sonu gelmez Beyrut söylevleri, romanını yazma sebebini anlatma çabaları, bu aşkın arasında eriyip kayboluyor. Ya da bu aşkın güzelliği Ziad'ın sözleri arasında kayboluyor.
Çözülmesi gereken düğümler ise -Ayşe'nin örtünme sebebi, Setanik'in Hizbullah sevgisi, Marwan ve Filipina'nın aşkı, Zeynab Hanım'ın ekmek ağacı gibi unsurlar- fazlasıyla aceleye getirilerek çözülüyor. Yine bu nedenle ikinci ve üçüncü kitabın arasında gerek tarz, gerek kurgu, gerekse anlatım olarak organik bir bağın olmadığını söylemek mümkün. Deniz'in uzayıp giden sıkıntılarının ve Doktor Hamza'nın ayrıntılı mektuplarının ardından romanın bir anda kotarılıp çözüme ilerlemeye çalışıldığı hissediliyor.
Romanın sonundaki kurgu ve gerçeğin karışması ise bu acele nedeniyle beklenen etkileyiciliği sağlamıyor. Onca özlü savaş sözünün, Şatila Kampı'ndan Doktor Hamza'nın mektuplar boyu anlattıklarının, Ziad'ın çocukluk anılarının sonrasında savaşın gerçekliği okurun gözünde Hadi Bey'in bağırışlarıyla canlanıyor aslında. Küçücük bir ayrıntı, bunamış bir adamın gözünde canlanan korkuyu, savaş korkusunu hissetmesi okurun, söylenmiş sözlerden çok daha değerli.
İlk romanın acemiliğine vermek gerekirse her şeyi, Ece Temelkuran'dan gelecekte daha usta kurgulu, daha az ayrıntılı, bilgiyi kurguya sıkıştırmayan romanlar beklemeye hazır okurları.
Kitapta bolca rastlanan düzelti hataları ve Filipina'nın doğum tarihiyle ilgili maddi hata için Everest Yayınları'ndan daha özenli bir editoryal çalışma beklediğimizi tekrarlayalım.
Banu Yıldıran Genç
Ece Temelkuran, Muz Sesleri, Everest Yayınları, 277 s.
* Bu yazı Notos'un 23. sayısında yayımlanmıştır.

5 Mart 2013 Salı

Kopoy


Taşradan İstanbul'a insan manzaraları...

Amerikan Edebiyatında "Güney Gotiği" olarak adlandırılan akımın yazarlarını çok severim. Onların Amerika'nın Güney eyaletlerinin kendine haslığını ve hastalıklarını ustalıklı bir biçimde anlatmaları gibi, Türkiye'nin de taşrasını son derece iyi gözlemlerle anlatan yazarları, hatta şehir edebiyatına göre bence daha başarılı sayılabilecek bir taşra edebiyatı var.
Kopoy, her ne kadar kendisine mekân olarak İstanbul'u seçse de, roman kahramanı İstanbul'da yaşasa da, burası bildiğimiz İstanbul değil, roman da genelde alışık olduğumuz üzere kentin merkezlerini ve güzelliklerini kendisine fon edinen bir roman değil. Bu nedenle karakterlerinin taşraya dair anlattıkları ve oradan taşıdıklarıyla taşra romanı olarak anılmaya daha uygun. Kopoy, Şirinevler'de bir handa geçiyor, İstanbul niyetine anlatılansa birkaç sayfada geçen Eminönü ve Galata Köprüsü sadece. Yani yine alışık olduğumuz üzere Suriçi'nden Pera tarafına bile yol almamakta roman kahramanları. Beyoğlu'nun, Nişantaşı'nın, hatta Boğaz'ın bile olmadığı bir İstanbul. Handan ve Şirinevler'den çıkmamasına rağmen kahramanın romanın son satırlarında İstanbul'a dair kurduğu cümleler ise başlı başına bir araştırma konusu olabilir.
Adını avcı bir köpek cinsinden alan romanın ana karakteri, bir akrabasının handaki dairesini yola koyup kiraya verene kadar başında beklemek üzere Şarkikaraağaç'tan Şirinevler'e gelen Osman. Roman, Osman'ın İstiklal Marşı okunurken ağlamasıyla başlıyor, diyebiliriz ki bu ağlama, aslında okura yazarın incelikli mizahının da ipuçlarını vermekte. Anlatıda bol bol yer verilen bu ağlama, hatta öğretmeni, sınıfı, tüm kasabayı ağlatma sahneleri Türkiye'de öğrenim görmüş olan tüm okurlar için trajikomik bir hâl alıyor. Barış Andırınlı komik hiçbir cümle kurmasa da yarattığı sahnelerle okuru gülümsetmeyi başaran bir yazar.
Osman, çocukluk arkadaşı Kerem'le yıllar sonra tekrar karşılaşır, onun handaki bir reklâm ajansında çalışan sevgilisi Banu'yla tanışır ve onların dengesiz ve sağlıksız ilişkilerine bir şekilde dahil olmasıyla handa geçen tekdüze günleri değişir. Osman'ın Banu'ya âşık olması ve bunu kendine bile itiraf edememesiyle çatışma doruk noktasına ulaşır. İçindeki zalim kişilikle kavgalı olan Kerem ve ondan bir türlü vazgeçmeyen Banu, Osman'ın yaşamını daha da karmaşıklaştırırken, hanın kapıcısı Kamil Efendi ve hanın üst katındaki konuşma bozukluğu kursuna torununu getiren teyze, onun ruhuhu sağaltan iki kişi olurlar.
Kamil Efendi'nin ve teyzenin hikâyeleri ise bambaşkadır...
Anlatılan yaşamların detaylarına girmek gereksiz, romanı okuyanlar zaten uzun bir süre bu yaşamlarla kuşatılacaklar ama belirtilmesi gereken şu ki Barış Andırınlı insan ruhunu tüm yönleriyle anlatmakta son yıllarda okuduğum en usta yazarlardan biri. Gerek tiyatro sevdalısı "dişleriyle gülen" Kamil Efendi, gerek kekeme torununun yükünü sırtında taşıyan teyze tüm derinlikleriyle beliriyor roman sayfalarında. Sadece onlar da değil, birkaç sayfada adı geçen diğer karakterler de en can alıcı özellikleriyle anlatıldığından veya en doğal diyaloglarıyla verildiğinden bir "Türkiye'deki insanlar resmigeçiti" yaşanıyor. Türkiye manzarası taşrasıyla, şehriyle, insanlarıyla yavaş yavaş beliriveriyor okurun gözü önünde. Yazar bunu o denli mütevazı, o denli kendini öne çıkarmadan yapıyor ki kurduğu cümleler özellikle bunu kanıtlar nitelikte. Uzun sanatsal benzetmelere, paragraf uzunluğundaki ruhsal betimlemelere ve farklı olmak adına yapısı bozulan bir dile o kadar alışmışız ki, kısa kısa cümlelerle, doğal ve gündelik bir dille toplumun yaralarını, insanların umutlarını, umutsuzluklarını anlatabilmenin ustaca kotarıldığını görmek bana unuttuğum bir edebiyat coşkusu yaşattı.
Yazarın birincil başarısı roman diline getirdiği yenilik, aslında buna tam olarak yenilik dememek gerekir, kitabın arka kapağında Selim İleri'nin de belirttiği gibi Memduh Şevket Esendal'da, yine benim görüşümce Sait Faik'te olan ama sonradan yitirilmiş bir doğallık, içtenlik bu. Barış Andırınlı'nın bu samimiyeti tekrardan var etmesi gözden kaçmamalı.
Karakterlerin ustaca çizilmesi ve yerliliği, bize haslığı ise Barış Andırınlı'nın ikinci başarısı. Gerek ana karakter Osman olsun, Banu, Kerem veya kitabın en komik diyaloglarının yaratıcısı çiçekçi amca olsun, hiç fark etmiyor, her biri Yusuf Atılgan karakterleri kadar aykırı ama akrabalarımız kadar tanıdık. Bu tanıdıklığı sağlayan şey ise hiç şüphesiz Barış Andırınlı'nın doğal dili, kısa ama etkili cümleleri ve genç yaşına rağmen gözlemlediği insanların birikiminin görkemli verimi.
Osman'ın Karaağaç'tan ayrıldığı geceyi anımsaması dildeki ustalığın en güzel örneklerinden biri: "Karaağaç'a muzaffer döneceğim. Gömleğimi bir bayrak gibi giyeceğim. Annemin elini gururla öpeceğim. Yanı başımdan soğanlı kokular geldi. Çantamdı. Pijamalarımla bir çift donu kaldırdım. Altından gazete kâğıdına sarılı yarım ekmek çıktı. Şaşırdım. Demek içindeki köfteler soğukta gizlenmiş. Sıcakta kendini ele vermiş. Demek annem kapısına gidişimi, girmeden dönüşümü, evden kaçar gibi çıkışımı izlemiş. Ben yokken ekmeği çantama sıkıştırmış. Ekmeği yüzüme yasladım. Kaç yılımı birden ağladım. Gören olsa ayıplamaz. Az önce fena bakıyordu. Ağladı, zehrini akıttı derler."
Bilmem daha fazla söze gerek var mı, "Kaç yılımı birden ağladım." cümlesi kitabı okuyalı aylar geçmesine rağmen hâlâ aklımda. Sanıyorum bir romanın başarısı biraz da okurda bıraktıklarıyla ilgili.
Kopoy, gözden kaçmaması gereken, farklı ve güzel bir roman.

Banu Yıldıran Genç

Barış Andırınlı, Kopoy, Hayykitap, 280 s.

* Bu yazı Notos'un 34. sayısında yayımlanmıştır.

1 Mart 2013 Cuma

Kedi Hikâyeleri



Hiç bitmeyen kedi hikâyeleri...
Yapı Kredi Yayınları kediseverleri çok memnun edecek bir kitap yayımladı eylül ayında. Kapağında kalın bir kitabın sayfaları arasına patisini koymuş bir tekirle bizi selamlayan kitap, tasarımıyla da oldukça sevimli. Her öyküde farklı yaramazlıklar peşindeki kediler sayfaların kenarlarından göz kırpıyor sanki okura.
Kedi Hikâyeleri alışık olduğumuz antolojilerden farklı. Daha önce farklı yayınevlerinden yayımlanmış kedi hikâyeleri antolojileri de olmuştu. Bu kitabın farklılığı, kedi hakkında yazılmış “her şey”i antolojiye dahil etmiş olması, Oscar Wilde'dan bir şiir, Grimm Kardeşler ve Andersen'den birer masal, kedilerle ilgili efsaneler, bir kediyle yapılmış anket, kısa bir biyografi, Samuel Butler'dan bir mektup... Bunların dışında toplam öykü sayısı da kırka yakın. Almanya'da 2004'ta yayımlanan antolojide yer alan öyküler genelde Alman yazarların. Aslında kitabın orijinaliyle ilgili bilgiyi bir tek künyesinden öğrenebiliyoruz, kitabın yayımlanış öyküsü ya da en azından bir sunu olsaydı, sanırım okur için daha tatmin edici olurdu.
"Bu da bizim evin Mıstık'ı"
Hayvanseverler genelde “kedici” ve “köpekçi” olarak ayırırlar kendilerini çünkü bu iki dost birbirlerinden gündüz ve gece kadar farklıdırlar. Kedilerin bencil, nankör, çıkarcı olduğunu iddia eden köpekseverler genelde köpeklerin o sarsılmaz sadakatini severken, köpeklerin köle ruhlu ve fazlasıyla yakın olduğunu iddia eden kediseverler kedilerin ödün vermedikleri özgürlüğünü sevmektedir. “Ben her ikisini de eşit derecede seviyorum” diyenlere ise kesin karar vermeleri için Adie Suehsdorf'un Kedinin Yaradılışı Üzerine adlı öyküsünü tavsiye ediyorum. Şu satırlar sizi sinirlendirmiyor, hatta gülümsetiyorsa, kabul edin, kedicisiniz! “Taraflardan her birinin, diğerinin kendi yaşam alanına yayılmasını ve bu alandaki bağımsızlığını kabul etmesi ve partnerinin kişiliğine saygı göstermesi gerekir. İnsan bu temel prensipleri kabul ederse, kedi ona beklediğinden de fazla yakınlık gösterecektir. Seninle bir kez bu tür bir bağ kurduğu anda başka hiçbir şeyi yanına yaklaştırmaz. Ağırbaşlı ve özel hayat konusunda duyarlı? Evet. Söz dinlemez, aşağılık, alçak? Hayır! Sana büyük bir inatla kedi dilini öğretmeye çalışacaktır; ki bu güzel ve doğru bir şeydir, çünkü kedi, genellikle dikkate almamakla birlikte insan dilini gayet iyi anlar.”
Öykülerde alkolik kediden tutun da kedi olmak isteyen koyuna kadar her türden canlıya rastlayabilirsiniz. Damon Runyon'ın Lillian adlı öyküsü antolojideki en güzel öykülerden biri. Wilbur'ın sarhoşken leopar sanıp da bakmaya başladığı Lillian ismindeki kedisiyle geçirdiği günler ve sürprizli son, klasik öykünün son derece başarılı bir örneği. Elke Heidenreich'in Yazarın Kedisi ve Terk Edilmiş Kadının Kedisi adlarındaki öyküleri ise daha çağdaş anlatılar. Kedilerin gözünden sahiplerini (daha doğrusu partnerlerini) anlatan bu öyküler o kadar doğal ve içten bir anlatıma sahip ki, okuduktan sonra bu öykülerin içinde olduğu kitabın Türkçede yayımlanmış olmasını dört gözle beklediğimi belirtmem gerek. “Kadıncağız çok üzgün. Daha ne yapayım bilmiyorum. Önünde yere yatıp göbeğimi açıyorum – eğilip ağlıyor. Televizyon karşısında kucağına çıkıyorum – ağlıyor. Geceleri yatakta ona iyice sokuluyorum – ağlıyor.” diye başlayan Terk Edilmiş Kadının Kedisi'nde terk edilmiş kadının durumunu anlarken, kedisiyle de empati kurmak işten bile değil. Bir kedinin karnını çok özel durumlar dışında açmadığını bilmek, kendi istediği zamanlarda değil kadının ihtiyacı olduğu zamanlarda kucağa gitmek, sokulmak gibi hiç normal olmayan davranışlarda bulunduğunu görmek, neredeyse kadından çok kedinin çaresizliğine yanmamızı sağlıyor. En farklı öykülerden biri ise Jana Scheerer'in Muschi Kedi'si... Kedi olmak isteyen, minderde yatan, oyuncak fareyle oynayan, sahibi yaşlı kadın çağırınca onu ezmek pahasına kucağına atlayan bir koyun düşünün... Yazar, öykü ilerlerken okura kadının deli olduğunu düşündürtmeye çalışsa da, öykünün sonunda söyletilen şu sözler, belki de kediler hakkında tüm bu yazdıklarımızdan daha anlamlı: “Kedi olmak, biyolojik bir mesele değildir. Kedi olmak bir yaşam biçimidir.”
Keşke bu kitap çoksatarlardan biri olsa, marketlerde yerlere saçılsa, Milli Eğitim'in 100 Temel Eser listelerine girse... Belki o zaman hayvan sevgisi, insan sevgisi diye ayrımlar olmadığının, hayvanlara şiddet uygulayanların günü geldiğinde insanlara da uygulamaktan çekinmeyeceklerinin, ayaklar altında ezilen minik bir kedi yavrusuna sadece 687 lira ceza ödeten bir hukuk sisteminin insan yaşamına değer vermesinin de mümkün olmadığının, ceza alsın almasın, gazetelere çıksın çıkmasın, herhangi bir hayvana eziyet eden birinin beraber yaşadığı insanlar için büyük bir tehdit oluşturduğunun ayrımına varır herkes...
Banu Yıldıran Genç

Derleyen: Julia Bachstein, Kedi Hikâyeleri, Yapı Kredi Yayınları, Eylül 2010, 225 s. 
* Bu yazı Notos'un Aralık 2010-Ocak 2011 tarihli 25. sayısında yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...