22 Kasım 2018 Perşembe

Ne Mutlu Mutlulara


Birbirine geçmiş yaşamlar
Son bir yıldır okuduğum Fransız romanlarının hepsi okurken de bittiğinde de gülümseten romanlardı. Tesadüf eseri seçtiğim bu romanlarda Fransızlar yalnızlık, ölüm, cehalet gibi sorunları bambaşka bir biçimde ele alıyor, eğlenceli bir yan buluyor, ince esprilerle yapabilen karakterler seçiyor ve belki de hepimizin ihtiyacı olan şeyle, mutlu sonla bitiriyorlar. 
O nedenle her zaman değil ama arada bir böyle insana iyi gelen Fransız romanlarını okumayı da seviyorum. Ne Mutlu Mutlulara adını Borges’in bir sözünden almış. Sözün tamamı: “Ne mutlu sevilenlere ve sevenlere ve aşktan vazgeçebilenlere. Ne mutlu mutlulara.” Yasmina Reza yirmi bir bölüme ayırmış romanını. Bölümler karakter adlarından oluşuyor ve her bölüm o karakterin birinci tekil kişili anlatımıyla ilerliyor. Herkes hayatının o anki bir kesitini anlatırken bazılarının geçmişi hakkında da bir şeyler öğrenebiliyoruz. Sadece üç kişi ikişer kez bölüm başlığı oluyor ki bu da zaten romanın sonunu bağlayan bir unsur olmuş.
Bu kadar fazla karakter, bu kadar fazla hayat, bu kadar fazla olay aktarırken ipin ucu kaçar diye düşünüyor insan ama Yasmina Reza bu konuda deneyimli. Oyun yazarlığıyla tanınan Reza dramatik kurgu bilgisini bu romanda ustalıkla kullanmış, karakterlerin art arda sıralanışı neredeyse bir sahneden başka bir sahneye geçiş gibi, bu nedenle Ne Mutlu Mutlulara sahneye de beyazperdeye de rahatlıkla uyarlanabilecek bir metin. 
Can Yayınları sayesinde ilk kez okuduğumuz Yasmina Reza, İran asıllı Rus bir baba ve Macar asıllı bir anneden dünyaya gelmiş. Üniversitede tiyatro ve sosyoloji eğitimi görmüş. Gerek etnik olarak içinde bulunduğu kültür gerekse aldığı eğitim bu derece zengin karakterler yaratmasına olanak sağlamış olmalı. Genellikle üst sınıf karakterleri ele alsa da özellikle yaşlıları ve kadınları ele almasındaki özen ve ayrıntılı gözlem dikkat çekici.
Ne Mutlu Mutlulara neye değiniyor diye düşünsek aslında birçok cevap verebiliriz. Öncelikle çiftlere ve evlilik hayatına değiniyor, sonra yaşlılığa, ölüme, yalnızlığa, deliliğe diye sıralayabiliriz ki aslında hayatın bütününe denk geliyor. Ve çok belirgin olmasa da kadınların hayatındaki şiddeti sezdiriyor, üst sınıftan kadınların evliliklerinde, ilişkilerindeki tahakküm, özellikle psikolojik şiddet neredeyse bütün bölümlerde arka planda da olsa, var.
Roman Robert Toscano bölümüyle başlıyor ve hafta sonu bir markette hepimizin başına gelebilecek bir biçimde tartışmayla, gerilen sinirlerle devam ediyor. Romanda asıl olarak iki ana halka var diyebiliriz, biri Robert ve erkek arkadaşlarının oluşturduğu halka ki bu halkada eşleri ve tabii metresleri de yer alıyor ve neredeyse her biri birer bölüm oluşturuyor. Diğer halka Robert’in karısı Odile Toscano’nun ailesi... Odile’in annesi, babası, halası da birer bölüm başlığı. Bunların dışında babanın arkadaşı, yaşlıların doktorları, doktorların başka hastaları da karakterlerden bazıları. Tabii tüm bu ilişkileri çözmek neredeyse bulmaca çözmek gibi. Kitabın bölümlerinin sıralandığı ilk sayfayı eski Agatha Christie çevirilerindeki kim kimdir sayfasına benzettiğimi söylemeliyim. Her bölümden sonra ara verip karakterler arasına oklar çıkarıp notlar aldım, hiç alâkasız sandığım kişi bile en sonunda birisine, bir olaya küçücük de olsa bağlandı. O nedenle Yasmina Reza’nın romanı çok eksiksiz kurduğunu eklemeliyim. 
Bu kadar birbirinden bağımsız karakterin olduğu bir romanın net bir çatışması, olayların tırmandığı doruk noktası ve serim-düğüm-çözüm gibi klasik ilerleyişi de yok elbette. Yine de karakterlerin anlattıklarından geçen zamanı, yeni tanışan, ayrılan insanları, hastalık durumlarını takip edebiliyoruz. Halkaların merkezindeki Robert ve Odile ana karakter sayılabileceklerinden Odile’in babasının ölümü ve cenazesi ise romanın finalini oluşturuyor. Finaldeki karakterler ve akan düşünceleri ise romanın hayatı bir ayna gibi yansıttığını iyice anladığımız yer olmuş. Romanda özellikle diyalogların doğallığı okuru etkiliyor, konuşmalarla ilerleyen bölümlerde Reza’nın tiyatro yazarı olması metni kesinlikle olumlu etkilemiş. 
Odile’in babasının küllerini dökmek üzere gittikleri köyde annesinin kıyafeti için düşündükleri ya da duruma oldukça uygunsuz kaçsa da durmadan sevgilisini özlemesi, onun yanında olmak istemesi; Robert’in arkadaşlarından Lionel’ın oğlu Jacob’un kendini Celine Dion sandığı garip akıl hastalığı ve duyanı hayrete düşüren Quebec aksanı; kanseri oldukça ilerlemiş Jean’ın ölümü yenmek için kondisyon bisikleti alması gibi son derece hayatın içinden ayrıntılar, absürt durumlar bizi güldürüyor. 
Bu sene okuduğum birçok Fransız yazar gibi Yasmina Reza da hayatın ağırlığını anlatırken gülümsetmeyi ve en sonunda okura bir umut bırakmayı unutmuyor.


Banu Yıldıran Genç

Ne Mutlu Mutlulara
Yasmina Reza
Çev: Aysel Bora
Can Yayınları, Mayıs 2018, 151 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2018 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Yağmurdan Önce



Hayata, ölüme ve fotoğraflara dair...

“Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu ânı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar.” Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine

Çocukken en sevdiğim şeylerden biri annemlerin gardırobunda duran albümleri karıştırmak ve ağır deri bir sırt çantasını boşaltmaktı. Çantanın içi fotoğraf doluydu. Nişan, düğün fotoğrafları siyah karton sayfalı bir albümdeydi, yapışkanlı sayfalar yoktu daha ve fotoğraflar dört taraftan açılmış ceplere sokulmuştu. Her sayfanın arasında ince beyaz pelur kâğıt vardı ve bu kağıtlarla beraber o siyah sayfaları tek tek çevirmek beni bilinmeyen bir dünyaya götürüyordu. Babamın, annemin çok genç olduğu bu dünya içinde bulunduğum dünyadan farklı, siyah beyazdı, herkes süslüydü, herkes mutluydu ki fotoğrafların en aldatıcı tarafı da buydu belki. Böylesi masalsı bir dünyada uzun uzun inceliyordum fotoğrafları, çoğu insanı tanımıyordum, kendi kendime bir şeyler uyduruyordum. Saatlerimi geçirdiğim bu büyülü atmosferde her nasılsa annemin fotoğraflarını karalamayı ihmal etmemişim. Buna da hâlâ şaşar dururum, bugün olsa belki psikologlara taşınırdım, oysa bu hâlim ve babamla evlenme planlarım gayet komik hikâyeler olarak dinleniyordu o zamanlar.


İşte bu fotoğrafa bakarken mesela oğlumun “Şu kim? Burası neresi?” sorularına cevap vermek, öndeki halamın ya da arkadaki dişsiz dedemin kim olduklarını anlatmak, normalde hiç gülerken hatırlamadığım bu insanların yıllar öncede kalan bu heyecan hâli aslında fotoğrafların hayatımızda ne kadar farklı bir yeri olduğunu kanıtlıyor sanki. 
Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine kitabında söylediği gibi: “Şu an içinde yaşadığımız zaman dilimi, nostaljik bir devirdir; fotoğraflar da etkin bir yol oynayarak nostaljiyi beslerler. Fotoğraf, ağıtlı bir sanattır, bir bakıma alacakaranlık sanatı. Fotoğrafı çekilen kişi, olay ya da durumların çoğu, sırf fotoğraflarının çekilmiş olmasından dolayı, pathos’la kuşanırlar.” Çocukken bu fotoğraflara bakarken hissettiğim “rüya gibi” duygusu nasıl yoğunsa şimdi hissettiğim nostalji de öyle. Onun dışında kıyafetlerin modeli, saçların topuzu nasıl da ait oldukları yılın ipuçlarıyla dolu. Bir fotoğrafa bakarak ne kadar çok şey anlayabilir ve anlatabiliriz... Ve ben tüm bunları okuduğum bir kitap sayesinde tekrar fark ettim.
Jonathan Coe’nun Yağmurdan Önce adlı kitabı bir romanın fotoğraflar üzerine nasıl kurulabileceğini gösteriyor. Roman kabaca ölmekte olan yaşlı Rosamund’un yıllardır görmediği genç akrabası Imogen’e verilmek üzere doldurduğu kasetlere anlattıklarından oluşuyor. Kör olan Imogen’e ailesinin hikâyesini on dokuz fotoğraf ve bir resimle anlatıyor Rosamund. Her bölüm bir kaset kaydını yani bir fotoğrafı içeriyor. Rosamund’un betimlemeleri, arada verdiği bilgiler, görmeyen birine her ayrıntısına kadar anlattığı fotoğraflar bizim de zihnimizde yavaşça şekilleniyor,  artık o fotoğraflar neredeyse annemin odasından çıkanlar kadar tanıdık. Çoğu okurun en azından yayıncılarının ve kapak tasarımcısının da böyle hissettiğini düşünüyorum çünkü kitabın farklı versiyonları bunu kanıtlıyor sanki. Aşağıdaki kapaklar romanın içinden fırlamış gibi...



Romanı bitirdiğimden beri eski fotoğraflara bakıp gözleri görmeyen birine anlatmayı deniyorum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan, tekrara düşmeden betimlemek gerçekten kolay değil ve Jonathan Coe’ya bunu yapabildiği için bir kez daha hayran oldum. On iki numaralı fotoğrafın anlatımı en etkililerden: “Gördüğümüz göl Lac Chambon; bölgenin güneyine doğru uzanıyor. Göl son derece durgun ve dağların siluetini eksiksiz, durağan bir simetriyle yansıtıyor, o kadar ki resme yeterince uzun süre bakarsan, neredeyse soyut bir geometri çalışması gibi görünüyor. Ağaçlar gölün karşı kıyısında sıralanmış ve resmin ön planında, sağ üst köşenin büyük bölümünü kaplayan bir kestane ağacının girift, birbirine dolaşmış dalları var. Bu ağaç küçük, çakıllı bir kumsala doğru sarkıyor; kumsalın ötesinde, sırtları objektife dönük, suda dikilen iki kişi var: Altı yedi yaşlarında, iki yanından at kuyruğu yapılmış açık kahverengi saçlı, pembe beyaz dikey çizgili mayo giymiş küçük bir kız; yanında da, yirmi beş yaş civarında, düz mavi mayo ve kısa beyaz plili bir etek -muhtemelen bir tenis eteği- giyen genç bir kadın. Kadının sarı saçları -neredeyse beyaz denecek kadar açık sarı- omuzlarının hemen üzerinde. Geniş omuzlu ve atletik görünümlü, ama aynı zamanda uzun, ince kol ve bacaklarıyla narin ve zarif. Küçük kıza yardım etmek için hafifçe eğilmiş: Tam olarak ne yaptığı belli değil, ama sanırım ona taş kaydırmayı öğretmeye çalışıyor. Her ikisi de gölün birkaç metre içindeler.”
Romanın başında evlatlık verildiğini öğrendiğimiz Imogen’in yaşadıklarına adım adım yaklaştırıyor bizleri Coe. Yirminci fotoğrafta artık kafamızdaki resim tamamlanmış, olayların açık kalmış hiçbir ucu yok. Aileyle beraber dünya tarihi de ilerliyor. 1940’ların kıtlık ve açlığından ‘50’lerin tutucu dünyasına, bu dünyada lezbiyen olduğunu gizlemeden yaşamaya çalışan bir kadının varlığına, arada yaşanan yıkıcı bir aşka ve ayrılığa, sevgisiz annelere, sevgisiz büyüyen çocukların yıpratıcı yaşamlarına şahit oluyoruz. Jonathan Coe fotoğrafı romana dönüştürme gibi yaratıcı bir fikri ustaca kurmuş, anlatımı ve dili o kadar doğal ki aile tarihini yaşlı bir ‘evde kalmış’ teyzeden dinlediğimize şüphe bırakmıyor ve sevginin çocuklar için ne kadar önemli olduğunu neredeyse altmış yıllık bir hikâyeyle bizlere öğretmiyor, sezdiriyor. 
Yine Sontag’a gelirsek: “Avrupa ve Amerika’nın sanayileşmekte olan ülkelerinde, aile kurumunun kendisinin kökten ameliyata alınmasıyla birlikte fotoğrafın da aile hayatının bir ritüeline döndüğünü görürüz. Çekirdek aile adı verilen o klostrofobik birim çok daha büyük bir topluluğu temsil eden geniş aileden koparılıp çıkarılırken, fotoğraf da aile hayatının tehdit altındaki sürekliliğini ve süreç içinde kaybolmakta olan genişliğini hatıralaştırmaya, sembolik düzlemde yeniden oluşturmaya yaramaktadır. İşte bu hayali izler -fotoğraflar-, dört bir yana dağılmış akrabaların sembolik varlıklarının bir nişanesidir. Bir ailenin fotoğraf albümü, genellikle geniş aileyle ilgilidir ve çoğunlukla da o geniş aileden kalan tek şeydir.”
Aile mutluluğu, aile kutsallığı gibi masallara inanmayanlar olarak aslında toplumda kötü bulduğumuz her şeyin temelini oluşturan bu düzene her şeye rağmen bağlı olmamız ve geniş aile fotoğraflarına bakarak duygulanmamız insanın zayıflığı ve kendisiyle çelişen yapısıyla ilgili biraz da. Yağmurdan Önce’de bir ailenin nesilden nesile aktardığı sevgisizliğin yol açtığı trajedi beni ne kadar üzüyorsa romanda betimlenen Noel yemeklerinin, tatillerin fotoğrafları da burnumu sızlatıp geniş aileli günleri özlememe neden oluyor. Hele artık giden çoksa, fotoğraflardaki insanlar bir bir göçmüşse daha da hazinleşiyor bu durum ve yaşlıların evlerini anlamaya başlıyorum. Her yana iliştirilmiş fotoğraflarla yaşamayı, titreyen ellerini o fotoğrafların üzerinde gezdirerek anılara dalmayı, o ölümsüzlük anlarına geri dönmek istemeyi... 
Son on yılda giderek dijitale evrilen fotoğrafı, tab ettirmek, birilerine hatıra fotoğrafı vermek gibi hayatımızdan çıkan kavramlarını düşünmek ise daha acayip... Artık fotoğraf telefonumuza, tabletimize ait sanki, ne albümler ne de fotoğraflar dolusu çantalar var ve biz obje olarak elimize alıp bakamadığımız, duvarlara, masalara, sehpalara yerleştiremediğimiz fotoğrafsız bir dünyada nasıl yaşlanacağınız, hiç bilmiyorum. Ama bu romandan sonra en azından elimdeki her bir fotoğrafa bakıp Rosamund’un Imogen’e anlattığı gibi kim kimdi, neredeydik, ne zamandı, anlatasım var, belki bir dinleyen bulunur... 

“Bak, burası benim büyüdüğüm yer. Fotoğrafta sağ önde küçücük gözüken kişi benim. Arabaların modellerine baktığımızda ‘80’li yılların sonu olduğunu düşünebiliriz. Fotoğrafı çeken kişi dedem, neden çekti hiç hatırlamıyorum, balkona çıkmış ve beni mi çekmiş yoksa otoparkı mı çekmek istiyordu da ben tesadüfen oradaydım, bilmiyorum...”

Banu Yıldıran Genç

* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...