26 Mart 2019 Salı

Hoş Nağme


Sindirmesi zor bir roman
Hoş Nağme son yıllarda okuduğum en rahatsız edici romanlardan biri olabilir. Fas asıllı Fransız yazar Leïla Slimani Amerika’da 2012 yılında yaşanan bir olaydan esinlenmiş. Dadıları tarafından öldürülen Krim kardeşlerin hikâyesinden sadece olayın aynen alınıp tamamen serbest bir çağrışımla mekânın Paris’e dönüştürüldüğü, karakterlerin yeniden kurgulandığı bir roman. Olayın yeterince korkunç olduğunu düşünürsek aslında oldukça zorlu bir işe girişmiş Slimani ve romanı bitirdikten sonra kesinlikle zoru başarmış olduğunu düşünüyorum.
Olay konusunda spoiler verme gibi bir derdim yok çünkü yazar zaten ilk bölümde neredeyse okurun midesine yumruk atarak sondan başlıyor: “Bebek öldü. Birkaç saniye yetti de arttı. Doktor acı çekmediğini söyledi. Onu gri bir ceset torbasının içine koydular ve oyuncakların ortasında duran hareketsiz bedeninin üzerinden fermuarı çektiler. Küçük kız ise kurtarma ekipleri geldiğinde canlıydı hâlâ.”  Bu cümlelerle başlayan romanın ilk bölümü şöyle bitiyor: “Adam öldü. Mila hayatta kalamayacak.”
Evet, yumruklarımızı yediysek anne ve babayı tanımaya başlayabiliriz. Leïla Slimani ustalıklı bir biçimde anne Myriam’ı yavaş yavaş açıyor okura. Avukat olduğunu, çocukları Mila ve Adam’dan sonra işi bıraktığını, ev kadınlığı ve anneliğin yavaş yavaş üstüne bir kabus gibi çökmekte olduğunu öğreniyoruz önce. Hem bebeklerinin büyümesine tanıklık etme, hem kariyerini çöpe atmama isteği, hem içgüdüleri nedeniyle bırakmak istemedikleri, hem toplumsal baskılar nedeniyle vazgeçemedikleri... Bu arada hep çocuklarından bahsettiği için yavaş yavaş uzaklaşan arkadaşlardan, gittikçe daha çok dışarda takılmaya başlayan kocası Paul’den, parklarda mecburen kurulan sıkıcı anne ittifakından da bahsedebiliriz. Modern dünyada çocuğu olan her annenin yaşadığı ve nasıl çözüleceğini bilemediğimiz sorunlar. Ama burada Slimani’nin bize bir sonraki adımda hissettirdiği şey ırkçılık: Myriam’ın etnik kökeninden hiç bahsetmiyor, onu beyaz yakalı bir Parisli olarak betimliyor. Myriam’ın bakıcı aramak için gittiği bir ajansta gayet ters bir biçimde referansları sorulduğunda okur olarak bir şeylerden şüpheleniyoruz. Bu diyalog sonrası Slimani de konuyu yavaşça açıyor, Fas asıllı Myriam’in yaşadığı etnik ayrımcılık sebebiyle bakıcı konusunda daha hassas olduğunu anlıyoruz. Birçok sebepten dolayı kaçak bir dadı istemiyor, aynı din muhabbetine girmemek için Müslüman olmasını da istemiyor ve en sonunda romanda sürekli okuduğumuz Faslı, Filipinli, Endonezyalı bakıcıların aksine mükemmel beyaz bir Fransız dadı bulmayı başarıyor: Louise.
Roman boyunca bakıcıların maruz kaldığı durumlar da hem olay örgüsünde hem de karakter derinliğinde çok önemli rol oynuyor, Myriam’ın arkadaşı Emma, dadı ararken çocuğu varsa bile başka ülkede olmasına dikkat etmesini, öbür türlü “dikkatinin” çok dağınık olacağını söylüyor mesela... Myriam ve Paul, biri etnik kökeni, diğeri 68’li bir ailenin çocuğu olması sebebiyle insan ilişkileri konusunda daha insani tavırlara sahipler ve Louise’le birkaç yıl boyunca gerçekten içten, sevgi ve saygı dolu bir ilişki yürütebiliyorlar.
Oysa yine evinde bakıcıyla yaşamış herkesin bildiği gibi bu ilişkinin bir sonu oluyor. Çocukların büyümesi, şartların ve ihtiyaçların değişmesi ve sineye çekilen şeylerin artık çekilememesi gibi her ilişkinin başına gelen şeyler... İşte Leïla Slimani romanda bu güzel ilişkiyi de bu ilişkinin nasıl değiştiğini de bazı kesitlerle, belli başlı olaylarla aktarıyor. Louise’in hep çile dolu bir yaşam sürmüş olduğunu öğreniyoruz, hamileliğini, kızının kaçıp gitmesini, problemli kocasını ve bıraktığı borçları hep yavaş yavaş açıyor Slimani. 
Louise’in artık kendine ihtiyaç kalmadığını yavaş yavaş hissetmesi, dört bir yandan onu kuşatan ekonomik problemlerin iyice sıkıştırması gibi etkenler var yaşanan trajedide... Bu sene gerçek olayın faili akıl sağlığı yeterli görülerek müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu tip olayları gazetelerde, televizyonda görünce bir bakıp geçiyoruz, “vah vah” diyoruz belki ama hemen unutuyoruz. İşte sanatın gücü o unuttuğumuz yerde devreye giriyor. Leïla Slimani etkilenip de hakkında roman yazmaya karar verdiği bu trajediyi öyle bir boyutlandırıp derinleştiriyor ki unutup geçmek ne kelime, göğsümüzde bir sancıyla yaşamamıza sebep oluyor. Sondan başlayıp tekrar sona yaklaşırken kendi kendimize itirazlarımız, hayır, hayır, dememiz de tabii ki olanları değiştirmiyor. Her şey bittikten, biz kitabı kapadıktan sonra özellikle Myriam ve Louise’i, ana kadın karakterleri anlayabildiğimiz, yargılayamadığımız, taraf tutamadığımız bir arafta buluyoruz kendimizi. Evet ortada bir suç ve suçlu var ama o suça giden yolu da öğrendik.
Leïla Slimani’nin bu başarısının en büyük etkenlerinden biri yarattığı dil. İlk sayfadaki alıntı gibi tüm roman boyunca kısa, sade ve uzak bir dili var yazarın. Romanının konusu bunu çok da mümkün kıldığı halde hiçbir biçimde aşırı duygu, ajitasyon dolu, romantik cümleler kurmuyor, hep koruduğu o mesafe ve soğuk dille bile okurun her karakterle empati kurmasını sağlayabiliyor ki bence romanın en büyük başarılarından biri bu. Çevirmen Aylin Yengin de bu soğuk, duygusuz dili son derece başarıyla yansıtmış. Romanın Türkçe adı için ise aynı şeyi söyleyemeyeceğim, Hoş Nağme, kitabın orijinal adının bire bir çevirisi olsa bile bize hiçbir biçimde romanı yansıtamamış, bambaşka çağrışımlarda bulunan bir tamlama. İngiltere’de Ninni, Amerika’da Mükemmel Dadı adıyla yayımlanan bu roman için keşke bizde de daha güzel bir isim bulunsaydı. 


Banu Yıldıran Genç

Leïla Slimani, Hoş Nağme, çev: Aylin Yengin, Kırmızı Kedi Yayınları, Nisan 2018, 202 s.
* Bu yazı Notos'un 74. sayısında yayımlanmıştır.



10 Mart 2019 Pazar

Sekiz Dağ


Dağlara Dair Bir Romanın Düşündürdükleri
İstanbul’da doğup büyümüş, tüm gençliği Beyoğlu’nda geçmiş biri olarak otuzlu yaşlarımdan itibaren yavaş yavaş bu şehirden nefret etmeye başlayacağımı, hele kırka dayandığımda işe gidip gelme dışında mahallemden çıkmayacağımı, doğaya karışmak hayalleriyle yaşayacağımı hiç tahmin edemezdim. Önceden yazları bir kampta yaşadığımdan bahsetmiştim, döndükten sonra dikkat ettim de orada içimden neredeyse fışkıran yazıları burada yazamıyorum, orada sabahın erken saatinde müthiş bir enerjiyle uyanırken burada sürünerek yataktan çıkıyor ve sıfır enerjiyle dolanıyorum.
Sadece bu gibi belirtiler de değil aslında yaşadıklarım. Ben şehir, hatta apartman çocuğuyum, evimizde yetişen süs bitkilerinden başka pek de bildiğim bir şey yok doğaya dair. Oysa yine son birkaç senedir bu bilgisizliğimden utanıyorum neredeyse, ağaç çeşitlerini, bitki çeşitlerini, böcek çeşitlerini bile öğrenmeye çalışıyorum. Sosyal medyada hayatlarını tam da bu yönde değiştirebilmiş insanları takip ediyor, imreniyor ve yine hayallere sığınıyorum. Yapıp yapamayacağımı hiç bilemiyorum ama toprakla ilgilenmek, toprağa dokunmak, en azından kendi yiyeceklerimi yetiştirmek gibi hayallerim var... Herkes gibi...
İşte böyle bir dönemde okuduğum Sekiz Dağ zaten kafamda var olan soruları daha da derinleştirdi diyebilirim. 1978 doğumlu Paolo Cognetti bu romanıyla 2017 Strega ödülünü kazanmış. Çok yeni olan bu romanı Kafka Kitap geçtiğimiz ay Yelda Gürlek’in başarılı çevirisiyle yayımladı. Yazarın hayatından öğrendiğim kadarıyla otobiyografik izler de taşıyan Sekiz Dağ insan ve doğa üzerine okuduğum en güzel metinlerden biri oluverdi bir anda. Belki on sene önce okumuş olsam böyle hissetmezdim, bir kitabın zamanı, bağlamı ne kadar da önemli. 
Roman aslında bir baba-oğul hikâyesi gibi başlıyor. Anlatıcı mutlu bir ailenin küçük oğlu Piero. Kendini bildi bileli dağlara tatil yapmaya giden bir anne-babası var ve büyüdükçe aslında onların da dağlarda büyüdüğünü, Milano’da bir apartman dairesinde yaşayıp sıkıcı işlerde çalışmanın özellikle de babasını ne kadar mutsuz ettiğini fark ediyor. Ve yine babasına hayran bir küçük oğlan olduğu için onu mutlu etmenin tek yolunun onunla dağa çıkmak, dağları sevmek olduğunu da anlıyor. Ailenin en küçük üyesinin de doğa sevgisini paylaştığı belli olunca yazları geçirmek için bir dağ köyü olan Grana’da eski bir kulübe kiralamaya başlıyorlar. Piero köyde Bruno adında kendi yaşındaki bir çocukla arkadaş oluyor. Bruno romanda neredeyse Piero kadar önemli ve derin bir karakter. Baba-oğul olarak dağlara çıkma denemeleri de burada başlıyor ve babasının gözüne girmek isteyen Piero’da trajikomik bir biçimde dağ tutması olduğu ortaya çıkıyor. Mide bulantısıyla mahvolmuş bir biçimde dağdan inerlerken Piero’yla Bruno’nun arkadaşlığı iyice güçleniyor: “Kramponlarımla durmadan tökezliyor, doğru düzgün yürüyemiyordum. Bruno hemen arkamdaydı ve bir dakika sonra, karlarda çıkardığımız ayak seslerinin üzerinde, onun oha, oha, oha diyen seslenişini duymaya başladım. İnekleri ahıra yönlendirirken çıkardığı sesleri çıkarıyordu. Hey, hey, hey. Oha, oha, oha. Artık ayakta duramadığımdan beni barınağa götürmek için böyle seslenmeye başlamıştı. Onun bu ezgilerine teslim oldum ve bir ritim tutturması için ayaklarımı ona bıraktım, böylece benim bir şey düşünmem gerekmeyecekti.”
Baba-oğul hikâyesi olarak başlayan roman böylelikle bambaşka bir yöne evriliyor ve köyün tek çocuğu çoban Bruno’yla yıllar sürecek bir dostluğun romanı oluyor. Bruno biraz yabani, biraz utangaç, tam bir köy çocuğu. Ortalıkta olmayan inşaat işçisi bir babayla dağlı annenin tek çocuğu. Doğayla ilgili Piero’nun öğrenmesi gereken şeylerin hepsini o zaten biliyor, inekler, keçiler, balıklar, nehirler, yaylalar ve dağlar... Oysa Bruno’nun da tek bir hayali var: Oradan gitmek.
İşte bu romanda aklımdaki soruları derinleştiren kişi aslında Bruno oldu diyebilirim. Piero’nun ailesi tam bir orta sınıf kentli olduğu için Bruno’nun okula gitmemesinden rahatsız oluyor, anne ortaokulu bitirebilmesi için yazları ders çalıştırıyor, hatta lisede Milano’ya yanlarına taşınmasını istiyor. Gerçekleşemeyecek bu plan üzerine Piero büyüdükçe düşünecek, yıllar sonra Uzak Doğu’yu gezdikçe bir karara varacaktır: “Bruno’nun yeteneklerine sahip biri için Nepal’de yapacak çok şey vardı: Biz kitaplardan İngilizce ve aritmetik öğretiyorduk, ama o göçmen çocuklarına belki de toprağı ekip dikmeyi, ahır kurmayı, keçi yetiştirmeyi göstermemiz gerekirdi.” Gerçekten de dünyanın geldiği duruma baktığımızda okulların gittikçe atıl, çocuğun evden gönderildiği yerler hâline geldiğini, zamanın hızına ayak uyduramayan müfredatların insanların gereksinimini karşılamadığını artık anlıyoruz. Bu nedenle de son yıllarda Başka Bir Okul Mümkün ya da evde eğitim gibi çözümler üretiliyor. Akılcılık çağıyla başlayan ve yüzyıllardır süren bu garip anlayışta cahil diye hor görülen köylünün doğaya ve evrene dair bizden katbekat daha bilgili olduğu gerçeği, uyum sağlama becerisi bir yanımızda duruyor, şehirde eğitimli ama doğadan uzaklaşmış, depresyonlu yaşamlarımız bir yanımızda... 
Başta da belirttiğim gibi Sekiz Dağ’ı okuyunca sorularım içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Piero’nun bu düşüncelerinin tam karşısında, onun ve arkadaşlarının kurduğu ekolojik komün hayallerini, Bookchin’den alıntıları dinleyen Bruno’nun köylülere has net gerçekçiliği var: “Çimentosuz evler ayakta durmaz, gübre olmadan otlaklarda ot bile bitmez, ayrıca benzin olmadan kütükleri nasıl keseceğinizi de görmek isterim. Kışın ne yemeyi düşünüyorsunuz, yaşlılar gibi mısır lapası ve patates mi? Buralara sadece siz şehirliler doğa diyorsunuz. Ve bu, kafanızın içinde öylesine soyut bir şey ki, adı bile soyut. Biz burada parmağımızla gösterip adına mesela orman, otlak, dere, kaya filan diyoruz. Bizim kullandığımız, yararlandığımız şeyler bunlar. Kullanmıyor olsaydık, işimize yaramadığı için bir isim de vermezdik.” 
İşte bu kadar net!
Bu cümleleri okuduktan sonra yıllar öncesinden bir görüntü geliyor gözümün önüne... Kampta kullandığım yağları çöpe atmamak için haldır haldır sabun fabrikasına gönderme yolu ararken Balıkesir yörüğü kamp çalışanının hayretle beni izlemesi ve “Döküver toprağa n’olcek?” demesi... Biz şehirlilerin dertleri ve doğayla kurduğu ilişki doğanın tam koynunda yaşayandan o kadar farklı ki...
Ama işte memleketin ve dünyanın yaşanabilirliğinin yok edildiği bugünlere geldik, demek ki köylü netliği de şehirli hayalleri de bir biçimde olmuyor. Bunun yeni bir yolunu bulmamız lazım. Bin bir umutla yola çıktığımız doğaya dönüş yolumuzun hayal kırıklıklarıyla dolu olmaması için, içinde yaşamaya çalıştığımız köylerde bir uzaylı kadar farklı görülmemek için, eşit sınıfsal ilişki kurabilmemiz için, bir yol bulmamız lazım. Dünya insanın ona ettiklerine daha ne kadar dayanır bilmiyorum ama hayallerim de var, çelişkilerim de... Yine de Sekiz Dağ gibi insanın ufkunu açan, sağlam romanlar okumak insana iyi geliyor. Piero ve Bruno’nun birçok engele rağmen bozulmayan dostluğu yaşama olan inancımı artırıyor ve “İyi ki edebiyat var.” diyorum. Yine.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayınlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...