10 Kasım 2016 Perşembe

Lotarya


Masumiyetten suça...
Aylak Kitap’ın temmuz ayında yayımladığı Lotarya, Mario Alberto Zambrano’nun ilk romanı. Başarılı bir Amerikalı balet olan Zambrano bu ilk romanıyla birçok dile çevrilmiş, birçok ülkede yayımlanmış bir yazar olarak da anılacak bundan sonra.
Yayıncılık açısından risk taşıyabilecek bir kitap aslında Lotarya. Özellikle bizimki gibi ekonomik açıdan çok da parlak olmayan bu sektörde farklı baskı biçimlerine, farklı tasarımlara pek yer verilmez. Oluşan maliyetle kitabın fiyatı artacak, bu da zaten yıllardır süregelen “kitap çok pahalı” cümlelerine yenilerini ekleyecektir. Aylak Kitap bu riski göze alarak Lotarya’yı orijinal baskısına benzer biçimde yayımlamış. Lotarya tombalanın sayılar yerine resimlerle oynanan versiyonu. Kartlara benzer biçimde yuvarlatılmış kenarları, resimleri, birinci hamur kâğıdıyla bu kitap sanki kart destesiymiş gibi geliyor insana.
Romanda birkaç paragraftan sonra anlatıcının küçük bir çocuk olduğunu anlayabiliyoruz. Zaten çok da ilerlemeden anlatıcı kendini tanıtıyor: “Adım Luz. Luz María Castillo. On bir yaşındayım. Ben daha doğmadan tanıyordun beni, buna eminim ama yine de en başından başlamak istiyorum. Çünkü Senden başka kiminle konuşabilirim ki?” Luz, Meksika’dan göçüp Amerika’da yaşamaya başlamış dört kişilik Castillo ailesinin en küçüğü. Yaşadığı travma sonucu yerleştirildiği rehabilitasyon merkezinde hem kendi yaralarını sarmaya çalışmakta hem de omuzundaki yüklerle baş etmeye çalışmaktadır. Konuşmayı bırakan Luz’un olan biteni en baştan Lotarya kartlarıyla bir deftere yazarak anlatması halası Tencha’nın fikridir. Bu sayede baba José Antonio’nun suçsuzluğunu ispatlamaları mümkündür.
Küçük bir çocuğun gördüğü figürlerle açılan hafızası okuyucuyu adım adım yaşananların merkezine taşır. Zambrano gerilimi ve merak duygusunu romanın sonuna kadar taşımayı başarmış. Luz’un olanca içtenliğiyle Sen diye hitap ederek olanı biteni anlattığı Tanrı, onun veya babasının masumiyetine karar verecek, suçlarını yargılayacaktır. Luz’un her kartta daha da açılan hafızası, geçmişten çekip çıkardığı anlar, çok kısa bir sürede Castillo ailesinin bugün gazetelerin üçüncü sayfasında okuduklarımızdan çok da farklı olmadığını gösterir okuyucuya.
 Elli dört kartın en az yarısı ailede yaşanan şiddet hakkındadır. Bu şiddet çoğu zaman anne ve baba arasında yaşansa da Luz’un bileğinin parçalandığı, ablası Estrella’nın yediği tokatın şiddetiyle birkaç dakika baygın kaldığı anılar da çıkar ortaya yavaş yavaş. Her şeye rağmen bir de sevgi vardır, önceleri anneyle baba arasında varken sonra Luz’la babası arasında kalan sevgi. Luz kendisinin de söylediği gibi babasının kızıdır. Fiziksel ve kişilik olarak babasına benzemesi, babasının onu kayırmasını sağlayacaktır. Luz babasıyla kendisini bir takım gibi hisseder.

Zambrano hep olayları değil bazen sadece duyguları, Luz’un hayallerini, yaşanan komiklikleri, çocuksu korkuları aktarmış kartlarla, bölümler arası bu duygu değişimi romanın daha doğal olmasını sağlamış. Yaşananların trajikliğine de romanda çok fazla değinmeyen Zambrano, duygularla dolu ama duygusal olmayan bir roman yazmış. Luz’un “yıldız” olarak andığı ablası Estrella’ya özlemini anlattığı bölümler kitabın en duygusal bölümleri.
Çocuk denen varlığın ebeveyn olarak kabul ettiği kişilere sınırsız bir sevgiyle bağlanması, onların hep iyi olduğu fikri, ayrılma ya da terk edilme korkusuyla uç şeyler yaşasa da sineye çekme becerisi gerçekten insanı isyan ettirecek boyutta. Her gün okuduğumuz, izlediğimiz, duyduğumuz çocuklara karşı işlenen psikolojik ya da fiziksel suçlar aile denen kurumun aslında ne kadar köhnemiş ve iki yüzlü olduğunu gösteriyor bize. Burada da babanın günbegün dengesini kaybetmesi önce annenin kaçmasına sonrasında ise çocuklarının kaybına yol açacaktır. 
  Romanda derinlemesine anlayamadığımız karakterlerden biri baba çünkü Luz’un anıları bu konuda okura çok da yol gösterememektedir. Bir anıda babanın anneye, çocuklardan birine ya da kendisine şiddet uyguladığını okurken, bir sonraki anıda ailenin ne kadar mutlu, ne kadar sevgi dolu olduğunu okuyabiliyoruz. Luz babasına karşı ne hissetmesi gerektiğini henüz keşfedememiştir. Babanın önce göçmenlik, sonra işsizlik sorunu en sonunda alkoliklik olarak kendini gösteriyor ama bunda bile babasını seven bir çocuk asıl suçluyu başka bir yerde arayacaktır. Şişe kartı şunları anımsatıyor: “Çünkü bütün bunları yapan babam değildi. Bunları şişedeki o adam yapıyordu, Don Pedro. Babamın kafasına ve kanına giriyor, onu başka birine dönüştürene kadar sarsıyordu, bir fırtınanın ortasındaymış ve karşı koymaya kalkarsa esen rüzgâr tekneyi alabora edecekmiş gibi.”

Bir çocuğun anılardan yola çıkarak karşılaştığı kötülükleri tüm masumiyetiyle aktarmasını Lotarya kartları aracılığıyla yaptırmak, Zambrano’nun yazarlığının yaratıcı yönü, bu yönün görsellikle de beslenmesi romanı benzerlerinden ayıran özellik.
Yazının en başında da bahsettiğim gibi gerek yayınevini gerekse yayıma hazırlayan Avi Pardo ve Sertaç Canbolat’ı kutlamak gerekiyor. Çeviride de göze batan herhangi bir sorun yok, yalnız kitabın kapağı ve künyesinde çeviri için iki farklı isim verilmiş. Kitapta maalesef bunun gibi birçok tashih var, umarım ikinci baskıya düzeltilir.

Banu Yıldıran Genç

Lotarya
Mario Alberto Zambrano
Aylak Kitap, Temmuz 2016, 247 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

6 Kasım 2016 Pazar

Gözetleme Kulesi


Tanıdık yaşamlar, tanıdık hikâyeler...
Dışarıdan çok çekici, neşeli, sıcakkanlı, espritüel ve kendine güvenli gözüken narsist erkek, içinde yetersiz, değersiz, sevilmeye layık olmadığını düşünen çaresiz bir küçük çocuk yaşatır. Kendini yere göğe koyamaz, her şeyi başaracağını düşünür, her şeye hakkı vardır, başkaları onun için vardır sanki ve onun bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır. Onlarla işi bittiğinde dönüp yüzlerine bakmaz. Empati yeteneği yoktur. Zeki narsist erkek bütün bunları göstermemeyi başarır. Hatta mütevazi bir erkek izlenimi bile verebilir. Narsist gözükmenin pek hoş olmadığını bilir çünkü. Empati gösterir gibi yapar, dinler gibi yapar, anlayış gösterir gibi yapar. Hatta sever gibi yapar. Terk edilmeye katlanamaz. Kendi terk etmek ister. Ya da herkesi kendine bağımlı kılmaya çalışır.” Psikiyatrist Alper Hasanoğlu narsistik kişilik bozukluğunu özellikle erkekler üzerinden böyle tanımlıyordu bir yazısında, genellikle erkeklerde görüldüğünü de ekleyerek. Bu hastalığın tam tanımı 1980'lere dayanıyor ama Elizabeth Harrower 1966'da yayımlanan ve Metis Yayınlarından geçen ay çıkan romanı Gözetleme Kulesi'nde müthiş bir narsist erkek portresi çizmiş. Edebiyatın hayatın önüne geçtiği durumlardan biriyle daha karşı karşıyayız.
 İyi bir özel okulda öğrenim gören Laura ve Clare'in babalarının ölümüyle başlar roman. Babalarının ani ölümü, hiç birikim yapmaması, okuldakilerin değişen tavırları yer yer Küçük Prenses masalını anımsatıyor. Buradaki en önemli fark kızların annelerinin hayatta olması, yıllarca yatılı okumuş çocuklarını tanımayan, pek de ilgilenmeyen Stella Vaizey roman ilerledikçe yaşamasaydı da pek bir şey değişmeyeceğini gösteriyor okura. Bir doktor ya da opera sanatçısı olmayı hayal eden başarılı Laura bir sekreterlik okuluna, ortaokul yaşındaki Clare ise mahalle okuluna giderek ve evin bütün işlerini yüklenirler. Laura'nın çalışmaya başlamasıyla bu destek maddi boyuta taşınır ve kızlar bir anda koca bir evi çekip çevirmeye başlarlar.
Annelerinin ilgisizliği ve bencilliğinin ilk bölümlerde sıkça vurgulanması kızların içine düştükleri kimsesizlik ve çaresizlik duygusunu perçinliyor. İki kardeş aslında Avrupa'da ya da Amerika'da yaşıyor olsalar başlarının çaresine bakabilecek denli güçlülerdir ama Avustralya'nın taşra kasabası gibi olması, ansızın çıkan 2. Dünya Savaşı ve getirdiği kriz bu çaresizliği günbegün artırır.
Clare ablasına göre daha özgür ruhlu olsa da onun koruması altındadır ve onları terk edip Avrupa'ya gitmeye karar veren annelerinden sonra sığınacak birisine ihtiyaç duyacak kadar küçüktür. Laura'nın iyi eğitimi sebebiyle etrafındaki işçi kızlardan “farklı” olduğunu kısa sürede anlaması iyice içine kapanmasına yol açacak, kazanan ve evi geçindiren kendisi olsa da annesinin başlarında olmasını bir lütuf gibi görecektir. İşte bu şartlar altında hayatına giren ilk erkeğin, kendinden yaşça büyük patronu Felix Shaw'ın evlenme teklifini kabul etmek ona yapılması gerekenmiş gibi görünecektir. Clare küçük yaşına rağmen ablasının hakkında hiçbir şey bilmediği, hiçbir şey hissetmediği bir adamla evlenme kararını sorgular. Felix'in evlenince oturmak üzere aldığı beyaz müstakil ev, ki ev imgesi roman boyunca tekrarlanır, Laura'yı kazanmak için en büyük kozudur.
İyi kalpli, hediyeler alan, durmadan iş kurup büyütüp sonra onu başkalarına neredeyse hibe eden Felix Shaw yazının başındaki teşhisin konacağı ilk insanlardandır. Elizabeth Harrower önce Laura'nın duygularına ağırlık verirken onun gün geçtikçe geçerliliğini kaybeden yargılarının, sindirilmiş kişiliğinin örneklendiği olaylarla ağırlığı yavaşça o evde büyüyüp bir genç kız olan Clare'e kaydırır. Clare yaşananların hem kurbanı hem de tanığıdır. Önceleri bu psikolojik şiddetten korkar, ablasını korumak adına kendisini ezdirirken sonraları harekete geçmek gerektiğini anlar. Asıl kurban Laura için ise durum farklıdır. 
  Beraber yaşadığı kadınları deli gibi çalıştıran, haklarını vermediği gibi durmaksızın aşağılayan, özellikle Laura'nın kişiliğini, romanın başındakini gücünü, özgüvenini, hayallerini yıkıp geçen, istemediği bir şeyi yaparsa o en değerli imgeyi, “ev”i satıveren, kimseyle arkadaş olamayan, sonradan ortaya çıkan alkol sorunuyla psikolojik şiddeti fiziksel şiddete doğru ilerleten bir roman kahramanından yaratmış Elizabeth Harrower. Ve öylesine “gerçek” ki bu kahraman, çoğu zaman yazarın gerçekten gözlemlemese bu karakteri yaratamayacağını düşündüm.
Aylar önce susmaktan başka müdafaa olmadığını, bunun da müdafaa işini görmediğini öğrenmişlerdi. Onları konuşmaya zorlarken Felix'in keyfi son derece yerindeydi, ama cevap vermeye çalışan en küçük bir ses karşısında şiddet uygulama derecesine gelebildiğini görmüşlerdi.”
Böyle bir hayattan çıkış yolu nasıl bulunur? Artık kocasının silik bir gölgesi haline gelen, onun her yaptığına bir bahane, en ufak iyiliğine beslenecek bir umut bulabilen Laura için gelecek nedir? Elizabeth Harrower insan psikolojisini eşsiz bir gözlemle anlatıyor. Romanın kurgusunun başarısı, arka plandaki savaş, ekonomik kriz ve kültür çatışmasıyla kendini iyice belli ediyor.
Metis yayınları bizi yine iyi edebiyatla ve romanın başında bahsedilen dayının sonradan amca olması dışında oldukça düzgün bir çeviriyle buluşturuyor.

Banu Yıldıran Genç

Gözetleme Kulesi
Elizabeth Harrower
çev: Deniz Keskin
Metis Yayınları, Eylül 2016, 248 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2016 sayısında yayımlandı.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...