25 Mart 2016 Cuma

Değişim

Kültür Devrimi'nden Bugünlere “Değişim”

Mo Yan 2012'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığında birçoğumuzun yazar hakkında hiçbir şey bilmediği açığa çıkmıştı. Bütün eserleri İngilizceye çevrilen bu yazarı İsveç Akademisi biliyordu da biz ne onu ne de Çin edebiyatını biliyorduk. Neyse ki Can Yayınları çok kısa bir zaman sonra yazarın en ünlü romanı Kızıl Darı Tarlaları'nı yayımladı da Türkiye okuru Mo Yan'la tanıştı. Bunun ardından hemen hemen her yıl bir romanı çevrildi. Kendi adıma konuşmam gerekirse 500 sayfalık Kızıl Darı Tarlaları'nı okumaya bile fırsat bulamamışken arkasından gelen 1000'er sayfalık romanları okumaya hiç girişemedim. Sonra da bir gün okunması gerekenler listesine eklendiğiyle kaldı Mo Yan.
Bu ayın başında ince bir Mo Yan kitabı gördüğümde yazarın külliyatına başlayabileceğimi düşündüm. Değişim bir otobiyografik anlatı ve Mo Yan'ı okumaya başlamak için iyi bir seçim. 2005'te İtalya'da tanıştığı Kalküta'lı bir yayıncının yazardan Çin'in son otuz yılda geçirdiği değişimi anlatan bir yazı yazmayı istemesi üzerine ortaya çıkan bir metin. Mo Yan önce bu geniş konuyu yazamayacağını düşünse de yayıncının “Nasıl yazmak istiyorsanız öyle yazın.” demesi, bu yarı anı, yarı uzun öykü denecek kitabın yazılmasını sağlamış.
Bu değişimi anlatmaya çocukluğundan başlıyor yazar. Yaşam öyküsünden zor bir çocukluk geçirdiğini bildiğimiz Mo Yan ilkokulunu, okuldan atılmasını ve buna rağmen her gün okula gitmeye devam etmesini anımsıyor öncelikle. Kültür Devrimi zamanı, sınıfsal farklılıkların ve imtiyazların olmamasının hedeflendiği yıllar. Oysa Mo Yan'ın içten anlatımında çok fakir bir köylü çocuğu olduğunu ve okulda da bunun değişmediği anlaşılır. Öğretmenin birine takılan takma ad işte bu köylü çocuğunun okuldan atılmasına neden olur. “Ama çok geçmeden Koca Ağızlı Liu tarafından okuldan atıldığımda öyle üzüldüm, içim öyle ağırlaştı, okula olan bağım öyle güçlüydü ki endişeden öleceğimi sandım.” diyerek hayalleri yıkılan çocuğun duygularını aktarır.
Okulu yazarla aynı dönemde bırakan biri daha vardır, He Zhiwu. Ama He Zhiwu defter ve kitaplarını yırtarak çekip gittiği okulda bu cesur davranışı sebebiyle kahraman olur. Mo Yan aslında Çin'in son otuz yılda geçirdiği değişimi kendinden çok ilişkisinin hiç kopmadığı He Zhiwu üzerinden anlatır. Anlatının sonlarına doğru nasıl zengin olduğunu öğrendiğimiz He Zhiwu, Kültür Devrimi sonrası kapitalizme kucak açan Çin'in yükselen değeri olmuştur. Ticaretin yeni yeni parladığı dönemlerde hayvan alıp satarak zengin olmuş, oradan inşaat, oradan emlak işi derken 2000'li yıllarda örnek bir girişimci olmuştur.
Mo Yan çocukluğundan başlayarak kendi yaşamını aktardığında ise çok büyük bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Okuldan atıldıktan sonra komünlerin elinde olan ama içlerinde yine kayırma ve eşitsizlik taşıyan halk çiftliklerinde çalışma ya da komün kadrolarının çocuklarının kontenjanları doldurduğu üniversitelere gitme şansı yoktur. Çiftçilikten bir kademe daha iyi sayılan geçici işçiliğe başlar, bu arada edebi yeteneği kendisini göstermeye başlamıştır. İşçilikte geleceği olmadığını bildiğinden yıllar boyu komün askeri olmaya çalışır ve en sonunda bunu başarır. Askerlikte yavaş yavaş öykülerini, yazılarını yayımlatmaya başlar. Bu arada Mao ölür, her şey biter diye düşünürlerken aslında yavaş yavaş daha iyiye doğru gitmeye başlar. Çin artık hızla değişmeye başlamıştır.
Bu kısacık anlatıda bile üçüncü dünya ülkelerinin kaderlerinin ne derece benzediği gözler önüne seriliyor. Yazarın 1979'da Vietnam'a karşı savaşmak istemesi bunun en net örneklerinden biri: “... eğer savaşı sağ salim atlatırsam yiğitlik mertebesine yükselecek, sağ çıkmazsam da en azından anne ve babamı şehit ailesi mertebesine çıkaracaktım.” Yine yıllar sonra gördüğü Shouguang şehri gökdelenler, yollar, geniş arazilere sıra sıra dizilen ve “Çin'in yeme alışkanlığını değiştirip sebze ve meyvelerin mevsimselliğiyle bölgeselliğini bozan” plastik çadırlı seralarla dolmuştur. Alışkanlıkların değişimi tüm dünyada olduğu gibi Çin'de de kendini gösterir: “O zamanlar domuz eti ne kadar yağlıysa o kadar makbuldü mantılar, şimdiyse vejetaryenlik moda.”
Mo Yan yerelle moderni ustaca harmanlayan yazarlardan. Okurla konuşur gibi içten, sade bir dili var. Eserlerini Türkçeye kazandıran Erdem Kurtuldu'yu da bu zor işin üstesinden başarıyla geldiği için kutlamak gerekiyor çünkü kitapta aynı harflerle yazılan birçok Çince sözcükle ilgili dipnotlar vererek okuru anlam karmaşasından kurtarıyor. Ayrıca Çincenin hep hayvanlarla özdeşlik kuran karmaşık deyimleri hariç -kenefte uzun kuyruklu bir kurtçuk gibi hareket eden soya filizi gibi- kitabın dili ve çevirisi gayet akıcı ve kolay anlaşılır. Bu nedenle Çin'in Kafka'sı olarak da adlandırılan Mo Yan'ın Çin edebiyatında normal sayılan ama bizim gözümüzü korkutan kalınlıklarıyla diğer romanlarını da bir an önce okumak istiyorum.

Banu Yıldıran Genç

Mo Yan, Değişim

Can Yayınları, Mart 2016, 94 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Mart 2016 tarihinde yayımlanmıştır.

18 Mart 2016 Cuma

Kadınların Hınzır Bilgeliği

Kadınlardan yaşama dair tüyolar
Aganta Kitap Yaşasın Orgazm'dan sonra biz kadınlara bir güzellik daha yaptı ve aforizmalardan hoşlananlara yüzlerce ünlü kadından sözler içeren Kadınların Hınzır Bilgeliği'ni yayımladı. Dünyaca ünlü birçok kadından hayat dersi alabileceğimiz cümleleri bir çırpıda okumak, bazen feyz almak bazen lafı gediğine koymak için hep el altında tutmalık bir kılavuz.
Erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten tarzı klişelere hiç inanmazdım, ta ki bir oğlum olana dek. Onu büyüttüğüm bunca senede toplumsal rolleri göz ardı etsek bile gözlemlediğim çok net bir gerçek var: Kadınlar konuşarak iyileşiyor, erkeklerse genelde susarak.
Yuval Noah Hariri'nin yazdığı, antropoloji üzerine çok iyi bir kitap olan Hayvanlardan Tanrılara Sapiens'te Homo Sapiens'lerin Neandartel'lere üstün gelip onları yok etmesinin başlıca sebebi “dedikodu” olarak veriliyor. “Dedikodu sıkça kötülenen ama aslında kalabalık gruplar halinde işbirliği yapabilmenin de temelini oluşturan bir beceridir. Sapiens'in edindiği dil becerisi ona saatlerce dedikodu yapabilme şansı verdi; kime güvenebileceğine dair bilgi, küçük grupların daha büyük gruplara dönüşmesine, dolayısıyla da Sapiens'in daha sıkı ve karmaşık işbirliği yöntemleri geliştirmesine yol açtı.”
Demek ki genellikle ayrımcı bir biçimde “dedikodu” yapmakla suçlanan kadınlar, konuşa konuşa ilerlettiler insanlığı çıkarımı eksik olsa da çok yanlış sayılmaz. O kadar eskiye gitmesek, Anadolu geleneklerine baksak bile kadınların konuşması ritüelini birçok olayda görürüz. Annenin evlenmek üzere olan kızıyla resmiyetten konuşamadığı cinselliği “yenge” anlatır, gelini hazırlar. En önemli misyonu çocuğu hayata ve zorluklarına hazırlamak olan masalları “nine” anlatır. Ölümü de doğumu da kendine özgü sözlerle karşılayanlar kadınlardır. Kadın, erkeğin tersine çocuğunu konuşa konuşa anlata anlata büyütür, bildiklerini gelecek kuşaklara aktarır.
Kadınların Hınzır Bilgeliği de bize Virginia Woolf'tan Madonna'ya, Marilyn Monroe'dan Rahibe Teresa'ya birçok ünlü kadının öğüt niteliğindeki sözlerini konu konu veriyor. Konu başlıkları Aşkın Tarifi'nden Güzellik ve Moda Efsaneleri'ne kadar çeşitlilik sergiliyor. Her konu başlığı kendi içinde de okurun işini kolaylaştıran bölümlere ayrılmış. Gerçek Aşk bölüm başlığı Gerçek Aşk Öldü alt başlığıyla başlıyor, Karasevda ve Evlilik Yeminleri'yle devam ediyor, Kırık Kalpler ve Boşanma bölümleriyle sona eriyor. Neredeyse hayatla aynı sırayı takip eden bölüm başlıklarında başka insanların birbiriyle çelişen sözleri de olabiliyor. Kimi aşkın sonsuzluğundan dem vururken, kimi aşkın olmadığını savunuyor. Kime, neye inanacağı okuyana kalmış.
Kitapta en çok hoşlandığım sözler Doğurmanın Gururu başlığında toplanmış. Etrafımız annelik ve bebek güzelleyen romantiklerle, tepemiz sürekli doğurmamız gerektiğini söyleyen iktidar sahibi erkeklerle dolu, neyse ki bu konuda gerçekçi davranmış kadınlar da var. “Bazen çocuklarıma bakıp kendi kendime, 'Lilian, bakire kalmalıydın,' diyorum” diyen Lilian Carter da “Annelik biyolojik bir gerekliliktir, babalık ise toplumun icadı.” diyen Margaret Mead de duygularıma tercüman oldular diyebilirim.
Kitapta en çok şaşırdığım ünlülerden biri George W. Bush gibi nevi şahsına münhâsır bir politikacıyı doğurup büyütmüş ve bolca da konuşmuş Barbara Bush oldu. Çocuğu hakkında “Hayret etmeden duramıyorum, bir zamanlar patakladığım çocuk bu mu?” ya da evlilik üzerine “İlk öpüştüğüm adamla evlendim. Çocuklarıma bunu anlattığımda kusacak gibi oluyorlar.” demesi doğrusu beni hem güldürdü hem düşündürdü. Bunları söylemesi patavatsızlık mı içtenlik mi karar veremedim ama ülkemizde bir cumhurbaşkanı annesinden hiçbir zaman duyamayacağımız bu itiraflara hayran kalmamak da elde değil.
Agatha Christie'nin evlilik üzerine “Bir kadının sahip olabileceği en iyi koca arkeologdur – kadın yaşlandıkça, adam onunla daha çok ilgilenir.” dediğini okuduğumda cinayetler kraliçesinin kendisinden küçük arkeolog kocasını ve ne kadar doğru bir seçim yapmış olduğunu anımsadım bir kez daha.
Kadınlar konuşurken hep böyle masum sözler edilmez, laf tabii ki erkeklere gelecek, e dil de az biraz kabalaşacaktır. Kitapta bunu en iyi özetleyen cümle Kathy Lette'den geliyor: “Vajinam konuşabilseydi tek bir şey söylerdi: Seni yalancı, sahtekâr, ikiyüzlü piç.” Amerikan başkanlarından söz açılmışken Hilary Clinton'ın da kocası Bill Clinton hakkında “Kapı önünde tutması zor bir köpek.” dediğini öğrenmiş bulundum. Başkanların anneleri de eşleri de bayağı afili laflar ediyor Amerika'da.
“Hikâyemizin sonunu bilmeyi çok isterdim.” demiş Simone de Beauvoir. Hikâyemiz zordur, erkeklerden daha zor, sonunu bilemesek de iyi bir hikâye olması için konuşur kadınlar, acılarını azaltmaya çalışır, birbirini iyileştirmek ister. Yeter ki yalnız olmayalım çünkü Toni Morrison'ın dediği gibi: “Dünyanın en yalnız kadını yakın bir kadın arkadaşı olmayandır.”

Banu Yıldıran Genç

Kadınların Hınzır Bilgeliği, Michelle Lovric
Aganta Kitap

285 s., Ocak 2016  

16 Mart 2016 Çarşamba

Merhume

Kadınların cehennemine dair...
Neredeyse on yıldır beklediği roman çıkınca heyecanlanıyormuş insan. Murat Uyurkulak'ın 2010 yılından beri bazı röportajlarında yazdığından bahsettiği Merhume'nin yayımlanacağını önce transfer olduğu April Yayınevi'nin tvit'inden öğrendim. Bunca yıl beklenir de hemen alınıp okunmaz mı, tabii ki okunur. E kitaplarla azıcık haşır neşir olan insan mahalle komşusu yazarın son romanı hakkında yazmak isemez mi, tabii ki ister.
Nilgün Marmara şiiriyle başlayıp Didem Madak şiiriyle biten, ana karakteri bir kadın olan, kadınlara yapılan eziyetler, işkencelerle ilerleyen, “kızkardeşlik” hissiyle son bulan bir roman Merhume. Romanda iyi erkek karakter neredeyse yok, olanlar da ya eşcinsel ya trans diyebiliriz aslında. Uyurkulak her zaman ezileni, görünmeyeni anlatmayı tercih etmiştir ama ilk kez bu romanda lgbti bireyler bu kadar öne çıkıyor. Hatta Türk edebiyatında Mehmet Murat Somer'den sonra ilk kez yer verildiğini gördüğüm travesti karakterin, Şevket'in günlük tuttuğu özellikle belirtildiğinden, baştaki ve sondaki şiirler onun günlüğünden alıntılandığından, insanda sanki eksik anlatılmış gibi bir his bırakan bu karakterin hikâyesini daha sonra okuyabiliriz belki diye düşündüm.
Kısa bir süre sonra öleceğini öğrenen edebiyat eleştirmeni Evren Tunga'nın yaşamını anlattığı kasetlerin çözümü, romanın birinci kısmını; kasetleri çözmesini istediği ve bir zamanlar eleştirisiyle hayatını mahvettiği yazar Yusuf Sertoğlu'nun defterleri ikinci kısmı oluşturuyor. Evren'in anlattıkları kaset yüzleri gibi 1-A, 1-B gibi bölümlendirilmiş ve birçok bölüm romandan kopuk bir biçimde Tezgel Arif Efendi'den alıntılar ya da tarihi hikâyelerle başlıyor. Anlatılanlar arasında Alper Kenan ve arkadaşlarının hikâyeleri de var ki, bir süre apayrı kulvarlarda ilerleyen bu bölümler romanın ortalarına doğru ustaca bağlanıyor. Fakat Tezgel Arif Efendi ve diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, insan okudukça “gerek var mıydı” diye düşünmeden edemiyor. Önceden yayımlandığını bildiğim iki öykü var romanda. Gülsüm'ün trajik hamile kalış hikâyesine daha önce Bazuka'da da yer vermişti Uyurkulak ki okuyanın bu dünyaya lanet etmesiyle sonlanan, Evren'i daha iyi tanımamızı sağlayan bir metin. Diğeri Munathan Mungan'ın hazırladığı Bir Dersim Hikâyesi'nde yer alan Kaju. Bağlamdan kopuk, tam olarak nereye koyacağımızı bilemediğim parçalardan biri Kaju'ydu mesela, bir okur olarak gerekliliği sorgulanacak metinlerden biri.
Kitap genellikle gündelik dille yazılmış, yapacağım değil yapıcam, bir değil bi gibi. Ana karakterleri serseriler, sarhoşlar, fahişeler olunca bol bol da küfürün olması da normal sanırım. Birkaç sitede yer verilen Merhume'ye dair eril dil eleştirisi sadece küfürle ilgili değil, roman boyunca kadınların yaşadıkları -tecavüzler, dayaklar, uzun uzadıya anlatılan ensest, şiddetin bağımlılığıyla sarhoş olmuş erkekler, sallanan penisler- bir hayli zorluyor insanı. Hele bir de gerçek yaşama bu kadar benzer olunca, aşırı doz ilaç almış gibi hissediyor insan.
Biz okur olarak elbette kurgudan kopuk parçalardan, eril dilden ve maşizmden, tepemizde sallanan erkeklikten rahatsız olabiliriz. Murat Uyurkulak da usta bir yazar olarak romanının sonunda tüm bu eleştirileri peşinen bir karakterine yaptırarak bize göz kırpabilir. Okurunu tanıyan bir yazar olarak bu dilin insanları rahatsız edeceğini de, Tezgel Arif Efendi ve diğer parçaların gereksiz görüleceğini de Yusuf Sertoğlu karakterine söyletmiş, kasetlerin sahibi Evren Tunga'ysa tüm bu eleştirilere ağır bir küfürle cevap vermiş ve Sertoğlu'nu kovmuştur. E öyleyse biz okurlara da Tunga'nın seçimine saygı duymak düşer.
Tol'dan ve Har'dan Uyurkulak'ın kıvrak dili, alegoriyi, sonradan uçları birleşen sarmal hikâyeleri sevdiğini biliyoruz, fakat bu romanın girişinde özellikle okunması zor, anlaması karışık bir dille başlamış, sanki “bu sınavı atlatan okuyucu okusun romanımı” demiş. Bol Osmanlıcalı, serbest çağrışımlı ilk 30 sayfanın ardından bildiğimiz Murat Uyarkulak hınzır gülümsemesiyle bekliyor bizi. Öncelikle iki ana karakterin isimleriyle başlıyor oyuna, Evren Tunga ve Alper Kenan, bu topraklarda doğup büyümüş, eğitim görmüş insanların unutamayacağı isimlerin karışımı. Bu iki karakterin yaşadığı zaman belirsiz, mekân aynı. Üç Gezi ayaklanması, on üç darbe atlatılmış, dükkân duvarlarında, okullarda, parada Ulu Önder'in yanına Uzun Önder eklenmiş ama hiçbir şey değişmemiş. Evren Tunga'nın mutlu bir kız çocuğu olarak başladığı yaşamında çektikleri, okulda öğretmen tacizleri, annesinin müşterilerinin tacizleri, edebiyat dünyasının ağır abilerinin tacizleri, tecavüzler burada doğup büyümüş her kadının boğazına yumru gibi oturacak cinsten. Özellikle Evren'in kendisini keşfetmesini sağlayan ilk sevgilisi Zehra'nın devlet tarafından önce hapsedilip sonra diri diri yakılmasının anlatımı kitaba bir süre ara vermeyi gerektirtecek denli duygusal. Sonuç olarak polis aynı polis, asker aynı asker, erkek aynı erkek.
Murat Uyurkulak'ın kendisinden okurlarının Tol'cu ve Har'cı olarak ikiye ayrıldığını duymuştum. Ben hâlâ Tol'cuyum, yine de Merhume'yi okuduğumda yazarın dilini, anlatımını özlemiş olduğumu anımsadım. Biraz ağır başlayıp hızlı biten bu romanın sonunda da Tol'da hissettiğim o “İntikam soğuk yenen bir yemektir.” duygusunu hissettim.
Tüm bunların dışında arada bir girip çıktığı twitter'da kendisiyle ilgili iyi-kötü tüm eleştirileri paylaştığı, moda tabirle rt ettiği için bir teşekkürü hak ediyor Murat Uyurkulak. Çünkü edebiyat dünyamız şu ara maalesef bu olgunluğu gösteremeyen, sadece övgü rt eden, en ufak bir eleştiriyi görmezden gelen yazarlarla dolu.

Banu Yıldıran Genç

Merhume, Murat Uyurkulak
April Yayıncılık, Şubat 2016, 317 s.
* Bu yazı sanatatak.com sitesinde yayımlanmıştır.



Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...