22 Aralık 2017 Cuma

Gök Derinin Altında

Orta Asya steplerinden Türkiye’ye, kadim zamanlardan bugüne...
Kadim zamanları, mitolojiyi anlatan, tarihle bugünü harmanlayan kitapları seviyorum. Severek okuduğum ve unutamadığım birkaç kitap aklımın bir köşesinde hep durur: Téa Obrecht’in yazdığı ve Balkan masallarından, mitolojisinden faydalandığı Kaplanın Karısı’yla Karin Tidbeck’in yazdığı canavarlar, periler, İskandinav halk hikâyeleriyle süslediği garip öykülerle dolu Zeplin. Her iki kitabı okurken de yakındığımı hatırlıyorum, “Gencecik yazarlar köklerini modern edebiyatta güzel güzel işlerken neden bizde böyle kitaplar yazılmıyor?” diye... Yakına yakına yıllar geçti, edebiyatımızda yeni yazarlar, yeni öyküler giderek birbirine benzemeye başladı ve galiba okurlar da bunu kanıksadı.
Sonra bir kitap okudum ve kaybettiğim heyecanı anımsadım. Adını bilsem de hiç okumadığım Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında’yı ilk olarak editörü Ayla Duru’dan duydum. Sonra kapağına çarpıldım. Sonra farklı galiba, diyerek okumaya başladım, okudum, bitirdim, kafamdaki sorular için tekrar okudum, ara verdim, dinlendim, bu yazıyı yazmak için yine okudum. Her okuduğumda yeniden anladım. Uzun zamandır bu kadar farklı, bu kadar zengin bir kitap okumamıştım. Anlattıklarının yeniliği, farklılığı dışında, Nazlı Karabıyıkoğlu çok genç bir yazar olmasına rağmen diliyle öne çıkıyor, onu bükmüş, dönüştürmüş ve kendi yazı dilini yaratmış. Aslan Başlı Kadın’dan alıntıladığım şu satırlar, sözcükleri, noktalamayı ses tekrarlarıyla nasıl metnin akışına uydurduğuna, kendi sesini bulduğuna örnek olabilir: “Yatak denemeyecek yutağına götürdü beni. Ter, ekşi mayalar ve salgıların keskin kokusunu duydum. Zaten büzülmüştü çarşafı, toplanmıştı ayakucuna. Elyaf yanağımı yaktı, sonbaharın son sıcağı. Tango hem alaturka, hem genizden. Üstüme kapaklandığında. Dudaklarını dayayıp ciğerime, belimin aşağısından enseme. Çıplak ayaklarıyla üstümde adım adım. Kuyruk sokumu, omur, soğan. Eğilmiş çiçek topluyordu sanki.”
Kaybettiğimi düşündüğüm, Leyla Erbil’i, Adalet Ağaoğlu’nu, Füruzan’ı ilk okuduğum o günlerdeki heyecanı hissettim bazı cümlelerde. Her dönem baskın olan erkek edebiyata anlattıklarıyla da dilleriyle karşı çıkan kadın yazarların günümüzdeki temsilcilerine bir isim daha eklendi.
Gök Derinin Altında dört ana başlık altında toplanan on altı öyküden oluşuyor. Göğün Başladığı Yer, Şamanın Şarkısı, Balbalın Dili ve Göğün Bittiği Yer başlıklarında yazılan öykülerin birçoğunda Orta Asya, bu bölge dahilinde Evenkler, Yakutlar, Çukçiler, Kırgızlar gibi toplulukların adı geçiyor. Bazen Sibirya’nın ormanlarına, bazen Baykal Gölü’ne, Almatı’ya yolculuk ediyor okur. Öykülerin çoğunda günümüzü mitolojiyle, mistik güçlerle, geçmişle ustalıklı bir biçimde harmanlıyor Karabıyıkoğlu. Yine aynı şekilde İstanbul’da geçen öyküler de bir yerde bambaşka coğrafyalara, kültürlere bağlanıyor
Her bölüm dört ana melekten birini temsil ediyor. İlk melek Cebrail’in adı, Fallus adlı öyküde Sibirya’yı, Yakutsk’u yıllarca gezen, oradan fotoğraflar, notlar, videolar getiren bir gazeteci kadında beliriyor: Gabriel. Bu malzemeleri romanında yararlanabilmesi için Sinan’a vermek üzere Sinan ve Gülbeyaz’ın evlerine misafir olan Gabriel okur için kitap boyunca okuyacaklarımızın da habercisi olur. Sinan onun anlattıklarını dinlerken, “Vahiydi o.” diye düşünerek meleğin görevini vurgular belki de.
Noli Ma Tangere öyküsü edebiyat dünyasının sayılı şairlerinden Mikail’i tanıtıyor. Sadece kendi dergisinde yazan, iyice palazlanınca edebiyat günlerine ya da ödül törenlerine gitmeyip jürilerde boy gösteren, devlet sponsorluğunda gezip tozan, kitabını bastığı ya da bir rakı sofrasında gözüne kestirdiği kadınları önünde sonunda elde edip sonrasında yok sayan şişkin egolu ve nedense biz kadınlara çok tanıdık gelen bir şair Mikail. “Dergide yayımlayacağı şiir için bir öpücük ya da bir dokunuş. Parlatıp adını duyuracağı şairler için geceler boyu. Adildi. Gözünün güzel ırmağında yıkanmaya erişemeyenlerin yavan dizeleri, içi boş imgeleri yatağına giremezdi.” Bu kez Mikail’in doğada tamamlanan yolculuğu adının anlamını okura sezdiriyor.
Birbirine âşık bazen farklı bazen aynı cinsiyetler, cinsiyetsizler, yüzyılların sürgününü yaşayan çift cinsiyetliler, satirlerin tecavüzüne uğrayan ağaçlar, döl yatağı kurumuşlar, dölünü yok edenler... Doğu ve Batı mitolojisini, Göktanrılardan Sümerlere, Tonyukuk’tan Kabil’e, kadim ve kutsal olanı, gerçeküstü sayılanla gerçek bilineni bir bir yerleştiriyor öykülerine Nazlı Karabıyıkoğlu ve bunları her okumada yeniden keşfedilecek bağlarla düğümlüyor.
Öyküler bir tarafıyla son derece şiirsel bir tarafıyla sert ve güçlü. Cinsel uzuvların, birleşmelerin anlatımı bazen öykünün de ritmiyle fazlasıyla sert olabilirken, bir kız çocuğunun babasına duyduğu sevginin, ölen kocanın ardından duyulan özlemin anlatımındaki duygusallık gözleri yaşartabiliyor. Kanların, kemiklerin, sıvıların, salyaların, döllerin, hatta bazen embriyoların birbirine karıştığı, şiddetin seksten eksik olmadığı, tabuların yok edildiği anlar da var, Adaçayının Renkleri öyküsünde şöylesi satırlarla şiire düşülen yerler de: “Boynuna doğru eğildim. Yakanın içini kokladım. Ben bu gece eve gelmiyorum kokusunu, çocukların okul taksitlerinin kokusunu, babanın portakal bahçesinin kokusunu, karının tırnak arası kokusunu aldım. Hepsinin en altında senin zencefilli limon kokan esansını seçtim. Çok şükür dedim.”
Kitabın en hoş taraflarından biri maalesef sıkça rastladığımız, başkalarının üzerinde tahakküm kurmaya çalışanların öykülerde yer bulması. Bu, İbrahim’de kadın öğrencisini ezen heykel hocasıyken, yukarıda andığım Noli Ma Tangere’de pozisyonuyla kadınları ezen şair Mikail oluyor. Son öykü Şifaaağ’da ise biraz da günümüz edebiyat dünyasının ahvâl-i pür melâlini gözler önüne sererek, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle kurulan hiyerarşiyi, genç yazarları ezen eski toprakları hafiften gülümseyerek anlatıyor Nazlı Karabıyıkoğlu. Yolu açık olsun.

Banu Yıldıran Genç

Nazlı Karabıyıkoğlu, Gök Derinin Altında, İthaki Yayınları, Ekim 2017
* Bu yazı Notos'un 67. sayısında yayımlanmıştır.


14 Aralık 2017 Perşembe

Çamurcuk

Bir adam, bir çocuk ve çok zor bir konu
Pedofili üzerine düşünmek de, konuşmak da zor. Hak ve hukuk sözcüklerinin bile anlamsız kalabildiği bir konu. Suçu işleyenin veya cezasını çekenin hakları ise neredeyse konu dışı. Oysa bu düzlemde yapılması gerekenler (hormon tedavisi vs.) Batı ülkelerinde çok uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu hususta suçlunun (ya da hasta mı demeli) dünyasına ilk defa Little Children (Todd Field, 2006) filminde yaklaşabilmiştim. Filmin finalinde adı çıkmış bir pedofilin artık hiçbir şey yapmadığı halde mahalle baskısıyla geldiği son nokta unutulur gibi değildi. Yani bu suç bir kere işlendiğinde yarattığı sonuçtan kurtulmak mümkün değil. Pedofili hastalık olarak kabul edilse ve tedavi imkânı olsa da.
Hollandalı adli psikolog Inge Schilperoord’un yazdığı Çamurcuk adlı roman, o filmi akla getiriyor. Pedofili suçlamasıyla cezaevinde yatan ve aleyhine bir kanıt bulunamaması sonucunda salıverilen Jonathan’ın boğucu düşünceleriyle başlıyor roman. Hapisteyken dayak yediği belli olan Jonathan, bir an önce otobüse atlayıp kimseye görünmeden evine gitmenin derdinde. Yaşı, geçmişi, çocukluğu hakkında hiçbir fikrimiz olmayan Jonathan’la ilgili sadece onun düşündükleri var elimizde: “Kendini bildi bileli insanlar ondan hoşlanmazdı. Ama doğa onu olduğu gibi kabul etmişti.”
Şehrin kentsel dönüşüm için boşaltılan bir bölgesinde kalan son birkaç evden biri onun, yaşlı astım hastası annesiyle birlikte yaşadığı, roman boyunca sıkıcı ve boğucu atmosferinin okura bolca betimlendiği bir ev. Dindar annesiyle yaşananlar hakkında hiç konuşmamış, hapiste kendisini ziyarete gelmesini istememiş. Anne de zaten buna hiç karşı çıkmamış. Zaman zaman parmakları arasında ovuşturduğu haçıyla huzur bulmaya çalışan yaşlı kadınla ilgili de pek bir şey öğrenmiyoruz. Aslında Inge Schilperoord bu bilgileri vermeyerek okuru, pedofilinin çocukken uğranan tacizden ya da anne baskısından kaynaklandığı gibi kolaycı yorumlardan uzak tutuyor.
İstenmeyen otun burnunun dibinde bitmesi misali, yıkılan bölgede kalan diğer mahalle sakini, kocasından kaçmış ve sürekli işte olan bir kadınla, hiç ilgilenemediği, bütün gün başıboş gezen küçük kızı Elke. Elke hem yalnız, hem dost canlısı, hem de inatçı bir çocuk. Jonathan cezaevindeyken köpeği Milk’le ilgilenmiş olan kızı evden uzak tutmayı ne Jonathan ne de annesi becerebiliyor.
Romanın ilk yarısı, Jonathan’ın cezaevinde bir terapistten öğrendiği kendini “yanlış” düşüncelerden nasıl uzak tutacağının planlarıyla, yapılan alıştırmalarla ve Elke’nin inatçı tavrına karşın ondan uzak durmayı başarmasıyla, “Evet, bu iş olacak” hissini veriyor.
Jonathan’ın zekâsının normalden düşük oluşu, empati hissinden yoksunluğu cezaevindeki psikologlarca belirlenmiş ve terapiler sırasında kendisine de söylenmiş. Kahramanın evde ve işte yaşadıklarını, dakika dakika hesapladıklarını okudukça takıntılarını da öğreniyoruz. Planlarındaki sapmalar, hayatında olmaması gereken Elke’nin ona geçmişte yaptığı hatayı durmaksızın anımsatması, dengesini bulmaya çalışan Jonathan’ın kısa bir süre sonra tekrar boşluğa düşmesine neden oluyor. Bu arada kalma hali o kadar ustaca verilmiş ki, okudukça, keşke mucizevi bir hap olsa ve tüm bu düşünceleri unutsa diye düşünüyor insan. Çünkü her “kötü” düşünce ardından kendini cezalandırma isteği doğuruyor, tekrar cezaevine düşme korkusuna annesini yalnız bırakma korkusu da eklenince hissedilen ağırlık doğruca okurun da sırtına biniyor.
Kendine engel olamamalar başlayınca alıştırmalar aksıyor, alıştırmalar aksadıkça düşünceler farklılaşıyor ve resmen bir kısır döngü oluşuyor Jonathan’ın yaşamında. Elke’nin kendisine ve aralarındaki dostluğun simgesi olmuş kadife balığı “çamurcuk”a gösterdiği ilgiyi reddetmeyi başarsa da, yalnız kaldığında çocuğu düşünerek yaptığı mastürbasyon sona doğru gidişin ilk belirtileri. “Ellerinde kendi ıslaklığı, daha önce hiç hissetmediği bir çaresizlikle, sırtı duvara dayalı, iki büklüm, gözleri kapalı, çöktüğü yerde uzun süre öylece kaldı. Doğru değildi bu. Tek düşünebildiği buydu. Doğru değil, kesinlikle doğru değildi. Rahatlama egzersizleri, koruyucu faktörler, gerginlik oluşumu alıştırmaları. Hepsini hiç aksatmadan yapmış, bu kadar zaman harcamıştı. Gözlerine dolan yaşların akmasına izin vermeyip gömleğinin koluyla sildi. Umudunu kesme, diye düşündü. Umudunu kesme.”
İnsan pedofilinin istenirse tedavi edilebileceğini düşünmek istiyor, ama adli psikolog olan yazar bile bizi romanın ilk yarısında umutlandırıp sonra hızlı bir dibe vuruş yaşatıyor. Jonathan dürtülerine engel olsa da hayat onu içine almıyor...
Bu zor konuyu bu kadar içeriden ve doğru biçimde yazabilecek cesareti gösterdiği için Inge Schilperoord’u kutlamak gerek. Romanın ilk yarısı fazla kitabi olsa da, ikilemlerin yaşanmaya başlamasıyla edebiyatın gücü kendini gösteriyor.

Banu Yıldıran Genç

Çamurcuk
Inge Schilperoord
çev: Mustafa Özen
Pinhan Yayıncılık  Ağustos 2017, 206 s.
* Bu yazı Express dergisinin 158. sayısında yayımlanmıştır.

8 Aralık 2017 Cuma

Başka Dünyanın Kuşları

Bayan Jane’in ilham verici yaşamı...
Yıllar süren okuma serüveninde insan ister istemez belli coğrafyaları daha çok seviyor. En azından benim için Carson McCullers, Tennessee Williams, Truman Capote ve Flannery O’Connor okuyalı beri bu çok net, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi edebi açıdan en sevdiğim yerlerden biri. Kafka Yayınevi tarafından yayımlanan Brad Watson’un Başka Dünyanın Kuşları romanı Güney Amerika sevgimi yeniden anımsattı.
Brad Watson da Güney Amerikalı bir yazar, Mississippi’de doğmuş büyümüş, uzun yıllar orada yaşamış, üniversitelerde ders vermiş. Zaten romandaki doğa betimlemelerinden, çiftçilik terimlerinden ve toprak bilgisinden bu coğrafyayı iyi bildiği çok belli oluyor. Daha önce de Mississippi’de Mercury adlı hayali kasabada geçen bir roman yazan Watson, 2016’te yayımlanan bu son romanında köklerine geri dönüyor.
Brad Watson kahramanı Jane Chisolm’u yaratırken büyük teyzesi Mary Ellis’ten ilham almış. Bugün bile tam olarak çaresi bulunmayan bir deformasyonla, ürogenital sinüs anomalisi ve persistent kloak denilen bir bozuklukla dünyaya gelen Jane, yaşamını böyle sürdürmüş gerçek bir insanın, Mary Ellis’in çektiklerini anlamamızı sağlıyor bir yandan. Bedenindeki anomaliye rağmen yaşama sarılıp kendi iç dünyasını zenginleştirmeyi seçen, melankoliye meyletmeden, kendine acımadan, dimdik ve gururlu bir ömür geçiren Jane Chisolm, Güney edebiyatının unutulmayacak karakterlerinden biri oluyor.
Brad Watson romana uzun zamandır okuduğum en ustaca girişle başlıyor. Jane’in nelerden korkmadığını okuyucuya bir bir sayarken aslında onu her şeyiyle bize tanıtıp olayları aktarmaya öyle geçiyor. Bu tekrarlarla kurulmuş girişte Jane’in gücünü ve korkusuzluğunu okuyoruz, Watson’ın bölüm bölüm kurduğu dünyaya nüfuz ettikçe ise karakterin derinliğini anlayacağız.
Jane, annesinin 39 yaşında ona nasıl hamile kaldığını dahi bilmediği bir bebek. Ida üçü yaşayan beş çocuk doğurmuş, üç yaşındayken kaybettiği oğlu ve hemen ardından ölü doğan kızının acısı ağır gelmiş, bu son bebeği daha hamileyken istememiş. “Annesi, doğup da Jane olacak çocuğa hamile olduğunu hamileliğinin ilk aylarında kabul etmemiş, bunun yalancı bir hamilelik olduğunu, vücudunun onunla dalga geçtiğini, şeytana yakışacak bir şaka yaptığını düşünmüştü.” Annesinin şeytanın şakası olduğundan korktuğu çocuğun bozukluğu daha doğar doğmaz kasabanın müşfik doktoru Ed Thomson tarafından fark edilecek, Jane’in ebeveynleri farklı farklı nedenlerle -anne, çocuğa hamile kaldığı gece içtiği afyondan hiçbir şeyin farkında olamayacak denli uyuştuğu, babaysa iki kuruş verip geneleve gitmek yerine uyuyan karısını cinsel isteği doğrultusunda kullandığı için- ömür boyu sürecek vicdan azabına sürükleneceklerdi.
Çok sevgi dolu bir ailede büyümese de babasıyla ilişkisi Jane’in sağlam kişiliğinin oluşmasında temel oluşturur. Çok konuşmayan, duygularını göstermeyen baba Sylvester belki de duyduğu vicdan azabıyla çocuğu nereye gitse yanında götürür, ona ağaçları, bitkileri, hayvanları, doğayı, doğanın döngüsünü açıklar. Küçük yaştan itibaren kakasını tutamadığını fark etmek ve bunun için önlemler almak zorunda kalmak Jane’in çok çabuk olgunlaşmasını sağlar, kendi sorunlarını kendi halledebilen, talepkâr ve sevgi dolu bir çocuktur ta ki dışardaki dünyayla yüzleşmesi gerekene kadar. Küçücük bir kasabanın gizlisi saklısı olmaz, Jane de sorunu bilinmesine ve öğretmenlerin anlayışına rağmen altı yaşında başladığı okulda yaşıtlarıyla baş edemez. Tuvaleti gelmesin diye hiçbir şey yememeye başlaması ve dikkatini toplayamaması kararını çabucak vermesine neden olur. Okuma yazmayı öğrenir ama okula devam etmez. İlk kez olarak bu kararı verdiği gün Jane yaşadıklarıyla okurun burnunu sızlatır. O güçlü, kararlı, inatçı kız daha fazla dayanamamış ve ormana kaçıp içini boşaltana kadar ağlamıştır.
Jane’in ergenliğe girmesi, karşı cinse ilgi duymaya başlaması ve ilk kez âşık olmasıyla dengesi yeniden bozulur. Bu dengeyi tekrardan sağlayan şey babasının koruma duygusuyla her an yanında olması ve doktorunun ondan hiçbir şey saklamadan, büyük bir insan gibi her şeyi açıklamasıdır. Yaşamı boyunca seks yapamayacağını zaten içten içe bilen Jane, bununla da yaşamayı öğrenir, âşık olma duygusunu tatması onun için yeterlidir, bu duyguyu ömrü boyunca anımsayacaktır, bundan sonrası için etrafındaki erkekleri uzak tutması yeterlidir.
Jane roman boyunca hastalığını kaderin sillesi, başının belası, onulmaz derdi olarak görmek yerine hastalığıyla en barışık nasıl yaşayabileceğinin dersini veriyor biz okurlara, hem de hiç öğretmenlik yapmadan. Bu nedenle kitabı okurken onun yerine bazen ben isyan ettiysem de aslında Jane’in ne kadar doğru ve akıllıca yaşadığını kalpten biliyorum. Okurken sık sık aklıma geldi, insanlar saçma sapan kişisel gelişim kitaplarına para harcayacağına, böyle romanlar okusalar, çok daha yararlı olur sanki. Seda Çıngay Mellor’un tertemiz Türkçesiyle Başka Dünyanın Kuşları’nı okumak eminim size de iyi gelecek.

Banu Yıldıran Genç

Başka Dünyanın Kuşları
Brad Watson
çev: Seda Çıngay Mellor

Kafka Kitap, Ekim 2017, 304 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Aralık 2017 Cuma

Edebiyattan Tarih Öğrenilir mi?

Edebiyattan tarih öğrenilir mi?
Liseye yeni başlayanlarla ders yaparken kendimi sık sık “Tarih öğrenmek için roman okumazsınız, tarihi öğrenmek için tarih kitabı okumak gerekir.” derken buluyorum. Çok doğru bir cümle olmadığını bilsem de aslında bunu edebiyat dersinin ilk yılında sanatçının özgürlüğünü ve sınırsızlığını anlatabilmek adına yapıyorum. Aklıma gelen bir örneği veriyorum genellikle, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni ve Hürrem’in öpüşmeleri sonrası gazetelere açıklama yapan tarihçiler olmuştu, “O zaman padişahlar dudaktan öpüşmezdi, haremlerini alınlarından öperlerdi.” diye. Haremin bu kadar mahremini nereden biliyorlar gibi anlamsız bir soruyu geçiyorum, burada sorun olan sanatsal bir yaratı olarak görülen dizinin bire bir tarihe uyma zorunluluğu olmamasına rağmen senaristlerin açıklama yapmak zorunda kalmasıydı.
Kısacası sanatın gerçeğe dayanması gerektiği gibi bir beklenti içine giren öğrenci için küçük uyarılar yapıyorum, kurmaca kavramının önemini anlatıp bir yazarın Kurtuluş Savaşı’nı kaybeden ve İngiltere’nin sömürgesi olan bir Türkiye romanı yazabilmesinin en doğal hakkı olduğunu söylüyorum. Çünkü biliyorsunuz bu memleket kahramanlarının diyalogları yüzünden yargılanmış yazarlar, yasaklanmış kitaplarla dolu.
Edebiyatı yeni öğrenmeye başlayan öğrencilerle durum böyleyken, ilerleyen yıllarda, özellikle Tanzimat ve Servet-i Fünûn romanlarını anlattığım 11. sınıfta, edebiyatla tarihi bayağı iç içe işlerken buluyorum kendimi. Abdülhamit baskısının hissedildiği dönemlerdeki atmosferin, sanattaki arayışın, sanatçıların karamsarlığının günümüze çokça benzemesi, benim tarihten değil edebiyattan bol bol örnek vermemle sonuçlanıyor.
Mesele daha geçenlerde Halit Ziya Uşaklıgil’in Nesl-i Ahîr’inden şu paragraf geldi aklıma, romanın kahramanı görmüş geçirmiş Nüzhet umutsuzluktan ne yapacağını şaşırmış genç İrfan’a öğüt verir: “Ben öyle sanıyorum ki bu millette canlılık güçlerinden en küçük bir parça bile eksilmemiştir. Otuz yıldan beri elinden alınmış bütün o değerli öğeler, kopartılıp atılan bütün o genç filizler, tam tersine zulüm ve yolsuzluklara karşı aşırı bir kin yaratmış, onun için fazla bir güç oluşturmuş, bütün bu vücut yönetimin kahır ve ezincini çeke çeke büyümüş, baştan ayağı hırs ve öcün karışımından meydana gelmiş, acı ve elemle büyümüş ve inanın ki saldırma ezme zamanı gelince bir ejderha heybetliliğiyle kalkacak...” Şimdi buradaki otuz yılın Abdülhamit’in otuz üç yıl süren padişahlığı olduğu aşikârken Servet-i Fünûncuların nasıl mutsuz, nasıl umutsuz olduklarını, hatta Yeni Zelanda’ya kaçmayı düşündüklerini bir tarihi bilgi olarak vermek o bilginin ezberci eğitim sisteminde kaybolup gitmesine yol açacak. Oysa şu paragrafı, Nüzhet’i ve arkadaşlarını adım adım takip eden, Adalar vapurundan inip çıkanları tek tek defterine kaydeden jurnalleri okumak, hatta roman boyunca bu atmosferi yaşamak en kitabi bilgiden daha etkili oluyor insan hayatında.
O zaman tekrar düşünüyorum yazının başındaki cümlem üzerine, ben aslında tarih adına ne biliyorsam edebiyattan öğrendim ya da belki cümleyi şöyle kurmalı, edebiyat sayesinde öğrendim. 1980 sonrası kafasını kaldırmaya korkan bir kuşağın mensubu olarak lise yıllarında Çetin Altan’dan Bir Avuç Gökyüzü’nü okumak dünyamı değiştirmişti. Sonra Füruzan’dan 47’liler, Sevgi Soysal’lar, Mehmet Eroğlu’lar derken derslerde anlatılmayan memleket tarihini öğrenme sürecim de başlamıştı. Bu süreç memleketle de kalmıyor zaten. Daha geçenlerde Médan Geceleri’ni okuyup saatler boyu Prusya Savaşı’nı araştırdım. Edebiyat bir kere o fitili yaktı mı artık kaçarınız yok, romandan, öyküden, şiirden yola çıkıp kendinizi ansiklopedilere, makalelere vurabilirsiniz.
İlla önemli şeyler, savaşlar, barışlar, darbeler olması gerekmiyor öğrendiklerimizin, tarih kitaplarında hiç göremeyeceğimiz detaylar, küçük insanların yaşamı, gündelik alışkanlıkları gibi göz ardı edilmiş ayrıntılarla dolu edebiyat. Haremlik selamlık yaşamın saraylarda değil de gündelik hayatta nasıl işlediğine dair öyle ayrıntılar var ki romanlarda... Latin alfabesine çevrilmiş hâliyle daha yeni yayımlanan Hayal-i Celâl adlı romanında Recaizâde Mehmet Celâl, akşam yemeğe erkek misafir davet edildiyse bu işin nasıl halledildiğini Tanzimat yazarlarından alışkın olduğumuz biçimde açıklayıveriyor mesela: “Yemekler o akşam harem mutfağında pişirilir ve çatal bıçak ve havlu gibi öteberi de dönme dolap ve orta kapı vasıtalarıyla alınıp verilirdi.” Eskiye ait her şeyi yıkma gibi bir huyumuz bulunduğundan bugün ortada dönen bir dolabın olduğu evlerden de, evin ikiye ayrılmış yaşama kısımlarından da haberimiz yok elbette. O nedenle bazen de böyle hiç aklımıza gelmeyeni öğretmeye yarıyor edebiyat.
İşte ben de böyle ikilemler yaşıyorum. Bir yandan küçük yaştaki öğrencilerin yanlış beklentiler içine girmemesi için yazının başında anlattıklarımı söylüyorum, bir yandan zaman ilerleyip de daha derin konulara daldık mı başlıyorum tarih adına edebiyattan öğrendiklerimi anlatmaya... Şimdilik tek tesellim bu tutarsızlığımı yüzüme vuran bir öğrencimin olmaması. Olursa da bu yazıyı okumasını tembihlerim artık.


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Oggito'da yayımlanmıştır.


Hayatlarımın Kitabı

Bir ömre kaç hayat sığar? Aleksandar Hemon tesadüf eseri aldığım romanı Lazarus Projesi’yle çok beğendiğim yazarlar arasına girm...