17 Şubat 2013 Pazar

Ateistin Kutsal Kitabı



Düşünüyorum, o halde ateist miyim?
Aforizma ne işe yarar? Barış Bıçakçı, Sinek Isırıklarının Müellifi'nde şöyle dedirtir kahramanına: "Aforizma... Hani şu kahvaltıda ekmeğin üzerine sürdüğümüz beyaz ve kıvamlı şey. Sizi beslemez ama tok tutar." Tok olmak herkesin ihtiyacı olduğundan, son senelerde oldukça farklı aforizma kitapları yayımlandı, bunlardan bazıları oldukça ünlendi ve çok sattı. Bazı kitaplar farklı konu başlıkları altında toplanmış aforizmaları içerirken, bazıları ise belli konular üstüne yoğunlaşmıştı. Hatta aforizmalar o denli sevildi ki son yıllarda yayımlanan bazı romanlar, kurgudan, dilden ve edebiyattan öte, aforizmalarla doluydu! Kendi adıma, aforizmalarla dolu bir roman okumaktansa bir araya toplanmış aforizmaları okumayı tercih edeceğimi söyleyebilirim.
Notos Kitap'ın bu ay yayımladığı Ateistin Kutsal Kitabı, adından da anlaşılacağı üzerine "Tanrı'nın yokluğu" üzerine söylenmiş aforizmalardan oluşuyor. Tanrı'nın olmadığına dair birçok düşünürden, sanatçıdan alıntılar yapıyor. Derleyen Joan Konner, kitabın başındaki notunda, alıntıların büyük bir çoğunluğunun kurmaca kitaplardan alındığını, bu nedenle yazarların bu düşüncelere katılmak gibi bir zorunluluğu olmadığını belirtmiş. Simpson çizgi dizisinden Homer Simpson'ın, "Tanrı dinsizleri korusun." demesinin, dizi senaristlerini bağlayamayacağı gibi. Bu nottan da anlaşılacağı üzre, ateistler düşüncelerinden dolayı tüm dünyada sık sık taciz edilmekteler.
Kitapta toplam 32 konu başlığı var. Bu başlıklar Yaratılış'tan Vahiyler'e, Kadınların Kitabı'ndan Cennet'e kadar uzanıyor. Başlığa ait aforizmalar oldukça düzenli bir şekilde sınıfılandırılmış, ayrıca dipnotlardaki özen de dikkat çekici. Okurken merak edebileceğiniz her nokta dipnotlarla aydınlatılmış. Sonda ise oldukça detaylı bir adlar dizini yer almakta. Kitabın en beğendiğim bölümü ise 9 yazara, düşünüre özel, kitaplar adında bölümler ayrılması olmuş. Örneğin Friedrich Kitabı'ndan, Nietzsche'nin "Tanrı öldü"den başka şöyle bir sözünü okuyabilirsiniz: "Stendhal, tam da benim yapmam gereken en iyi ateist şakasını yaparak bu fırsatı elimden aldı: 'Tanrı'nın tek kusuru, var olmamasıdır.'" Woody Kitabı'nı, bir Woody Allen filmi izlercesine keyifle ve gülümseyerek okuyabilir, "Şey evet, birinin bizi gözlediğine inanıyorum. Ne yazık ki hükümet oluyor bu." aforizmasını manidar bir biçimde onaylayabilirsiniz. Yine kitapta Napoleon Bonaparte'ın "Din, yoksulların zenginleri öldürmelerini önler." cümlesiyle bu ünlü tarihi kişilik hakkında bildiklerinizi bir daha gözden geçirebilirsiniz. Charlie Chaplin'in "İsa'yı ben oynamak istiyorum. Mantıklı bir tercih olurum. Ona benziyorum. Yahudiyim. Ve komedyenim. Üstelik ateistim, bu yüzden karakteri nesnel bir biçimde canlandırabilirim. Başka kim oynayabilir?" dediğini okuduğunuzda, ülkemizde bu denli cesur oyuncular var mı, merak edebilirsiniz.
Türkiye'de son yıllarda ilginç bir biçimde ateizmle ilgili yayımlanan kitaplar artıyor. Her ne kadar dünyanın muhafazakârlaşmaya doğru tersine bir değişim içinde olduğunu bilsek de, kitaptaki aforizmalarda özellikle bahsedilen şey, düşünen insanın gerçeği bulacağı!
Ülkemizde zorunlu din dersinden tutun da, nüfus kâğıtlarından bir türlü silinemeyen din hanesine kadar, ateist olana yaşamı zorlaştıracak bir sürü uygulama var. Yine de yayımlanan ve çokça okunan bu kitaplardan anlıyoruz ki, sürekli duyduğumuz "bu ülkenin % 99'u Müslüman" cümlesi doğru olmayabilir. Ateizmin Kutsal Kitabı, lise çağlarında ateizmin adını bilmese de Tanrı'nın varlığını sorgulamaya başlayan ama çocukken okuldan ve aileden aldığı dini bilgiler nedeniyle suçluluk duyan gençler için çok değerli bir hediye olabilir. Böyle kitaplar hediye etmeli, etmeli ki suçluluk duygularından arınıp "benim gibi ne çok insan varmış" desinler.
Son sözü yine kitaptan bir aforizmayla söylemek gerekirse, Havelock Ellis'in dediği gibi: "Çağdaş dünyanın bütün dinsel sorunlarının kaynağı, Kudüs'te bir akıl hastanesinin bulunmayışıdır." Ne dersiniz?

Banu Yıldıran Genç
Ateistin Kutsal Kitabı
Notos Kitap
Ocak 2012, 164 s.
 *Bu yazı Akşam Kitap'ta 13 Ocak 2012 tarihinde yayımlanmıştır.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Tavşan Deliğinde Fiesta



Uyuşturucu kartelinde bir tavşan...
Tavşan Deliğinde Fiesta, son dönemlerde okuduğum en ilginç romanlardan biri. Aslında bir novella demek daha doğru, küçücük ama etkisi çok büyük bir kitap. Yazar Juan Pablo Villalobos, bir çocuk romanı kadar sade ve içten bir dille kaleme almış romanını, antrparantez belirtmek gerekir ki çocuk romanı yazmak hiç de öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değildir, Türkiye'de yeni yeni "iyi"leşmeye başlayan çocuk yazınında en önemli şey içten olmaktır, çünkü karşınızdaki okur daha mesajlardan, alegoriden anlamayan, anlamasına da gerek olmayan bir çocuktur. İçtenlik, göstere göstere bir şeyler öğretmemek, büyüklerin bakış açısıyla ve diliyle yazmamak en önemli faktörlerdir. Bu nedenle Tavşan Deliğinde Fiesta, bir çocuğun dilinden, içtenlikle yazılmış bir büyük romanı.
Ana karakter küçük bir oğlan çocuğu. Meksika yerli dilinde adı "tavşan" anlamına gelen Tochtli'nin bakış açısı romanın sonuna kadar ustalıkla kullanılıyor. Akla gelen sorular, kendince yapılan yorumlar ve çıkarımlar son derece ustaca ve komik. Yazar hiçbir müdahalede bulunmuyor ve romanın sonuna kadar herhangi bir tutarsızlık göze çarpmıyor. Zor bir anlatım tekniği olan birinci tekil kişili anlatımı, üstüne üstlük bir çocuğun gözünden ve dilinden anlatımı Villalobos ustalıkla kotarıyor.
"Yaşımdan büyük gösterdiğimi söylüyorlar. Ya da tam tersine, bu tip şeyler için küçük olduğumu. Ya da tam tersinin tersine, bazen de cüce olduğumu düşünenler çıkıyor." diyen Tochtli'nin yaşını bilemiyoruz, sadece büyük bir uyuşturucu tacirinin oğlu olduğunu, annesi olmadığını, tecrit edilmiş bir yaşam sürdüğü ve annesi olmadığı için bazen karnının ağrıdığını, ama hiç ağlamadığını biliyoruz. Neden bir çocuğun ağlamamakla bu kadar övündüğüyse kısacık bir cümlede gizli. "Ama ben ağlamıyorum, ağlayanlar top."
Yazar çocuk dünyasının o kadar ayırdında ki, Tochtli'nin, herkesin gözü önünde hem de uçarken pisleyen, utanmaları olmayan güvercinlerden bahsettiği satırlarda ilk köy ziyaretinde ineklerin altına bez bağlamaya çalışan yeğenimi anımsıyorum.
Romanın kurgusu ve karakterlerin yapısı için çok önemli bazı ayrıntılar, hiçbir şekilde göze batırılmadan, Tochtli'nin kendine kurduğu dünyada anlattıkları arasında verilip geçiliyor. Dikkatli ve iyi bir okurun çocuğun toplam hayatında tanıdığı on beş kişinin dördünün dilsiz olmasını es geçmemesi gerekiyor örneğin.
Okurken en aklı başında bulduğumuz, empati kurup sevdiğimiz, ezilenlerin dostu karakterin başına gelenlerse bize gerçek dünyanın da böyle bir yer olduğunu tüm acımasızlığıyla gösteriyor. Bu çok okuyan ama her çok okuyan gibi hayat hakkında az şey bilen karakter sayesinde Latin Amerika'daki uyuşturucu kartelleri ve politikacıların bitmek bilmeyen oyunlarıyla ilgili bildiklerimiz biraz daha artıyor!
Annesi, arkadaşı olmayan, okula gidemeyen, hatta kartel savaşları ve babasının paranoyası nedeniyle evden çıkamayan Tochtli'yi etrafındaki herkes, yani tüm çalışanlar ve babası elbette sevmekte, ona ne isterse almaktadırlar. Birçok pahalı kolleksiyona, babasının tonlarca peso'ya, dolara ve euro'ya, odalar dolusu silaha sahip olmasına, Meksika'nın en büyük uyuşturucu imparatorlarından birisinin yegâne varisi ve oğlu olmasına rağmen, roman boyunca biliriz ki o gerçek dünyadan izole edilmiş, tanıdığı insan sayısı on beşi geçmeyen (ceset değil) sevgiye aç bir yavrucaktır...
Özellikle romanın doruk noktasını oluşturan Liberyalı cüce suaygırlarının başına gelenler ve Tochtli'nin buna verdiği tepki bir paragrafta anlatılıp geçse de, okurların kitabı kapatıp yaşananları ve acıyı sindirebilmek için bir süre derin soluk alması gerekiyor, tecrübeyle sabittir.
Böylesine acımasız ve vahşi bir ortama doğmuş Tochtli'nin, içinde taşıdığı saflık ve çocuklara özgü iyimserliği unutulmaz bir roman karakteri olmasını sağlamış. Bir roman karakterinin ne denli kalıcı olduğu romanı bitirdikten sonra daha günlerce içimizde yaşamasıyla anlaşılabilir. Bir ayı aşkın süredir beraber yaşadığımız bu küçük oğlan da benim için unutulmaz kahramanlardan biri oldu çıktı. Özellikle geceleri sözlükten, tavşandan şapka çıkarırcasına seçtiği afili sözcükleri ezberleyip sık sık ve doğallıkla cümlelerin içinde kullanması, kitabı okuyan diğer arkadaşlarımla aramızda "dehşetengiz" bir gizli dil oluşturdu. Umalım ki Tochtli'yi tanıyan daha çok okur olsun, tam tersi çok "patetik" olurdu!
Son dönemlerde Latin Amerika edebiyatında Meksika'nın başını çektiği bir altın çağ yaşandığını neyse ki dünya edebiyatını takip eden, kârı sanatın önüne koymayan butik yayınevlerinin iyi çevirileri sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz. İngilizceye çevrilmesiyle uzunca bir süre "en iyiler" listesindeki yerini koruyan Tavşan Deliğinde Fiesta'yla Villalobos'u tanıdık. Yakın zamanlarda yayımlanan Mario Bellatin'in Güzellik Salonu'nu ve Alejandro Zambra'nın Bonzai'sini okuyanlar da görecektir ki Amerika kıtasının güneyinde çok canlı, özgün ve değerli bir edebiyat biçimlenmekte. Yine umalım ki Latin Amerika edebiyatının ustalıklı yapıtlarını yayımlayan ve bir nevi Don Kişot'luk yapan yayınevleri başımızdan eksik olmasın.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Radikal Kitap ekinde 17 Ağustos 2012'de yayımlanmıştır.


Tavşan Deliğinde Fiesta
Juan Pablo Villalobos
Çev: Çiğdem Öztürk
MonoKL Yayınları, 110 s.

Zarafa

Gerçek Bir Yolculuğun Masalı...
"Zarafa'nın öyküsü başlangıcından sonuna dek en tuhaf ve aykırı rastlaşmalarından biridir; Afrika köle ticaretinin Avrupa Aydınlanması ile buluşması kadar karmaşık, Beyaz ve Mavi Nil'in ana ırmağa varmak için yarışması kadar aldatıcı basitliktedir." Michael Allin
Hayatımda bir kere sirke gittim, oldukça da büyüktüm, karnımda çocuğum vardı. Yaşamımdaki en büyük pişmanlıklardan biridir o ortamı, uyuşturulmuş, gözlerinin feri yok olmuş hayvanları görmek. Bir daha gitmeme kararı aldım. Üç sene önce gezme fırsatı bulduğum dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri olan London Zoo hakkında ne düşünmem gerektiğine ise hâlâ karar verebilmiş değildim, bu kitabı okuyuncaya dek! Emir Kusturica'nın Underground filminin başında savaşta bombalanan bir hayvanat bahçesi vardır. Toz duman içinde dolanan filler, çığlık çığlığa bağıran maymunlar, filmin en acı sahnelerinden birini canlandırmaktadırlar. Fransız Devrimi'nde de, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda da, Bosna Hersek Savaşı'nda da hiçbir suçları olmamasına rağmen hayvanlar şiddetin kurbanları olmuşlardı. Tüm bunları bilmek yeterince üzücüyken, bebekken kaçırılıp bambaşka bir coğrafyaya gönderilen zürafanın öyküsünü okumak yaşamım boyunca bir daha hayvanat bahçesine de gitmeme kararı almama neden oldu.
Michael Allin, Zarafa adlı anlatısında Paris'in en büyük doğa bahçelerinden biri olan Jardin des Plantes'a yapılan büyük bir yolculuğu anlatıyor. Bebekken Afrika'nın savanlarında yakalanan, önce Nil nehrinde, sonra Akdeniz'de olmak üzere aylarca gemi yolculuğu yapan, Marsilya'dan Paris'e yürüyerek giden "armağan Zarafa"nın yolculuğu...
Zarafa bir belgesel anlatı. Bir yandan Afrika topraklarında doğmuş yavru bir zürafanın yolculuk hikâyesini okurken bir yandan da arka planda tüm sömürgeci zihniyeti, savaş planlarını, çıkar hesaplarını görüyorsunuz. Yazar, Zarafa adını verdiği zürafanın öyküsünü okurlara aktarmadan önce, armağan ya da ticaret adı altında antik bir uygarlığın elbirliğince nasıl yağmalandığını gözler önüne seriyor. Antik Mısır'ın yüzyıllar boyunca çeşitli ülkeler tarafından nasıl bir talana uğradığının öyküsü de diyebiliriz aslında Zarafa için.
Romalıların İskenderiye Kütüphanesi'ni yakmalarıyla başlayan bu talan, Araplar tarafından yakılan İskenderiye Feneri'yle devam eder. Ama asıl yağma ve hırsızlık Avrupa Aydınlanmasından sonra Napolyon'un Mısır Seferiyle başlayacaktır ki, bugün Avrupa'daki birçok müze bu tarihten sonra kaçırılıp fütursuzca satılan antik eserlerle doludur. Aydınlanmış Avrupa tabii ki sadece arkeolojik kalıntılarla doymayacaktır, Afrika'dan kaçırılan, yollarda telef olan, içleri doldurulup sergilenen filler, hipopotamlar, zürafalar da talanın bir parçasıdır.
Napolyon'un askerlerinin eğittiği Kavalalı Mehmet Ali Paşa anlatının baş karakterlerinden biri sayılabilir çünkü Zarafa'yı Fransızlara hediye etmekteki kararlılık onundu. Mısır Valiliğiyle yetinmeyip Osmanlı'ya başkaldıran Mehmet Ali Paşa, bu değerli ve biricik armağanı Fransa kralı X. Charles'a müttefiki olması için gönderiyordu. Paşa'nın uzmanlık alanı 2 milyona yakın insanın yaşamını karartan köle ticaretiydi, Batı Aydınlanması ve uygarlık tarihi konusunda inatçı bir cehalet sergiliyordu. Bu cehaleti paraya dönüştüren ise başkonsolosu Drovetti'ydi. Bugün 5000 parçayı geçen koleksiyonuyla bilinen Drovetti, köy muhtarlarına kadar uzanan bilgi ağıyla tüm Avrupa'ya yılandan antiloba, papirüsten mumyaya Mısır'la ilgili her şeyi satmaya başlayan kişidir.
Michael Allin, Zarafa'nın yolculuğunu da en başından anlatmaya başlar. Drovetti'nin fikir babası olduğu bu armağan, özenle yolculuk etmelidir. Beslenmesinden, yolculuk tarifine kadar her şey kayıtlıdır ve yazar, ustalıklı bir kurguyla bunları zaman zaman anlatıya dahil etmektedir. Daha önce Osmanlı sultanına gönderilen bir zürafa yolda açlıktan telef olmuştur. Bu nedenle Drovetti ısrarla armağanın yerine ulaşması için gereken düzenlemeleri bildirir, bu emirlerde çıkar hesabı olduğu kadar gören herkesi kendine hayran bırakan Zarafa'nın büyülü etkisi de vardır.
Zarafa yola çıktığında yanında kendisiyle aynı yaşlarda ikinci bir zürafa -ki hasta olan bu hayvan da İngiltere'ye gönderilecek ve 2 yıl sonra ölecektir-, süt annesi inekler, Drovetti'nin yardımcısı Hasan ve bakıcısı Arap Atir vardır. Zürafalar için özel olarak hazırlanan ambarıyla bir gemiye bindirilecek ve önce İskenderiye'den Marsilya'ya gidilecektir. Marsilya'dan Paris'e giderken bu kafileye zoolog Saint-Hilaire de katılacaktır.
Zarafa'nın asıl yolculuğu Marsilya'da başlar çünkü Paris'e nasıl gideceği belli değildir ve kışı orada geçirmesi gerekir. İşte orada geçirdiği aylarda Zarafa tam bir masal kahramanına dönüşür çünkü gören herkes bu uzun boylu hayvana gönlünü kaptırır. Cana yakınlığı, zarif hareketleri, yanındaki atları ve inekleri sahiplenmesiyle tam bir sevecenlik örneğidir. Gerek Marsilya Valisi'nin gerekse Saint-Hilaire'in mektuplarında Zarafa'nın son derece uysal, insan canlısı ve uslu bir zürafa olduğu çok kez tekrarlanır.
Neredeyse bir ev hayvanıymış gibi sahiplenilen ve sevilen Zarafa, anlatı ilerledikçe okura da kendisini sevdiriyor. Bu doğal olmayan yolculuk, bebekken annesinden kopartılması, yalnız kalmak zorunda olması ne kadar trajikse, bu derece sevilip sahiplenilmesi, onu düşünen ve kollayan insanlarla yolculuk etmesi de o kadar sevindirici geliyor okura.
Saint-Hilaire adına yaraşır bir iyilikle, kendi sağlığını bozmayı bile göze alarak Zarafa'yı en uygun şekilde yürüterek Paris'e getirir. Hatta alışık olmadığı iklimde üşümemesi için iki parçalı muflon bir yağmurluk diktirip giydirir Zarafa'ya. Paris'e ulaştıklarında yolculuk boyunca güçlenmiş, uzamış ve insanlara alışmış bir Zarafa vardır artık.
Avrupa'nın dört yüzyıl aradan sonra gördüğü bu dişi zürafa tam on dokuz yıl boyunca Parislilerin sevgilisi olmuş, hatta Balzac onun için bir öykü yazmış, Gustave Flaubert onu görmek için çocukken Paris'e yolculuk yapmıştır. Parisli kadınların saçları zürafa tarzı topuzlarla donatılmış, porselen tabak ve fincanlara Zarafa ve bakıcısı Atir'in figürleri işlenmiş, Fransa'yı tam anlamıyla bir "zürafamanya" sarmıştır. İşte bu sevgi, "En azından," dedirtiyor biz okurlara, "en azından öldürülmemiş, sevilmiş." Ölene kadar bakıcısı Atir'le kalmış Zarafa, Atir iki kat yukarıda hazırlanan yatağına yattığında, Zarafa'nın iri gözlerine bakarak uyumuş.
Bugün doğal tarih müzesi olan La Rochelle'e gidecek olursanız öldükten sonra doldurulmuş Zarafa'yı merdivenlerde size bakarken görebilirsiniz. Ben bu kitabı okuduktan sonra onun sadece hayallerimde yaşamasına izin vermeyi tercih edeceğim sanırım. İri gözleriyle şaşkın, atlarla arkadaşlık kuracak kadar sevecen, yabancıların yanında sütünü içemeyecek kadar utangaç bir kız; Zarafa.
Michael Allin, ince ayrıntılarla oldukça sağlam bir kurgu yaratmış anlatısında. Metne eklenen alıntılar, resimler, haritalar dikkatle seçilmiş. Aslında yazar, Zarafa'nın peri masalına benzeyen ve neyse ki mutlu sonla biten yolculuğunu anlatırken bambaşka bir gerçeğe de değiniyor. Dünyanın ne denli korkunç bir tarihe sahip olduğu ortaya çıkıyor. Görüyoruz ki insan elini değdirdiği her yeri yok ediyor. Günümüzde de devam eden bu talanı durdurmanın tek yolu ise doğayı sevmekten geçiyor. Umalım ki sanat ve edebiyat en azından bu sevgiyi yaşatmaya devam edebilsin. Böylesi anlamlı bir kitabı, yetkin bir çeviriyle yayımlayan Notos Kitap, edebiyatın yaşamdaki rolüne büyük bir katkıda bulunuyor.
Not: Zarafa'nın öyküsü animasyon bir film olarak Fransa'da vizyona girdi. Umarım yakında burada da izleriz.

Banu Yıldıran Genç

Zarafa, Notos Kitap, Ocak 2012, 189 s.
* Bu yazı Radikal Kitap ekinde 30 Mart 2012'de yayımlanmıştır.

15 Şubat 2013 Cuma

Bayan Brodie'nin Baharı


Baharımız bitmeden...
Bir insanın baharı ne zamandır? Ne zaman gelir, ne zaman geçer, baharımız bitene kadar ne yapmalıyız ya da ne yapmamalıyız? Marcia Blaine Okulu'ndan Bayan Jean Brodie bize bunların hepsinin yanıtını yetkince verebilir çünkü o yaşamının baharında ve ne yapması gerektiğini hepimizden iyi biliyor.
'Bayan Jean Brodie'nin Baharı' değerli ve tekrar tekrar okunması gereken bir roman. Özellikle zamanda sıçramalarla başarılı bir biçimde kotarılan kurgusu, feminist, politik ve dinsel eleştiri yöntemleriyle okunmaya açık olması, yazıldığı dönemden bugüne değerinin bilinmesini sağlamış. Kitabın daha çok politik yönünden bahsedilse de bence asıl dikkati çeken unsur 1930'lu yıllarda hâlâ Viktoryen ahlak kurallarıyla yaşamanın ve modern dünyaya adapte olmanın arasında sıkışıp kalmış kafası karışık kadın karakterleri.
“Oğlanlar, Marcia Blaine Okulu'nun kızlarıyla konuşurken bisikletlerinin öteki yanında, gidonları tutarak duruyordu; böylece karşı cinsler arasında koruyucu bir çit oluşuyor, oğlanlara da her an sıvışacakmış havası veriyordu. Kızlar panama şapkalarını çıkartamazdı, çünkü okulun kapısından fazla uzakta değillerdi, şapkasız gezmekse suçtu.”
Bayan Jean Brodie, İskoçya Edinburgh'da Marcia Blaine Okulu'nda bir sınıf öğretmenidir. Etrafına topladığı kızları ise Brodie takımı olarak bilinir. Bu kızları akademik bilgilerdense yaşama dair bilgilerle donatmakta usta olan Bayan Brodie toplama yapma ya da Finlandiya'nın başkenti gibi konuları önemsememekte; etrafındaki kızlara savaşta ölen nişanlısından cilt temizleme yöntemlerine, soylu duruşlu olmanın faydalarından Mussolini'nin İtalya'ya kazandırdıklarına kadar değerli bilgiler vermektedir. Amacı kızlarının Avrupa aydınlanmasına yakışır birer birey, sık sık bahsettiği Botticelli'nin Primavera'sındaki gibi asil ve dikkat çekici birer kadın olmalarıdır.
Onları “kaymağın da kaymağı” yaparak soylu bir yaşam sürmeyi öğreteceğini söyleyen, böylesine aykırı bir öğretmenlerinin olması ilkokuldaki Brodie takımının kendilerini özel ve ayrıcalıklı hissetmesini sağlamıştır, fakat yıllar geçip kızlar büyüdükçe, öğretmenlerinin aşk maceralarına bire bir dahil olmaktan çok da hoşlanmayacaklardır. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı yılları yaklaştıkça ve Bayan Brodie'nin baharı bitmeye yüz tuttukça, öğretmenlerinin içindeki kibar ve soylu ruhun, gittikçe “ari ırk” düşüncesine saplanmaya başlayan, durmaksınız Mussolini ve onun kara gömleklilerine duyduğu hayranlığı anlatan bir faşiste dönüşmesi, kızların gözünden kaçmaz.
Zamanda ileri geri sıçramalarla romanın kurgusunu zorlaştıran ve oldukça usta bir şekilde merak duygusunu yine de tetiklemeyi başaran Muriel Spark, daha ilk bölümlerde Brodie takımının gelecekte kendilerini neler beklediğini bir bir anlatır:
“Mary McGregor yirmi dördüne kadar yaşamasına karşın, Jean Brodie'nin sırlarının diğer öğretmenlerle paylaşılmadığını, aşk öyküsünün yalnızca öğrencilerine anlatıldığını hiçbir zaman kavrayamadı.”
Romanın başından itibaren olayların nasıl sonuçlanacağını biliriz, Bayan Brodie ihanete uğramış, erken emekli edilmiştir ama burada asıl hayranlık uyandıran “neden”lerin yavaş yavaş ve merak uyandıracak bir biçimde -neredeyse bir polisiye roman gibi- kurguya dahil edilmesinde. Bu yüzden, olay örgüsündeki sebep ve sonuçları öğrendikçe, önceleri bir öğretmenin yapmamaması gereken her şeyi yaptığı için, bir despot ve bir faşist olduğu için Bayan Brodie'ye sinir olurken, romanın sonlarına doğru ihanete uğramış, yenilmiş, günlerini kendisine ihanet edeni aramakla geçiren ve erkenden ölecek olan Bayan Brodie'ye neredeyse acırız.
Brodie takımı liseye başladıktan sonra dağılır, öğretmenlerinin onların üst sınıftan biri olmaları için gösterdiği tüm çabası, belki de daha önce bahsettiğim arada kalmışlık nedeniyle, boşa çıkacaktır. Bunun en önemli örneğini romanın kilit noktalarından biri olan Sandy'de görürüz. Geniş bir hayal gücü olan Sandy çocukken romanlar yazmakta, bu romanlarda tam da Bayan Brodie'nin istediği gibi davranmakta ve konuşmaktadır. Oysa büyüdükçe kızların anneleriyle girdiği çekişmeler misali Bayan Brodie'yi hayal kırıklığına uğratmaya çalışacak ve bunu başaracaktır. Psikoloji okuyup, dalında önemli bir kitap yazdıktan sonra, hayatının baharında rahibe olup inzivaya çekilmesi ise, bunun en büyük kanıtıdır. Onunla kitabı hakkında konuşmak isteyen ziyaretçinin “Sizin en büyük etki kaynağınız neydi, Rahibe Helena? Politik miydi kişisel mi? Yoksa Kalvinizm miydi?” sorusuna verdiği yanıt ise geçen yılların ardından Bayan Brodie'nin ona ne kattığını bildiğini imler niteliktedir: “Bayan Jean Brodie diye biri vardı, hayatının baharındaydı.”
'Bayan Jean Brodie'nin Baharı', oldukça önemli bir roman olmasına karşın, yayımlanmasından elli küsur yıl sonra Türkçeye çevrildi. Neyse ki son yıllarda yayıncılığımızın yüz aklarından biri olan Siren Yayınları bu önemli yazarı anımsadı da böyle güzel bir romandan ve kusursuz bir çeviriden mahrum kalmamış olduk.

Banu Yıldıran Genç

Bayan Jean Brodie'nin Baharı
Muriel Spark
çev: Püren Özgören
Siren Yayınları, 149 s.

* Bu yazı Agos Kirk/Kitap ekinin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Ben, Kendim ve Bergen


Gayri resmi tarih
Sanırım hepimiz tarihin ders kitaplarından öğrenilemeyeceği konusunda hemfikiriz. Tarih kitaplarında yazılanlara çocuk yaşta değilse de daha sonra “özellikle inanılmaması gerekenler” diye bakmak gerekiyor. Ben bir okur olarak romanlardan, öykülerden öğrendiğim tarihi her zaman resmi olana tercih ettim. İnsanların yaşadıklarını bilmenin, resmin bütününü görmeye daha fazla yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Ayşe Başak Kaban'ın öykü kitabı Ben, Kendim ve Bergen de 1980'lerden günümüze bir Türkiye panoraması sunuyor biz okurlara; öykülerinde devletin kaybettiği insanlar ve Cumartesi Annelerinin tarihinden tutun da, Kemal Türkler'in öldürülmesine, kadının gördüğü şiddetten, trans cinayetlerine kadar canımızı acıtan, deştikça kanayan tüm yaralar bir bir işlenmiş.
Edebiyat özelinde düşünürsek yazar, yaşamla derdi olan insandır, hesaplaşmasını nasıl yaptığıysa bizi biçeme ve dile götürür. Bazı yazarlar bu hesaplaşmayı daha soyut bir düzlemde yaparken, Ayşe Başak Kaban, olay ve kurguyu ön plana çıkartarak, bunu yaparken de dilden ve biçemden ödün vermeyerek hesaplaşmayı tercih ediyor.
Kaban'ın okuru en başta etkileyen özelliği, seçtiği konuları işlemedeki ustalığı, sağlam gözlemleri ve incelikli ayrıntıları. Duygusal konuları duygu sömürüsü tuzağına düşmeden yazıyor. Duygu sömürüsü tuzağına düşmeden diyorum ama babası öldürülmüş bir kız çocuğunun anımsadıkları üzerine kurulmuş bir öykü olan Kırmızı Pabuçlar'da anlatılanlar ve öykünün temelini oluşturan Kemal Türkler davasının zaman aşımından düşmesi üzerine Nilgün Türkler'in televizyon ekranından söyledikleri, bir zamanlar babasına âşık olan kız çocuklarını yine de ağlatabilir.
Kitabın adını taşıyan ilk öykü Ben, Kendim ve Bergen, doğal diyalogları ve ince mizahıyla dikkat çeken öykülerden. 80'li yıllardan anımsadığımız suratına kezzap atılması sonucu bir gözünü kaybeden ve göz göre göre öldürülen “Acıların Kadını” Bergen ve mutsuz bir evlilik yaşayan kahramanın televizyon karşısındaki muhabbetleri birçok yönüyle tanıdık olabilir:
“'Çevirsene şunu.'
'Neyi çevireyim?'
'Kız, öbür kanala geçsene, orada da var bu yarışmadan!'
'Kanal değiştir de o zaman, çevirsene ne demek, televizyonu mu çevireyim; sağa mı döndüreyim, sola mı döndüreyim?'
'Ay haspam, üniversitede mühendislik yerine Türkçe öğretmenliği okusaymışsın keşke, ne bu be her sözüme kafayı takıyorsun?'”
Okurken gülümsediğimiz bu sözlerin doğallığı, Bergen olsaydı gerçekten böyle konuşabilirdi duygusu, öykülerdeki sıcaklığın kaynağı. Kadınların dilinden, derdinden anlayan bir yazar var karşımızda.
Kadın yazar, kadınlık hâlleri gibi tamlamalardan hoşlanmayanlar çok olsa da ben bir kadın olarak, “Kocamı iki kaşının ortasından vurdum.” cümlesiyle başlayan Kıvrım öyküsünü bir erkeğin, bu derece etkili yazabileceğine inanmıyorum. Çünkü buradaki erkek tipi tüm klişeleriyle zampara, bencil, çıkarcı da olsa onu terk edeceğini anlatıp duran, neredeyse nefretini haykıran kadın kahramanın kocasının “boşanalım” teklifi karşısında aldığı duruş, bir anda değişmesi, “ayrılma benden” diye yalvarması ve aslında kendi acizliğini dışavurması maalesef erkek dünyasının çok da bildiği şeylerden değil. Öğretilmiş çaresizlik özellikle kadınların başına bela olmakta bu dünyada. Ayşe Başak Kaban bu çaresizliği farklı bir biçimde işlemiş.
Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri'nde birincilik alan öykü Garnik ile Şaşik, sadece Türkiye'nin değil dünyanın en büyük sorunlarından biri olan kaçak işçilerle ilgili. İnsan sömürüsünün en kolay yollarından biri olan bu soruna hepimiz bir biçimde dahil oluyoruz. Evimizde çalışan, çocuğumuza, hastamıza, yaşlımıza bakan o insanların geride bıraktıkları yaşamları çok da düşünmemeye çalışıyoruz aslında. Öyküde torun Garnik ve dedesi Şaşik, hep çalışmak zorunda olan babadan ve ev diye yaşadıkları odaya haftada bir gün gelebilen anneden ayrı, masallarla ve fakirlikle dolu bir yaşam sürer. Her şeye rağmen ikisi vardır, birbirine sıkıca tutunup destek almaya çalışırlarken. Ama maalesef ölüm herkesin başında, on dişi altın olan Erivanlı Şaşik'ten Türkiye günlerinin sonunda kala kala üç altın diş kalmıştır, Garnik'in avucunda... İşte ileride bir gün bu öyküyü okuduğunda birileri, diyecekler ki “Türkiye'de Ermenistanlı Ermeniler çok zor koşullarda kaçak olarak çalışmış.” Hiçbir tarih kitabında yazmayacak bir bilgi daha edebiyatla var olacak.
Ben, Kendim ve Bergen'deki bazı öyküler fazlaca geveze olsa da, yazarın kendi söylemek istediklerini öyküye kattığını hissetsek de bazen, karşımızda gelecek vaat eden, iyi bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. İlerki öykülerde, kitaplarda eminim Ayşe Başak Kaban da söylemek istediklerini azaltacak, ilk kitaplardaki “her şeyi ama her şeyi” anlatma isteği yerini daha minimal bir dile bırakacaktır.

Banu Yıldıran Genç

Ayşe Başak Kaban, Ben, Kendim ve Bergen, Ayizi Kitap, 144 s.

* Bu yazı Notos'un Şubat - Mart 2013 sayısında yayımlanmıştır.


Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...