15 Şubat 2013 Cuma

Ben, Kendim ve Bergen


Gayri resmi tarih
Sanırım hepimiz tarihin ders kitaplarından öğrenilemeyeceği konusunda hemfikiriz. Tarih kitaplarında yazılanlara çocuk yaşta değilse de daha sonra “özellikle inanılmaması gerekenler” diye bakmak gerekiyor. Ben bir okur olarak romanlardan, öykülerden öğrendiğim tarihi her zaman resmi olana tercih ettim. İnsanların yaşadıklarını bilmenin, resmin bütününü görmeye daha fazla yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Ayşe Başak Kaban'ın öykü kitabı Ben, Kendim ve Bergen de 1980'lerden günümüze bir Türkiye panoraması sunuyor biz okurlara; öykülerinde devletin kaybettiği insanlar ve Cumartesi Annelerinin tarihinden tutun da, Kemal Türkler'in öldürülmesine, kadının gördüğü şiddetten, trans cinayetlerine kadar canımızı acıtan, deştikça kanayan tüm yaralar bir bir işlenmiş.
Edebiyat özelinde düşünürsek yazar, yaşamla derdi olan insandır, hesaplaşmasını nasıl yaptığıysa bizi biçeme ve dile götürür. Bazı yazarlar bu hesaplaşmayı daha soyut bir düzlemde yaparken, Ayşe Başak Kaban, olay ve kurguyu ön plana çıkartarak, bunu yaparken de dilden ve biçemden ödün vermeyerek hesaplaşmayı tercih ediyor.
Kaban'ın okuru en başta etkileyen özelliği, seçtiği konuları işlemedeki ustalığı, sağlam gözlemleri ve incelikli ayrıntıları. Duygusal konuları duygu sömürüsü tuzağına düşmeden yazıyor. Duygu sömürüsü tuzağına düşmeden diyorum ama babası öldürülmüş bir kız çocuğunun anımsadıkları üzerine kurulmuş bir öykü olan Kırmızı Pabuçlar'da anlatılanlar ve öykünün temelini oluşturan Kemal Türkler davasının zaman aşımından düşmesi üzerine Nilgün Türkler'in televizyon ekranından söyledikleri, bir zamanlar babasına âşık olan kız çocuklarını yine de ağlatabilir.
Kitabın adını taşıyan ilk öykü Ben, Kendim ve Bergen, doğal diyalogları ve ince mizahıyla dikkat çeken öykülerden. 80'li yıllardan anımsadığımız suratına kezzap atılması sonucu bir gözünü kaybeden ve göz göre göre öldürülen “Acıların Kadını” Bergen ve mutsuz bir evlilik yaşayan kahramanın televizyon karşısındaki muhabbetleri birçok yönüyle tanıdık olabilir:
“'Çevirsene şunu.'
'Neyi çevireyim?'
'Kız, öbür kanala geçsene, orada da var bu yarışmadan!'
'Kanal değiştir de o zaman, çevirsene ne demek, televizyonu mu çevireyim; sağa mı döndüreyim, sola mı döndüreyim?'
'Ay haspam, üniversitede mühendislik yerine Türkçe öğretmenliği okusaymışsın keşke, ne bu be her sözüme kafayı takıyorsun?'”
Okurken gülümsediğimiz bu sözlerin doğallığı, Bergen olsaydı gerçekten böyle konuşabilirdi duygusu, öykülerdeki sıcaklığın kaynağı. Kadınların dilinden, derdinden anlayan bir yazar var karşımızda.
Kadın yazar, kadınlık hâlleri gibi tamlamalardan hoşlanmayanlar çok olsa da ben bir kadın olarak, “Kocamı iki kaşının ortasından vurdum.” cümlesiyle başlayan Kıvrım öyküsünü bir erkeğin, bu derece etkili yazabileceğine inanmıyorum. Çünkü buradaki erkek tipi tüm klişeleriyle zampara, bencil, çıkarcı da olsa onu terk edeceğini anlatıp duran, neredeyse nefretini haykıran kadın kahramanın kocasının “boşanalım” teklifi karşısında aldığı duruş, bir anda değişmesi, “ayrılma benden” diye yalvarması ve aslında kendi acizliğini dışavurması maalesef erkek dünyasının çok da bildiği şeylerden değil. Öğretilmiş çaresizlik özellikle kadınların başına bela olmakta bu dünyada. Ayşe Başak Kaban bu çaresizliği farklı bir biçimde işlemiş.
Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri'nde birincilik alan öykü Garnik ile Şaşik, sadece Türkiye'nin değil dünyanın en büyük sorunlarından biri olan kaçak işçilerle ilgili. İnsan sömürüsünün en kolay yollarından biri olan bu soruna hepimiz bir biçimde dahil oluyoruz. Evimizde çalışan, çocuğumuza, hastamıza, yaşlımıza bakan o insanların geride bıraktıkları yaşamları çok da düşünmemeye çalışıyoruz aslında. Öyküde torun Garnik ve dedesi Şaşik, hep çalışmak zorunda olan babadan ve ev diye yaşadıkları odaya haftada bir gün gelebilen anneden ayrı, masallarla ve fakirlikle dolu bir yaşam sürer. Her şeye rağmen ikisi vardır, birbirine sıkıca tutunup destek almaya çalışırlarken. Ama maalesef ölüm herkesin başında, on dişi altın olan Erivanlı Şaşik'ten Türkiye günlerinin sonunda kala kala üç altın diş kalmıştır, Garnik'in avucunda... İşte ileride bir gün bu öyküyü okuduğunda birileri, diyecekler ki “Türkiye'de Ermenistanlı Ermeniler çok zor koşullarda kaçak olarak çalışmış.” Hiçbir tarih kitabında yazmayacak bir bilgi daha edebiyatla var olacak.
Ben, Kendim ve Bergen'deki bazı öyküler fazlaca geveze olsa da, yazarın kendi söylemek istediklerini öyküye kattığını hissetsek de bazen, karşımızda gelecek vaat eden, iyi bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. İlerki öykülerde, kitaplarda eminim Ayşe Başak Kaban da söylemek istediklerini azaltacak, ilk kitaplardaki “her şeyi ama her şeyi” anlatma isteği yerini daha minimal bir dile bırakacaktır.

Banu Yıldıran Genç

Ayşe Başak Kaban, Ben, Kendim ve Bergen, Ayizi Kitap, 144 s.

* Bu yazı Notos'un Şubat - Mart 2013 sayısında yayımlanmıştır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Kırık Segâh

Hem düne hem bugüne ait öyküler... Kâmil Erdem, 2016 yılında ilk öykü kitabı Şu Yağmur Bir Yağsa yayımlandığında dikkatleri çek...