21 Eylül 2017 Perşembe

Meteliksiz Âşıklar

60'lı yıllarda İstanbul'da genç bir Ermeni olmak...
Zaven Biberyan’ın ikinci romanı Meteliksiz Âşıklar Türkçeye ilk kez çevrilerek Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı. İlk romanı Yalnızlar ve son romanı Babam Aşkale’ye Gitmedi arasındaki bu roman da yazarın bütün gözlem ve anlatım ustalığını sergiliyor. Hatta Marc Nichanian’ın sunuşundan öğrendiğimiz kadarıyla senaryo hâline getirdiği ve sansür kurulunun müdahalesiyle filme çekilemeyen Yalnızlar’daki sinematografik unsurlar Meteliksiz Âşıklar’da da fazlasıyla var.
Yine sunuş yazısında Nichanian, Biberyan’ın çilekeşliğinden dem vuruyor ki bunun sebeplerini ise şöyle açıklıyor: “İstanbul’daki Ermeni cemaatince sevilmiyordu elbette. Edebiyatı anlaşılmıyordu, siyasi duruşu da o dönemde (ve bugün bile) İstanbul, Beyrut ve başka yerlerdeki Ermeniler arasında hâkim olan muhafazakâr çevrelerin gözüne sevimli görünmesini hiç mi hiç sağlamıyordu.” Oysa pek çok yazar gibi ölümünden sonra keşfedilen Zaven Biberyan, Ermeni edebiyatının en önemli isimlerinden olabilir.
Biberyan'ın ne Ermenilere ne Türklere yaranabilmesinin nedenlerini romanlarını okurken oldukça iyi bir biçimde anlıyoruz. Hemen hemen bütün romanlarında aile içi geçimsizliği tüm gerçekçiliğiyle gözler önüne sererek o dillere destan aile kutsallığını yıkıyor. Meteliksiz Âşıklar'ın ana karakteri Sur, yaşının da getirdiği isyan duygusuyla orta sınıf bir Ermeni (aslında Türk, Yahudi, Rum, hiç fark etmez) ailesinin nasıl yalanlar, mutsuzluklar, planlar üstüne kurulduğunu gösteriyor okura.
Sur'un isyan duygusunu asıl olarak başlatan şey parasızlıktır, sevgilisi Norma'yla adaya gidebilmek, bir restoranda yemek yiyebilmek lüks olmasa da babasının yeteri kadar para vermemesi, hâlâ öğrenci olması, bir türlü yatıştıramadığı cinsel açlığı üst üste biner ve etrafındakileri üzmek adına elinden geleni ardına koymaz. Oysa geceleri ağlayan yine kendisidir. Sur'un bitmek bilmez sorgulamaları, durmaksızın değişen ruh hâli müthiş bir ustalıkla verilmiş.
Sur, para için babasının paltosunu çalar, satarken kazıklanır, çocukça bir kıskançlıkla Norma'yla arasını bozar, annesini zaten durmaksızın üzer, kardeşlerine bile yakın durmaktan çekinir. Başı yine saçma sapan bir dertten polisle belaya girer, cezayı babasına ödetir, bu kez devlete, yönetenlere, Ermeni olmaya isyan eder. Oysa tüm bu isyan büyümek demektir zaten, Sur gerçekte ölerek annesini üzeceğini düşünen bir çocuktur, büyümeye çalışan bir çocuk: "Şimdi kendisi de yere yığılıverse, her şey çözülürdü. Anasından intikamını ne biçim almış olurdu. Nasıl da ağlayıp sızlanır, dövünürdü Meline, pişman olurdu, hayatının sonuna kadar vicdan azabıyla..."
Roman boyunca mutfaktan dışarı çıkamayan Meline de eve gelip despotluk taslayan Kevork da Sur'un gözünde birer canavar olsalar da Zaven Biberyan yine ustalığını gösterip her ikisinin de kendisini sorguladığı bölümle onlara da derinlik katabiliyor. İlkokul dörtten sonra okumayıp bir çorbacıda çırak olarak çalışmaya başlayan Kevork'un şimdi dükkân sahibi olması, cemaat işleriyle ilgilenmesi kendi gözünde müthiş bir başarı öyküsüdür, oysa evinde saygı görmüyor, çocuklarıyla iletişim kuramıyordur. Meline ise namusu için yaşamış, görücü usulü evlenmiştir, bunca yıllık yaşamında zaman zaman dalıp "Acaba hiç mutlu oldum mu?" diye düşünmesi bile yeterince acıklıdır aslında.
Evde sürekli yaşanan kavgaya herkes alışmıştır. Bu kavgalar üç kardeşin anne babalarıyla dalga geçmesi, küçümsemesi yüzünden çıkar bazen. Bazense cemaati eleştirip Ermeni gazetelerinin sıkıcılığından dem vururlar, Kevork'un asıl dayanamadığı böyle kutsal şeylerin eleştirilmesidir. Romanda yer yer 6-7 Eylül'den bahsediliyor, Kevork saldırının asıl faili Adnan Menderes'e laf söyletmeyerek ortayolcu bir tutum takınıyor ki bu tutumu, hep güçlünün yanında oluşu çocuklarını en çok rahatsız eden tarafıdır. Bu eleştirileri Kevork nezdinde muhafazakâr, sağcı Ermenilere getiren Zaven Biberyan'ın pek de sevilmemesi şaşırtıcı değil aslında.
Tüm bunların dışında Biberyan, 60'lı yıllara dair gerçekçi bir Türkiye panoraması sunuyor bize. Burgaz'ın Büyükada'nın güzelliğini bazen bir resim gibi çizerken en güzel ânlara dadanan röntgenciler bu toplumun sapıklığının yeni bir şey olmadığını yine ispatlıyor. Yine Sur'un, Norma'nın büyüdüğü yerleri görme hevesiyle Fenerbahçe'ye, Dalyan'a gittiği bölümlerdeki inşaat manzaraları, kamyonlardan, çamurdan, hafriyattan bahsedilmesi de bugünü aratmayacak nitelikte. Maalesef buralarda değişen hiçbir şey yok.
Sur'un ütopyasını anlattığı satırlar belki de Zaven Biberyan'ın istediği dünyanın en çıplak anlatımı: "Bir yerde, bir ülkede, devlet olmasa, hükümet olmasa, yönetim olmasa, kanun, polis, yasak olmasa, kimse kimseyi ezmese, başkalarına zarar vermedikçe herkes her istediğini yapabilse."
Meteliksiz Âşıklar'ın üzerinden yıllar geçmişken hâlâ "keşke" diyoruz, "keşke".

Banu Yıldıran Genç

Meteliksiz Âşıklar
Zaven Biberyan
Çev: Natali Bağdat

Aras Yayıncılık, 2017, 216 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Eylül 2017 sayısında yayımlanmıştır.

17 Eylül 2017 Pazar

Plajdan kitaplar

Plajdan kitap manzaraları...
Yazın sahilde, hatta şezlongun tam üstünde yazmayı düşündüğüm bu yazı birtakım sağlık problemleri, sonrasında kafanın dağınıklığı gibi nedenlerle ertelendi durdu.
Şimdi İstanbul’a dönmüş, iki ay aradan sonra işe başlamışken, geriye dönük olarak aldığım notları, bu yaz Kuzey Ege’de bir kamping alanında neler okunduğunu küçük yorumlarla sizlere aktarmak istiyorum.
Öncelikle kadın okurların favorisi Fi’den bahsetmek isterim. Azra Kohen'in bu kitaplarını bir zamanlar Ayşe Arman röportajından öğrenmiştim, bu sene dizi uyarlamasıyla birlikte önce öğrencilerin, sonra sahilde kadınların elinde gördüm diyebilirim. Devam kitapları olan Pi ve Çi ise görünürde yok, sanırım onların da dizileri çekilince sıraları gelecek. Kitapların ne anlattığını sorduğum birkaç kişi popüler birçok kitaptan daha iyi olduğunu, sıradan bir bestseller olmadığını söyledi ama ben okumadığım ve açıkçası okumayacağım için bu yorumlara bir katkı yapamayacağım.
Diğer bestseller’ımız kız öğrencilerimin de gözdesi olan Jojo Moyes’ler... Derste yalvar yakar izlettikleri bir filmden biliyorum Moyes’i. Senden Önce Ben romanının uyarlamasını her ne kadar sıradan bulduysam da filmin sonunda sınıfça göz yaşlarımızı kuruluyorduk. Edebiyatın en eskimez konusu aşk, hele de imkânsızsa... Sanırım Jojo Moyes de bunu ustaca kullanarak 7’den 70’e çoğu kadının gönlünde taht kurmuş, şezlongların üstünde havlu ve güneş yağı arasında yerini çoktan almış.
Moyes kadar olmasa da Sarah Jio da sık rastlanılan yazarlardan. Jio’nun kitap kapakları da kitap adları da biraz daha klasikmiş havası veriyor, izlediğim Jojo Moyes filminden yola çıkarak onun romanlarında İngiliz mizahının eksik olmadığını söyleyebilirim sanki. Sarah Jio belki bu yüzden plajın biraz daha orta yaşlılarına hitap ediyor.
Tamamen gözlemci olarak yazdığım bu isimler hakkında çok bir şey bilmemek, okumamış olmak oldukça rahatsız edici aslında. Ama bu kısa yaşamda okunacak kitabın bu denli çok olması, okunacaklar listesinin hiç ama hiç azalmaması vaktimi en iyi biçimde değerlendirmeyi öğretti bana. Eskiden sıkılsam da zorlaya zorlaya bitirirdim elime aldığım kitabı. Son beş yıldır bunu da bıraktım, olmuyor mu, olmasın, sırada çok var, diye düşünüyorum. Okurluğumun popülariteye en yaklaştığı yer polisiyeler ki onlarda da gittikçe daha seçici oluyorum. Buna rağmen kim ne okuyor diye bakmayı, sormayı çok seviyorum. Belki de gündemi, moda olanı bilmek gerektiğini düşündüğüm için, çünkü öğrenciler sevdikleri yazarın ismini, wattpad’in ne olduğunu bildiğinizde çok seviniyorlar. 
Genelde kadınların okuduğu kitaplardan bahsettiğimi fark etmişsinizdir çünkü çok net bir biçimde söyleyebilirim ki Türkiye’de kadınlar daha çok okuyor. Erkeklerin ellerindeki kitaplar çoğunlukla dokunulmadan, telefon, bira ve uyku mesaisiyle geçen bir plaj gününün ardından şezlongdan çantaya transfer oluyor. Bu kitaplar ise genellikle gazetecilerin yazdığı araştırma kitapları, ayrı bir bestseller türü olarak ele alırsak, Soner Yalçın kesinlikle bir numara. Sonrasında kampingimiz İzmir’e yakın olduğu için olsa gerek Yılmaz Özdil ve Bekir Coşkun’a rastlanıyor sık sık. Mirgün Cabas’ın 2001’i hızlı bir biçimde popülerleşti, üç beş kişide gördüm. Ahmet Şık okuyan bir kişiye rastladım, ona da utanmasam sarılacaktım. 
Türk edebiyatının şaşmaz bir birincisi var plajlarda: Zülfü Livaneli. Her sene eski kitapları olsun yeni kitapları olsun, kesinlikle çok okunuyor. Sonraki sırada Ayşe Kulin var. Hatta komşularım kitaplarını kendi aralarında döndürerek okudular bu yaz, bir seride sırayı bozan olmuş da, bana da uzun uzun hangisi önce hangisi sonra okunacak anlattılar. Nazan Bekiroğlu yine her yaz rastladığım isimlerden, öğrencilerim de çok severek okurlar Bekiroğlu’nu. 
Bu yaz neye rastlamadın derseniz, çok şaşırtıcı bir yanıtım olacak: Elif Şafak’a! Aşk’ın, İskender’in yayımlandığı yıllarda istisnasız en çok okunan o olmuştu. Artık “Elif Şafak okudun mu? Aşk’ı nasıl buldun? Ben çok etkilendim. Biliyor musun, biz de Mevlana soyundanmışız.” diyaloglarından bıkıp usanmıştım, bu yaz hiç Elif Şafak sorusuna muhatap olmadığım için ayrıca mutluyum. Sadece bir kişide İskender’i gördüm, onu da kapağı değiştiği için zor fark ettim. Belli ki yabancı bir kitabın kapağından bayağı “esinlenilen” eski kapağı değiştirmeye karar vermiş yayınevi.
Evet, bu yaz benim plaj gözlemlerim bunlardı. Tabii ki bestseller dışında klasikleri, modern klasikleri, çağdaş yerli, yabancı yazarları okuyanlar da vardı ama genelleme yapamayacak kadar az olduğu için bu yazı da kitap eklerinin çok satanlar listesine benzesin varsın... Sabahattin Ali’lerin, Stefan Zweig’ların listelere girdiği bugünleri de gördük, sıra çok okunmalarına, bizim de bunu yazmamıza gelsin.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.


Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...