22 Haziran 2015 Pazartesi

Temmuz Çocukları

                                 Vicdanlardaki sızı...
Temmuz Çocukları bir ilk roman. Daha önce iki öykü kitabı yayımlanan Menekşe Toprak, bu kez ustalıklı bir kurgu ve iç içe geçmiş yaşamlarla roman türüne yönelmiş.
Almanya, göçmenler, fabrikalar, çekilen sıkıntılar; tanıdığımız, bildiğimiz konular aslında. Özellikle Türk sinemasında bir dönem çekilen filmlerde bu tema yer alır, izleyici de, mutlaka tanıdığı birileri Almanya'da olduğundan, merakla izlerdi.
Edebiyatta ise önce Fakir Baykurt'la tanıdık oraları, daha sonra başka bir kuşak geldi, Almanca yazan bu nedenle Alman Edebiyatına dahil olan ama Türklerden bahseden yazarlar; Renan Demirkan, Feridun Zaimoğlu, bu yazarların bazıları...
Menekşe Toprak, romanın ana karakterlerinden biri olan Aysu gibi, Türkiye'de doğmuş, sonra Almanya'da okumuş, lise yıllarında tekrar Türkiye'ye dönüp üniversiteye burada devam etmiş. Romanın adı, Toprak'ın Almanya'yı anlatan yazarlardan farkını imliyor. Temmuz Çocukları, bu ayda doğan çocukları değil, anası babası Almanya'ya çalışmaya gitmiş ve geride bırakılmış çocukların temmuzdaki yıllık izin sırasında onlarla hasret gidermesini anlatmakta. Menekşe Toprak romanında hem buradan, geride bırakılmış çocuklardan; hem oradan, çocuklarından ayrılıp ölesiye çalışan ana babalardan söz ediyor. Bu bakımdan roman, en azından benim okuduğum Almanya temalı kitaplardan ayrılıyor, daha önce geride kalanların yaşadıklarını öğrenmeye pek de fırsatımız olmamıştı.
Roman iki ana başlıktan oluşuyor: Paralel Hayatlar ve Ölüm ve Cennet. İlk bölümde üç koldan ilerleyen romanın eksenini 1990'lardaki Ankara oluşturuyor. Aysu, İç Anadolu'nun bir köyünde doğmuş, ablası tarafından büyütülmüş genç bir kadındır. İlkokul yıllarında anne ve babasının yanına gittiği Almanya'dan lisede dönmüş, Ankara'da ağbisi ve teyzesiyle yaşamaya başlamıştır. Çocuk yaşlarında çektiği ana babasızlık, ergenlik döneminde Almanya'da yaşadığı yabancılık ve genç kızlığında hiç bilmediği bir şehirde yaşadığı yalnızlık, Aysu'nun yaşamında, içe kapanık ve sıkılgan olmasında büyük rol oynamıştır. Duygularını döktüğü satırlar, yaşamının önemli kesitlerini anlattığı öykülere dönüşmektedir. Bu öyküler romanın kurgusunda bazen bölümleri birleştirici bazen de detayları aydınlatıcı bir öneme sahip. Aysu'nun yeni ayrıldığı sevgilisini unutma çabaları, yeni birileriyle tanışma heyecanının sürdüğü yirmi dört saatlik bir zaman dilimi, romanın ilk bölümünün Türkiye kısmını oluşturmakta.
 Romanın Almanya kısmında, yine 31 Aralık'tan 1 Ocak sabahına kadar sürecek olan yirmi dört saatlik zaman diliminde, hem Aysu'nun anne ve babasının yılbaşı yalnızlıkları, hem de sonraları aile için önemi ortaya çıkacak olan Klaus'un korkaklığı anlatılmakta.
Almanya'da yaşayan birinci kuşak Türkler, Aysu'nun anne ve babası Şükriye Hanım'la Sabri Bey'dir. Yıllarca fabrikada çalışıp emekli olmuş, zamanında çocuklarını arkalarında bırakarak hasret çekmiş, bir de üstüne herkesin bir tarafa çekip gitmesiyle yalnız kalmışlardır. Kendilerini anne-baba hissettiren tek çocukları Aziz'dir, Aziz Almanya'da doğup büyümüş, Almanlarla arkadaş olabilmiş ve iş hayatına atılmış üçüncü kuşak Türkleri temsil etmekte.
Yabancılarla iş dışında görüşmemiş, Türkiye'de yaşar gibi yaşayan birinci kuşak ve özgüveni daha gelişmiş üçüncü kuşak arasında ise romanda Süheyla'nın temsil ettiği üzere bir ikinci kuşak var. Aysu'yu büyüten abla Süheyla, kırılganlığı, mutsuzluğu ve depresyonuyla ailenin zayıf halkası. Sabri Bey'in yıllarca çektiği vicdan azabına kurban olarak istemediği biriyle evlendirilir, genç kızlık yaşlarında Almanya'ya götürülür, uyum sağlayamaz, boşanır, bir Alman'a âşık olur, apar topar yeniden evlendirilir, yıllar süren ilaç tedavileri de böylelikle başlar.
Süheyla, ilk bölümün geçtiği yirmi dört saatlik bölümün çatısını oluşturuyor, buna rağmen hep annesinin, babasının ya da Aysu'nun iç sesinden dinlediğimiz bir Süheyla var. Aslında o kimdir, ne ister, sessiz telefonlar ne demektir, bilemiyoruz. Yazar, doğru bir kararla romanın asıl kahramanını okura bırakmış.
Almanya'daki diğer karakter Klaus, yıllar önce Süheyla'yla gizli bir ilişki yaşamış bir Alman. Süheyla'nın aşkına karşılık, bu ilişki onun için sadece bir kaçamak olduğundan, işlerin ciddiye bineceğini anladığı an çözümü kaçmakta bulur. Bu kaçışın nelere yol açtığından hiç haberi olmamış, haberi olsa da konforundan ve ailesinden vazgeçmeyecek kadar bencil biridir Klaus. 68'in etkin öğrencilerinden biri olmasına karşın, hayata, gidişata kendini kaptırmış, geçmişi hakkında pek de düşünmemeye çalışan korkak biri olarak çizilen Klaus, romanın en etkisiz karakterlerinden biri. Türkler hakkında doğru düzgün hiç düşünmemiş, Süheyla'yla ilişkisi varken bile onları tanımaya korkmuş, "ülkedeki yabancılar" olarak görmüş biri. Yılbaşı için kendisini arayan gizemli Türk'ü ararken, Süheyla hakkında bilinmeyenleri aydınlatmakta.
Bu üç kol romanın ilk bölümünde birleşmiyor, her bölümde her biri ayrı şeyler düşünüyorlar, yaşıyorlar. Yeni yılın ilk gününde yaşananlara dek...
İkinci bölüm Ölüm ve Cennet, iki yıl sonrasını anlatmakta, Aysu, Aziz, Sabri Bey ve Şükriye Hanım, hayatındaki değişiklikleri, romanın gizli kahramanı Süheyla'ya borçlular. Bu borçla vicdanları temize çıkacak mı, yoksa azapları daha da mı büyüyecek, sanırım kitabın bana bıraktığı en büyük soru bu oldu.
Menekşe Toprak oldukça başarılı bir kurguyla ilerletmekte romanı. Göçmenlik, yabancılık, mezhep farklılığı gibi birçok sorunu işlemesine karşın, bu soranlar karakterlerin derinliğini oluşturduğundan, okuyucuyu rahatsız etmemekte. Açılmayan telefonlar, kabuslarda görülen kopmuş el gibi detayları neredeyse sinematografik bir biçimde, okuyuda merak unsuru uyandıracak ve daha sonra bu merakı usulca tatmin edecek bir sistemle vermekte.
Tüm karakterlerin gün gelip de yalnız kendilerini düşünmeye başlamış olmaları, dışardan bakıldığında mutlu aile denilen kavramın aslında ne kadar sahte ve içi boş olduğunu da gösteriyor. Süheyla'yı düşündüklerinde her karakterin içini bir an için burkan vicdan azabı, ikinci dakikada yerini "aman ne gelirdi elimizden" gibi bir boşvermişliğe bırakıyor, üçüncü dakikada ise hızla akan yaşamın çekiciliği üstün geliyor, o sızı unutuluveriyor. Yeni yılın sabahında düğümün çözülmesini sağlayacak olan adım, Aziz'in uzun zamandır görmediği Süheyla'dan borç istemeye niyetlenmesi. Menekşe Toprak, sadece bu ironiyle bile modern, yalnız ve bencil bireyleri oldukça etkili bir biçimde betimliyor.

Banu Yıldıran Genç


Menekşe Toprak, Temmuz Çocukları
* Bu yazı Notos'un 28. sayısında yayımlanmıştır.

19 Haziran 2015 Cuma

C

Hayatın temel bileşeni olarak: C
Çağdaş İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından birinin romanı kısa bir süre önce Notos Kitap tarafından yayımlandı. Tom McCarthy Londra'da yaşayan, hemen hemen yazdığı her şeyle ses getirmiş, edebiyat dünyasıyla yakından ilgili, genel sekreteri olduğu INS aracılığıyla manifestolar, yazmış, sergiler açmış çok yönlü bir sanatçı. 2010 yılında Man Booker ve Walter Scott ödüllerinin adayı olan C ise en önemli romanlarından biri.
Zadie Smith, Joyce Carol Oates gibi yazarların övgüyle söz ettikleri Tom McCarthy'nin niye büyük bir yazar olduğunu C'yi ancak iki kez okuyarak anlayabileceğimizi düşünüyorum. C adıyla bile tam olarak neyi kastettiğini merak edeceğiniz, romanı okudukça bu soruya bir sürü cevap bulabileceğiniz ve içinden kendinize en yakın olanı seçebileceğiniz bir kitap.
Bu romanı öncelikle bireyin olgunlaşıp toplumla uyum sağlamasının anlatıldığı bir bildungsroman olarak okuyabiliriz. Bir bildungsroman olarak C, Serge Carrefax'ın 1898'de başlayıp 1922'de sona eren yaşamını anlatır. Telgrafla doğuma çağrılan doktorun labirent gibi bahçelerden geçerek Serge'i doğurtmasıyla başlar roman. Serge aynı David Copperfield gibi kafasının etrafında cenin zarıyla doğar, ki böyle doğanların şanslı olduğu söylenmektedir. Doktor bunu söyler ama romanın başında yazarın verdiği izlenim Serge'in çok da şanslı bir aileye doğmadığıdır.
Baba Simeon Carrefax o çağın en büyük yeniliği telgraflar, sinyaller, bakır tellerle haberleşmeyle ilgilenmekte, evi aynı zamanda köyün sağır-dilsiz okulu ve orada öğretmenlik yapmakta. Kendisi de konuşmayı öğrenmiş bir sağır olan anne Carrefax, aile işi olan ipek böcekçiliğini devam ettirmektedir. Mrs. Carrefax Viktorya dönemi İngiltere'sinde alışık olduğumuz üzere ilgisiz bir annedir. Serge ve ablası Sophie neredeyse hizmetçilerin ilgisi ve sevgisiyle büyürler.
Gençlik çağına geldiklerinde Serge, babasının yolunda usta bir sinyalci olma yolunda ilerlerken, ailenin dahisi abla Sophie doğa bilimleri üzerine çalışmayı tercih eder. Sophie'nin tam olarak anlaşılamayan bir buhran sonucu intihar etmesi Serge'in yaşamının dönüm noktalarından biri olur çünkü onun hayatla tam olarak kuramadığı bağı, insanlarla kuramadığı iletişimi Sophie sağlamıştır. Bir iki yıl sonra çektiği sindirim sistemi problemleri nedeniyle Klodebrǎdy kasabasındaki bir kaplıca oteline gider, oradaki babacan doktorun da yardımıyla çektiği ağrıların aslında “mela chole”, kara safra ya da bugünkü deyişle “melankoli”den olduğunu anlarız. İçinde bir yerlerde kendini tutmakta, sıkmakta, kasmakta bu da tüm sindirim sistemini sarsmaktadır. Bunun Sophie'nin ölümünden sonra olması, tam anlamıyla iyileşmenin ise ilk cinsel birlikteliğiyle sağlanması ikinci okuma için soru işaretleri oluşturacaktır kafamızda. Bu bölümde hastalığından, bitmek bilmeyen kürlerden aslında içten içe zevk alan bir Serge kalacaktır aklımızda.
İkini bölüm olan Oluk'ta Serge Carrefax Birinci Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde gözlemci olarak çalışıyor, uçağın arkasında oturup bombalanacak yerleri keşfediyor, gerektiğinde ise pilotla haberleşerek hedeflerin bombalanmasını sağlıyor. Genellikle göklerde geçen bu bölümde Carrefax'ın çok da iyi olmadığını düşündüğü -çocukken gözünde annesinin ipeklerinden birinin olduğunu, dünyayı onun ardından izlediğini düşünüyor- görme duyusuyla yapabildiklerini, perspektif duygusu olmadan çizebildiklerini ve savaşın o vahşi ortamında düşmanı öldürme hazzının nasıl da cinsel orgazma denk geldiğini görüyoruz. Savaşın sonunda bir esir kampına düşen Serge'in kurtulması ise cenin zarının gerçekten uğurlu olduğunu anımsatıyor okura.
Romanın üçüncü bölümü Çarpışma adını taşıyor, Serge savaştan sonra mimar olmak üzere Londra'ya gidecek ama savaşta alıştığı kokain ve eroinin peşinde 1920'lerin bohem gece kulüplerinde kaybolacak, dönemin ünlü ispritizmacılarıyla garip deneyimler yaşayacaktır. Kitabın en kolay okunan, en hareketli ve eğlenceli bölümü Çarpışma, Serge'in eroin bağımlılığı yüzünden neredeyse ölümüne yol açacak bölüm aslında. Sivil hayata çok da uyum sağlayamayan, “Ben savaşı sevmiştim.” diyen Serge tam olarak anlaşılamayan bir karakter olarak aklımıza kazınacak.
Son ve en kısa bölüm olan Çağrı'da kahramanımız iyileştiği evinden Mısır'a doğru yola çıkar. Oradan oraya savrulan Serge'in bilinen görevi bu kez Mısır'da telgraf sistemi için doğru yer tespitidir ama aslında ne yapacağını tam olarak kendi de bilemez. İskenderiye'ye, oradan Kahire'ye, son olaraksa Sedment'e yolculuk yapan Serge, yanındaki arkeologların uzun söylevleriyle kendini Antik Mısır'ın, firavunların, Kleopatra'nın eski zaman hikâyelerinin içinde bulur. Görme ve öğrenme hevesiyle dolaştığı mezarlar olgunlaşmasının son demleridir.
Bildungsroman birinci okumayla tamamlanmış durumdadır, genç bir adamın çocukluktan itibaren erişkinliğe yol almasını hep beraber yaşarız. Peki C'yi diğer modern romanlardan ayıran, Tom McCarthy'i Kafka'ya, Joyce'a, Perec'e yaklaştıran nedir? İkinci bir okumayla her şeyin, neredeyse her şeyin simge olabileceği bir dünyada buluruz kendimizi. Okura ip ucu vermeyen anlatımı, Serge'in iç dünyasını anlamamızı mümkün kılmayan soğukluğu ve olaylara dışardan bakışı, duygularından bahsetmeyişi tahminlerle ilerlememizi sağlar.
Tom McCarthy inanılmaz bir araştırmacılıkla o dönemin teknolojisini, modalarını, savaş tekniklerini en ince ayrıntısına kadar sunmuştur bize. 1900'lerin başı her şeyiyle gözlerimizin önündedir fakat ana karakter Serge Carrefax'ı ne kadar tanıtmıştır?
Anne Carrefax ilgisiz kocasının farkında bile olmadığı kadar iyi bir ipek üreticisidir, oysa afyona bağımlı yaşamaktadır, hatta gündüz bile uyuşmuş bir halde gezerken Serge'in çocukken neredeyse ölümüne yol açmıştır. Sağır olması ve dudak okumayla konuşmayı öğrenmesi büyük ihtimalle kocasının eskiden öğretmeni olduğunu imler okuyucuya. Mutlu mudur mutsuz mudur hiçbir zaman bilemediğimiz annesiyle Serge'in kurduğu en içsel ilişki ipek üzerinedir ki kendisini savaşta kurtaracak olan da ipek bir Alman paraşütüdür.
Sophie'nin titreşimlerini onun ölümünden sonra bile hissedebilecek kadar etkilenen Serge'in ablasına olan duygusu konusunda da McCarthy romanın sonuna dek açık bir kapı bırakacaktır. Enseste yakın bu sevgiyi hissetsek bile romanın sonunda Antik Mısır'da yaygın olan kardeş evliliklerinin detaylı anlatımı, Serge'in ateşler içindeki son hezeyanını açıklayabilir okura. Freud'un o dönem yeni ünlenen teorileriyle yaşananlar özdeşlik taşır.
Sophie'nin kendisinden oldukça yaşlı ve babasının arkadaşı olan devletin üst düzey görevlisi hocasıyla girmiş olabileceği, hatta intiharına yol açan ilişki de satır aralarında sezdirilir. Bu ilişkinin ağır geldiği Sophie, Birinci Dünya Savaşı'na giden tüm olayları sayıklayarak canına kıyar. Bu detay 1915 Ermeni soykırımı olarak bir gazete kupüründe belirir gözümünüzün önünde.
Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ına gönderme yaparcasına uzun ve detaylı bir biçimde anlatılan Klodebrǎdy kaplıca macerası Serge'in olgunlaşmasında önemli bir adımdır, bir kadına ilgi duyacak ve Alman kültürüyle tanışacaktır ki bu kültür kısa bir süre sonra düşmanının kültürü olacaktır.
Romanın adı neden C? Tom McCarthy bu harfi sık sık anıyor romanda, Türkçeye tam olarak çevrilememiş olsa da orijinalinde bütün bölümler C harfiyle başlıyor, Carrefax soyadı birkaç kez belirtildiği üzere C'yle yazılıyor ama C'nin sırrı belki de yaşamın ilk formlarının oluştuğu Mısır'da bulunanlarda:
'Peki ne buldun,' diye soruyor Serge.
'Alçı, kireçtaşı, manganez, bakır, kalsit, granit, ametist, kırmızı yeşim taşı -veya daha scientifique bir biçimde ifade etmek gerekirse: Mn, SiO2, Cu, CaCO3, CaSO4, Sortout C: C her yerde.'
'Cem mi dedin,' diye soruyor Serge.
'Harfi diyorum: C harfini.'
'C nedir?'
'Karbonun simgesi: hayatın temel bileşeni.'”
C, okuması hem kolay hem zor, hem keyifli hem zorlayıcı, farklı bir modern roman. Kaya Genç'in yetkin çevirisiyle Tom McCarthy tanışmak için okurlarını bekliyor.

Banu Yıldıran Genç

C
Tom McCarthy, çev: Kaya Genç
Notos Kitap, 443 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır.


4 Haziran 2015 Perşembe

Ölümden Beter Yaşamlar

Dipteki yaşamlar...
Okudukça dertleneceğiniz, dertlendikçe okumaya devam edeceğiniz, bittiğinde yüreğinizdeki taşın ağırlığıyla bir süre hareket edemeyeceğiniz bir kitap yayımlandı yakınlarda, İlker Aksoy'un Ölümden Beter Yaşamlar'ı.
Express ve Roll dergilerinde de yazan İlker Aksoy'un ilk romanı Ölümden Beter Yaşamlar, fakat ustalıklı kurgusu, derin konusu, hiçbir zaman elden bırakmadığı mizahı, farklı farklı anlatım türleriyle göz kırptığı postmodernizmi ve tek bir fazlalık dahi barındırmayan sade diliyle bir ilk romandan çok daha fazlasını sunuyor okura.
Yaşamında tek bir gün bile kaderin yüzüne gülmediği Diler'le sistemde var olmaya çalışan üniversite mezunu Âdem Ziya'nın arkadaşlıklarıdır anlatılan. Bu arkadaşlığın kurulması sancılıdır, Âdem Ziya hayatta akıllı olmayı öğrenmeye çalışmaktadır, yaşadıklarından sonra herkesten her şeyden şüphe duyar ama yine de mayasındaki iyilik kısa sürede ortaya çıkar, kendinden çok daha kötü durumdaki Diler gün gelir en yakın arkadaşı olur. Âdem Ziya'nın dışarıya göstermeye çalıştığı umursamaz, ters tavırlarının değişmesi yazar tarafından öyle incelikli işlenir ki okura önce duvar ördürür sonra da o duvarı cümleleriyle paramparça eder.
Diler'in muhabbetinden kaçmak için çay koymaya gittiğinde evde sadece üç küp şekerin kaldığını özellikle belirtir Âdem, ikisini kendi çayına, birini Diler'in çayına atar. Okur, duvara bir tuğla daha koyar. Oysa Âdem Ziya çayları verirken bir anda iki şekerli olanı Diler'e uzatır. Duvar sallanır. Bu ince ayrıntı aslında son derece insani olanı hatırlatıyor bize, “bencil” olmaya, yaşam karşısında sert olmaya karar vermişken olamamak bu denli basit işte. Romanın sonundaki tiradında Âdem Ziya bunu uzun uzadıya anlatır:
Kürt olsam mesela, dağa falan çıkardım. Ölünce rahmetle anılırdım. Çingene olsam, çalgı çalardım, millet durup durup fotoğrafımı çekerdi. İlkokul terk olsam, mafyaya katılırdım. Akademisyen olsam, gazetelerde, dergilerde insan hakları üzerine yazardım.
Ama ben sıradan, alt orta sınıfa mensup bir adamdım.
Ve bana biçilen görev, oralardan düşmemek, mümkünse de üst orta sınıfa çıkmaktı.”
Âdem Ziya bu amaç için politik ortamları, bir zamanlar komün olarak yaşanan evini bırakır, bir süre kafasını dinler, sonrasında ise köle düzenindeki işine başlar.
Bu arada Âdem Ziya'nın iç sesi, ona akıl veren dış sesler olarak tiyatro formunda belirir romanda. Kendisiyle çeliştiği yerlerde farklı farklı kişiler ona ders verir, “adam” olmasını, gerçekçi olmasını, bu dönemde iyi olmanın mümkün olmadığını söyler. Bu çelişki ve yansıtılış biçimi romanı bir yanıyla Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ına yaklaştırmaktadır.
Romanda karakterler yaşadıklarını birinci kişi ağzından anlatırlar fakat İlker Aksoy bunda da farklı bir biçem denemiştir. Her karakter diğerinin lafını bittiği yerden alır, anlatıcı değişir. Böylelikle Âdem Ziya'nın gözünden bir olayı öğrendiğimizin hemen ardından Diler'in lafı almasıyla onun bu olayı nasıl gördüğünü ve sonrasını öğrenebiliyoruz. Bu farklı biçem sayesinde uzun zaman birbirine güvenemeyen bu iki karakterin her şeyi nasıl farklı yorumladığını da anlayabiliyoruz.
Diler'in hayatını ta en başından, annesinin genç kızlığından başlayarak dinleriz onun anlattığı kısımlarda, Âdem Ziya'nın inanmaya inanmaya dinlediği masalsı ve sevgi dolu bir hikâyedir ana-oğulun hikâyesi. Sevgi ve şanssızlık dolu, birbirine tutunmuş bu iki insanın başına gelenler, her şeyin günbegün kötüye gitmesi, Diler'in ameliyat ve para umudunu bir reality show'a bağlamasına kadar gidecektir. Roman adını bu programdan alır: Ölümden Beter Yaşamlar. Diler bu yaşamları izledikçe kendisinin bile iyi durumda olduğuna inanmaya başlar, programa çıkar da bahtsız yaşamını anlatırsa, seyirci de bu bahtsızlığı beğenip reytingleri yükseltirse ameliyat parası kanal tarafından karşılanacaktır. Bu umudunu da yitirmesi hayatla, gerçeklikle bağını yitirmesine yol açar.
Hangi birine üzüleceğimizi bilemediğimiz karakterler yaratmış İlker Aksoy. Çaresizce debelenen, yaşama tutunmaya çalışan, devrimci dostlarından kazık yedikçe hayaller dünyasına kapılan Diler, gençliğinin tüm enerjisi, umudu tükenmiş, kötülüğe karşı koymaya çalışan ama gücünü kaybeden Âdem Ziya ve bu karakterlerin ardında bir yandan vahşi kapitalizmin tırmanışa geçmesi, bir yandan ekonomiyi çökerten 2001 krizi... Her şeyin bu kadar gerçek ve bu kadar kötü olması alıkoyacak mı bizi okumaktan? Tabii ki hayır, her satırda yediğimiz darbelerle beraber, ağzımızdaki kekre tatla okumaya devam edeceğiz çünkü Diler'in Ölümden Beter Yaşamlar'ı izleyip durması gibi, belki bizim de daha kötüsünü okumaya ihtiyacımız var.

İlker Aksoy'un anlatıcı değiştirdiği bölüm geçişleri, aradaki italikle yazılmış kısımlarda anlattığı farklı ve mutsuz yaşamlar, bu yaşamların arasında kurduğu bağ, tiyatro oyunu formundaki bölümlerin içerdiği kara mizah, Diler'in söylediği türküler, romanın çaktırmadan bizi sürüklediği gerçeküstü ortam... hiçbiri anlatılanların acılığını unutturmuyor fakat anlatımdaki farklılık ve özgünlük bu acılığın üstünü kapatıyor.
Sel Yayıncılık bir kez daha usta işi bir ilk romanla gönlümüzü kazanıyor. İlker Aksoy'un bundan sonra ne yazacağını merakla bekleyeceğiz.

Banu Yıldıran Genç
İlker Aksoy, Ölümden Beter Yaşamlar, Sel Yayıncılık, 317 s.
* Bu yazı Notos'un 52. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...