20 Şubat 2014 Perşembe

Doktor Faustus

Ruhunu şeytana satmış bir ulus...
Faust, Almanya'nın en eski efsanelerinden biri. İlk olarak 1500'lü yıllarda kitap olarak basılmış ve bu tarihten sonra çeşitli dillere çevrilmiş, Avrupa'da yaygınlaşmış. Dünyadaki bütün bilgi ve zevk uğruna ruhunu şeytana satan teolog Doktor Faust'un anlatıldığı bu efsane bugüne kadar onlarca romana, tiyatro oyununa, operaya konu olmuş, çeşitli biçimlerde işlenilmiş.
Bunlardan en çok bilineni tabii ki Goethe'nin Faust'u, bu romanın sonunda Goethe efsanenin orijinaline sadık kalmaz ve kahramanını günahlarından arındırır. Goethe'den yüz elli yıl sonra 20. yüzyılın en büyük Alman edebiyatçılarından sayılan Thomas Mann efsaneyi tekrar ele alır, fakat bu tarih oldukça anlamlıdır çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın hezimeti tüm Almanya'nın sırtındayken efsane farklı bir biçimde ortaya çıkar.
Mann, Goethe'den farklı olarak efsaneye bire bir uyar, anlatıcı Severus Zeitblom ruhunu şeytana satan arkadaşı Adrian Leverkühn'ün ölümünün ardından onun yaşamını anlatmak amacıyla elimizdeki romanı yazmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılan romana başlarken Zeitblom edebiyatçı olmadığını, acemi olduğunu, kusurları olacağını söyler ki her uzun -ve bazen sıkıcı olabilen- bölümün ardından okurun neler hissettiğini bilirmiş gibi “Geriye dönüp bakasım gelmiyor, bir önceki bölümün başına koyduğum numara ile şimdiki arasına kaç sayfa yığdığımı saymaya çekiniyorum.” içerikli cümleler yazar, ki bu tabii ki romanını son derece detaylı bir planla kurgulayan Thomas Mann'ın ustalığıdır.
Zeitblom, anlatısının bir yerinde üç ayrı zamanı anlattığından bahseder, gerçekten de Doktor Faustus romanı üç katmanlıdır. Birinci katman 20. yüzyılın başından itibaren anlatıcı ve Leverkühn'ün çocukluğundan başlayarak 1940'lara kadar sürer. Bu katmanda öncelikle Adrian Leverkühn'ün tipik Alman kentsoylusunu temsil eden ailesini, kişiliğini, almaya karar verdiği ve sonra yarıda bıraktığı teoloji eğitimini öğreniriz, bu bölüm asıl efsaneyle bire bir uyuşur. Teolojiden vazgeçip çocukluğundan beri iç içe olduğu müziğe ağırlık vermeyi kararlaştıran ve Leipzig'e taşınan Adrian'ın başına, şehirdeki ilk gününde garip bir olay gelir ve kendini genelevde bulur. Bu macerası onun genelevde tanıdığı Esmeralda'yla birlikte olup frengi mikrobu kapmasına yol açacaktır ki bilim ve tıbbın geliştiği bir yüzyılda yazılan bu romanda biz aslında “ruhunu şeytana satma” gibi bir olayın olmadığını, yaşanan iniş ve çıkışların frenginin beyni de etkileyen bir türünden kaynaklandığını Zeitblom'un yorumlarından biliriz.
Romanın içinde bir bölüm Adrian'ın günlüğünden oluşmakta ve İtalya'nın küçük bir kasabasında ruhunu şeytana nasıl sattığını histerik bir biçimde anlatmaktadır. Böylelikle yine orijinal efsanede de yer alan süre işlemeye başlar, bu süre yirmi dört yıldır, bu yıllar içinde Leverkühn'ün yaratıcılığı sınır tanımayacak ama öldükten sonra ruhu şeytanın olacaktır.
Romanın ikinci katmanı anlatıcının romanı yazdığı yıllar olan 1940-1945 arasını kapsıyor. Thomas Mann, Zeitblom'ın gözünden bu yılları anlattığı bölümlerde Alman ulusunun yaşadığı değişimi ustalıklı bir biçimde okurun gözü önüne seriyor. Zeitblom, Birinci Dünya Savaşı'nı destekler, hatta o dönem için umutludur ama yaşanan kayıpları ve hemen ardından Almanların değişmeye başlamasını, ince Hümanizm görüşünün ırkçılığa evrilmesini korkuyla izler. Bunlar biraz da Thomas Mann'ın yaşamından izler taşır çünkü yazar da ilk savaşı desteklemiş, sonra pişman olmuştur. Daha romanın başındaki şu satırlar umutsuzluğu okuyucuya imler: “Durup dinlenmeden gelen resmî açıklamalar, Almanların nihai yenilgisinin doğurabileceği sonuçların ne denli ezici olabileceğini hepimizin bilincinin derinliklerin kazımış durumda; öyle ki, dünyada başka hiçbir şey, bizi bundan daha fazla korkutamaz. Yine de, kimilerinin içinde bir suçluluk duygusuyla karışık olmak üzere anlık, kimilerinde ise dürüstçe ve kalıcı biçimde daha büyük bir korku yaratan bir şey var ki, o da Almanların yenilmesi değil, galip gelmesi fikri.”
Sanat eğitimini her şeyden çok önemseyen, çalışkan, birbirine saygılı kentsoylu Almanlar gitmiş, yerine şiddetin toplum iradesi adı altında meşrulaştırıldığı, kan ve soyun öne çıkarıldığı bir toplum gelmiştir. Bu değişimi birinci katmanda tüm detaylarıyla görürüz, 1930'lara yaklaşıldığında anlatıcı ilk kez gelecek günlerin korkunçluğundan dem vurur. Bu korkunç günler kısa bir sürede gelecek, anlatıcının iki oğlu da yeni liderlerinin peşine takılacaklardır.

Romanın üçüncü katmanı biz okurların okuduğu zamanı oluşturuyor ki Türkiyeli okurlar olarak Mann'ın son başyapıtı olan bu eseri okumakta geç kaldığımızı söyleyebiliriz. Romanın zamansızlığı ve evrenselliği yazıldıktan neredeyse yetmiş yol sonra da okusak bizi etkilmeyi başaracak: “Gözleri körleşmiş büyük kitlelerin arasında durumu bilen tek tük kişinin de ağızlarının mühürlü kalması daha da tekinsiz bir şeydi – bana öyle geliyor ki korku, aslında herkesin bildiği hakikati, insanın kendinden bile saklamaya kalkıştığı ya da diğerlerinin korkulu bakışlarından okuduğu halde kendini susmaya mahkûm hissettiği anda tam anlamıyla olgunlaşmış olur.”
Romanda net bir biçimde bahsedilmese de incelikli bir biçimde okura hissettirilen, Faust efsanesinin boş yere kullanılmadığıdır. Thomas Mann o kadar usta bir romancı ki kurduğu katmanlar, anlattığı hikâyeler, gözümünüzün önünde canlanan karakterlerin yanı sıra alegoriyi de ihmal etmiyor. Roman sona yaklaşıp da Zeitblom'un yüreğinde ulusu, vatanı için hissettiği acıyı paylaştıkça okuyucu Faust'un aslında neyi temsil ettiğini de bir anda seziveriyor. Tahmin edilebileceği üzerine aslında güç ve toprak uğruna ruhunu şeytana satan, korkunç şeyler yapan, pişmanlıklarla bocalayan Alman ulusunun ta kendisidir. Şeytanın kimi sembolize ettiğini ise sanırım hepimiz biliyoruz.
Yazar İkinci Dünya Savaşı öncesi ailesiyle kaçtığı Amerika'da, McCarthy döneminde komünist olduğu gerekçesiyle fişlendikten sonra yazdığı bu son romanında öyle bir yapı oluşturmuş ki neredeyse dille müziği inşa etmiş diyebiliriz. Leverkühn'ün besteleri, armonisi uzun uzun anlatılmış, müzikle çok ilgilenmeyen bir okur için bazen sıkıcı olabiliyor ama Mann'ın yakın arkadaşı müzisyen Arnold Schönberg'den esinlenilen bu karakter, devasa bir roman kahramanı oluşturmuş. Eserde metinlerarası ilişkiler oldukça fazla, Dostoyevski'ye, Nietzsche'ye, Marlowe'a açık göndermelerde bulunmuş Thomas Mann. Okuru zorlayan ama bitirdikten sonra bir saray gibi uğraşılmış inşasıyla kendine hayran bırakan bu roman, başyapıt nedir sorusunun yanıtını veriyor. Yetkin dipnotları ve çok uğraşıldığı belli olan başarılı çevirisi için Zehra Kurttekin'i de kutlamak gerekiyor.
Thomas Mann ölmeden hemen önce yazdığı Doktor Faustus'da kaçıp gitmek zorunda kaldığı vatanıyla, ulusuyla, pişmanlıklarıyla hesaplaşmış. Edebiyat, sanat ruhun sağaltılması için en önemli yollardan biri. Bu pişmanlıkları, satır aralarına sızan “gerçek” duyguları okudukça insan, kendi edebiyatı için umutlanıyor. Ne de olsa arkamızda pişman olabilecek birçok şey bırakmışız, bırakmaya devam ediyoruz. Umarım bir gün Türkiye edebiyatında da bu kadar samimi bir hesaplaşmayı, bu kadar ustaca yazılmış bir biçimde okuyabiliriz.

Banu Yıldıran Genç
Thomas Mann, Doktor Faustus, Can Yayınları, 739 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2014 sayısında yayımlanmıştır.

6 Şubat 2014 Perşembe

O Koku

Birbirinin aynası toplumlar
Bu topraklarda yedi yüz yıl hüküm sürmüş Divan edebiyatının asıl kaynakları lise yıllarımızdan da hatırladığımız üzere Arap ve Fars edebiyatı. Sonra nasıl olmuşsa olmuş cumhuriyetin kurulmasıyla beraber yüzümüzü öyle bir dönmüşüz ki Doğu'dan Batı'ya, Arap edebiyatı hakkında, geçirdiği değişimler hakkında hiçbir şey bilmez olmuşuz.
Bugün bile Arap Baharı sayesinde politikasıyla daha çok ilgilenir olduğumuz Mısır'da edebiyat adına Necip Mahfuz dışında sayabileceğimiz kaç isim var? Oysa yüzümüzü çevirdiğimiz Batı'dan çok daha fazla benziyoruz birbirimize; geleneksel edebiyatın yok olması, yeni kavramlar, algıdaki muhafazakârlık her iki ülke edebiyatının da son yüz yılının özeti. Siyasete gelirsek, yıkılan imparatorluklar, krallıklar, bir türlü gelemeyen demokrasi, umutların bağlandığı liderlerin üç beş yıl içinde özlerine dönüp faşizanlaşması gibi benzerliklerden söz edebiliriz.
İşte bu gibi nedenlerle Sunullah İbrahim'in O Koku adlı novellası anlattıklarıyla Türkiyeli okurları bayağı etkileyebilecek nitelikte.

Neredeyse yirmi yıl arayla yazılan iki önsözde Sunullah İbrahim kitabıyla ilgili samimi açıklamalarda bulunuyor, anlatıcının kendisi sanılmasının yaşamı boyunca verdiği rahatsızlıklardan bahsettikten sonra ekliyor: “Çünkü roman, doğru bile söylese, büyük bir yalancıdır!”
Sunullah İbrahim'in yaşamı metni anlamak için önemli, o nedenle kısaca bahsetmek gerekirse; büyük umutlarla iktidara gelen Nasır'ın ayağının tozuyla hapse attırdığı solculardan biridir İbrahim. Beş yıl yattığı hapisten çıktığında aynen novella'sındaki anlatıcı gibi gün batımından doğumuna kadar evde kalması gereken bir kontrol altındadır. Bu koşullarda yazdığı eser, sert ve gerçekçi olur. O Koku yayımlanır yayımlanmaz yasaklanır, birkaç kere sansürlenerek basılır ama orijinal haliyle gün ışığına çıkması yirmi yılı bulur. İşte bu tarihten sonra roman birçok dile çevrilir ve Coetzee'ye “O Koku, Mısır edebiyatında bir mihenk taşıdır.” dedirten süreç başlar.
Sunullah İbrahim yine önsözde o dönem için bir manifesto niteliği taşıyan şu sözleri söyleyerek Arap edebiyatı geleneğini nasıl reddettiğini açıklar:
Sokakları bok götürüyorken, kanalizasyonun pis suları her yeri kaplamışken, herkes pis kokuları kokluyor ve bundan şikâyet ediyorken, niye biz yazdığımız zaman, sadece ve sadece çiçeklerin güzelliğinden ve ne harika koktuklarından söz etmek zorunda kalalım?”
Elli sayfalık bu eser gerek içeriğiyle gerekse anlatım biçimiyle oldukça minimalist sayılır. Anlatıcının hapisten çıktığında gidecek yerinin olmamasının yarattığı sıkıntıyla başlayan öykü, gidecek yer bulamayıp nezarethanede sabahlamasıyla devam ediyor. Okuru çarpan ilk gerçeklik bu gecede anlatılıyor. Tahtakurularıyla dolu nezarette sabahlarken öldürülürcesine dövülen bir deli adamdan başka, üstüne atılan bir battaniyenin altında herkesin gözü önünde sırayla birlikte olunan güzel bir oğlandan bahseder. Bu yaşananlar kimseye garip gelmemekte ve doğal karşılanmaktadır. Anlatıcı da gördüklerini hiçbir yorum katmadan okura aktarır.
Kardeşinin tuttuğu bir eve yerleşir, herkes akşamları sinemaya, gezmeye giderken, anlatıcı güneş batarken koştura koştura eve gider, genellikle tavanı seyrederek, sigara içerek geçirir gecelerini. Yazmak ister yazamaz, okumak ister okuyamaz. Tüm bunlar kısa cümlelerle keskin bir biçimde dile getirilir. Anlatıcının ruhsal durumundan, neler hissettiğinden kesinlikle bahsedilmez. Geri dönüşlerle geçmişe ait bazı anılar canlanır, ilişkilerden bahsedilir ama bu flash-back'ler de keskin bir biçimde sonlandırılır.

Bedensel ayrıntılar o güne kadar alışık olunmayan bir açıklıkta anlatılır, gaz çıkarmak, masturbasyon, meninin yerde bıraktığı iz gibi detaylar kitabın yirmi yıl yasaklanmasındeki başlıca etkenlerdendir.
Nasır'ın baskısı her yerde hissedilmektedir. 12 Eylül Türkiye'sine çok benzer bir biçimde insanlar politika dışında her şeyden konuşmaktadırlar, düğünler, alınacak eşyalar, popüler yıldızlar en önemli konulardır. Bir gün anlatıcı Yemen'den dönen askerlerle dolu bir trenle karşılaşır. Yolcular askerlere bile umursamaz gözlerle, donuk bir biçimde bakarlar. Yollarda üstü örtülü cesetler vardır. Şehirde sürekli kanalizasyonlar taşmakta, bütün şehir kokmakta ama bunun bile lafını doğru düzgün kimse etmememektedir. Bu koku simgesi gerçekten bütün toplumu kaplayan kirlilik mi yoksa anlatıcının burnundan gitmeyen bir koku mu tam anlaşılmaz.
Birçok akraba ziyaret edilir ve onlarla ilgili detaylar anlatılır ki bence Batılı bir okuru kitapla ilgili en çok bu kısım zorlayabilir. Yazar, yardımsever, aile bağları kuvvetli Doğu toplumu mitini yerle bir eder, akrabalar sevgiden çok faydacılık esasıyla hareket ederler, ensest oldukça yaygındır, kadınların tek kurtuluşu evlilik olarak görülür. İslamiyet'te ve Doğu toplumlarında kadının asıl varlık sebebi olarak görülen “analık” sembolü bile romanın sonunda bambaşka bir biçimde ele alınır. Sunullah İbrahim, novella'nın sonunda anlatıcıya sordurduğu “Annem tam olarak ne zaman öldü?” sorusuyla Albert Camus'nün Yabancı'sının ne denli evrensel olduğunu kanıtlıyor belki de.
O Koku'nun savruk bir dili ve anlatımı var, yazarın önsözde de bahsettiği bu savrukluk ve metnin yabancılaştırıcı etkisi Rahmi Er'in çevirisinde başarılı bir biçimde hissettirilmiş. Geçtiğimiz senenin “en iyi çıkış yapan” yayınevlerinden biri olan Jaguar Kitap, seçtiği romanlarla, iyi çevirileri ve çarpıcı kapaklarıyla okurları mutlu etmeye devam ediyor.

Banu Yıldıran Genç
Sunullah İbrahim, O Koku, çev: Rahmi Er, Jaguar Kitap, 79 s.
* Bu yazı Notos'un 44. sayısında yayımlanmıştır.

Deniz Bize İyi Gelecek

Yalnızlıklar ve hastalıklar Özlem Akıncı’nın Deniz Bize İyi Gelecek adlı öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Notos Kitap tarafından y...