13 Aralık 2016 Salı

Hişt Hişt

Büyülü bir öykü: Hişt Hişt
Edebiyatı çok sevmeme rağmen uzak durduğum öğretmenliğe başlamamın üç sebebi vardı. 2001 ekonomik krizi, yakında doğacak çocuğumu öğretmenlik yaparak daha rahat büyütecek olmam ve iki aylık yaz tatilleri.
Öğretmenlikte on beşinci yılıma doğru ilerlerken edebiyattan nefret ettirdiğim öğrenci olmuş mudur, bilmiyorum ama “edebiyatı, kitap okumayı sevdirdiniz” diyen on öğrencim olmuşsa, mutlu olmam için yeterli. Bilindiği üzere memleketimizde edebiyat dersleri tarih dersinden farksız, “milli” eğitim, müfredat, plan program derken farklı ders işlemek de özgün olmak da epey zor.
Liseye yeni başlayan öğrencilere yıllardır okuttuğum kilit metinler var, hem öğrenciyi hem algısını tanıma adına seçtiğim metinler. Bunlardan biri Sait Faik Abasıyanık’ın unutulmaz “Hişt Hişt” öyküsü. Bu sene yine değişen Türk Dili ve Edebiyatı programıyla on yıl önce bozduğunu düzeltmeyi uygun gören bakanlık okullar açıldıktan iki ay kadar sonra ders kitabımızı gönderdi. Ben çocuklara Hişt Hişt öyküsünü dağıtacakken bir de baktım ki ders kitabına dahil edilmiş. Şaşırmadım desem yalan olur.
Konu öyküye gelince geçen hafta Hişt Hişt’i okuduk. Lise birinci sınıfın erkekleri pek fenadır. Çocukluğunu sürdüren, daha ergenliğe bile girmemiş birer canavardır çoğu. Ergenliğe çoktan girmiş kızlar ise olgunlaşmaya ve teneffüslerde yanlarında oturan bıdıklardan kaçıp üst sınıfların katlarında dolaşmaya başlamışlardır. Uzattım belki ama Hişt Hişt’i okuyan çoğu erkek çocuğun tepkisi aynıdır: “Ne anlatıyor ya bu adam?” Kısacası lise bir edebiyat dersinde umudum genellikle kızlardadır.
On dördüncü öğretmenlik yılımda ilk kez “Ne anlatılıyor aslında Hişt Hişt’te?” soruma ömrümce unutamayacağım bir yanıt aldım. Sınıfın “r”leri söyleyemediği için pek de konuşmayı tercih etmeyen sessiz bir kız öğrencisi parmak bile kaldırmadan nefessiz kalarak anlatmaya başladı: “Yaşama sevgisini anlatıyor hocam. Anlatıcı yaşamayı çok seviyor. Baksanıza eşeğin rengini güzel sanıyor, dikenin tadını erik sanıyor. Kötü bir şey duymak istemiyor hocam. Bahçıvan ölen çocuğundan bahsetmek isteyince susturuyor onu. Hişt hişt, yaşama sevinci hocam. O olmayınca olmaz diyor, yaşanmaz diyor. Hocam.”
Cümlesi bitince şaşkınca susan öğrenciyle sanırım biraz bakıştık çünkü ben de hemen bir şey söyleyemedim. Bazen bir çocuğun basit sözleri afili cümlelerden, terimlere boğulmuş edebi metinlerden çok daha etkili olabiliyor. Yaşadığımız an, öyle bir andı.
Bir öyküyle böylesine heyecanlanmak, adını hiç duymadığınız bir yazarı bundan sonra anımsayacak olmak, edebiyat dersinde kazanacağınız en önemli şey zaten. Doğru metnin doğru zamanda doğru okuru bulmasından daha güzel ne olabilir?
Sırf bu yüzden edebiyat dersine ve ders kitaplarına inancım yenilendi. Tabii hiçbir şey mükemmel değil, Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. cümlelerini sansürleyip öykünün altına “kısaltılmıştır” ibaresi ya da kestikleri yere (...) işareti koymamalarına biraz bozuldum ama ben sansürlenmiş bilgisini yine de verdim çocuklara. Elbet merak edip metnin orijinalini bulan olur.
Hişt Hişt öyküsü büyülü bir öykü, bundan yıllar evvel Diyarbakır Merkez Birlik Lisesi öğrencilerinin çıkardığı bir dergiye ad olmuş bir öykü. O dönem birçok köşe yazarının değindiği, gazetelerde haber olmuş bir dergiydi bu. Hatta okul müdürlerimiz bize örnek gösterip tembel olduğumuzu ima ederlerdi. Edebiyat öğretmeni Murat Özyaşar’ın önayak olduğu bu dergi kim bilir kaç öğrenciye edebiyatı, yaşamı, okumayı sevdirdi?
Ödülleriyle, öğrencilerle yaptığı projeleriyle adını duyduğumuz edebiyat öğretmeni, yazar Murat Özyaşar geçtiğimiz aylarda bu kez haksız yere haber oldu gazetelere. Yaşanan zorluklar ne olursa olsun “tutunduğumuz en önemli dal, öğrenciler” diyen öğretmenler için vazgeçmek, pes etmek yoktur. Her yıl eğitim sisteminden daha da şikâyetçi olsak da değil mi ki Hişt Hişt’ten ne anladığını bir solukta sevinçle anlatan öğrencilerimiz var, o bize yeter. Hem Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.” dememiş mi Sait Faik?
Murat Özyaşar geçtiğimiz hafta itibariyle öğrencilerine kavuştu. Oggito’ya yazdığım bu ilk yazı da artık aynı şehirde öğretmenlik yapacağımız Murat Özyaşar’a bir “hoş geldin” armağanı olsun.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Koca Karınlı Kent

Can acıtan bir büyüme hikâyesi...
Suzan Samancı “Neler yaşandığını bilmiyorduk” dediğimiz 90’lardan artık her şeyi bildiğimiz ama hiçbir şey yapamadığımız 2016’lara dek Kürtlerden, yaşananlardan, coğrafyasından, hikâyelerinden, dilinden bahsetmeyi seçmiş bir yazar. Son romanı Koca Karınlı Kent için doğup büyüdüğü topraklardan kopmak zorunda kalan bir ailenin en büyük kızı Havin’in gözünden anlatılan bir kentin, her şeyi yiyip yutan ama yine de doymayan kentin korkunç masalı da diyebiliriz.
Romanı okumaya başladığım andan itibaren Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’üne benzettim, belki her iki romanda da ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanlar büyülü bir biçimde anlatıldığı için. Rüyalar, gerçekle birbirine karışan hayaller, romana hâkim olan kadınların canlı bir dille andıkları geçmiş, okuyanı karamsarlığa sürükleyecek içeriğe bir nebze olsun neşe getiriyor. Eğer babaannenin Türkçe-Kürtçe küfürleri, anneyle didişmeleri, Havin’in genç kız olurken keşfettiği feminizm sayesinde cümle esnafa kafa tutması olmasaydı, mayına basarak parçalanan ve durmaksızın rüyasına giren arkadaşı Cudi’nin elleriyle topladığı ciğerleri, kente göç ettikleri andan beri yaşanan ayrımcılık, büyürken arkadaşlarının birer birer ortadan yok olması kolay kolay okunamazdı.
Okula başlama yaşı gelen bir çocuk düşünün, öğretmenini ilk olarak sınıftaki başka öğrencileri uyarırken hatırlayan bir çocuk... “Şışşt çok ayıp onlar da bir insan.” Sonrasında ellerini kontrol eden bir öğretmen... “Hımmm, elleriniz taşları iyi tanıyor, kalemi değil.” Adını öğrenmeye zahmet bile etmeyen öğretmen... “Ha Kavin Ha Havin, ne fark eder?” Zaten bu çocukla öyle söylenegeldiği gibi kardeş mardeş olunmadığı uğur böceğine söylediği tekerlemeden de ortaya çıkar. Ülkenin batısında yaşayanlar “Uç uç böceğim annen sana terlik pabuç alacak.” gibi masumane şeyler söylerken, Kürt çocukları “Kezê bazde esker hat! (Koş böcek asker geldi)” diye uyarırlar böceği. İşte bu nedenle okulda diğer çocukların yanında olsun, çok okuyup sorguladığı için evde ve mahallede olsun, hep yalnızdır Havin. Ailesiyle mutludur ama her şeyi konuşmak mümkün değildir, bu nedenle Ermeni komşuları Bayzar’a gider sık sık. Bayzar romanda başka bir azınlığı temsil eder ve küçük arkadaşına 1915’ten başlayarak hayat hikâyesini anlatırken bu toprakların bitmeyecek utancını yineler.
Hem göç, hem büyüme, hem de aşk hikâyesi var Koca Karınlı Kent’te. Suzan Samancı duygu sömürüsü yapmadan herhangi bir Kürt’ün hayatında var olabilecek acıları büyülü gerçeklikle anlatıyor. Havin’in bir Newroz sonrası dağa çıkmış amcaları her zorlu günün gecesinde rüyasına girerek ona umut vermeye çalışır. Ninenin her günü onları anarak geçer. Aynı acıyı biraz farklı bir biçimde Havin de yaşayacaktır, her cumartesi öğlen Galatasaray Lisesi’nin önüne gidip kaybolanları anmak, sonrasında derneğe gitmek demektir büyümek onun için. Dernekte tanıyıp sevdiği Cuma da baskıların artması, derneğin kapanmasından sonra birçokları gibi radikal kararı almış, dağa çıkmıştır. Havin’e de ninesi gibi bitmeyecek bir hasret kalır.
Havin’in yalnızlığı kentte kalmaz elbet, ablukalar artıp ailesi mimlenince Giresun’a bir tanıdığın yanına gönderilir. Suzan Samancı Karadeniz coğrafyasını, mevsimlik fındık işçilerini oldukça etkileyici bir biçimde anlatmış. Havin’in yanlarında misafir kaldığı Taha askerlik yaparken Kürt Alevisi Kevê’ye âşık olup evlenmiş, memleketine gelin getirmiştir. Günlük olağan işlere yansımayan fakat en ufak bir gerilimde ortaya çıkan ayrımcılık, şehre birbiri ardına gelen asker cenazeleri, kadınların yaşadığı baskı Havin’in bir birey olarak olgunlaşmasına çok şey katar.
Suzan Samancı romanında sık sık değişmesi gereken feodal ve ataerkil düzene atıfta bulunuyor. Nine her ne kadar romanın en sempatik karakterlerinden olsa da oğlan çocuklarını kızlara tercih eden, anneye kaynanalık yaparak hayatı zehir eden biri. Anne ise kocasına, kaynanasına başkaldıran, kocası hapisteyken çalışıp özgürleşip politikleşen rolüyle Havin için bir idolken ailenin zenginleşmesiyle bu rolünü kaybeder. Yine yazar pek değinilmeyen bir konuyu, Havin’in bir genç kız olduğunu, cinsel ihtiyaçlarını oldukça cesurca ifade etmiş: “...Cuma geliyor aklıma, fındık ağaçlarının gölgesinde bekliyor Cuma, dal gibi bedenine sarılıyor, terli yüzünü avuçluyorum, boynundaki kefiye yere düşüyor, âdemelmasını emiyorum...” Kadınlık rollerinin sürekli gözlemlendiği ve sorgulandığı roman sonuyla ise bizi gülümsetmeyi başarıyor, belki de bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyle, “kızkardeşlik” duygusuyla ve umutla bitiyor.
Suzan Samancı çok iyi bildiği coğrafyayı, göçü, ötekileştirilme duygusunu hayaller, gerçekler, rüyalarla anlatmış, bunu aktarırken hem Kürtçe hem Türkçe argodan, küfürden, yerel dilden olabildiğince yararlanmış. Bir çocuğun genç kızlıktan kadınlığa doğru evrilmesini kadınlarla dolu bir dünyadan anlatmış. Maalesef bu farklı anlatıma ket vuran, okuyucuyu uzaklaştıran bir sorun var ki kitapta, bu yazardan değil yayınevinden kaynaklanıyor. Umarım Ayrıntı Yayınları bir sonraki baskıya daha özenli olur ve neredeyse her sayfada bulunan yazım yanlışlıklarına, düzeltilmemiş anlatım bozukluklarına dikkat eder.

Banu Yıldıran Genç

Koca Karınlı Kent, Suzan Samancı

Ayrıntı Yayınları, Ekim 2016, 160 s.
* Bu yazı Notos'un 61. sayısında yayımlanmıştır.

2 Aralık 2016 Cuma

Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı

Yalın ve hüzünlü bir büyüme hikâyesi
Dünya çapında coğrafyanın edebiyata etkisi gibi bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum, yapılmadıysa da keşke yapılsa diye düşünüyorum çünkü bildiğim şu ki ben her Kuzey Avrupa edebiyatından bir kitap okuduğumda o dile, o biçeme, o sadeliğe hayran oluyorum.
Hayran olduğum şey sadece edebiyatı değil tabii, bu araştırmayı kültür-sanat olarak genişletmek de mümkün. Bugün İskandinav stili denen ve yine sadeliğiyle bilinen bir dekorasyon tarzı, girift cinayetlerden çok toplumu ve psikolojiyi mutlaka suça dahil eden bir polisiye tarzı ve son yıllarda sıkça konuşulduğu üzere yine insana odaklanan bir televizyon dizisi tarzı var. Bizim kültürümüzde alışkın olduğumuz abartı, alegoriler, mecazlar, benzetmelerle dolu edebiyattan, televizyon dizilerinden, altın varaklı dekorasyondan fersah fersah uzak...
Danimarka tam olarak İskandinav ülkesi sayılmasa da edebiyatı oraya bir hayli yakın. Tanıdığımız en ünlü Danimarkalı Andersen'den, Karen Blixen'e, unutulmaz Smilla karakteriyle Peter Høeg'e kadar az buçuk okuduğum bu edebiyat dünyasına şimdi yeni bir yazar eklendi. Helle Helle'nin Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı adlı romanı, Danimarkalı yazarın Türkçeye ilk çevrilişi, bu arada romanın Sadi Tekelioğlu tarafından orijinal dilinden çok başarılı bir biçimde çevrildiğini de belirteyim. Son dönemde çok farklı kitaplar yayımlayan Pinhan Yayıncılık umarım ülkesinde oldukça ünlü olan yazarın diğer romanlarını da yayımlar.
Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı farklı adıyla, güzel bir çiçeğin süslediği sade kapağıyla dikkat çekiyor. Kapaktaki bu sadelik yine anlatılanlarla bağlantılı. Arka kapak yazısında da dendiği üzere "hem her şeyin olduğu hem hiçbir şeyin olmadığı" bir roman bu. Genç bir kızın yaşamındaki hemen hemen iki yıllık bir süreyi anlatan roman ne büyük laflar ediyor, ne iddialar öne sürüyor, ne de duyguları ön plana çıkarıyor ama insanı bam telinden vuran bir büyüme öyküsü anlatıyor.
İki üç sayfalık bölümlerle ilerleyen roman anlatıcının gözünden veriliyor. Kahraman bakış açısı diye bilinen bu açı bizde genellikle duyguları, davranışları sonuna kadar açıklamak için kullanılıyor ki günümüzde birçok eleştirmen modern edebiyatta Tanrısal ya da kahraman bakış açısında böyle kolaycı bir yöntemin kalmadığını, anlatmak yerine sezdirmek gerektiğine değiniyor. İşte bu sorunun ne olduğunu tam olarak bilemeyen ve dünya edebiyatında bu sorun nasıl çözülüyor görmek isteyen varsa bu roman okunabilecek en iyi örneklerden biri bence.
Adını çok sonraları öğreneceğimiz Dorte, başından geçenleri kronolojik bir sırayla anlatır ama gerek bahsedilen evlerden, gerekse karakterlerden bir süre sonra bazen bugünden bazense tam olarak süresini bilemediğimiz bir geçmişten bahsettiğini anlarız. Bu bölümlerin bir sırası yoktur, okuyucu zamanla hiç şaşırmadan Dorte'nin yaşamını takip edebilecek denli yakınlaşır olaya. Geçmişte yaşananlar, bugünde yaşananlar derken Dorte'nin kafa karışıklığı, gönül kırıklığı ve erteledikleri, bir büyüme hikâyesini olanca yalınlığıyla okurun gözlerinin önüne serer.
Helle Helle kahramanının kişiliğini de bize sadece yaşadıklarıyla aktarmayı tercih etmiş. Hepimizin başına gelen abuk durumlar Dorte'nin başına biraz fazlaca geliyor. Telefon etmek için evine uğrayan genç bir çifti kendisinde telefon bulunmadığı için istasyon binasına yönlendirdikten sonra yaşadıkları gibi: "Biraz ileride, elektrik direğinin yanında piknik sepetli genç çift merdivenin yanında durmuş, bana bakıyorlardı, kız el sallamaya başladı. İki elimle yemek paketini tuttuğum için paketi havaya kaldırarak selam vermeye çalıştım. Kız adama bir şey söyledi ve bana doğru gelmeye başladılar. Çok uzaktan bile kolaylıkla görülebilecek, soran bir yüz ifadesi takındım, ikisi birlikte yanıma geldiler: 'Neden zahmet ettin? Ne kadar iyisin,' dedi kız." O gece yemeğini yiyen, yatıya kalan, sabah onunla Kopenhag'a gelen bu çiftle yaşadığı garipliğin üstüne bir de istasyon binasında yaşayanlardan telefon kullandırtma üzerine azar işitir. Yine de Dorte bu garip olayların üstünde çok durmaz, duygularını aktarmaz, yaşar ve geçer.
Ailesinin yanından lisede ve liseyi bitirdikten sonra olmak üzere iki kez taşınmıştır Dorte, ilki kış şartlarında okuluna daha rahat gidebilmek için merkeze, adını aldığı halası Dorte'nin yanına, ikincisi ise iki bebeğe ve bir köpeğe bakıcılık yapmak üzere başka bir şehredir. Her iki yolculukta da ortak olan şey eşyalarını doldurduğu babasından kalan kareli bavuldur. Bu bavula romanda birkaç kez özellikle değiniliyor. Aslında romanda sürekli bir derlenip toplanma hâli var, dağılan eşyaların, alınıp giyilmeyen, başkalarına verilen kıyafetlerin, çöp torbasında biriktirilen kirlilerin oldukça sık bahsi geçiyor. Bunlar yazarın hiçbir şeyi doğrudan anlatmadığı okura kahramanını anlatma yöntemi. Böylelikle Dorte'nin yaşamındaki karışıklığı, dağınıklığı ve toparlanamama halini anlıyoruz ki geç ergen-genç yetişkin arası biriyken hangimiz öyle olmadık ki?
Geçmişteki yaşamın anlatıldığı bölümlerde adım adım Dorte'nin hiçbir sorun yaşamadığı sevgilisi Per'i terk etmesine giden yolu okuruz. Per de ailesi de mükemmel denebilecek denli iyilerdir, oysa Dorte'nin kafası yine karışmıştır ve bu romanın en duygusal bölümünü oluşturur: "'Gel buraya,' dedi Per ve beni kendisine çekti. Ben de başımı onun çıplak omzuna dayayıp ağlamaya devam ettim. 'Bu kadar genç olmamıza dayanamıyorum. Fazla genciz biz.' 'Ne için fazla genciz?' 'Her şey için. Şu yaptığımız şeyler için de fazla genciz. Tek yaptığımız şey bu güzel günlerin sonunun gelmesini beklemek.'"
Daha yirmi yaşına gelmeden düzenli, ailelerle mutlu bir ilişki yaşamak ergen bir bireyin dengesini bozabilir. Çünkü gençlik dediğimiz şey bir yandan da yanlış yapmak, ertelemek ve zaman kaybetmek demektir. Dorte de Per'i terk ettikten sonra yaptığı yanlışlarla bugüne gelen hikâyesini romanın sonuna kadar eşzamanlı bir biçimde aktarır okuyucuya, hiçbir yorumda bulunmadan, hiçbir duygusunu açmadan. Bugünde ise ailesinin evinden dördüncü kez ayrılan Dorte ilk kez kendi başına, kendi evinde oturmakta ve üniversiteye gitmeye hazırlanmaktadır. Roman boyunca Dorte'nin tutulamayan sözlerini okuruz: "Ertesi gün evde kalıp işlerimi toparlamaya karar verdim. Kalkınca omlet yapıp portakal sıkacaktım. Ardından uzun vadede yapacaklarımı tasarlamak, sıraya koymak istiyordum. Elektrik süpürgesiyle ortalığı süpürebilir, kütüphaneye gidip kişisel gelişime faydalı kitaplar ödünç alabilirdim."
Oysa Dorte üniversiteye hiç gitmeyip, aylak aylak gezip giymeyeceği şeyler alacak, sürekli hazır unlu yiyeceklerle beslenecek, gündüz uyuyup gece uyanık kalmaya devam edecek ve bir de üstüne daha önce telefon azarı işittiği komşusunun nişanlısıyla yatmaya başlayacaktır.
Kendi gençliğime çok benzettiğim için mi bilmiyorum, Dorte'yi ve durmaksızın verdiği ve tutamadığı sözleri okumak bu zor günlerimizde bana eskiyi, saflığı ve iyiliği anımsattı. Kendi kendime "İnsan Danimarka'da da Türkiye'de de aynı büyüyormuş." dedim. Sonunda Dorte'yi şimdiki zamanla yazması gereken cümlelerin olduğu yerde, taşınan komşusuna evden ayrılmayı simgeleyen kareli bavulunu vermiş bir biçimde bırakırız. Elbet o kararların gerçekleşeceği, dağınıklığın toparlanacağı günler de gelecek, hayat bu kadar sıkıcıyken büyümek için acele etmeye ne gerek var?

Banu Yıldıran Genç

Bu, şimdiki zaman kipinde yazılmalıydı
Helle Helle
Pinhan Yayıncılık
Kasım 2016, 162 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


10 Kasım 2016 Perşembe

Lotarya


Masumiyetten suça...
Aylak Kitap’ın temmuz ayında yayımladığı Lotarya, Mario Alberto Zambrano’nun ilk romanı. Başarılı bir Amerikalı balet olan Zambrano bu ilk romanıyla birçok dile çevrilmiş, birçok ülkede yayımlanmış bir yazar olarak da anılacak bundan sonra.
Yayıncılık açısından risk taşıyabilecek bir kitap aslında Lotarya. Özellikle bizimki gibi ekonomik açıdan çok da parlak olmayan bu sektörde farklı baskı biçimlerine, farklı tasarımlara pek yer verilmez. Oluşan maliyetle kitabın fiyatı artacak, bu da zaten yıllardır süregelen “kitap çok pahalı” cümlelerine yenilerini ekleyecektir. Aylak Kitap bu riski göze alarak Lotarya’yı orijinal baskısına benzer biçimde yayımlamış. Lotarya tombalanın sayılar yerine resimlerle oynanan versiyonu. Kartlara benzer biçimde yuvarlatılmış kenarları, resimleri, birinci hamur kâğıdıyla bu kitap sanki kart destesiymiş gibi geliyor insana.
Romanda birkaç paragraftan sonra anlatıcının küçük bir çocuk olduğunu anlayabiliyoruz. Zaten çok da ilerlemeden anlatıcı kendini tanıtıyor: “Adım Luz. Luz María Castillo. On bir yaşındayım. Ben daha doğmadan tanıyordun beni, buna eminim ama yine de en başından başlamak istiyorum. Çünkü Senden başka kiminle konuşabilirim ki?” Luz, Meksika’dan göçüp Amerika’da yaşamaya başlamış dört kişilik Castillo ailesinin en küçüğü. Yaşadığı travma sonucu yerleştirildiği rehabilitasyon merkezinde hem kendi yaralarını sarmaya çalışmakta hem de omuzundaki yüklerle baş etmeye çalışmaktadır. Konuşmayı bırakan Luz’un olan biteni en baştan Lotarya kartlarıyla bir deftere yazarak anlatması halası Tencha’nın fikridir. Bu sayede baba José Antonio’nun suçsuzluğunu ispatlamaları mümkündür.
Küçük bir çocuğun gördüğü figürlerle açılan hafızası okuyucuyu adım adım yaşananların merkezine taşır. Zambrano gerilimi ve merak duygusunu romanın sonuna kadar taşımayı başarmış. Luz’un olanca içtenliğiyle Sen diye hitap ederek olanı biteni anlattığı Tanrı, onun veya babasının masumiyetine karar verecek, suçlarını yargılayacaktır. Luz’un her kartta daha da açılan hafızası, geçmişten çekip çıkardığı anlar, çok kısa bir sürede Castillo ailesinin bugün gazetelerin üçüncü sayfasında okuduklarımızdan çok da farklı olmadığını gösterir okuyucuya.
 Elli dört kartın en az yarısı ailede yaşanan şiddet hakkındadır. Bu şiddet çoğu zaman anne ve baba arasında yaşansa da Luz’un bileğinin parçalandığı, ablası Estrella’nın yediği tokatın şiddetiyle birkaç dakika baygın kaldığı anılar da çıkar ortaya yavaş yavaş. Her şeye rağmen bir de sevgi vardır, önceleri anneyle baba arasında varken sonra Luz’la babası arasında kalan sevgi. Luz kendisinin de söylediği gibi babasının kızıdır. Fiziksel ve kişilik olarak babasına benzemesi, babasının onu kayırmasını sağlayacaktır. Luz babasıyla kendisini bir takım gibi hisseder.

Zambrano hep olayları değil bazen sadece duyguları, Luz’un hayallerini, yaşanan komiklikleri, çocuksu korkuları aktarmış kartlarla, bölümler arası bu duygu değişimi romanın daha doğal olmasını sağlamış. Yaşananların trajikliğine de romanda çok fazla değinmeyen Zambrano, duygularla dolu ama duygusal olmayan bir roman yazmış. Luz’un “yıldız” olarak andığı ablası Estrella’ya özlemini anlattığı bölümler kitabın en duygusal bölümleri.
Çocuk denen varlığın ebeveyn olarak kabul ettiği kişilere sınırsız bir sevgiyle bağlanması, onların hep iyi olduğu fikri, ayrılma ya da terk edilme korkusuyla uç şeyler yaşasa da sineye çekme becerisi gerçekten insanı isyan ettirecek boyutta. Her gün okuduğumuz, izlediğimiz, duyduğumuz çocuklara karşı işlenen psikolojik ya da fiziksel suçlar aile denen kurumun aslında ne kadar köhnemiş ve iki yüzlü olduğunu gösteriyor bize. Burada da babanın günbegün dengesini kaybetmesi önce annenin kaçmasına sonrasında ise çocuklarının kaybına yol açacaktır. 
  Romanda derinlemesine anlayamadığımız karakterlerden biri baba çünkü Luz’un anıları bu konuda okura çok da yol gösterememektedir. Bir anıda babanın anneye, çocuklardan birine ya da kendisine şiddet uyguladığını okurken, bir sonraki anıda ailenin ne kadar mutlu, ne kadar sevgi dolu olduğunu okuyabiliyoruz. Luz babasına karşı ne hissetmesi gerektiğini henüz keşfedememiştir. Babanın önce göçmenlik, sonra işsizlik sorunu en sonunda alkoliklik olarak kendini gösteriyor ama bunda bile babasını seven bir çocuk asıl suçluyu başka bir yerde arayacaktır. Şişe kartı şunları anımsatıyor: “Çünkü bütün bunları yapan babam değildi. Bunları şişedeki o adam yapıyordu, Don Pedro. Babamın kafasına ve kanına giriyor, onu başka birine dönüştürene kadar sarsıyordu, bir fırtınanın ortasındaymış ve karşı koymaya kalkarsa esen rüzgâr tekneyi alabora edecekmiş gibi.”

Bir çocuğun anılardan yola çıkarak karşılaştığı kötülükleri tüm masumiyetiyle aktarmasını Lotarya kartları aracılığıyla yaptırmak, Zambrano’nun yazarlığının yaratıcı yönü, bu yönün görsellikle de beslenmesi romanı benzerlerinden ayıran özellik.
Yazının en başında da bahsettiğim gibi gerek yayınevini gerekse yayıma hazırlayan Avi Pardo ve Sertaç Canbolat’ı kutlamak gerekiyor. Çeviride de göze batan herhangi bir sorun yok, yalnız kitabın kapağı ve künyesinde çeviri için iki farklı isim verilmiş. Kitapta maalesef bunun gibi birçok tashih var, umarım ikinci baskıya düzeltilir.

Banu Yıldıran Genç

Lotarya
Mario Alberto Zambrano
Aylak Kitap, Temmuz 2016, 247 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

6 Kasım 2016 Pazar

Gözetleme Kulesi


Tanıdık yaşamlar, tanıdık hikâyeler...
Dışarıdan çok çekici, neşeli, sıcakkanlı, espritüel ve kendine güvenli gözüken narsist erkek, içinde yetersiz, değersiz, sevilmeye layık olmadığını düşünen çaresiz bir küçük çocuk yaşatır. Kendini yere göğe koyamaz, her şeyi başaracağını düşünür, her şeye hakkı vardır, başkaları onun için vardır sanki ve onun bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır. Onlarla işi bittiğinde dönüp yüzlerine bakmaz. Empati yeteneği yoktur. Zeki narsist erkek bütün bunları göstermemeyi başarır. Hatta mütevazi bir erkek izlenimi bile verebilir. Narsist gözükmenin pek hoş olmadığını bilir çünkü. Empati gösterir gibi yapar, dinler gibi yapar, anlayış gösterir gibi yapar. Hatta sever gibi yapar. Terk edilmeye katlanamaz. Kendi terk etmek ister. Ya da herkesi kendine bağımlı kılmaya çalışır.” Psikiyatrist Alper Hasanoğlu narsistik kişilik bozukluğunu özellikle erkekler üzerinden böyle tanımlıyordu bir yazısında, genellikle erkeklerde görüldüğünü de ekleyerek. Bu hastalığın tam tanımı 1980'lere dayanıyor ama Elizabeth Harrower 1966'da yayımlanan ve Metis Yayınlarından geçen ay çıkan romanı Gözetleme Kulesi'nde müthiş bir narsist erkek portresi çizmiş. Edebiyatın hayatın önüne geçtiği durumlardan biriyle daha karşı karşıyayız.
 İyi bir özel okulda öğrenim gören Laura ve Clare'in babalarının ölümüyle başlar roman. Babalarının ani ölümü, hiç birikim yapmaması, okuldakilerin değişen tavırları yer yer Küçük Prenses masalını anımsatıyor. Buradaki en önemli fark kızların annelerinin hayatta olması, yıllarca yatılı okumuş çocuklarını tanımayan, pek de ilgilenmeyen Stella Vaizey roman ilerledikçe yaşamasaydı da pek bir şey değişmeyeceğini gösteriyor okura. Bir doktor ya da opera sanatçısı olmayı hayal eden başarılı Laura bir sekreterlik okuluna, ortaokul yaşındaki Clare ise mahalle okuluna giderek ve evin bütün işlerini yüklenirler. Laura'nın çalışmaya başlamasıyla bu destek maddi boyuta taşınır ve kızlar bir anda koca bir evi çekip çevirmeye başlarlar.
Annelerinin ilgisizliği ve bencilliğinin ilk bölümlerde sıkça vurgulanması kızların içine düştükleri kimsesizlik ve çaresizlik duygusunu perçinliyor. İki kardeş aslında Avrupa'da ya da Amerika'da yaşıyor olsalar başlarının çaresine bakabilecek denli güçlülerdir ama Avustralya'nın taşra kasabası gibi olması, ansızın çıkan 2. Dünya Savaşı ve getirdiği kriz bu çaresizliği günbegün artırır.
Clare ablasına göre daha özgür ruhlu olsa da onun koruması altındadır ve onları terk edip Avrupa'ya gitmeye karar veren annelerinden sonra sığınacak birisine ihtiyaç duyacak kadar küçüktür. Laura'nın iyi eğitimi sebebiyle etrafındaki işçi kızlardan “farklı” olduğunu kısa sürede anlaması iyice içine kapanmasına yol açacak, kazanan ve evi geçindiren kendisi olsa da annesinin başlarında olmasını bir lütuf gibi görecektir. İşte bu şartlar altında hayatına giren ilk erkeğin, kendinden yaşça büyük patronu Felix Shaw'ın evlenme teklifini kabul etmek ona yapılması gerekenmiş gibi görünecektir. Clare küçük yaşına rağmen ablasının hakkında hiçbir şey bilmediği, hiçbir şey hissetmediği bir adamla evlenme kararını sorgular. Felix'in evlenince oturmak üzere aldığı beyaz müstakil ev, ki ev imgesi roman boyunca tekrarlanır, Laura'yı kazanmak için en büyük kozudur.
İyi kalpli, hediyeler alan, durmadan iş kurup büyütüp sonra onu başkalarına neredeyse hibe eden Felix Shaw yazının başındaki teşhisin konacağı ilk insanlardandır. Elizabeth Harrower önce Laura'nın duygularına ağırlık verirken onun gün geçtikçe geçerliliğini kaybeden yargılarının, sindirilmiş kişiliğinin örneklendiği olaylarla ağırlığı yavaşça o evde büyüyüp bir genç kız olan Clare'e kaydırır. Clare yaşananların hem kurbanı hem de tanığıdır. Önceleri bu psikolojik şiddetten korkar, ablasını korumak adına kendisini ezdirirken sonraları harekete geçmek gerektiğini anlar. Asıl kurban Laura için ise durum farklıdır. 
  Beraber yaşadığı kadınları deli gibi çalıştıran, haklarını vermediği gibi durmaksızın aşağılayan, özellikle Laura'nın kişiliğini, romanın başındakini gücünü, özgüvenini, hayallerini yıkıp geçen, istemediği bir şeyi yaparsa o en değerli imgeyi, “ev”i satıveren, kimseyle arkadaş olamayan, sonradan ortaya çıkan alkol sorunuyla psikolojik şiddeti fiziksel şiddete doğru ilerleten bir roman kahramanından yaratmış Elizabeth Harrower. Ve öylesine “gerçek” ki bu kahraman, çoğu zaman yazarın gerçekten gözlemlemese bu karakteri yaratamayacağını düşündüm.
Aylar önce susmaktan başka müdafaa olmadığını, bunun da müdafaa işini görmediğini öğrenmişlerdi. Onları konuşmaya zorlarken Felix'in keyfi son derece yerindeydi, ama cevap vermeye çalışan en küçük bir ses karşısında şiddet uygulama derecesine gelebildiğini görmüşlerdi.”
Böyle bir hayattan çıkış yolu nasıl bulunur? Artık kocasının silik bir gölgesi haline gelen, onun her yaptığına bir bahane, en ufak iyiliğine beslenecek bir umut bulabilen Laura için gelecek nedir? Elizabeth Harrower insan psikolojisini eşsiz bir gözlemle anlatıyor. Romanın kurgusunun başarısı, arka plandaki savaş, ekonomik kriz ve kültür çatışmasıyla kendini iyice belli ediyor.
Metis yayınları bizi yine iyi edebiyatla ve romanın başında bahsedilen dayının sonradan amca olması dışında oldukça düzgün bir çeviriyle buluşturuyor.

Banu Yıldıran Genç

Gözetleme Kulesi
Elizabeth Harrower
çev: Deniz Keskin
Metis Yayınları, Eylül 2016, 248 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Kasım 2016 sayısında yayımlandı.

7 Ekim 2016 Cuma

Belgelerim

Edebiyata inanmak…
Edebiyat  bizi gündemden, dertlerden uzaklaştırıp kendi büyülü dünyasında yaşatıyorsa Latin Amerika edebiyatı o büyülü dünyayı “evim” sanmamı sağlıyor diyebilirim. Yeni kitabını sabırsızlıkla beklediğim Şilili Alejandro Zambra bu kıtanın son yıllardaki en önemli yazarlarından. Zambra tutkum benimle hemen hemen aynı yıllarda, benimkine benzer bir memlekette doğduğu, apolitik bir ailede darbeler ve kayıplarla dolu bir kuşakla büyüdüğü için belki… belki de Alejandro Zambra’yı sevmek için bu benzerliklere gerek yok, uyduruyorum sadece.
Notos Kitap Zambra’nın öykü kitabı Belgelerim’i yine Çiğdem Öztürk çevirisiyle bizlerle buluşturdu. Daha önce romanlarıyla tanıdığımız yazar bilgisayarın “Belgelerim” dosyasında öylece bekleyen metinlere benzetiyor öykülerini. Bazı öykülerde bunun bahsi de geçiyor, yazılıp unutulan, unutulması tercih edilen, zamanını bekleyen öyküler. “Bu belgeyi kapamayı ve sonsuza dek Belgelerim klasörünün içinde tutmayı düşünüyorum. Fakat bunu yayımlayacağım, her ne kadar bitmiş olmasa da yayımlamak istiyorum.”
Zambra’nın romanlarını okuyanlar onun geçmişin izini sürmekte, çocukluktan yola çıkıp bugünlere gelmekte usta olduğunu biliyorlardır, geçmişi didik didik ederken bir jesti bir mimiği anımsayıp onun üzerine sayfalar dolusu yazabilir. Hemen hemen bütün öyküleri geçmişin izlerini taşıyor. Kitabın adıyla aynı adı taşıyan ilk öyküsünde aslında kendi yaşamını gözlerimizin önüne seriyor yazar. Bir röportajında anlattığı büyükannesinin depremde yaşadıkları öyküde aynen tekrarlanıyor. İlk kez 1980 yılında görülen bir bilgisayardan anne baba ve çocukluğa akan anlatı, yine aralarda Pinochet’ye, devrime, dine, cinselliğe değinerek bugünlere geliyor. Öykülerinde de romanlarında olduğu gibi hep bir mizah var Zambra’nın, okuyanı önce gülümseten, sonra komik olanın aslında ne kadar acı olabileceğini de hatırlatan bir mizah. “1988 yılının Mart ayında Ulusal Enstitü’ye girdim. Arkasından eşzamanlı olarak demokrasi ve ergenlik geldi. Ergenlik gerçekti. Demokrasi değil.”
Camilo kitabın en iyi öykülerinden biri ve bunu sonunda bayağı ağladığım için söylemiyorum. Aileye pat diye düşüveren vaftiz oğul, eğlenceli, bilgili Camilo. Anlatıcının geçmişten çekip çıkardığı anıları sayesinde üst üste dizilen bloklar misali gözlerimizin önünde canlanan Camilo. Anlatıcıya kafiyesiz de şiir olabileceğini öğreten, normal olmanın iyi bir şey olmadığını hissettiren, kızlarla ilgili öğüt verirken en absürt deneyimleri yaşatan, bir Latin Amerikalıdan beklenmeyecek denli futbol cahili, şaşkın ama aileden biri olan Camilo’nun öyküsü yine bir şekilde darbeye, Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan babasının üzerinden Pinochet’ye varır. Zambra’nın yine aynı röportajında söylediği gibi: “Şimdiki zamanla ilgili olarak bugün Şili’nin ‘diktatörlük’ sözcüğü anılmadan anlaşılmasının mümkün olmadığını söyleyebilirim.” Camilo’da unutulmaz bir öykü kahramanı yaratan yazar sonda bizi uyarıyor: hikâye böyle bitmemeliydi ama bitiyor. 
Çok İyi Sigara İçerdim, edebiyat tarihinde sigara üzerine yazılmış en iyi metinlerden biri sanırım. Kahramanımız migren yüzünden bırakması gereken sigarayla ilişkisini edebi referanslarla anlattığından öykü neredeyse bir yazarlar resmigeçidi. Üniversite yıllarında Heinrich Böll’ün Palyaço’sunu okurken ne zaman romanın kahramanları sigara yaksa kendisinin de yaktığını söyleyen anlatıcı Böll’ün romanlarını bitirdiğinde iflah olmaz bir tiryakiye dönüşmüştür bile. Sigarayla ilişkisini baştan sona anımsamaya ve anlatmaya çalışırken aslında edebiyatla ilişkisinin de dökümünü yapmaktadır. “Sigara içenler için gerçeğe yakın olan, sigara içmeyenler için edebiyattır. Mesela Julio Ramón Ribeyro’nun muhteşem öyküsü gibi: bir sigara paketini kurtarmak için çaresizce camdan atlayan ya da yıllar sonra, hastalıktan kırılırken sırf kuma gömülü sigaraları, heyecanlı bir köpeciğin yardımıyla, çıkarmak için her gün plaja inen tiryaki. Sigara içmeyenler bu öyküleri anlayamaz. Abartılı bulur, bu öyküleri ıskalarlar. Buna karşılık bir tiryaki onların değerini bilir, hazine gibi saklar.” İşte bu sebeple bu öyküyü okurken dikkat edin, sigara içmeyeni bile başlamaya özendiren bir günaha çağrı metni. Sigara içenler her geçen gün ikinci sınıf vatandaşa dönüşüyorken bir yazar geliyor ve bize diyor ki: “Sigaralar hayatın noktalama işaretleridir. Şimdi ben noktalama işareti olmadan, ritim olmadan yaşıyorum. Hayatım budala bir avangard şiir.”
Zambra’nın öykülerinde darbe ve diktatörlüğün dışında yıkıcı depremler, kötü okullar, kamplaşmış öğretmenler, ensest ilişkiler, tecavüzler var ama tüm bunların yanında masal anlatan büyükanneler, çocuklarının geleceği için susmak zorunda kalan anne-babalar, birbirlerine devrimin ne olduğunu öğreten arkadaşlar da var. Kendimizi evimizde hissetmemiz için şartlar son derece müsait. Belgelerim öyküsünde dini duyguları uçup gittikten sonra bir daha hiç Tanrı’nın varlığıyla ilgilenmediğini söyleyen anlatıcı şunu ekler: “… belki de sonradan içtenlikle, sadakatle ve mutlak şekilde edebiyata inanmaya başladığımdandır.” 
Neyse ki edebiyata inanan yazarlar, onları yayımlayan yayınevleri, yazılanları müthiş bir biçimde çeviren çevirmenler var. Bu sayede şu sallantılı dünyada dengemizi bulabiliyoruz.
Banu Yıldıran Genç

Belgelerim, Alejandro Zambra
çev. Çiğdem Öztürk

Notos Kitap, Temmuz 2016, 210 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ekim 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

4 Ekim 2016 Salı

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?

Roman içinde roman
Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? Ece Erdoğuş'un haziran ayında yayımlanan üçüncü romanı. Kitabın adı okura “tuhaf” bir şey okuyacağı hissini veriyor ve anlatıcı okurun hissiyatını doğrular bir biçimde ilk satırlarda onunla konuşmaya başlıyor. Postmodern tekniklerin kullanıldığı romanda ilk bölümde okura “sen” diye seslenen anlatıcı şöyle başlıyor tuhaf hikâyesine: “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum. İsmi Jaklin. Elinin sana uzandığını hissettiysen onu boşta bırakmamalı ve beni son sayfaya dek dinlemelisin. Üstelik elini uzatması sadece tanışmak için değil -çok sıcakkanlı biri olduğunu söyleyemem-, aynı zamanda aramızda bir anlaşma kurulmak üzere. İçeriğini sırf üçümüzün bileceği bir anlaşma.”
Kitabı alarak anlaşmayı önceden kabul etmiş sayılan okur tabii ki okumaya devam edecek ve Jaklin'le tanışacaktır. Jaklin oldukça garip, hatta dengesiz ve tehlikeli sayılabilecek bir ana karakter. Ece Erdoğuş en başta kahramanının olumsuz özelliklerini sıralayarak aslında cesurca bir hamle yapmış oluyor. Okur roman ilerledikçe, Jaklin'in çektiklerini, acılarını okudukça yaptıklarına ve şiddete meyline hak verir duruma geliyor.
Kadıköy'de bir barda çalışan, Ringo adındaki pek konuşmayan sevgilisiyle yaşayan, birkaç kere akıl hastanesi macerası bulunan Jaklin'in bara gelen Çetin Karaveli adındaki bir yazarı takip etmesiyle “tuhaf olaylar” silsilesi başlıyor diyebiliriz. Yazarın tinerciler tarafından gasp edilmesine şahit olan Jaklin, bu olayın yazarın yalan beyanlarıyla bambaşka ve politik bir yöne çekilmesiyle garip bir plan yapar. Planına göre yazarı kaçırıp onu kendi hikâyesini yazmaya ikna etmeye çalışacaktır. Romanın asıl çatışması da böylelikle başlar. Burada Çetin Karaveli'nin oldukça vasat bir yazar olmasının, Jaklin'in anlatacak olağanüstü bir yaşamı olmamasının pek de önemi yok aslında. Jaklin yalnız, hatta tanıyabileceğiniz en yalnız insanlardan biri, yaşamının sadece yazılırsa bir anlam ifade edebileceği gibi bir düşüncesi var, çıkan en uygun fırsatta da yalnızlığını ve yaşamını yazarın önüne sermekte.
Adına ayrı bir bölüm olan Çetin Karaveli'den de bahsetmek gerekir çünkü Ece Erdoğuş, Karaveli'nin şahsında aslında Türkiye'nin genç yazar profilini çizmiş diyebiliriz. Biraz acımasızca yorumlar ve iğnelemelerle dolu olsa da, sıradan bir gencin, taşrada bir ilçede aldığı bir iki uyduruk edebiyat ödülüyle kendisini çok yetenekli sanması, hemen İstanbul'a taşınıp yazar-çizer tayfasıyla tanışmaya çalışması, aceleyle yazdığı romanı kapı kapı dolaşıp yayımlatmaya çalışması, aldığı ret cevaplarıyla, bazen de almadığı cevaplarla gittikçe bilenmesi, ama bu kuşağın özelliği olarak hatanın hep karşı tarafta olduğunu, kendisininse keşfedilememiş bir yetenek olduğunu düşünmesi, hasbelkader bir kitap yayımlatabildiyse -ya da kendi parasıyla yayımlattıysa- aylar boyu kitap eklerini, dergileri kitabı hakkında bir ufak söz bulabilmek uğruna hatmetmesi... bunların hepsi çok iyi gözlemlenmiş ve pek de dillendirilmeyen şeyler. Yine Jaklin'in Çetin'i kaçırmadan önce kitap imzalatmaya çalıştığı gecede yazarın ettiği laflar, bestseller yazarlarının her yaz verdiği röportajlarda görebiyeceğimiz cinsten: “Zamanı unutursunuz! Yemek yemeyi, uyumayı, yıkanmayı bile! Bitlenseniz ruhunuz duymaz yani... Ama bir bakmışsınız, elinizde yayınevine yollanmak üzere bir dosya duruyor!”
Çetin'in kaçırıldığı ve tutsak edildiği iki hafta, Jaklin'in hayatını değiştirdiği kadar Çetin'inkini de değiştirecek çünkü gerektiğinde bağıra çağıra, ağlaya ağlaya edebiyatı, Çetin'in romanını, neyin nasıl yazılması gerektiğini tartışacaklardır. Bu tartışmalardaki üslup çalışmaları, Çetin'in yazdığı cümleler, Jaklin'in bunlara yaptıkları eklemeler el yazısı fontuyla okurun gözleri önünde deneysel bir nitelik kazanıyor.
Romanın en trajik bölümlerini Jaklin'in akıl hastanesindeki oda arkadaşları oluşturuyor, ne hayatlar ne insanlar var, diye düşünerek hüzünlendiğiniz bir anda neyse ki Jaklin'in esprili yorumları duyguların akışını değiştiriyor.
Romanın başı ve sonu Ece Erdoğuş'un üstkurmaca tekniğini açıkça kullandığı yerler. Tutsaklığın sonuna doğru zihni de eli de açılmaya başlayan Çetin'in yazdığı metin, elimizdeki kitap olacaktır belli ki. İlk başta okura “sen” diye seslenen, Jaklin'in elini tutmamızı isteyen anlatıcı da odur.
Romanı bitirirken tek tek romandaki bütün karakterlere ne olduklarını yazmayı seçmiş Ece Erdoğuş. Komik olmasına komik olan bu metinlere gerek var mıydı, bilemiyorum. Sonu bu yaşam hikâyeleri olmadan Jaklin'le bitse daha etkili olurdu, diye düşündüm okurken.
Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? genç bir yazardan cesur bir kitap, heyecanlı bir kurgusu, akıcı bir dili var. Birkaç yerde bazı olaylar çok hızlı ilerliyor, bazı duyguların aktarımı aceleye geliyor gibi bir his yaratsa da yazın tatilde rahatlıkla okunabilir.

Banu Yıldıran Genç


Ece Erdoğuş, Tuhaf hikâyeleri Sever misiniz?, İletişim Yayınları, Haziran 2016, 219 s.
* Bu yazı Notos'un 60. sayısında yayımlanmıştır.

2 Eylül 2016 Cuma

Unutkan Ayna

Aynanın unutamadığı Ermeniler...
1915'in üzerinden geçen yüz yılın ardından Ermeni kıyımını Türklerin gözünden anlatan, benim de birkaçını okuduğum onlarca roman yayımlandı. Okuduklarım arasında hem içeriği hem de dili, kurgusuyla beni çok etkileyen olmadı diyebilirdim, Unutkan Ayna'yı okuyana dek. Nisan ayında yayımlanan Unutkan Ayna'da Gürsel Korat uzun yıllar unutamayacağımız bir 1915 portresi çiziyor bize. 
Gürsel Korat daha önce yazdığı romanlarla da İç Anadolu'yu diliyle, sesiyle, coğrafyasıyla ustalıkla anlatmış bir yazar. Bugüne dek genellikle Doğu'dan dinlediğimiz kıyımı Nevşehir'de yaşıyoruz bu kez. İç içe hep beraber yaşanan bir Nevşehir burası, Nevşehir'in merkezi Anadolu'nun birçok bölgesinin aksine  dine, kökene göre mahallelere ayrılmamış. Kitapta birkaç kez söylendiği gibi sayıca çok da fazla değildir Ermeniler, “gavur niyetine kim varsa Rum”dur. Rumların nüfusu Ermenilerin on katıdır. Ermenilerin de Rumların da anadili Türkçedir, okula gidene kadar etnik dillerini öğrenmezler. O nedenle Teşkilat'ın buralara pek de dokunmayacağını düşünürler, özellikle de Papaz, Müftü gibi din adamları bu fikri sık sık dillendirmekte, Osmanlı'ya güvenmekte ve kıyım hikâyeleriyle panik yaşayan cemaati sakinleştirmeye çalışmaktadırlar.
12 Haziran 1915'te, gündoğumunda “Nevşehir'in tek çerçisi Boğos'u sabaha karşı vurdular.” cümlesiyle başlar roman. Önce çerçinin aklından geçen öylesine bir cümle olduğunu düşündürür yazar bize, sonrasında ise bu cümlenin doğrulanmasıyla anbean gerçekleşecek felaketlere yaklaşırız. Boğos en başta beliren varlığı ve hemen ardından yokluğuyla romanın en önemli düğümlerinden. Peşinden gelenlerle romanın kötüleriyle tanışırız, İttihat Terakki'nin önemli figürlerinden Miralay Ziya Bey Ermenilere duyduğu nefretin kökenlerinin derinlemesine işlendiği bir karakter. Makedonya'da tüm ailesini gömüp de gelen Miralay nefretini kime yönelteceğini şaşırmış bir katil aslında. Kendisiyle yapılanların yanlışlığını konuşmaya gelen Rum Papazını işgalle suçlamasının ardından “Biz Yunan değiliz, Rumuz... Onların yaptığı şeye sevinecek halimiz yok.” diyen papazı da, “Ben hiçbir Ermeni'nin ülkemize zarar verdiğini görmedim. Fikirler ayrı olabilir, başıbozuklar her yerde var. Birkaç gündür bu şehirde İslam'ın ışığı söndü.” diyen Müftü'yü de kovmaktan beter eder. Ona göre Rumeli'de İslam'ın ışığını söndürmeleriye başlamıştır her şey. Ziyaretçilerine anlattığı anısı da bunu destekler. Memleketi Ohri'de arkadaşı Yanko çocuğuna vaftiz babası olarak Ziya'yı seçmiştir. “Gelinin kız kardeşi vaftiz annesi oldu, ben de vaftiz babası... İşte... Kimsesizlikten, vaftiz babalığı edecek benden başka dost bulamayan Yanko, seneler sonra babamdan kalma evi ateşe verdi.” Bu nefret dolu konuşmalardan sonra Müftü de Papaz da olacakların durdurulamayacağını anlamışlardır. “Miralay'ın sözlerindeki 'siz' ve 'biz' ayrımını şimdiye dek hiçbir devlet yöneticisinden işitmemiştiler.” Ve hiçbirinin aklına o soruyu sormak gelmez: “Sizi Rumeli'nden Ermeniler mi sürdü?”
Miralay Ziya Bey bir yandan, Kolağası Hurşit bir yandan şehri aynı intikam duygusuyla, aynı yaşadığını yaşatma emeliyle birbirine katarlar. Onların yapacaklarını birer akbaba gibi izleyen şehrin nüfuzlu Türkleri de az değildir elbet. Yağcı Hacı Nuri, Öğretmen Bilal ve daha birçokları şimdiden hangi Ermeni kadınına el koyacaklarını, hangi evlere, tarlalara çökeceklerini hesaplamışlardır bile. Ama elbet iyiler de vardır, İttihat ve Terakki'nin ne olduğunu erkenden anlayıp fırkadan ayrılmış, 1908 anayasasına kalbiyle bağlı, Ermenilerin kültürüne, okullarına, kadınlarına hayran Binbaşı Fuat Hilmi, Demirci Kirkor'un en yakın dostu Berber Memet, bütün saflığıyla Ermenilerin gitmeyeceklerine inanan Çoban Muharrem... ve daha niceleri. 
Romanın olay örgüsü oldukça karışık, toplam on günü, 12-22 Haziran arasını anlatan romanda bir gün neredeyse dört-beş parçaya bölünerek italik ve şiirsel başlıklarla anlatılıyor. Her şeyi bilen Tanrı anlatıcının şehrin dört bir yanını, kimin ne yaptığını, ne düşündüğünü, ne planladığını okura bu başlıklar altında aktarmasıyla örülüyor roman.
Çerçi Boğos bu örgünün en önemli düğümlerinden biri demiştim. Boğos'un taşıdığı bir çocuk tabutu, tabutun içindekiler ve bu tabutu bekleyen bir kadın romanın sacayağını oluşturmakta. Gürsel Korat bunca kalabalık ve genelde erkek ağırlıklı kadroyla bile kadını güzelleyen bir roman yazmayı başarmış. Tüm olayların bağlandığı yeri anlayacak, anlatacak tek bir kişi roman var romanda: Güzel, alımlı, eğitimli ve gizemli Zabel Minasyan. Kocası asılan, çocuklarıyla var olma savaşı veren güçlü bir masal prensesi sanki. Anadolu'da Ermenilere yapılanları Avrupa'ya duyurabilme amacıyla yola çıkmış kocasının izinden gitmeye çalışırken kendini Nevşehir'de bulan, bir çıkış yolu arayan, inançlı, umutlu bir masal prensesi. Yaşanan türlü zorluğa göğüs gererken Ermeni olsun Türk olsun bütün kadınlarla “kızkardeşlik” ilişkisi kuran, daha bu topraklarda adlandırılmayan feminizmi iliklerinde hisseden bir prenses. Romandaki tüm erkekler gibi onu tanıdıktan sonra sevdalanan ve bunu herkesin içinde davranışlarıyla fazlaca belli eden Bediros'tan rahatsız olduğunda, Bediros'un karısı Diruhi'ye söylediği gibi: “Hangi kadın, yanında kocası varken bir erkeğe aynı şeyi yapar? Yeni bir dünya kurmalıyız, çocuklarımız bize öğretilen kadınlığı ve erkekliği bilmeden büyümeli.”
Kitabın adını aldığı “Unutkan Ayna” en önemli imgelerden. Muharrem'in fotoğrafını çeken Dikran, suretinin kağıtta nasıl belirdiğini bir türlü anlamayan çobana şöyle anlatıyor: “Seni çektiğim şu makinenin içinde ayna var, göz açıp kapayıncaya kadar seni görüyor ve içinde unutuyor. (...) De ki aynaya bakmışız, orada resmimiz kalmış! Unutmuş ayna bizi. İşte ben o aynadaki resmi alıyorum. Bunları leğene koyuyorum ve Allah'ın işine bak ki, aynada unutulan o resim kağıda çıkıyor.” Ve roman boyunca çalışıyor Dikran, tehcir emrinden önce, her şey, herkes yok olmadan önce aynada unutulanları belgeliyor. Köyün meydanını, kilisesini, cemaati, komşuları, çocukları... 
On günde bir şehir talan ediliyor, insanların yaşamak uğruna neler yaptıklarına şahitlik ediyoruz. Önce Müslüman olanlar kalacaktır, deniyor, Ermenilerin birçoğu sünnet oluyor, gururuna yediremeyenler intihar ediyor, sonra bu sözden vazgeçiliyor sıraya diziliyor herkes... O güne dek olmaz sanılan oluyor. Yardım etmeye çalışan Müslümanlar dayaktan geçiriliyor, mallar talan ediliyor. Kimse bir şey yapamıyor. Teşkilatın “Gereğini yapın” telgrafı Miralay'ın iç cebinde geleceğinin garantisi olarak duruyor. Suçlar saklanıyor, her şeye bir kılıf uyduruluyor. Nevşehir'in Ermenilerinden bir unutkan aynanın hatırladıkları kalıyor.
Gürsel Korat bu trajediyi olay örgüsüne yedirerek anlatıyor, tehcir gününü sonradan safça anlatan Çoban Muharrem'in sözü bitsin diye bekliyoruz, bitsin ki sevdiğimiz insanlar kurtulacak mı, giriştikleri macera nasıl sonuçlanacak, öğrenelim. Ve her şeye rağmen gülümsemeyi, umudu, mutluluğu anımsatıyor bize Gürsel Korat. Edebiyatın gücü de burada kendini gösteriyor. Yaşananların tüm korkunçluğuna, binlerce insanın ölümüne rağmen on günde yaşantımızdan biri olup çıkıveren insanların kurtulup kurtulmayacakları oluyor asıl derdimiz. Sanki onlar kurtulunca düzelecek, geçecek her şey.
Unutkan Ayna'yı, çocuğu olmadığı için doğum yapan ineğiyle buzağısına bakıp hüngür hüngür ağlayan Memet'i, onca güzellemeyle anlatılan Çanakkale cephesinde döve döve öldürülen er Agop'u, yaptıklarını yüzüne vuran fotoğrafları görünce bir nebze olsun utanmayan insanlığını kaybetmiş İttihatçi Miralay Ziya'yı ömrümce unutmayacağım. Gürsel Korat bu aynada insanı tüm iyiliği ve kötülüğüyle gösterirken, hayvanları, ağaçları, yıldızları da katmayı unutmamış. Ah'ından kurtulamayacağımız bu topraklarda yaşananları aktarırken usta işi bir romana imza atmış. 

Banu Yıldıran Genç

Gürsel Korat
Unutkan Ayna
Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2016, 277 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Eylül sayısında yayımlanmıştır.


7 Ağustos 2016 Pazar

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız

Alabildiğine garip, alabildiğine dokunaklı...
Okurları bu yazıyı okumadan önce kitabın konusundan bahsettiğime, güncel terimle “spoiler” verdiğime dair uyarmak isterim. Romanın farklılığını ve güzelliğini olay örgüsünden bahsetmeden anlatmak pek mümkün değildi.
Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin 1998 yılında yayımlanan ve çok ses getiren romanı. Gerek farklı konusu, gerek bu konuyu işlerken zaman zaman uydurulan kelimelerle oluşturduğu dili, gerekse olay örgüsünü ilmek ilmek incelikle kurma başarısıyla bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir roman oldu Kibritleri Çok Seven Küçük Kız.
Roman ıssız bir ormanın içinde yaşayan iki kardeşin babalarının ölümüyle başlar. Oldukça korkulan despot babayı çekinerek uyandırmaya çalışan kardeşlerden korkak olanı odaya titreyerek girer ve babanın kendini asarak intihar ettiğini keşfeder. Romanda hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, babanın intiharını “Neticede, sarıp sarmalayacağımız babayı aşağı indirip dünya âlemdeki evimizin mutfağındaki masanın üzerine koymak üzere harekete geçtik. Bu pek kolay olmadı, özellikle onu asılı olduğu yerden indirmek gerekince.” cümlesinden anlıyoruz. Kural koyucu, kural uygulayıcı baba olmadan çocukların hayatlarına nasıl devam edecekleri romanın asıl çatışmasını oluşturuyor.
Olanları yazdığını söyleyen, hatta okuyucuları düşünerek sık sık açıklamalar yapan kardeş, daha olgun ve daha becerikli olanı. Anladığımız kadarıyla baba günlük tutar gibi her gün yaşanılanları kaydetmeleri için kardeşleri görevlendirmiştir, daha iyi “yazıcı” olan kardeş de yaşadıklarını babanın yaşadığı dönemdeki gibi yazarak bizi bilgilendirir. Yaşadıkları ortamı da uzun uzun gözümüzün önünde canlandırmaya çalışır, babanın garip ritüellerinden, evde geçen zamandan bahsederken bazı detayları atlayıp “bundan daha sonra bahsedeceğim” diyerek kendince bir kurgu yaptığını da anlarız.
En başta anladığımız kadarıyla iki oğlan kardeş ve baba kimseyle görüşmeden yaşamaktadır. Baba sık sık çocukları dövmektedir ama geçmişte -baba Uzakdoğu'da görev almış bir misyonerdir- onlarla daha çok ilgilendiği, resimli kitaplar hazırladığı, okumaları ve bilgilenmeleri için elinden geleni yaptığı da sezdirilir. Anlatıcının sık sık başına bir iş geldiği ve “taşaklarını kaybettiğini” söylemesi okurda bir şüphe uyandırsa da, cenaze için bir tabut bulmak üzere kasabaya indiğinde taşkınlık yapıp belediye başkanının huzuruna çıkarılana kadar şüphelerimizi doğrulayacak bir cümleye rastlayamayız. Orada geçirdiği sara krizinin adını dahi bilmeyen, durumuna “Kasmaca, babamda da vardı.” diyen anlatıcının oldukça güzel bir genç kız olduğu onu daha önce de görmüş maden müfettişinin cümleleri sayesinde öğrenilir.
Kasabada müffetişe karşı uyanan vahşi cinselliği bir yandan, babasının çok zengin bir maden yatakları sahibi olduğunu öğrenmesi bir yandan, anlatıcı neredeyse kaçarak evine geri döner. Dilbilgisi kurallarına son derece hakim olduğunu söyleyen anlatıcı, müfettişin kişi zamirini karıştırıp ona dişil zamirle seslenmesine bozulmuş, kafası karışmıştır. Oysa sayfalar ilerledikçe garip yaşantıları iyice gözler önüne serilir. Birinci bölümün sonunda anlatıcının cinsiyet meselesi çözülür hatta “Kardeş yamacıma sokulur, gülmekten patlayacak gibi olurdu, kardeşimin tek bildiği ya gülmek ya zırlamak ya da üstümde gidip gelmek.” cümlesiyle yazar ensestten hiç bahsetmeden bir sırrı daha sezdirmiştir.
Babalarının onları topraktan yoğurup canlandırdığını sanan kardeşlerin toplamda gördükleri insan sayısı dörttür, bu nedenle anlatıcı insanları “benzerler” diye niteler, kasabada gördüğü çocuğa “yarım”, tüm kadınlara da “kutsal bakire ya da orospu” diye seslenir. Gündelik hayatla, insanlarla ilgili bilgileri bu kadar kötü olmasına rağmen Spinoza'nın Etik'ini okumuşlardır, hatta anlatıcı-yazıcı cümlelerinde sık sık Hamlet'e, Pascal'a atıflarda bulunur, bayağı eski kelimeler ve kitabî cümleler kullanır. Bir süre sonra aydınlanan bir giz de yaşadıkları yer hakkındadır, okuyuca ilk başta sefil bir köy evi gibi tanıtılan mutfak, odalar, asıl binaya sonradan eklenmiş yapılardır. Asıl bina dans salonu, heykel galerisi, kütüphanesi olan koca bir malikânedir.
Kitabın ikinci bölümü ilk bölüme göre daha hızlı ilerler, artık Pandora'nın kutusu açılmıştır. Babanın geceleri ağlaya ağlaya ziyaret ettiği Adil Ceza, tozlarını özene bezene aldığı cam sandık gibi sırlar bir bir aydınlanır. Mutlu bir yaşamları varken küçük bir dikkatsizlikle dağılan bu ailenin geçmişini öğrendikçe en başta nefret edilen despot baba figürü bambaşka bir yere doğru evrilir.
Gaétan Soucy'nin bunu okura karışmadan hissettirmesi anlatım gücünü örneklemekte. Yazar kurguyu o kadar dikkatli bir biçimde yapmış ki romanda var olan birçok sırrı tek tek, hiç acele etmeden neredeyse son bölüme dek yavaş yavaş açıyor. Sonda ise tek bir gizemli cümle kalmıyor ki açıklanmamış olsun, ailenin geçmişinden bugüne yaşadıkları her şeyi tatmin edici bir biçimde öğreniliyor.
Müfettişin, babanın ölümü üzerine işlerin karışacağını anlayıp kurtaracağına söz verdiği genç kızın cinsel hamlelerinden neredeyse kaçarcasına uzaklaşmasının sırrı beni en çok etkileyenlerden biri oldu diyebilirim. Romanın son derece olgun, aklı başında kararlar verebilen yegâne kadın karakteri yazarken arada neden “ayy” ünlemini kullandığını da bu sırla beraber açıklayacaktır.
Böylelikle hiçbir şey bilmedikleri bir dünyada birbirini keşfeden iki kardeşin yaşadıklarına daha da empatiyle yaklaşır okur. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, aslında tam bir kadın romanı diyebilirim çünkü yazar Gaétan Soucy roman boyunca babanın ve erkek kardeşin acımasızlıklarını anlatırken doğayla barış içinde, uyumlu, akıllı biri olarak tasvir etmekte genç kızı. Romanda erkekler gerçekte de olduğu gibi yakıp yıkmakta, her şeye zarar vermektedirler, aklı başında olan, zarar vermekten korkan, doğada hayvan ve bitkilerle bir arada yaşayabilecek olan kadındır. Bu nedenle romanın belirsiz sonu, kadına, kadının barışçıllığına, uyumuna, doğurganlığa bir övgüdür. Artık adını öğrendiğimiz genç kız arkasında bir yıkıntı bıraksa da karnındaki bebeğin varlığıyla güçlenmiş, onunla yeni bir yaşama başlayacak kararlılıktadır.
Olay örgüsünün dışında romanın dilinden de mutlaka bahsetmek gerekiyor. Roman anlatıcının yaşadıklarını yazmasıyla oluşuyor, eski kitaplardan okuma yazma öğrenen ve onlarla yaşayan anlatıcının dili tam da buna göre belirlenmiş. “Bir gün, yemek yemenin uygun olmadığı bir saatte, kardeşimi parmağını salatalık turşusu kavanozuna daldırırken yakalayınca, tokacı kaptığı gibi, adı böyle, öyle bir indirdi ki, kardeş üç gün yataklık olup onu gelecekteki naaşını giyinmiş olarak dünyaya getiren bahtına ilenip durdu.” Bu gibi cümlelerden, uydurulmuş sözcüklerden, başka eserlere, tarihi olaylara yapılmış atıflardan söz ederken çeviriye değinmeden olmaz. Aysel Bora bu farklı kitabı son derece usta bir biçimde çevirmiş, gerektiğinde dipnotlarla okuru aydınlatmış, uydurulan kelimelere ya da kelime oyunlarına en uygun karşılıkları bulmuş.
Okurken ayrı, okuduktan sonra üzerine düşünürken ayrı etkileyen bir roman yazmış Gaétan Soucy. Bu derece detaylı bir kurguyu ince bir dille işlemiş, okuyanı derinden etkileyecek bir konuyu son derece tarafsızca vermiş. 2013'te genç bir yaşta vefat eden yazarın diğer kitaplarını da yayımlayan Can Yayınları neyse ki bizi bu önemli romanla da kavuşturdu.

Banu Yıldıran Genç

Gaétan Soucy
Kibritleri Çok Seven Küçük Kız
çev: Aysel Bora

Can Yayınları, Mayıs 2016, 152 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Ağustos 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Temmuz 2016 Cuma

Paris Öyküleri

Paris'in Bin Bir Yüzü
Yüz Kitap çok yeni bir yayınevi. Daha önce Türkçeye çevrilmemiş yazarları yayımlamayı amaçlayan bu genç yayınevinin ilk kitabı, Grace Paley'nin İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden adlı öykü derlemesiydi. Bir kitabevinin rafında kapağına ve adına çarpılarak aldığım bu kitap sayesinde Paley'nin ne kadar önemli bir yazar olduğunu öğrenmiş bulundum. İkinci kitapları ise daha bu ay yayımlanan Paris Öyküleri. Kanadalı yazar Mavis Gallant'ın genellikle Paris'te geçen öyküleri, yavaş yavaş ve sindirilerek okunması gereken metinlerden.
Mavis Gallant, Montreal'de doğup genç yaşında Paris'e yerleşmiş ve geçimini sadece yazarak sağlamış bir yazar. İkidilli olmasına rağmen İngilizce yazan Gallant'ın öykülerin pek çoğu New Yorker'da yayımlanmış. Öykülerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan Paris'in bohem sanat çevrelerine, başka bir ülkede yaşamayı tercih etmiş göçmenlerden Fransa'da adım adım kendini gösteren küreselleşmeye ve kapitalizme kadar birçok farklı konuya değiniyor. Konuya değinmek derken ne yargılıyor ne de yorumluyor, dikkatli gözlemciliği ve inceliğiyle öykü karakterlerinin bazen içine giriyor bazen dışında kalıyor, anlatılan ânın öncesine ya da sonrasına pek değinmiyor, dikkatli okurlar için birkaç sözcükle ipuçları bırakıp geçiveriyor.
Kitabı derleyen Michael Ondaatje önsözde Gallant'ın öykücülüğünden oldukça detaylı bir biçimde bahsediyor. “Çoğu zaman Gallant, karakterlerden oluşmuş bir opera komik yaratır. İnsanların zihnine ve ruh hallerine öyle bir hızda girip çıkar ki bu yolculukta gösterilen teknik hüneri çoğu zaman gözden kaçırırız. (...) Gallant, karakterlerinin davranışını cüretle, merakla, yetişkinleri izleyip incelemekte olan bir çocuğun aman tanımazlığıyla irdeler.”
Mavis Gallant'ın öyküleri genel olarak Paris'te ve 1970-1980'lerde, henüz Fransız Frangı'nın kullanıldığı, AB'nin değil AT'nin olduğu zamanlarda geçiyor. Ressamlar, galericiler, yazarlar, yazar ajanları, işsiz tiyatrocular Paris öykülerinin başlıca kahramanlarından. Sanatçıların gittikleri tarihi kafelerin birer birer el değiştirip bozulması, büyük bir savaşın yıkımı hâlâ sürerken kitapçılarda el altından dağıtılan antisemitist broşürler, şehrin merkezî birçok yerinin yıkılıp otopark yapılması, büyük sinemaların bölünüp bir sürü cep salonuna dönüşmesi... Satır aralarına serpiştirilmiş bu değişimler, kapitalizmin bu yüzüyle Fransa'dan yirmi sene kadar sonra tanışsak da ortak duygular uyandırıyor.
Katherine Mansfield'a bir selam çakarak başlayan Müslüman Zevce, Paris'te geçmeyen öykülerden. Fransa'nın güneyinde, 1930'lardaki bohem hayattan bir kabus gibi içine düşülen 1940'ları genellikle ana karakter Netta'nın gözünden anlatan yazar, duygu sömürüsünden uzak, klişelere başvurmayan ama okuyucuyu etkilemeyi başaran bir dil kullanıyor. İnsanın sonu gelmez kötülüğünü savaştan çok gündelik hayata dikkat çekerek vermeyi başarıyor. Savaşın yıkıntıları arasında, şans eseri hayatta kalmış birinin ettiği söz üzerine Netta'nın düşündükleri bunun iyi bir örneği: “'Ölmüştür umarım.' Kampları ziyaret etmiş biri diyordu bunu. Netta, yanağı avucunda oturup dinledi. Hep bildiği bir şeydi bu. Ölüm ölümü sıradanlaştırıyordu. Ne ölümden kaçarken yitip gidenler, ne geri dönüp molozları eşeleyen galipler, mürebbiyesinden nefret etmiş olan trajik bir kızın yarısı kadar kin dolu olabiliyordu demek ki.”
Paris'i anlatan en etkileyici öykülerden biri ise Ağustos. Doğru ilişkiyi bulamamış bir anne-kızın hikâyesi anlatılan. Depresyondan çıkamayan kızın annesiyle bir türlü kuramadığı bağ, çektiği acı ve nasıl anlamlandıracağımızı bilemediğimiz ucu açık son, okurları bir ağustos ayında Paris sokaklarında, Seine nehri kıyılarında gezdirirken, içten içe kış karanlığı yaşatıyor. Flor'un yalnızlığını ve mutsuzluğunu okur da anbean hissediyor. Akıllı telefonlar, her şeyi yapabilen fotoğraf makineleri öncesi yapılan şu tespit ise yazarın gözlem gücü açısından dikkat çekici: “Yabancı istilası, otobüsler dolusu turistin Pompei'ye girmesine benziyordu. Yönlerini şaşırmışlardı ve o manzarada sırıtıyorlardı. Kameralarıyla kayıt yaparak o günü yaşamaya değil, kendilerin ait olmayan bir günü sabitlemeye çalışıyorlardı.”
Kitabın sonunda yazarın mutlaka okunması gereken bir sonsözü var. “Öyküler roman bölümleri değildir. Sanki birbirlerini takip edecek şekilde yazılmış gibi arka arkaya okunmamalıdırlar. Birini okuyun. Kitabı kapatın. Başka bir şey okuyun. Sonra geri gelin. Öyküler bekleyebilir.” diyen Gallant'ın bu sözü çok doğru çünkü Paris Öyküleri'ndeki bazı öyküler aslında 50 sayfadan uzun süren novella'lar diyebiliriz. Peş peşe okunduğunda tadının tam farkına varılamayacak bu metinleri dinlene dinlene, ara vererek okumak gerekiyor.
Bizleri yeni yazarlarla tanıştıran, etkileyici kapakları, sağlam çevirileriyle iyi bir butik yayınevi olacağını müjdeleyen Yüz Kitap'ın bir sonraki kitabını merakla bekliyorum.

Banu Yıldıran Genç

Mavis Gallant
çev: Özden Arıkan
Paris Öyküleri

Yüz Kitap, Haziran 2016, 453 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran sayısında yayımlanmıştır.

Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...