Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hişt Hişt

Büyülü bir öykü: Hişt Hişt Edebiyatı çok sevmeme rağmen uzak durduğum öğretmenliğe başlamamın üç sebebi vardı. 2001 ekonomik krizi, yakında doğacak çocuğumu öğretmenlik yaparak daha rahat büyütecek olmam ve iki aylık yaz tatilleri. Öğretmenlikte on beşinci yılıma doğru ilerlerken edebiyattan nefret ettirdiğim öğrenci olmuş mudur, bilmiyorum ama “edebiyatı, kitap okumayı sevdirdiniz” diyen on öğrencim olmuşsa, mutlu olmam için yeterli. Bilindiği üzere memleketimizde edebiyat dersleri tarih dersinden farksız, “milli” eğitim, müfredat, plan program derken farklı ders işlemek de özgün olmak da epey zor. Liseye yeni başlayan öğrencilere yıllardır okuttuğum kilit metinler var, hem öğrenciyi hem algısını tanıma adına seçtiğim metinler. Bunlardan biri Sait Faik Abasıyanık’ın unutulmaz “Hişt Hişt” öyküsü. Bu sene yine değişen Türk Dili ve Edebiyatı programıyla on yıl önce bozduğunu düzeltmeyi uygun gören bakanlık okullar açıldıktan iki ay kadar sonra ders kitabımızı gönderdi. Ben çocuklara Hişt H…

Koca Karınlı Kent

Can acıtan bir büyüme hikâyesi... Suzan Samancı “Neler yaşandığını bilmiyorduk” dediğimiz 90’lardan artık her şeyi bildiğimiz ama hiçbir şey yapamadığımız 2016’lara dek Kürtlerden, yaşananlardan, coğrafyasından, hikâyelerinden, dilinden bahsetmeyi seçmiş bir yazar. Son romanı Koca Karınlı Kent için doğup büyüdüğü topraklardan kopmak zorunda kalan bir ailenin en büyük kızı Havin’in gözünden anlatılan bir kentin, her şeyi yiyip yutan ama yine de doymayan kentin korkunç masalı da diyebiliriz. Romanı okumaya başladığım andan itibaren Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’üne benzettim, belki her iki romanda da ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanlar büyülü bir biçimde anlatıldığı için. Rüyalar, gerçekle birbirine karışan hayaller, romana hâkim olan kadınların canlı bir dille andıkları geçmiş, okuyanı karamsarlığa sürükleyecek içeriğe bir nebze olsun neşe getiriyor. Eğer babaannenin Türkçe-Kürtçe küfürleri, anneyle didişmeleri, Havin’in genç kız olurken keşfettiği feminizm sayesinde cümle esn…

Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı

Yalın ve hüzünlü bir büyüme hikâyesi Dünya çapında coğrafyanın edebiyata etkisi gibi bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum, yapılmadıysa da keşke yapılsa diye düşünüyorum çünkü bildiğim şu ki ben her Kuzey Avrupa edebiyatından bir kitap okuduğumda o dile, o biçeme, o sadeliğe hayran oluyorum. Hayran olduğum şey sadece edebiyatı değil tabii, bu araştırmayı kültür-sanat olarak genişletmek de mümkün. Bugün İskandinav stili denen ve yine sadeliğiyle bilinen bir dekorasyon tarzı, girift cinayetlerden çok toplumu ve psikolojiyi mutlaka suça dahil eden bir polisiye tarzı ve son yıllarda sıkça konuşulduğu üzere yine insana odaklanan bir televizyon dizisi tarzı var. Bizim kültürümüzde alışkın olduğumuz abartı, alegoriler, mecazlar, benzetmelerle dolu edebiyattan, televizyon dizilerinden, altın varaklı dekorasyondan fersah fersah uzak... Danimarka tam olarak İskandinav ülkesi sayılmasa da edebiyatı oraya bir hayli yakın. Tanıdığımız en ünlü Danimarkalı Andersen'den, Karen Blixen'e, unutulmaz…

Lotarya

Masumiyetten suça... Aylak Kitap’ın temmuz ayında yayımladığı Lotarya, Mario Alberto Zambrano’nun ilk romanı. Başarılı bir Amerikalı balet olan Zambrano bu ilk romanıyla birçok dile çevrilmiş, birçok ülkede yayımlanmış bir yazar olarak da anılacak bundan sonra. Yayıncılık açısından risk taşıyabilecek bir kitap aslında Lotarya. Özellikle bizimki gibi ekonomik açıdan çok da parlak olmayan bu sektörde farklı baskı biçimlerine, farklı tasarımlara pek yer verilmez. Oluşan maliyetle kitabın fiyatı artacak, bu da zaten yıllardır süregelen “kitap çok pahalı” cümlelerine yenilerini ekleyecektir. Aylak Kitap bu riski göze alarak Lotarya’yı orijinal baskısına benzer biçimde yayımlamış. Lotarya tombalanın sayılar yerine resimlerle oynanan versiyonu. Kartlara benzer biçimde yuvarlatılmış kenarları, resimleri, birinci hamur kâğıdıyla bu kitap sanki kart destesiymiş gibi geliyor insana. Romanda birkaç paragraftan sonra anlatıcının küçük bir çocuk olduğunu anlayabiliyoruz. Zaten çok da ilerlemeden anlat…

Gözetleme Kulesi

Tanıdık yaşamlar, tanıdık hikâyeler... “Dışarıdan çok çekici, neşeli, sıcakkanlı, espritüel ve kendine güvenli gözüken narsist erkek, içinde yetersiz, değersiz, sevilmeye layık olmadığını düşünen çaresiz bir küçük çocuk yaşatır. Kendini yere göğe koyamaz, her şeyi başaracağını düşünür, her şeye hakkı vardır, başkaları onun için vardır sanki ve onun bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır. Onlarla işi bittiğinde dönüp yüzlerine bakmaz. Empati yeteneği yoktur. Zeki narsist erkek bütün bunları göstermemeyi başarır. Hatta mütevazi bir erkek izlenimi bile verebilir. Narsist gözükmenin pek hoş olmadığını bilir çünkü. Empati gösterir gibi yapar, dinler gibi yapar, anlayış gösterir gibi yapar. Hatta sever gibi yapar. Terk edilmeye katlanamaz. Kendi terk etmek ister. Ya da herkesi kendine bağımlı kılmaya çalışır.” Psikiyatrist Alper Hasanoğlu narsistik kişilik bozukluğunu özellikle erkekler üzerinden böyle tanımlıyordu bir yazısında, genellikle erkeklerde görüldüğünü de ekleyerek. Bu hasta…

Belgelerim

Edebiyata inanmak… Edebiyat  bizi gündemden, dertlerden uzaklaştırıp kendi büyülü dünyasında yaşatıyorsa Latin Amerika edebiyatı o büyülü dünyayı “evim” sanmamı sağlıyor diyebilirim. Yeni kitabını sabırsızlıkla beklediğim Şilili Alejandro Zambra bu kıtanın son yıllardaki en önemli yazarlarından. Zambra tutkum benimle hemen hemen aynı yıllarda, benimkine benzer bir memlekette doğduğu, apolitik bir ailede darbeler ve kayıplarla dolu bir kuşakla büyüdüğü için belki… belki de Alejandro Zambra’yı sevmek için bu benzerliklere gerek yok, uyduruyorum sadece. Notos Kitap Zambra’nın öykü kitabı Belgelerim’i yine Çiğdem Öztürk çevirisiyle bizlerle buluşturdu. Daha önce romanlarıyla tanıdığımız yazar bilgisayarın “Belgelerim” dosyasında öylece bekleyen metinlere benzetiyor öykülerini. Bazı öykülerde bunun bahsi de geçiyor, yazılıp unutulan, unutulması tercih edilen, zamanını bekleyen öyküler. “Bu belgeyi kapamayı ve sonsuza dek Belgelerim klasörünün içinde tutmayı düşünüyorum. Fakat bunu yayımlayac…

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?

Roman içinde roman Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? Ece Erdoğuş'un haziran ayında yayımlanan üçüncü romanı. Kitabın adı okura “tuhaf” bir şey okuyacağı hissini veriyor ve anlatıcı okurun hissiyatını doğrular bir biçimde ilk satırlarda onunla konuşmaya başlıyor. Postmodern tekniklerin kullanıldığı romanda ilk bölümde okura “sen” diye seslenen anlatıcı şöyle başlıyor tuhaf hikâyesine: “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum. İsmi Jaklin. Elinin sana uzandığını hissettiysen onu boşta bırakmamalı ve beni son sayfaya dek dinlemelisin. Üstelik elini uzatması sadece tanışmak için değil -çok sıcakkanlı biri olduğunu söyleyemem-, aynı zamanda aramızda bir anlaşma kurulmak üzere. İçeriğini sırf üçümüzün bileceği bir anlaşma.” Kitabı alarak anlaşmayı önceden kabul etmiş sayılan okur tabii ki okumaya devam edecek ve Jaklin'le tanışacaktır. Jaklin oldukça garip, hatta dengesiz ve tehlikeli sayılabilecek bir ana karakter. Ece Erdoğuş en başta kahramanının olumsuz özelliklerini sıralayarak aslında…

Unutkan Ayna

Aynanın unutamadığı Ermeniler... 1915'in üzerinden geçen yüz yılın ardından Ermeni kıyımını Türklerin gözünden anlatan, benim de birkaçını okuduğum onlarca roman yayımlandı. Okuduklarım arasında hem içeriği hem de dili, kurgusuyla beni çok etkileyen olmadı diyebilirdim, Unutkan Ayna'yı okuyana dek. Nisan ayında yayımlanan Unutkan Ayna'da Gürsel Korat uzun yıllar unutamayacağımız bir 1915 portresi çiziyor bize.  Gürsel Korat daha önce yazdığı romanlarla da İç Anadolu'yu diliyle, sesiyle, coğrafyasıyla ustalıkla anlatmış bir yazar. Bugüne dek genellikle Doğu'dan dinlediğimiz kıyımı Nevşehir'de yaşıyoruz bu kez. İç içe hep beraber yaşanan bir Nevşehir burası, Nevşehir'in merkezi Anadolu'nun birçok bölgesinin aksine  dine, kökene göre mahallelere ayrılmamış. Kitapta birkaç kez söylendiği gibi sayıca çok da fazla değildir Ermeniler, “gavur niyetine kim varsa Rum”dur. Rumların nüfusu Ermenilerin on katıdır. Ermenilerin de Rumların da anadili Türkçedir, okula gi…

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız

Alabildiğine garip, alabildiğine dokunaklı... Okurları bu yazıyı okumadan önce kitabın konusundan bahsettiğime, güncel terimle “spoiler” verdiğime dair uyarmak isterim. Romanın farklılığını ve güzelliğini olay örgüsünden bahsetmeden anlatmak pek mümkün değildi. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaétan Soucy'nin 1998 yılında yayımlanan ve çok ses getiren romanı. Gerek farklı konusu, gerek bu konuyu işlerken zaman zaman uydurulan kelimelerle oluşturduğu dili, gerekse olay örgüsünü ilmek ilmek incelikle kurma başarısıyla bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamadığım bir roman oldu Kibritleri Çok Seven Küçük Kız. Roman ıssız bir ormanın içinde yaşayan iki kardeşin babalarının ölümüyle başlar. Oldukça korkulan despot babayı çekinerek uyandırmaya çalışan kardeşlerden korkak olanı odaya titreyerek girer ve babanın kendini asarak intihar ettiğini keşfeder. Romanda hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, babanın intiharını “Neticede, sarıp sarmalayacağımız bab…

Paris Öyküleri

Paris'in Bin Bir Yüzü Yüz Kitap çok yeni bir yayınevi. Daha önce Türkçeye çevrilmemiş yazarları yayımlamayı amaçlayan bu genç yayınevinin ilk kitabı, Grace Paley'nin İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden adlı öykü derlemesiydi. Bir kitabevinin rafında kapağına ve adına çarpılarak aldığım bu kitap sayesinde Paley'nin ne kadar önemli bir yazar olduğunu öğrenmiş bulundum. İkinci kitapları ise daha bu ay yayımlanan Paris Öyküleri. Kanadalı yazar Mavis Gallant'ın genellikle Paris'te geçen öyküleri, yavaş yavaş ve sindirilerek okunması gereken metinlerden. Mavis Gallant, Montreal'de doğup genç yaşında Paris'e yerleşmiş ve geçimini sadece yazarak sağlamış bir yazar. İkidilli olmasına rağmen İngilizce yazan Gallant'ın öykülerin pek çoğu New Yorker'da yayımlanmış. Öykülerinde İkinci Dünya Savaşı'ndan Paris'in bohem sanat çevrelerine, başka bir ülkede yaşamayı tercih etmiş göçmenlerden Fransa'da adım adım kendini gösteren küreselleşmeye ve kapitalizme kada…