30 Nisan 2019 Salı

Svetlana Aleksiyeviç - Ütopyadan Sesler


Ütopyadan Sesler Sonlanırken...

Svetlana Aleksiyeviç iyi ki 2015’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış diye düşünüyorum sık sık. Bu prestijli ödül olmasaydı Türk okurlar olarak ne zaman keşfederdik Aleksiyeviç’i, ne zaman basılırdı peş peşe kitapları, bilmiyorum*. İkinci El Zaman – Kızıl İnsanın Sonu 2016 sonbaharında yayımlandığından beri yani iki buçuk sene gibi bir süredir Aleksiyeviç okuma maratonum var. Her yeni kitabı çıktığında önce bir ah etme, nasıl okuyacağım diye dövünme safhasından sonra kitabı hemen edinip okumaya başlıyordum. Çünkü Aleksiyeviç bir büyücü, sadece dinleyerek, dinlediklerini bir roman gibi sıraya dizerek, farklı seslerden bir senfoni yaratan, okuyanı kendisine bağlayan bir büyücü. Kitaplarının türüne bile tam olarak karar verilemezken bir gölge gibi sessiz,  yorumsuz, tarafsız kalıp bizlere koca bir Sovyet tarihini anlatan beş büyük kitabı Ütopyadan Sesler serisini tamamladı. Belli bir türe hapsedilemeyecek kadar yenilikçi, kurmaca dışı kabul edilemeyecek kadar yaratıcı, yazarın sesini duymadan onu her yerde hissedebilmemizi sağlayacak kadar duygusal bu kitapların sonuncusu Son Tanıklar geçtiğimiz ay dilimize çevrildi ve sesler -şimdilik- sonlandı.
Yazarın unutulmaz Nobel konuşmasında söylediklerini mutlaka hatırlamak lazım: “Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltıraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.”
Bu sözler asıl olarak Aleksiyeviç’in kitaplarını okuyunca gerçeklik kazanıyor. Bambaşka biçimlerde mücadeleler vermiş yüzlerce anlatıcının olduğu bu kitaplarla ilgili biraz öznel bir okuma hikâyesi anlatmak istiyorum size. Her bir kitabın neredeyse on – on beş güne yayıldığı, günde yirmi otuz sayfadan fazlasını okumanın yüreğimin kaldırmadığı bir okuma hikâyesi. Aslında şimdi şimdi kitapları kendi içinde üçe böldüğümü anlıyorum. İlk bahsedeceğim İkinci El Zaman sanki kitaplar üstü, Sovyet insanı ne demek anlayabilmek için önce okunması gereken kitap bu. Kadın Yok Savaşın Yüzünde ve Son Tanıklar İkinci Dünya Savaşı anlatıları ama bambaşka bir yerden, kadınların ve çocukların gözünden. Çinko Çocuklar ve Çernobil Duası ise SSCB tarihinin utanç anlatıları. 

Bir üst kitap
İkinci El Zaman’ı okumak aslında bir üstün insan mitinin gerçek olduğunu görmek gibiydi benim için. 1991’de dağılan Sovyetler Birliği’nin nasıl büyük bir coğrafyada, nasıl bir bütünlük oluşturduğu (baskı, sansür, sürgün kısımları da unutulmadan), gerçekten bir Sovyet insanı, kitabın alt başlığındaki gibi “Kızıl İnsan” yarattığı bugünkü dünyada masal gibi geliyor insana. Kurulmasını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, yozlaşması ve dağılmasını herkes kadar ben de biliyordum Sovyetler Birliği’nin ama Svetlana Aleksiyeviç’in bir başarısı da aslında bildiklerimizin gerçeğin ve bazen gerçek olmayanın çok çok küçük bir parçası olduğunu göstermek. Romanlardan tanıdığımız Sovyet insanı nasıl küçük yaştan itibaren belli ideallerle ve bilinçle yetişmiş, edebiyat (özellikle şiir, tiyatro) ve müzik (özellikle marşlar) nasıl onun hayatının bir parçası olmuş bir bir okudukça yaşlı kuşağın 1991’den sonraki dünyaya, hayata adapte olamayışlarını o kadar iyi anlıyor ki insan... Özgürlük diye çıkılan bir yolun hezimet olması, hele hele 90’ların sonlarına doğru yaşanan korkunç Tacik cinayetleri ömrünü tüm halkların kardeş olduğu Sovyet insanı olarak geçirmiş bir kuşağı nasıl hem şaşkınlık hem acıya sürüklemişse bizi de sürüklüyor.
Aleksiyeviç’in tarafsızlığı, anlatanlara şefkatle yaklaşımı hatta yer yer ağlaması ve bunu da tüm içtenliğiyle belirtmesi ise galiba kitaplarını sevmemizin en önemli etkenlerinden biri. Bürokratlarla yaptığı söyleşilerin halkla yaptıklarından ne denli farklı olduğunu görebilmek, yapılan yanlışları tüm açıklığıyla dinlemek yazarın politik duruşunu göstermiyor bize, okudukça Aleksiyeviç’in de tüm özleminin o kızıl insana dair olduğunu seziyorsunuz sadece. Dinlerken yaşadığı bu farklılığı yazarın kendisi de belirtiyor: “Şuna kani oldum ki sıradan insanlar –hemşireler, aşçılar, çamaşırcılar– anlatımlarında daha samimi… Onlar, nasıl söylemeli, kelimeleri gazetelerden ve okudukları kitaplardan, şunun bunun sözlerinden değil, içlerinden çıkarıyorlar. Salt kendi ıstırap ve kaygılarından. Eğitimli insanların duyguları ve dili, ne denli tuhaf gelse de, zamanın işçiliğine daha çok maruz kalıyor. Onun toplu kodlamalarına. İkincil bilgi bulaşıyor üzerlerine.”


Ölenler ve utananlar
Aleksiyeviç’in daha sonra okuduğum kitapları Çernobil Duası ve Çinko Çocuklar hali hazırda bildiğimiz devlet denen kurumun ne olduğunu, ne işe yaradığını bize tüm tanıklıklarıyla yeniden hatırlatıyor. Rejim ne olursa olsun devlet değişmiyor ama özellikle Çinko Çocuklar’da yazara ağlaya ağlaya devletin çocuklarını Afganistan’da nasıl bir ölüme gönderdiğini, mühürlü çinko tabutla ölüsü gelen oğlunu son bir kez görmesinin nasıl yasaklandığını anlatan annelerin sonra bir anda yazarı mahkemeye verip utanmazca anlattıklarını reddetmeleri ve çarpıtma, yalan, rejim aleyhtarlığıyla suçlamaları karşısında bu değişmezliği daha iyi anlıyor insan. Giden her askere ayrı ayrı üzülen, sayısı da şekli de korkunç ölümlerden devleti sorumlu tutan Aleksiyeviç’in yaşadığı hayal kırıklığı da anlaşılıyor. Kitabın sonundaki mahkeme kayıtları tüm süreci özetliyor aslında. Yine de şunu söyleyebilirim savaşın vahşeti ve erkekliği sebebiyle içine en az girebildiğim kitap Çinko Çocuklar oldu. Savaşın erkekliğinin ne demek olduğunu da Aleksiyeviç çok güzel sözlerle aktarıyor: “Kadınların hikâyeleri başka türlüdür, başka bir şeyi anlatır. ‘Kadın’ savaşının kendi renkleri, kokuları, ışıkları ve duygu evreni vardır. Kendi sözcükleri. Kahramanlara ve akla hayale gelmez yiğitliklere yer yoktur bu anlatılarda; insanlık dışı insan işleriyle meşgul insanlardan söz edilir sadece. Üstelik bu hikâyelerde yalnızca onlar (insanlar!) değil, toprak, kuşlar, ağaçlar da acı çeker. Bizimle birlikte yeryüzünde yaşayan kim varsa. Acıları kelimesizdir ki daha da ürperticidir bu.” Ama bir 80 kuşağı olarak, hatta çocukken Rambo’yu izlemiş biri olarak Afgan-Sovyet savaşına dair çok şey öğrendiğimi de eklemeliyim. Kuru tarih bilgisi değil, yaşayanların diliyle bu kirli savaşın tüm aktörleri sıralanıyor. Her Aleksiyeviç kitabından sonra yaptığım gibi günler süren araştırmalar oldu doğal olarak... Savaşta  Amerika’nın rolü, El Kaide’nin kuruluşu, daha neler neler...
Çernobil Duası hem kişisel tarihimizdeki rolü, hem Karadeniz’de hâlâ yaşanan ölümler sebebiyle en çok etkilendiğim, çekilmiş acılara dayanamayıp ağladığım kitaplardan biri. Devletin o kemikleşmiş yapısı, kazadan sonra yapılan hataların sonucunda acı dolu ölümler, aylar sonra bile hata yaptığını kabul etmeyen devletin ona inanan milyonlarca insana yaşattığı hayal kırıklığı, hatta bize çayı korkmadan içmemizi söyleyen bakanın aynısının orada da olması, Çernobil’e kendi özel suyuyla gidip musluk suyu içiyormuş gibi yaparak halka korkmadan musluk suyu içebileceklerini söyleyen Sovyet bakanı gibi ayrıntılar İkinci El Zaman’daki kızıl insanın artık sona yaklaştığını söylüyor sanki. Çernobillilerin yıllarca yaşadıkları ayrımcılık, bir ömür tetikte yaşamaları ise hiç suçu olmayanların yıllardır süren cezaları maalesef. Bu yazıyı daha fazla uzatmamak adına kitabı ilk okuduğumda Agos gazetesine yazdığım yazının linkini ekleyerek Çernobil Duası’nın Aleksiyeviç kitapları arasında en sevdiklerimden olduğunu söyleyebilirim. http://tembelveyazar.blogspot.com/2017/06/cernobil-duas.html

En günahsız kim?
Daha yeni yayımlanan Son Tanıklar ise Kadın Yok Savaşın Yüzünde’yle beraber okunduğunda çok büyük, çok gerçek bir İkinci Dünya Savaşı portresi oluşturuyor kafamızda. Kadın Yok Savaşın Yüzünde’de İkinci Dünya Savaşı’nda görev alan kadınların -ki sadece sıhhiye değil ordunun birçok bölümünde görev yapmışlar- kendi savaşlarını anlatmalarını okuyoruz. Aleksiyeviç’in bu kitabın başına yazdığı önsözün Nobel konuşması kadar akıllarda kalması gerekiyor. Kitabının çok uzun yıllar devlet tarafından sansürlendiğini, sansürsüz metnin ancak 2000’li yıllarda yayımlanabildiğini anlatan Aleksiyeviç aslında daha kitabı yazarken bazı anlatılanları ayırdığını, kitaba koymadığını belirterek kendi sansüründen de bahsediyor ve bu önsözde gerek devletin gerekse kendi sansürlediklerinden örnekler vererek yılların acısını çıkarıyor. “Böyle kitapları okuduktan sonra kim savaşa gider? İlkel natüralizminizle kadını küçük düşürüyorsunuz. Kahraman kadını. İtibarsızlaştırıyorsunuz. Sıradan bir kadın yapıyorsunuz onu. Bir dişi. Oysa kadınlar bizim kutsalımızdır.” diyen bir iktidar karşısında ne yapılabilir? Aslında kitabı okuduğumuzda kadının itibarsızlaşması bir yana böylesine vahşi bir savaştan çıkan, göllerden ceset toplayan, çıplak elle gömen kadının hayata bağlanmak konusunda ne kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. Yine tüm vahşet içinde süslenmek, kendini kadın gibi hissetmek, bir sonraki gün Almanlarla çarpışmadan önce son kez sevişmeyi istemek gibi son derece olağan duygular da var. “Savaşı değil, savaştaki insanı yazıyorum ben. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini. Ruhun tarihçisiyim.” diyen Svetlana Aleksiyeviç savaşı tüm gerçekçiliğiyle, savaşın mahvettiği ruhları tüm acısıyla anlatıyor ve yeri geldiğinde ölü sayısını bile saklayan devletlerin bu gerçeği görmeye tahammülü yok.
Ütopyadan son sesler İkinci Dünya Savaşı sırasında çocuk olan yüz kişinin sesi. İlk kez bu kitapta yazar herhangi bir önsöz yazamamış. “Önsöz Yerine (Zira yazar bu konuda söyleyecek söz bulamamaktadır.)” başlığı ve açıklamasından sonra şöyle devam ediyor: “Büyük Anayurt Savaşı sırasında (1941-1945) milyonlarca Sovyet çocuğu hayatını kaybetti: Ruslar, Belaruslular, Ukraynalılar, Museviler, Tatarlar, Letonyalılar, Çingeneler, Kazaklar, Özbekler, Ermeniler, Tacikler...” Çocukluğa Aykırı Yüz Öykü alt başlığını taşıyan kitap sanırım okuması en zor olanlardan biri. Çocuk diyince akan sular duruyor çünkü. Bir şekilde hayatta kalıp o dönem yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez anlatanların bile aslında hiçbir zaman iyileeşmedikleri hemen anlaşılıyor. Yaşayanlar da zaten ya babasının öldürülüşünü görmüş ya annesini gömmüş ya kardeşleri yanı başında teker teker vurulmuş ya da eve gidip dedesinin ninesinin ölüsünü bulmuş. Bugün neredeyse pamuklara sararak büyüttüğümüz çocuklarımızın bunları yaşadığını hayal bile edemedim okurken. Kitapları okumamamın uzun sürdüğünden bahsetmiştim, bir günde karşılaştığım acının çokluğunu bünyem kaldırmıyordu bir yerden sonra ama Son Tanıklar son darbeyi vurdu diyebilirim. Aklım almadı, her kitapta böyle söylüyordum ama bu kötülüğü bu dehşeti yine yine yine aklım almadı. Evlerde kimseyi bulamazsa evin kedisini öldürecek nefreti, Rakel Dink’in o güzel sözüyle “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı” anlamadım, anlamayacağım. Küçük bir çocuğun yakılan köyünü nasıl hatırladığı yıllar sonra bile değişmiyor, uzakta gördüklerini nasıl kodladığı mesela: “Yanan siyah bir şey görürsen yaşlı bir adamdır. Yanan pembe bir şey görürsen küçük çocuktur.”  Yaşadıklarını atlattığını sanan birinin anlatmaya “Ben size komik bir şey anlatmak istiyorum, neşeli bir şey...” diye başlayıp bir anda gözünden akan yaşları ve ağladığını fark etmesi ne acı. Çünkü savaş hakkında, çocukların tanık oldukları hakkında anlatacak neşeli hiçbir şey yok aslında. Son Tanıklar’daki acı çok, pek çok... neredeyse bütün kitabı buraya geçirmek gerekiyor ama Almanlara yakalanıp da yetimhaneye yerleştirilen çocuklardan kan alındığını, hatta hiç kanı kalmayana dek kullanıp öylece atıverdiklerini birkaç söyleşide okumak çok sarsıcıydı. Dokuz yüz gün süren Leningrad kuşatmasından kurtulan çocukların başka şehre götürüldüklerinde ilk gördükleri parkı “yemeleri” -evet, çimenleri, yaprakları yemekten bahsediyorum- beni tokluğumdan utandırdı. Yıllarca konuşmayanlar, anıların ağırlığından zor bir erişkin olanlar, eşleri tarafından terk edilenler, bir köyde eceliyle ölen bir dedeyi gömme hazırlığını görüp de “Nasıl ölebilir ki? Bugün kimseyi kurşuna dizmediler.” diyen doğal ölümden habersiz yedi yaşında bir çocuk, yetimhanelerde, yurtlarda ilgilenilme uğruna, onları azarlayacak biri olsun diye bile bile yaramazlık yapanlar, dünyaya bir erkek daha getirmekten, oğlan doğurmaktan korktuğu için ömrü boyunca aşktan, evlilikten uzak duranlar...
Ama bu kadar iç karartıcı alıntı yeter sanırım. Yazının sonuna doğru yaklaşırken güzelliklerden bahsetmek istiyorum biraz da. İkinci El İnsan’da bahsettiğim o “kızıl insan” Son Tanıklar’da altın çağını yaşıyor. Savaşa kamplarda yakalanan çocukları kurtarmak için el birliğiyle yapılanlar, annesiz babasız kalan çocukları herkesin sahiplenmesi, Yahudi çocukların saklanması, kendi çocuklarından biriymişçesine yıllarca bakılmaları, partizanların, hemen hemen bütün anılarda masal kahramanları gibi anlatılan partizanların çocuklara verdiği değer ve önem iyiliğin de var olduğuna inandırıyor beni. 
Hele kimsesiz kalan çocukları alıp da kendi çocukları gibi bakanlar, kimin nesi olduğunu bilmeden benim çocuğum ol diyenler belki de savaşla ilgili söylenen sözlerin en güzelini oluşturuyorlar: “Hepimiz böyle büyüdük, iki anneyle, üç anneyle.” Savaştan kaçabilmek uğruna ülkenin ta öbür ucuna gitmek zorunda kalanlara açılan kucak, Özbek bir ninenin zayıflıktan kırılan torunu ve savaştan kaçıp gelmiş arkadaşına bakıp kendi Tanrı’sına, Allah’a Özbekçe ettiği yakarış, işte o Sovyet ruhunun ve insan olmanın en yüce anılarından birkaçı.
Ve en sonunda zafer kazanıldığında, açlık ve sefalet sürerken, acılar daha eskimemişken köylerde yakalanan savaş esiri Alman askerlerin açlıktan yalvarmalarına dayanamayıp elindeki patatesi, elmayı veren kadınların varlığı ve verdikleri insanlık dersi, ne olursa olsun insan olmaktan vazgeçmeme öğüdü beni Kadın Yok Savaşın Yüzünde’den sonra bir kere daha eğer bu dünya yok olup gitmezse, kurtulursa bunun kadınlar sayesinde olacağını inandırıyor.**
Aleksiyeviç Nobel konuşmasında “Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.” diyor. Ne mutlu ki kitaplarını okuyan herkeste de bu duyguları uyandırabilecek kadar büyük bir yazar. Okudukça tiksindiğim insan da oldu hayret ettiğim de, devam edecek gücü bulamayıp yarıda bırakmak istediğim de oldu, güzel insanlarla karşılaşıp sevinçten ağladığım da... O bir avuç güzel insana, küçücük umuda tutunmak gerekiyor, öyle olmasa yaşamak mümkün olmazdı zaten.
Bu iki buçuk yıllık okuma hikâyem böyle sonlanmayacak tabii, Aleksiyeviç okumaya başladığımdan beri Sovyetlerdeki günlük hayata duyduğum ilgi giderek arttı. O büyük Rus romanlarının nasıl yazılabildiğini, Rus ruhu diyebileceğimiz o farklı ruhu, bizden bambaşka dertleri olan Sovyet insanını anlamaya çalışıyorum. İnsanın ya çok sıkı kanunlarla ya da işte bu örnekteki gibi yüce bir ülküyle “iyi” olabilmesi çok can sıkıcı aslında, böyle ülkülerin kalmadığı bir dünya düzeninde, kanunların da bir işe yaramadığı bizimki gibi memleketler hakkında umutsuzluğa kapılıyor insan. Ama hemen sonra son üç beş yıldır yaşadıklarımızın, acılarımızın biricik olmadığını, hatta çok büyük de olmadığını düşünüyorum. “Benimki de dert mi,” diyorum, “insanlar neler yaşamış.” Svetlana Aleksiyeviç okumak yola devam etme konusunda itici bir güç oluyor, tavsiye ederim.
Başta da söylediğim gibi iyi ki Aleksiyeviç Nobel ödülü aldı, Kafka Yayınları kitaplarını birbirinden iyi çevirilerle yayımladı* ve biz de Ütopyadan Sesler’i dinleme fırsatı bulduk. Sanatın bir insanı değiştirme gücü her şeyden fazla. Edebiyatın beni nasıl değiştirdiğini buraya yazdığım yazılarda sıkça anlattım, Svetlana Aleksiyeviç’le yaşadığım değişim ise neredeyse gözle görülebilecek denli güçlü. Herkesin bir gün bu seslerle tanışması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

* Kadın Yok Savaşın Yüzünde daha önce Evrensel Yayın tarafından Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları adıyla yayımlanıyor. Bu kitap uzun yıllar boyunca sansürlü olarak yayımlanan metinden çevrilmiş.
** Bu yazıyı yazdığım sırada Yeni Zelanda başbakanının yaşanan terör saldırısı karşısında söyledikleri, yaptıkları inancımı iyice güçlendirdi.
*** Kitapları orijinal dilinden ustalıkla çeviren Sabri Gürses, Güney Çetao Kızılırmak, Aslı Takanay, Serdar ve Fatma Arıkan’ın adını anmadan yazıyı bitirmek istemedim.


Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

15 Nisan 2019 Pazartesi

83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi


Yaşlanınca anlaşılan bazı şeyler...
İnsanın gençken ne kadar iyimser olduğunu ve hayattaki zorluklar hakkında hiçbir fikrinin olmadığını düşünüyorum bir süredir. Arkadaşlarımla beraber kırklı yaşlara adım attığımızdan beri binbir türlü sorunla karşılaşmaya başladık. Bunlardan en önemlisi tabii ki artık yaşlı kategorisine girmeye başlayan anne-babalarımızın birer birer hastalıklarla boğuşmaya başlaması diyebilirim. Son bir iki yıldır anne-babalarımızı kaybettiğimiz yaşlara geldiğimizi düşünüyorum hep, kötü haberler aldıkça... 
Walker’ın ne olduğu, koltuk değneğinin ve bastonun çeşitleri, yetişkin alt bezleri, asansörsüz evlere çıkılamayacağı... bunların hepsi benim için bir iki senelik bilgi. Böyle anlatınca iç karartıyor farkındayım çünkü çocuklar kadar yaşlılara da değer verilmeyen, çocuklar gibi yaşlıların da evlere tıkıldığı, söz haklarının bulunmadığı, sosyal yardım ya da kültürel faaliyet gibi olanakların olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. 
Hendrik Groen’un yazdığı 83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi, huzurevinde kalan bir ihtiyarın bir yılını anlatmaya karar vermesiyle oluşmuş bir roman. Bu arada yazarın adı takma, kim olduğu merak ediliyormuş, kendi adıma yazarın yaşlıları çok iyi tanıyan biri olduğunu söyleyebilirim. 
Hendrik Groen, tam adıyla Hendrikus Gerardus Groen, günlüğünden öğrendiğimiz kadarıyla 5 Eylül 1929 doğumlu bir Hollandalı. Cana yakın, kibar ve yardımsever kişiliğiyle tanınıyor. Romanda çok kısacık bahsedilse de boğularak ölen küçük bir kızı ve kızlarının ölümünden sonra gitgide akıl sağlığını kaybetmiş bir karısı var. Karısı evlerini yaktığından beri kendisi bir huzurevinde karısı ise “tımarhanede” yaşıyor. Bu günlüğe başlamasının sebebi yaşlılardan nefret etmesi ve onların gerçek yüzlerini göstermek istemesi. 
İlk başta tam bir şikâyet fırtınası biçiminde başlayan günlük sonraları huzurevine yeni gelen Eefje ve yeni yeni samimi oldukları Ria ve Antoine sayesinde hem neşeleniyor hem de ölüm fikrinden çok daha uzaklara yelken açıyor. Hendrik’in fikriyle kurulan Biz Henüz Ölmedik Kulübü’yle altı ihtiyar günübirlik turlarla neler neler yapmıyorlar? Golf oynamaktan tutun Uzakdoğu yemeği pişirmeye, tekne gezisine gitmeye kadar pek çok unutulmayacak aktivite... Ve tüm bu turlarda biri tekerlekli sandalyede, biri Alzheimer başlangıcındaki yaşlılara sunulan özel hizmetleri de unutmamak lazım... Tekerlekli sandalyeyle sokağa çıkmanın mümkün olmadığı bir memlekette yaşadığımız için bizim biraz hayal kurmamız gerekiyor.
Bu geziler ve mutlu anlar dışında Hendrik’in günlükte anlattığı huzurevi günleri ise yaşlılığı biz okurlara gerçek yüzüyle gösteren asıl sayfalar. Doğrusu Hendrik’in oldukça aklı başında bir yaşlı olduğunu söyleyebiliriz, kraliyetten nefret eden bir cumhuriyetçi, muhafazakâr veya ırkçı değil, dünyada olup bitene karşı büyük bir merak duyuyor. “Hollanda bir apartheid toplumudur; beyazlar beyazlarla, Türkler Türklerle, yoksullar yoksullarla, beyinsizler beyinsizlerle birlikte yaşarlar.” diye açıkladığı topluma bir ekleme daha yapıyor sonra “Yaşlılar ise yaşlılarla.” Ve bu yaşlıların günler boyu en önemli gündemi akvaryumda ölen balıklar olabiliyor. “Burada herkes akvaryumda bulunan kurabiye hakkında bir görüşe sahip. Ancak Suriye’deki savaş hakkında fikirlerini sorduğunuzda size sanki izafiyet teorisini anlatmalarını istemişsiniz gibi bakıyorlar. Sırtüstü yüzen birkaç balık uzak bir ülkede havaya uçurulan bir otobüs dolusu kadın ve erkekten çok daha kötü.” Kısacası kahramanımız Hendrik Groen hem duyarlı, hem de akıllı bir yaşlı birey. 
Anlattığı bir yılda güzel geçen günlerden başka kalbinin 83 buçuk yaşında heyecanla atmasını sağlayan Eefje’nin ani felci, en yakın arkadaşı Evert’in habire ampute edilen uzuvları, vasiyet edilen ötenazi isteğini bir türlü gerçekleştirememeleri ve bir de kendisinin artık kullanmaya mecbur kaldığı alt bezi var. Hiçbir şey güllük gülistanlık değil ama Hendrik’in 21 Mart tarihli günlüğüne “Başardım! Baharı yine gördüm!” yazması, hızlı bir biçimde bunayıp çocuklaşan Grietje’nin “Biraz şansın yardımıyla gelecek yıl tekrar Aziz Nikolaos’a inanacağım!” diye sevinmesi hem güldürüyor hem de gençken kıymetini bilmediklerimizi düşündürüp duygulandırıyor. 
Hendrik istediği kadar söylensin Hollanda’da devletin desteğiyle alınabilen engelli scooter’ları, elektrikli bisikletler ve hatta yaşlılar için üretilmiş Canta marka arabalar varmış, hepsini romandan öğrendim. Tüm bu olanaklar yaşlanan anne-babalarımızı da düşününce kitabı okurken sık sık iç geçirmeme sebep oldu.
Kitabın ikincisi de yayımlanmış, umuyorum bir an önce ikinci günlüğü de okuyabiliriz. Bir diğer umudum da ikinci kitabın birinciden daha iyi bir çeviri, editörlük ve tashihle yayımlanması.

Banu Yıldıran Genç

Hendrik Groen
83 ¼ Yaşındaki Hendrik Groen’un Gizli Güncesi
çev: Erhan Gürer
Can Yayınları 
Temmuz 2018, 371 s. 

*Bu yazı Agos Kirk'in Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Sürücü Koltuğu

Ölmeye gitmek... Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef T...