29 Kasım 2019 Cuma

Övgü


Hayattan alacaklı olanlar
Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yapmaya çalışıyordum. Olmadı. Bir baktım karşımdaki sandalye yavaşça çekildi, dertli komşum beni azıcık rahatsız etmeye geldiğini söyledi. Alışkındım. İçkili geceler fazlasıyla hassas komşuma genellikle bu etkiyi yapıyordu. Buyur dedim tabii, komşuluk bunu gerektirir. Hiç eveleyip gevelemeden daldı lafa. Baba olmayı geçen otuz küsur yıla rağmen hâlâ öğrenemediğini söyledi. “Sizin işiniz kolay,” dedi sonra, “bebek rahminize düştüğü anda anne oluyorsunuz.” Tabii ki böyle düşünmüyordum ama komşularımla genellikle tartışmam. Uzaklara baktı sonra, belli ki bayram tatilinde bir araya gelen çoğu aile gibi mutlu geçen anlar gergin anlardan azdı. “Belgesel izliyorum hep,” dedi, “aslanların nasıl baba olduklarını biliyorum mesela, çekip gidiyorlar sonra.” Öylece dinlemeye devam ettim, kocaman kızları olan bir erkeğin duygularını dinlemek hoşuma gidiyordu. “Biz çekip gidemiyoruz,” dedi. Gidenlerin olduğunu söyledim, epey de çoktular. “Ben gidemem,” dedi, “gitmeyi de hiç düşünmedim.” Durdu yine. Uzaklara baktı. Biram olup olmadığını sordu, ben de içiyordum, şişelerimizi hayata kaldırdık. “Ama işte,” dedi, “hâlâ bilmiyorum baba olup olmadığımı, olabildim mi, bilmiyorum.” 
Komşum içini bir nebze de olsa döküp gittikten sonra bu soruyu kendine soran ne kadar az erkek olduğunu düşündüm. Anne olmak hakkında bile son yıllarda konuşulmaya başlanmışken altmışlı yaşlarda bir babanın böylesine içten ve doğru bir sorgulamayı yapacağı aklıma gelmezdi ama zaten komşum tanıdığım en nevi şahsına münhasır insanlardan biriydi. Kucağımda bitirmek üzere olduğum kitap tam da aslında kadınlık, hatta annelik ve babalık konularına değiniyordu. “Ne garip tesadüf oldu.” dedim, geçtiğimiz yaz da aynı yazarın iki kitabı üzerine kampta yaşadıklarımdan yola çıkarak bir yazı yazmıştım. Üstelik okuduğum kitap ilk olarak baba olmayı kendi gözünde bambaşka bir yere taşımış, kendince bir babalık miti kurmuş bir adamın anlattıklarıyla başlıyordu. Yazıma nasıl başlayacağımı bulmuştum.

.............

Rachel Cusk, Çerçeve ve Geçiş’ten sonra üçlemesini Övgü’yle tamamlıyor. Bundan daha görkemli bir tamamlanış olamazdı sanki. İlk iki katıp hakkında yazdığım Anlatanlar ve Dinleyenler’de Rachel Cusk’ın Faye karakterini, anlatım tarzını, romanların nasıl bir yol izlediğini anlatmıştım. Övgü de aynı izlekle ilerliyor. İlk iki kitapta Faye’in dinledikleri genellikle ilişkiler ve ayrılıklar üzerineydi. Kendisi de kocasıyla yeni boşanmıştı ve anlatıcı olarak onun sesini çok az duyduğumuzdan neden boşandığını bilmiyor, sadece kocasıyla kendisini tanıyan herkesin çok şaşırdığını okuyorduk. 
Geçiş’le Övgü arasındaki zamanda Faye yeniden evlenmiş, çocukları biraz daha büyümüş, hatta romanın sonunda öğrendiğimize göre istediklerini yapma özgürlüklerini kazanmışlar. Roman Faye’in bir edebiyat festivaline konuşmacı olarak gideceği uçak yolculuğuyla başlıyor. Uçak yolculuğunda yanındaki adamın koltuğuna bir türlü sığamamasıyla sohbet başlıyor. Bu sohbetlerde Faye’in katkısı çok az, yine gerektiği yerde ve sadece bazı sorular sorarak dahil oluyor. Oysa karşısındakiler neredeyse hayatlarını baştan sona anlatacak denli güvenilir buluyorlar Faye’i. Belki de insanların tek istediği kendisini yargılamadan dinleyecek, araya girmeyecek iyi dinleyiciler. Belki de bu yüzden uçaktaki koltuklara da koridora da sığamayan kocaman adam Faye’e bir anda önceki gece hasta olduğunu öğrendiği köpeğini kimseye söylemeden uyutturduğunu, sonra da ailesi görmesin diye sabah yola çıkacağı halde bütün gece onu bahçeye gömmeye çalıştığını, sabaha karşı işinin bittiğini, uykusuz yola çıkmak zorunda kaldığını bir bir anlatıyor. Faye’in neden karısına dahi söylemediğini sorduğunda ise verdiği cevap romanın asıl konusunu belirleyen ilk cümle oluyor: “Pilot’u çok seviyorlardı, ama onu eğiten disipline sokan ve ona bu kişiliğini kazandıran bendim. Bir anlamda Pilot’u ben yaratmıştım, ben yokken benim yerime orada bulunsun diye. Onun için neler hissettiğimi başka kimsenin anlayabileceğini sanmam, bizimkilerin bile. Onların orada olması ve duygularının benimkilerin önüne geçmesi fikri bayağı dayanılmazdı.” Faye o kadar mükemmel bir dinleyici ki adamın bu bencilliğine hiç ses çıkarmıyor. 
Erkekliğin bu korumacı ve anlamlandırması biz kadınlara zor gelen güçlü olma güdüsüyle başlayan roman edebiyat festivali boyunca bizi kadınlık erkeklik hâllerine ama en çok da edebiyat dünyasında kadınların ne kadar dezavantajlı olduğuna, eşitsizliklere tanık olmamızı sağlıyor. Avrupa’da, cinsiyet eşitliği konusunda dünyanın geri kalanından daha doğru bir yerde durduğu bilinen bir kıtada, sanatın bir dalında, eğitimli ve yetkin, pek çoğu sanatçı insanların arasındaki eşitsizliği okumak, aslında hep bildiğimiz, zaten yaşadığımız bu durumun belki de hiç ama hiç bitmeyeceğini düşündürtüyor bize, bir lanet gibi... 
Mesela Galli yazar Ryan’la tanışıyoruz, yıllarca öğretmenlik yapan Ryan ününü ancak başka bir adla yazdığı kitapla kazanmış ve buna biraz canı sıkkın. Ayrıca bu kitap ortak bir kitap, biri kadın iki yazarlı ama müstear isim yine erkek ismi olmuş: “...ama tabii besbelli birincil kişi kendisi olduğuna göre bu hayali yazarın da erkek olması mantıklıydı.” Üstelik daha sonra eski öğrencisi bu kadın yazarın romanın geçtiği 15. yüzyıl Venedik’i konusunda uzman bir doktor olduğunu, romanın onun sayesinde kurulduğunu öğreniyor, yani niye birincil kişinin Ryan olduğunu bir türlü anlamıyoruz. 
Daha sonra Sophia’yla karşılaşıyoruz. Faye onunla daha önce Amsterdam’da bir panele katılmış ve bu panelde oldukça alakasız bir biçimde hepsi kadın olan katılımcılardan rüyalarını anlatmaları istenmiş. Sophia da o paneli hatırlıyor. “Erkek konuşmacıların katıldığı bir panelde onlardan rüyalarını anlatmalarının isteneceğini hayal edemiyorum, dedi. Moderatörün bizden sözümona dürüstçe cevaplar beklediğini sanıyordu; sanki bir kadının hakikatle olan ilişkisi en iyi ihtimalle bilinçdışı bir ilişki olabilirmiş gibi, dedi.” Sophia boşanmış ve çocuklu bir kadın yazar. Roman boyunca çocuklarının sorunlarıyla uğraşıp duran kadın edebiyatçılardan, Geçiş’te aynı şeyleri yaşamış Faye’den ve ne kadar iyi bir baba olduğunu, karısının tabii ki çalışmadığını, böylelikle kendisine yazacak vakit kaldığını böbürlenerek anlatan erkek yazarlardan biliyoruz ki Sophia’nın hayatı çok zor. Üstüne üstlük festivalin yapıldığı ülke bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen bu tip konularda çok daha geleneksel. (Ülkenin adı verilmese de doğa betimlemelerinden, atlatılan büyük ekonomik krizden, din ve spor tutkunluğundan Portekiz olduğu anlaşılıyor.) “Babası spor arabayla gezer, sahildeki villasındaki kız arkadaşını ziyaret ederken, annemse günde beş kere telefon edip fazla açık sözlü olduğum ve evlendikten sonra çalışmaya devam ettiğim için her şeyin benim hatam olduğunu söylerken, bu küçük şehirde, minicik bir apartman dairesinde, hasta bir çocukla sıkışıp kalmış olmak bana çok hakkaniyetsiz gelirdi. Bu ülkede, dedi, kadınların kabul ettiği tek güç köleliğin gücü, tek anladıkları adalet de kölelerin kaderci adaleti. En azından annem oğlumu seviyor, dedi, ama fark ettim ki çocukları en çok sevenler onlara genellikle en az saygıyı gösteriyor.”
Sophia roman boyunca Faye’in bize en çok dinlettirdiği kadın. Sophia’nın konuşmayı sevmesi, kendisini oldukça açık yüreklikle ortaya koyması, hatta yazarlar yemeğinde oğlu sebebiyle aslında olamayan cinsel hayatından bile bahsetmesi yorumsuz bir biçimde bize aktarılıyor. Faye onun yakışıklı ve evli yazar Luís’nin peşinden koşmasını, sürekli onlarla oturması için ısrar etmesini de gözlemci olarak aktarıyor, Çerçeve ve Geçiş’ten sonra artık biliyoruz, Tanrı anlatıcı yok, her şeyi bilen yok, yorum yok, önyargı yok. Biz kendi kendimize Sophia’nın bizi duyacağını sanıp “Yapma, bu kadar ısrar etme, yaralısın evet, ama yapma.” diyoruz.
Sonlara doğru gidilen toplantılar, yenilen yemekler, gazetelerle bir türlü yapılamayan söyleşiler derken edebiyatla ilgilenen üç kadın bir araya geliyor. Konuşulan konular çok benzer. İlgisiz babalar, zor bir boşanma süreci, sonrasında cezalandırma taktikleri... Paola en sonunda aslında varoluşumuzu özetliyor: “‘Hayatta kalıyoruz’ dedi Paola, boş kadehini içine bakmak için eğerek. ‘Bedenlerimiz, işlerine yaramayacak hale gelince bile yaşamaya devam ediyor, onları en çok çileden çıkaran da bu. Bu bedenler, yaşlanarak, çirkinleşerek ve duymak istemedikleri gerçeği onlara söyleyerek var olmaya devam ediyorlar.’” Üç kadının arasında okura en uzak olanı ilk yazımda da anlattığım gibi Faye. Bütün bu yazdıklarından sonra nasıl olup da yeniden evlendiği soruluyor ona. Faye ise yasaların üstesinden onların içinde yaşayarak gelmeyi umut ettiğini söylüyor ki bizimki, Sophia ya da Paola’nınki gibi memleketlerde bu yasaların üstesinden gelmek mümkün mü gerçekten bilmiyorum.
Faye ülkesine ve çocuklarına dönmeden bir gün önce bulduğu yegane fırsatta kendini okyanusun sularına atıyor. Ve roman daha birkaç sayfa önce umutla konuşan Faye’in adına bizim küfretmemize yol açan bir finalle bitiyor. Erkekliğin özünde ne olduğunu imleyen bir anla...

...........

Övgü kadınlık erkeklik, annelik ve babalıktan başka daha pek çok şey hakkında bir roman. Arka planda yazarların hiç durmadan konuştuğu Brexit var bir kere. Her yazarın bu konuda Faye’e sorulacak bir sorusu ve yapacak yorumu var. Bu politik gelişmenin dışında festival ülkesinin nasıl bir vahşi kapitalizmden geçtiği, yayınevlerinin ayakta kalabilmek adına sudoku kitapları basması, gazetelerin kitap eklerini kapatması, kapanan ve yerlerine otel yapılan tarihi kitapçılar, e-kitaplar çıktığından beri kitapların devrinin bittiğini duyuran felaket tellalları var. Bütün dünyada bağımsız kitapçılar aynı kadere yenik düşerken, bağımsız yayınevleri birer birer kapanırken, gazetelerin kültür sanat sayfaları -hatta gazeteler- tarihe karışırken gelecekte biz okurları nelerin beklediğini hakikaten merak ediyorum.
Ama asıl meseleye dönersek kadınların bu kapanmamış hesabının nasıl görüleceğini bilmek ediyorum. Dünyadan alacaklıyız, bize eşit davranmayan tüm sistemlerden, devletlerden, erkeklerden, kocalardan, babalardan alacaklıyız. Hatta komşumun dediği gibi rahmimize düştüğü anda hiç de hissetmediğimiz ama sonra dibine kadar yaşadığımız, hayatımızın her ânını vicdan azabı, kaygı, gelecek korkusuyla dolduran annelikten, bizi istediği gibi kırabileceğini düşünen ve bunu her fırsatta yapan çünkü onları her koşulda sevmeye, affetmeye kurulu olduğumuzu sanan çocuklarımızdan da alacaklıyız.
Rachel Cusk bu kısacık romanlarda tüm bu alacaklarımızı yeniden hatırlamamızı sağlıyor ve bunu o uzak, mesafeli, yargılamayan anlatıcı tekniğiyle yapıyor. Romanın orijinal adı Kudos ve ödül anlamına da gelen Yunanca bu sözcüğün neden seçildiği yine başka bir sohbette aktarılıyor. Yazarak, çevirerek, düzelterek var olan, yazdıklarını yayımlatan ya da yayımlatamayan, erkekler dünyasında savaş veren tüm kadınlara, Rachel Cusk’a, çevirmen Lâle Akalın’a bu satırların yazarından da kocaman bir “kudos”!


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

14 Kasım 2019 Perşembe

Annelik


Doğurmak ya da doğurmamak...
Nebula Kitap’ın yayımladığı Annelik romanını çıktığı günden beri merak ediyordum. Geçtiğimiz hafta kitabı okuduktan sonra kadın edebiyatında bu derece güçlü, bu derece içten ve bu derece özgün bir sesi uzun zamandır duymadığımı düşündüm.
Annelik kadınlara dair bir kitap, evet. Kadınlara, annelerine hatta anneannelerine dair... 70’lerdeki kadın hareketinin güçlü ivmesinden sonra dünyanın o yöne daha hızlı ilerleyeceğini sanırken son on yıldır sadece bizim ülkemizde değil Amerika, Kanada, Avustralya gibi ülkelerde de muhafazakâr aile yapısının sürekli gündeme getirilmesi “annelik” meselesinin yeniden ele alınmasını gerektiriyor. Kadınların ne zaman evlenmesi, ne zaman boşanması, ne zaman ve kaç tane doğurması, hatta nasıl doğurması gerektiği bile erkekler tarafından dile getirilen, utanmadan ahkâm kesilen konular. Anneliğin bu denli kutsanması, kadının varoluş sebebinin annelik olması gerektiği dünyada sağ siyasetin hiçbir zaman vazgeçmediği yöntemlerden biri ve artık bu konunun daha fazla ele alınması gerekiyor çünkü kadınların derdi sadece başımızdaki yöneticiler değil, evrimsel süreçle gelen bir biyolojik saatimiz, her ay dengemizi bozup bizi başka başka hâllere sokan bir döngümüz, ne olursa olsun soyumuzu devam ettirmeye yönelik şaşmaz içgüdümüz var. 
Sheila Heti romanına Çin’in kehanet sistemi I Ching’i açıklayarak başlıyor. Üç madeni parayla altı kez yazı tura atılan bu sistemden esinlenilen bir teknik kullanılıyor romanda. Hepimizin kendimize sorduğumuz soruları romanın isimsiz anlatıcısı üç madeni paraya soruyor. Aldığı evet ve hayır yanıtlarına göre ise sorularını çeşitlendiriyor ya da canı sıkılıyor, bırakıyor. 
İsimsiz anlatıcımız romanın başında otuzlu yaşlarının ortalarını yeni geçmiş, annelik için biyolojik saatin tik taklarını duyuyor, sevdiği bir erkek arkadaşı var, yazar olarak adını duyurmuş... Yani dışarıdan bakan biri için şartlar gayet yerinde, çocuk sahibi olmaması için hiçbir sebep yok. Oysa erkek arkadaşın önceki evliliğinden bir kızı var ve kesinlikle bir çocuk daha istemiyor ve bundan daha önemlisi anlatıcı çocuk isteyip istemediğinden hiç emin değil, istiyorsa da toplumsal ve biyolojik baskılar nedeniyle mi istediğini sorgulayıp duruyor. 
Romanda psikanalitik okumaya, yorumlanmaya müsait pek çok rüya ve mitolojik figür var. Tevrat’ta geçen bir hikâyeye göre Yakup tüm ailesini nehrin diğer kenarına geçirdikten sonra yalnız kaldığında sabaha kadar bir yaratıkla güreşir, yaratık onu yenemeyince uyluk kemiğini kırar, yine de yenişemezler, Yakup’a artık kendisini bırakmasını söyleyen yaratık, “Beni kutsamadıkça seni bırakamam.” yanıtı alır ve onu kutsar, adının artık İsrail olduğunu söyler. Yakup sorsa da bu yaratığın adını öğrenemez ve Tanrı’yla güreştiğini düşünür. Anlatıcı nedense bir falcının ona lanetli olduğunu söylemesi sonrası bu hikâyeyi hatırlar ve Yakup’un neden güreşmeyi bırakmadığını sorgular. Yakup yalnızken saldırıya uğrar, sonuna kadar direnir ve istediğini alır, kutsanır ve yine yapayalnız, üstelik yaralı olarak istediğini almanın gönenciyle yürür. Yakup’un yalnızlığı anne olmayan kadının yalnızlığına benzetiliyor ve romanın son sözü tekrar buna bağlanıyor.

Yalnızlık örneklerini o kadar doğru yerlerden seçiyor ki anlatıcı. Yirmili yaşlarında çok net bir kararla kürtaj olmaya gitmişken kendisine kürtaj olmamasını tavsiye eden doktoru, istemediği hâlde ultrason görüntüsünü göstermesini hatırlıyor mesela. Yine Stockholm’daki bir kitap okuma turunda, editörünün aktardığı bir olay doğurmayan kadınların dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bile nasıl baskılara maruz kalabileceğini gösteriyor. “Bu kadın son yedi yıldır biriyle beraber olmasına rağmen, üniversiteden beri görüşen arkadaş grubu içinde çocuğu olmayan tek kişiymiş. Editörüm arkadaşının ve kocasının çocuk istemediklerini söyledi. Ama bu arkadaş bazen yemek buluşmalarına gelmediğinde, hep birlikte onun hakkında konuşuyor, onun için üzülüyor, çocuk istemeyenin adam olduğunu, aslında onun istediğini söylüyorlarmış. Kadının hayatı herkesin ilgi odağıymış. Ben onun belki gerçekten de çocuk istemiyor olabileceğini söyledim, ama editörüm bu olasılığı kabul etmekte epey zorlandı; başka bir kadının çocuk istememesini hayal edemediği için değil de özellikle bu kadın arkadaş grubu içinde hâline hep birlikte üzülebilecekleri, kendilerini kıyaslayıp ondan üstün hissedebilecekleri bir kişi olarak iyice yerleştiği için sanırım. (...) Kendi hayatlarının daha iyi olduğu hissini onlara yaşatabilecek birine ihtiyaçları vardı.” Durumun ne kadar tanıdık olduğunu söylemeye sanırım gerek yok ama burada can alıcı cümle son cümle çünkü aslında çocuk konusunu durmadan açanlar gerçekten de çoğu zaman çocuk doğurup kendi hayatlarını, zamanlarını kaybolmuş hissedenler. Hayatlarında hiç olmadıkları kadar mutlu olduklarını, “tamamlanmış” olduklarını anlatıp duruyorlar. Anlatıcının iki yaşında bir kızı olan arkadaşını ziyarete gittiğinde ona “Anneleri çok kıskanıyorum, çünkü ne olursa olsun, yanlarında hep biri, onlara ait bir şey var.” dediğinde duyduğu cevap bu konudaki en dürüst cümlelerden biri ve bunu kurabilecek denli cesur anne gerçekten az: “Bu doğru değil. Önceden bir şeylerim vardı. Artık hiçbir şeyim yok. İşim yok... kızım bağımsız biri. Bana ait değil.” Bu doğru bakış açısıyla baktığımızda aslında “çocuk sahibi olmak” kalıbının bile ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Sahibi olduğumuz bir şey yok ortada.
Anlatıcı yaşadığı baskılar ve içindeki huzursuzluk sebebiyle yumurtalarını dondurma aşamasına bile geliyor bir yerde, sonra yine vazgeçiyor. Erkek arkadaşı Miles’ı çok sevdiğini biliyorken bu çocuk doğurma konusuyla ilişkisini de mahvettiği düşüncesi madeni paralara en çok sorulan sorulardan biri. Romanın ortasından itibaren Sheila Heti bölüm başlıklarını aylık döngüye göre koyuyor. Sırasıyla Pms, Kanama, Foliküler ve Ovülasyon adlarını taşıyan bu bölümler birkaç kez tekrar ediyor ve anlatıcının yaşadığı duygu değişikliği o kadar net bir biçimde aktarılıyor ki. Pms bölümlerinde anlatıcının yaşadığı duygu durum bozuklukları, içinden ateş fışkırırcasına Miles’la ettiği kavgalar, huzursuz rüyalar ve doruk noktasına ulaşan yaratıcılık, sonrasında Kanama ve rahatlama, verilen kararlara geri dönme, hayatını yoluna koyma isteği, Foliküler dönemde aynı kararlılıkla devam edebilme ve bir anda girilen Ovülasyon dönemiyle sokaktaki her çocuğu kucaklama isteği, doğum kontrol hapını kesip çaktırmadan hamile kalma planları, durmadan sevişme isteği... Sonra sil baştan. Tüm bu biyolojik faktörlere rağmen anne olmama kararının ne cesurca olduğunu anlayabiliyor musunuz?
Kimselerin bu derece içtenlikle bahsetmediği adet döngüsünü, erkek arkadaşıyla sevişmelerini, kavgalarını bize açan anlatıcının bir başka derdi de taşıdığını düşündüğü genetik ve kültürel miras. Sheila Heti’nin anlatıcısı Macar göçmeni bir Yahudi olması dolayısıyla otobiyografik özellikler taşıyor. Anneannesinin toplama kampından şans eseri kurtulmuş olması ve genç yaşta kanserden ölmesi, annesinin Kanada’ya göçmesinin hemen ertesinde annesini kaybetmesi ve yıllar boyu onu rüyasında görmesi, kendi çocuklarını sahiplenmemesi, çalışmayı tercih edip çocuk bakımını kocasına bırakması gibi faktörler de anlatıcının işini zorlaştırıyor. Aslında tüm bu sürecin sonunda geldiğimiz bir yer var ki bu değişmiyor: Kadınların kendi anneleriyle ilişkileri. Hem cennetimiz hem cehennemimiz olan o yer. Yaşlandıkça içimizden fışkıran annemizle ne yapacağımızı bilemememiz. Anlatıcı da annesiyle aslında tam olarak barıştığı bir dönemin sonrasında rahatlıyor, artık biyolojik saatini geride bıraktığını düşünmesinin huzuru da var bu rahatlıkta ama annesiyle ve geçmişiyle barışıyor, onunla konuşup anneliği tartışıyor. Böylelikle şu cümleleri kurabiliyor: “Bir çocuğum olduğunu her ne kadar göremesem de sahiden de olmayacağını hayal etmek tuhaf. Ama olmaması da en az olması kadar harika, beklenmedik ve özel geliyor bana. İkisi de bir tür mucize hissi veriyor. İkisi de büyük bir başarı gibi. Doğanın taleplerine uymak ve ona direnmek -ikisi de güzel- ikisi de kendine göre etkileyici ve zor.” Ve bu barışmanın sonucu bitirebildiği kitabını annesine okuttuğunda anneannesi, annesi ve kendisi arasındaki köprüyü kurabildiğini görüyor. O da bir çocuk getirmiyor dünyaya, bir roman getiriyor.
Annelik bana çok iyi gelen bir roman oldu. Çok erken bir yaşta, üstünde çok da düşünmeden doğurdum, böyle yaptığıma hiç pişman olmadım çünkü yaşım ilerlese yapmayacağımı biliyordum. Ama çocuk doğurmamayı seçenleri hep anladım. Oysa son üç beş yıldır sosyal medyanın hele hele bazı anne blogger’ların yorumlarıyla sanki yine çocuksuz olunmaması gereken bir çağa geri döndük. Tüm bu sahtelik, bu annelik kutsamaları, bu prensesler paşalar yetiştirmecilik umarım ileride bir gün normale döner çünkü hayatlarında anne olmaktan başka bir şey olamamış kadınların çocukları bunun için onları kutlamayacaklar.
Sheila Heti, Paris Review’a verdiği röportajda bir arkadaşının Annelik üzerine yorumundan bahsetmiş. “Eğer erkekler doğursaydı, Platon’dan başlayarak annelik hakkında yüzlerce kitap yazılmış olurdu ve felsefenin temel sorusu doğurmak ya da doğurmamak olarak değişirdi.” demiş. Çok doğru bir cümle olduğunu söyleyerek, tüm annelerin, anne olmamışların, anne olmayı düşünmüşlerin, çok eskiden anne olanların ve kadınları kıyısından köşesinden anlamayı düşünen erkeklerin okuması gerektiği bir roman olduğunu eklemeliyim. Nebula Kitap bizi iyi kitaplar, iyi çevirilerle buluşturmaya devam ediyor.

Banu Yıldıran Genç

Annelik
Shiela Heti
çev: Aslı Mertan
Nebula Kitap, Mart 2019, 286.

* Bu yazı Agos Kirk'in Ağustos 2019 sayısında yayımlanmıştır.

28 Ekim 2019 Pazartesi

Sardalyanın Gizemi


Düğüm üstüne düğüm
Metis Yayınları’nın geçtiğimiz ay yayımladığı Sardalyanın Gizemi’ni okumaya başladığımda ne yazar ne de roman hakkında bilgim vardı. Kitabın ilk sayfasında Agatha Christie polisiyelerinden alışkın olduğum “Kim kimdir?” bölümünü görünce önce bir polisiye roman okuyacağımı düşündüm. Birkaç bölüm devam eden bu düşüncem bir süre sonra değişti çünkü aslında Sardalyanın Gizemi polisiye tatlar taşıyan ama hiçbir türe sokamayacağımız bir roman.
Romanın ilk bölümünde Bernard St. Austell’i tanıyoruz. Londra’daki apartman dairesinde her şeyden nefret ederek makaleler yazan, taşradaki evinde ise şiirler yazıp her şeyi seven bir adam, duyguları gibi yazılarını da aynı netlikte ikiye bölen St. Austell’in yaratıcılığının özü aslında nefretinde yatıyor. “Londra’daki dairesinde volta atarak doğru kelimeleri ararken nefret ettiği kişiler politikacılar ve devlet memurları, finans uzmanları ve sendikacılar, Marksistler ve kapitalistler, solcular ve sağcılar, zeki yabancılar ve aptal yerliler, inananlarla inanmayanlar ve -hepsinden öte- yazarlar ve okurlardı.” Bu ikiye bölünmüş hayatının dengesi oğlunun sorduğu bir soruyla bozulana dek tıkır tıkır işleyen bir nefret makinesi... Dengesi bir kez bozulunca ise duygular karışıyor, nefret ettiği ve sevdiği yerler, kişiler farklılaşıyor. Ve ne yazık ki bu garip dönem çok kısa sürüyor, Bernard St. Austell belki de dengesi bozulduğundan bu dünyadan aniden göçüyor.
Polisiye okuduğumu düşündüğüm için bu ölümden sonra “Zehirlendi mi acaba?” gibi sorular soruyordum ki olaylar hızla ve fevkalâde şaşırtıcı bir biçimde gelişmeye devam etti. Cenaze töreninin ardından birbiriyle tanışan merhumun karısı ve sekreteri birbirlerine âşık olup her şeyi satıp savıp Mallorca’ya taşınıyor mesela, pat diye. Hemen sonra felsefe okutmanı Tim Chesterton-Brown ve şair karısı Veronica’nın şiir üstüne düşüncelerine dalıyoruz. Bu arada bir önceki bölümde Bernard St. Austell’in şiiri üzerine tez yazarken aklına şairin göz rengi takılan ve üstadın şiirlerinin otobiyografik özellikler taşıyabileceğini düşünen Bay McPherson merhumun eşi ve sekreterine bu soruyu sormaya ta Mallorca’ya gidiyor. İronik bir biçimde ikisinin de göz rengini hatırlamamalarından sonra -diğer bölümde- Londra’ya dönmüş, üstadın arkadaşı Chesterton-Brown’a sorusunu yineliyorken siyah bir köpeğin boynuna bağlanan bombanın patlaması sonucu ölüyor. Chesterton-Brown’un da iki bacağını kaybettiği bu kaza sonrası ise ben artık polisiye okumadığımın bilincine varmış bir biçimde bu bambaşka kitabı bambaşka bir gözle okumaya başladım. 
Stefan Themerson’un tarzını bugüne dek okuduğum yazarlar arasında en çok Flann O’Brian’a benzettiğimi söyleyebilirim. Absürt olaylar, absürt bir mizah ve birbiriyle bağlantısız bazen gerçek üstüne de göz kırpan karakterler... Polonya’da daha yirmili yaşlarında çocuk kitapları yazarak ünlenen yazar, birlikte anıldığı karısı Francizska’yla da bu yaşlarda evlenmiş. Savaş sırasında Polonya ordusuna yazılan çift bir daha ancak 1944 yılında İngiltere’de bir araya gelmiş. Ünlü çift kurdukları yayınevi, yayımladıkları kitaplar, çektikleri avangard filmlerin dışında Russell, Queneau, Alfred Jarry gibi yazarlara yakınlıklarıyla da biliniyorlar. Yazar hakkında okuduğum bir diğer bilgiyse Raymond Chandler hayranı oluşu ki Sardalyanın Gizemi’nin polisiyeye benzerliği belki bu hayranlığa bağlanabilir. Yine romandaki felsefe okutmanı Tim Chesterton-Brown adı da ünlü yazar G.K. Chesterton’a ve onun dedektiflik yapan unutulmaz kahramanı Peder Brown’a gönderme olmalı. 
Olayların hepsini, karakterlerin her birini burada anmanın mümkünü yok çünkü hemen herkesi tek bir bölümde tanıyor ve geçiyoruz. Bunun istisnası tüm olaylarla bağlantılı olduğu düşünülen Leydi Cooper ama tabii ki bu bağlantıyı da öğrenemiyoruz. Aslında Themerson aynen bir polisiyede olduğu gibi düğümler ata ata ilerliyor ama polisiyede bu düğümler önünde sonunda çözülürken Sardalyanın Gizemi düğüm üstüne düğümle gidiyor ve bir süre sonra anlıyoruz ki yazarın yapmak istediği tam da bu, düğümlerin çözülmesiyle ilgilenmiyor. Yeni karakterler, yeni olaylar yaratmak ve bu karakterleri epey uzun konuşturmak asıl sevdikleri. Hemen her karakter ortaya çıktığı bölümde kendi yaşam felsefesini ortaya koyuyor, karakterler arası bol bol felsefi muhabbetten de bahsedebiliriz ki bunun da en absürtlerinden biri Doktor Goldfinger’ın otel odasına gelen üniversite öğrencisi fahişeyle seks öncesi diyaloğu olabilir: “- Benim okuduğum dilbilim ne tarihsel ne de artzamanlı. Bilakis eşzamanlı. Yapısal. Ve Fransızca. Saussure’le başlayıp Roland Barthes’la bitiyor. Pan onun hakkında bir şeyler duydu mu? - Biraz. - Ne kadar? - Semantokrasinin canı cehenneme! dedi Dr. Goldfinger. - Anlamla Hâkimiyetin canı cehenneme! dedi kız kıkırdayarak. - İşaretler çok yaşasın! dedi Dr. Goldfinger. - İşaretler kendileri konuşsun! dedi kız. - Satır aralarını okumak yok! dedi Dr. Goldfinger. - Çok yaşasın Edebiyatın Cebiri! dedi kız. - Ya Chomsky? diye sordu Dr. Goldfinger. - Hayır. Kesinlikle hayır. Chomsky siyasi olaylara fazla karışıyor. Buradaki herkese göre öyle.”
Romanda birçok filozofun, fizikçinin, matematikçinin adı geçiyor ki aslında üniversitede hem fizik hem mimari okuyan hem de felsefeye, özellikle semantiğe ilgi duyan Themerson kendi yarattığı bir oyunda kendi sevdiği konularla eğleniyor gibi. Bacaklarını kaybetmiş pozitivist felsefe hocasının onu kiliseye davet edip ruh, ahlâk ve vicdan üzerine nutuk çeken rahibe söylediği insanların ölü bedenlerin kokusunu sevmemeleri yüzünden bazı kuralları olduğu fikri ve bunu uzun uzun açıklaması biz okurlarda da şaşkınlık yaratacak denli aykırı. Yine son bölümlerden birinde tanıdığımız Leydi Cooper’ın oğlu Perceval da bize fikirlerini ve kafa karışıklıklarını açıyor, düşünüyor, düşünüyor ve bölüm bitiyor. “‘İyiliğinden sual olunmayan’ Tanrı. Ama ‘iyi Tanrı’ da başka bir oksimoron değil miydi? Bütün evrende Tanrı’dan daha az iyi biri var mıydı? Tanrı organik kimyasını tam da zulüm ve adaletsizlik üzerine üzerine kurmamış mıydı? Sonra da bütün suçu bize yüklemişti...”
Tüm bu alıntılara baktığımızda karşımızdakinin oldukça karamsar tablo çizen bir yazar olduğu sanılmasın, bu felsefi düşüncelere absürt durumlar da eşlik ediyor. Bazı söz oyunları, Polonyalılar ya da İngilizler hakkında komik anektodlar tüm bu felsefi düşüncelerin, monolog ve diyalogların aslında romana hiç rahatsız etmeden, okuru sıkmadan katıldığını gösteriyor. Zaten tüm bu düşüncelerle beraber sürekli bir olaylar zinciri var, birileri birilerine âşık oluyor ya da ölüyor.
Yazarın katıldığı savaşı, ülkesinden göç etmesini, ardında bıraktığı ülkesinin yıllar boyu bocalamasını da düşününce 1980’lerde yazılmış bu romanın Polonya’yla da çok ilgili olduğunu anlayabiliyoruz. Polonyalıların kahramanlığa ve canlarını vermeye bu kadar düşkün olmaları, romantik ruhları Savaş ve Barış'tan uzun bir alıntıyla tescilleniyor. Ülkenin her yerini kaplayan at heykelleriyle ayrı olarak dalga geçiliyor. Ve asıl olarak komünizm ve dindarlık arasına bu kadar sıkışıp kalmış bir halk sorgulanıyor. “‘Komünistlerin nasıl öyle dindar olabileceğine aklım ermiyor,’ dedi diğer memur. ‘Eh, oluyor bir şekilde,’ dedi Leydi Cooper. ‘Evet,’ dedi ilk memur. Biraz düşündükten sonra da ekledi: ‘Belki gençler komünist yaşlılar dindardır.’ ‘Veya tam tersi,’ dedi Leydi Cooper.” 
Romanın en trajik kahramanı 12 yaşındaki dahi Ian Prentice’in sevdiği kıza yazdığı mektubun başlığı romanın Lehçe basımlarındaki adı olmuş: Öklit Budalanın Tekiydi. Matematikten çok anlamam ama bu kitabı okuyacak okurlar için bu mektubun hayatlarında okuyacakları en romantik matematiksel mektup olacağını söyleyebilirim. “Sevgili müstakbel eşim Emma’ya / O ki bilmez, bir lemma dilemmayı çözdüğünde / Artık ihtiyacımız kalmadığını lemmaya.” ithafıyla başlayan mektup Ian’ın başına gelenleri de düşününce gerçekten yürek burkuyor.
Romanın adındaki sardalyaya gelirsek bunun da Stefan Themerson’un oyunlarından biri olduğu ortaya çıkıyor. Roman boyunca Mallorca’da görünen ve hayatında ilk kez işçi sınıfından birilerini görebilmek uğruna sardalya konservesi fabrikası arayan kahverengi takım elbiseli adam, düğümün asıl kahramanı diyebilirim çünkü her sorduğunda Mallorca’da sardalya fabrikası olmadığı, bunun için Portekiz’e gitmesi gerektiği cevabını aldığı halde, yıllarca -tamı tamına yetmiş dört yıl- aynı soruyu sormaya devam ediyor. Neyse ki yazar burada biz okurlara acıyor da sardalyanın gizemini biraz da olsa çözebiliyoruz.
Sardalyanın Gizemi çok farklı bir roman. Okuması kolay gibi gözükse de aslında alt metninde birçok düşünce barındırıyor. Özde Duygu Gürkan’ın bu zor metni ustalıkla çevirdiğini de eklemem gerekir. Themerson bu kitabında geçen renkli karakterlerin bazıları hakkında daha önce de roman yazmış. General Pięść ve Kardinal Pölätüo hakkında yazılmış bu kitapları da umarım Metis Yayınları bizlerle buluşturur.

Banu Yıldıran Genç

Stefan Themerson
çev: Özde Duygu Gürken
Metis Yayınları, Mayıs 2019, 225 s.

* Bu yazı Agos Kirk'in Haziran 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

11 Ekim 2019 Cuma

Belleğin Girdapları

Hatıralar, yalnızlık ve kaçış: Belleğin Girdapları

Hiç unutamadığım bir anım var yalnızlığa dair... Yalnızlık da değil aslında kendimi hiç tanımamama dair mi desem... Hatırlayınca film sahnesi gibi geliyor, abartıyor muyum, olduğundan farklı mı hayal ediyorum bilemiyorum bazen. Belleğin girdaplarında kaybolmak böyle bir şey olsa gerek. On sekiz yaşımda bir bayram tatiliydi, ilkbaharın sonlarına denk gelmişti. İstanbul’dan çok gidesim vardı, insanlardan bıkmıştım -on sekiz yaşında!-, yalnız kalmak istiyordum. Sanırım yine dokuz günlük tatillerden biriydi, ailem Çanakkale’deki yazlık evimize ancak bayrama gelebilecekti, sıkılmışlığımı, ısrarlarımı ve gitme isteğimi görünce beni babamın çok eski arkadaşı yaşlı bir çiftle beraber gönderdiler, onlar tatil başlamadan gidiyordu. Ben bayram gelene dek, şimdi tam bilemiyorum ama belki üç dört gün boyunca, bu yaşlı karı kocanın torunuymuş gibi üst katta yaşadım, yemeğe çağrılınca indim yedim, yürüyüş yaptım ve geceleri üniversitede ödev olarak seçtiğim Tehlikeli Oyunlar’ı okudum. Oğuz Atay bir yandan, romandaki yalnızlık duygusu bir yandan, benim günlerce “Elinize sağlık”ın ötesinde bir cümle kurmamam bir yandan... üç günün sonunda arife gecesi sabaha kadar camın önünde oturup siteye giren arabaları izledim. Ailemin yolunu gözledim. İlk o zaman aslında “düşündüğüm kişi” olmadığımı hissetmiştim. Lise yıllarımdan kalan aykırılık, insanlardan kaçmak, kimseyi sevmemek, aileye başkaldırmak, üniversiteye uyum sağlayamamak... bütün hepsi geçti gitti, bana sabah uzaktan geldiğini gördüğüm arabamızı koşa koşa karşılamak kaldı. Aradan yirmi yıldan fazla geçtiği halde Tehlikeli Oyunlar’ı yeni bitirmiş hıçkıra hıçkıra ağladığım, alacakaranlıkta pencere önüne oturup farlardan kimin geldiğini anlamaya çalıştığım o gece Belleğin Girdapları’nı okur okumaz zihnimden fırlayıp bir film sahnesi gibi gözümün önüne yerleşti sanki. 
Behçet Çelik’in son romanı Belleğin Girdapları’ndaki adsız anlatıcı orta yaşlarında, hayatındaki pek çok şeyden kaçabilmek adına çalıştığı reklam ajansındaki işini bırakıp şehrin çok uzak bir noktasına, varoş tabir edilen bir mahalleye taşınıyor. Kendisinin Serpmetepe adını verdiği bir mahalle burası. “Dedemle gittiğimiz köyle askerlik yaptığım kasabayı bir çuvala koyup karıştırmışlar, bir ölçek de şehir -camekânların bazısının kıyısında köşesinde, günün ilk ışıkları altında iyice solgunlaşmış da olsalar neşeliymişçesine pır pır eden, kırmızılı yeşilli led lambalarıyla polis merkezinin yepyeni, parlak binası ve önündeki devasa araç mesela- ekledikten sonra bu tepeye serpmişler.” 
Kahramanın kaçtıklarını, kaçıp da geride bıraktıklarını biliyoruz bilmesine ama bir yerde sayfalar boyunca duraklamadan, soluksuz okuduğumuz çok iyi bir döküm yapmış Behçet Çelik. İşin acı tarafı o kadar tanıdık geliyor ki, şehirde, istemediğimiz bağlarla bir biçimde içinde olduklarımız, görüştüklerimiz, görüşmek istemediklerimiz, iş hatırına, dostluk hatırına, bambaşka şeyler hatırına çekmek zorunda kaldıklarımız bir bir çarpıyor suratımıza. “...söylediklerini, önerdiklerini, dikte ettiklerini, kafalara kaktıklarını yapmayanlardan sürekli şikâyet edenler, yapmadığımız şeylerin ne sonuçlar doğurduğundan da haberdar olmadığımız şekvasını en üst perdeden dile getirenler, artık dillerinde tüy bittiğinden dem vurup bir daha bunları söylemeyeceklerini, bıktıklarını, umutlarını yitirdiklerini, karanlığa çekildiklerini iddia ederken nedense susmayıp konuşmayı sürdürenler... bir derdinizi açtığınızda -baş ağrısından ekonomik sıkıntıya, gece uyuyamamaktan patron zulmüne- o derdin katmerlisinin onda da olduğunu söylemeden duramayanlar, duramamak ne kelime, insana sorunlarını unutturacak kadar uzun uzadıya kendi sorunlarını anında sayıp döküverenler..” Cümleler uzadıkça her virgülüne katıldığımız, kimlerle niçin bir arada olduğumuzu sorgulatan satırları okumak herkese bir kaçma isteği veriyor.
Oysa benim yukarıda anlattığım kaçışımın sonrası üç günde geldiğim kırılma noktasına gelecek kahramanımız da. Normal olan da bu belki. On sekiz yaşında olmayınca o noktaya gelmek üç gün gibi kısa ve komik bir sürede gerçekleşmiyor elbet. Daha ilk haftalarda geçirilen ateşli bir grip bulmaya çalıştığı ya da bulmayı amaçladığı dengesini sarsıyor. Bir melankoli, bir kimsesizlik duygusu peyda oluyor hastalandığımızda çoğumuza olduğu gibi. Neyse ki grip bu, çabuk geçiyor. Bir sonraki denge şaşması ise gittiği mahalle kahvesinde oluyor. Bir garip mahalle Serpmetepe, kimse kimseyle ilgilenmiyor gibi. Kahveye bir yabancı gelip oturuyor ve filmlerde, romanlarda olanın aksine kimse hal hatır sorulmuyor. Vebalı ya da kaçak gibi hissediyor kendini anlatıcı. Yok ya da yok hükmünde. Kendi sözcükleriyle içinde bulunduğu durumu böyle tarif ederken hem bu duruma düşmesine hem de canının bu kadar sıkılmasına takıyor kafayı bu kez de. “Halimin hatırımın sorulmasına bile ihtiyacım vardı o anda, yapmadılar. Bana ilişmemelerini istediğimi zanneder, bir yakınlık, göz aşinalığı olmasın diye üst üste aynı bakkaldan, manavdan alışveriş yapmamaya özen gösterirken derinden derine ilgilerini beklediğimi fark etmek -bu kendini bilmezlik- ayrı bir bozgundu, başka bozgunlarla yer değiştiremezdi üstelik, bozgunlar matrisine bir satır olarak eklenebilirdi.”
Bu satırlar nedeniyle belki de yirmi yıl önceki bozgunum geldi benim de aklıma. Belki de ömrümüz boyunca kendimizle ilgili varıp varacağımız nokta “bu kendini bilmezlik”.

Geçmişi mi anmak geleceği mi kurmak?

Aslında isimsiz anlatıcının kaçıp geldiği ısınmayan, köhne giriş kat dairesinde önündeki hayata dair tek bir beklentisi var: Yazabilmek. Yazının belleğini bileyebileceği düşüncesi, yazdıkça hatıraların canlanıp parıldaması umudu var içinde. Mahallede oturduğu sürece yazma konusunda çok başarılı olmasa da geçmiş günlere dalacak, sürekli iki isim etrafında dolanacak hatırladıkları: Serhat ve Nuray. Hatıralarının peşine düştüğünde ne çocukluğunun ne de ilk gençliğinin dehlizlerinde dolaşıyor. Aklına ilk düşen Serhat. Üniversiteden ev arkadaşı, yoldaşı, nasıl koptuklarını kendisinin bile bilmediği, bir gün ansızın kimselerin gitmek istemediği o bölgeye gazetecilik yapmaya gittiğini söyleyen, hayatından çıkıp giden Serhat. Anlatıcı hatıralarını didikledikçe aslında Serhat’a, kopuşlarına, gidişine değil -yine- kendisine kızdığını görüyoruz. Zaten roman boyunca belleğin girdaplarında dönen anlatıcının dolaşıp geleceği yer burası: Kendisinin bir şeyleri değiştirmek uğruna herhangi bir çaba göstermemesi, her şeyi -anlamasa bile- kabullenmesi. Serhat kadar kendini yakın hissettiği başka bir arkadaşı olmamasına rağmen onu arayıp sormaması, hayatından çıkarması. Yine üniversite yıllarındaki aşkı, onca sevdiği Nuray’a kendisini bırakıp giderken “Neden?” diyememesi. Nuray’la tanışmaları, yakınlaşmaları, sevdaları roman ilerledikçe burunda tüten hatıralar oluyor ama onu da unutuluşa terk etmiş, hemen vazgeçmiş. Belleğin Girdapları’nın ana karakteri bu davranış biçimiyle aslında Yusuf Atılgan’ın, Ayhan Geçgin’in kahramanlarına benziyor. Yabancı’yı içinde taşımaktan bir an olsun vazgeçmeyen karakterler. 
Anlatıcımız gün geçtikçe Nuray’ı ve Serhat’ı daha çok hatırlarken kentten kaçarken tek umudu olan yazmayı başaramıyor. Bir süre sonra bir bakıyoruz bu konuda da kendisini deliler gibi didiklemeye başlıyor. Yazı yazmanın zorluklarını düşünürken bin bir düşünce geçiyor aklından... Ya belleği ona oyun oynarsa, anılarını kendi zaman çizgilerinden söktüğünde ya süreklilikleri kırılırsa, yapay olursa her şey... Behçet Çelik aslında anlatıcının belleğinde ve yazma tedirginliğinde gezerken herhangi bir yazarın yaşayabileceği tüm bilinmezleri seriyor gözler önüne. 

Yeni insanlar, yeni korkular

Şehirden, o hayattan, yeni bitmiş bir ilişkiden kaçarak uzaklaşmış biri ne yapar? İnsanlarla tanışmak için fırsat mı arar? Üst kat komşusunun kızını beğenip çocuk gibi onunla karşılaşma planları mı yapar? Karşımızda derinliği olmayan bir karakter olsaydı, mantıklı çıkarımları, mantıklı davranışları, tıkır tıkır işleyen bir hayatı olan ideal bir insan olsaydı cevabımız “Hayır.” olurdu. Oysa Behçet Çelik’in tüm yaraları, tutarsızlıkları, saçmalamalarıyla gözümüzün önünde canlandırdığı kahramanının yaşamının özeti kendini bilmezlik. Önce yazdıklarını beğenmediği için yırtıp yırtıp bitirdiği defterleri aldığı kırtasiyeciyle monologdan diyaloğa dönüşen garip ilişkisi, sonra üst kattaki komşusu Tahir Bey’in kızı Nazlı’yı bir saplantı haline getirmesi günbegün ilerlerken bizim kadar kendisi de farkında dengesizliklerinin. Nazlı’nın üst kattan duyduğu terlik sesine bile genç bir delikanlı gibi heyecanlanması, sabahları karşılaşabilmek uğruna yaptığı planlar, hayallerinde yakıştırdığı diyaloglar aslında romanın trajikomik bölümleri. Sona doğru yaklaşırken aldığı, korkuyla almak zorunda kaldığı kararda bile Nazlı’yla kurulan hayali diyaloglar rol oynuyor. 
Yalnızlık, bellek ve yazı hakkında dipsiz bir kuyuya benzer sorgulamalar içeren bir roman Belleğin Girdapları. Kahramanı son dönemde sıkça rastladığımız pek çok şeyden, en çok da kendinden kaçan erkek kahramanlara benziyor aslında. Bu romanı benzerlerinden ve o sıkıcı bunalımlı erkek hallerinden ayıran özellik kendini didikleyen kahramanın dürüstlüğü ve içtenliği diyebilirim. Çünkü her şeyi hatırlar, kaçtıklarını bir bir sayarken kendini de ayrı tutmuyor. Son sevgilisi Eylül’e karşı hatalı davranışlarının, uzaklığının farkında ve belleğinde dolaştıkça bu anlamsız tavırlarından da pişmanlık duyuyor. Hele içki masasında egosunun yükseldiği durumlardaki saçmalıklarını, sahtekârca muhabbetlerini, herkesi huzursuz edip sessizliğe boğduğu ortamları anlattığı bir bölüm var ki hem bunca tanıdık bir sahne olması insanın canını sıkıyor hem de o baskın ve yıkıcı erkeğin de aslında yaptıklarının farkında olması, kendinden de kaçmak istemesi bir nebze olsun rahatlatıyor. 
Behçet Çelik oldukça deneyimli ve iyi bir yazar. Belleğin Girdapları başlarda sadece insanın içine odaklanan bir roman gibi görünse de geçmişte yaşananları yavaş yavaş açan kurgusu, üniversite günlerini hatırladıkça sezdirilen politik tarihi ve sonunun aslında bu politik tarihe ustaca bağlanmasıyla okudukça farklı katmanlara çekiyor okuru. Açmazları ve çıkmazlarıyla unutulmayacak bir karakter yaratılmış. Bu karakter sayesinde ben de yirmi küsur yıl önceki hatıramı bugün gibi hatırladım, neyse ki kendimi bilmez hallerim adsız kahramanımız kadar uzun sürmedi. Yalnızlığı sevsem, tanımadıklarıma soğuk gibi gözüksem de gayet sosyal bir varlık olduğumu kabullendim, kendimle barıştım. Şimdilik. 
Romanda her bölümün ilk cümlesinden birkaç sözcüğün o bölümün başlığı olması ilk başta garip geldiyse de sonradan bölümleri hatırlamada çok büyük kolaylık sağladığını düşündüm. Yine tek bir cümlede Gezi’ye çakılan selam da İki Şehrin Hikâyesi’nin başlangıç cümlesine yapılan atıf da gülümsememi sağladı, bunu da ekleyeyim. Bu küçük selamlar okurla yazar arasında gizli bir bağ mı kuruyor nedir...


Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı Temmuz 2019'da oggito.com'da yayınlanmıştır.

4 Eylül 2019 Çarşamba

Dört Köşeli Kambur


Herkesin bildiği, kimsenin demediği şeyler...
Geçtiğimiz ay yayımlanan Dört Köşeli Kambur adıyla da kapağıyla da dikkat çeken kitaplardan. Ali Özgür Özkarcı’nın öykü kitabı için yüzleşememenin kitabı da diyebiliriz.
Son yıllarda 1915 hakkında daha çok roman, öykü, anı gibi kitapların yazıldığını görüyoruz, bu tabii ki yüzleşebilme adına iyi bir adım ama hem samimiyetini hissettirecek hem de bunu edebiyattan, yaratıcı yazıdan ödün vermeden yapacak roman ve öykülerin sayısı o kadar çok değil. Dört Köşeli Kambur bu az sayıdaki kitaplardan. Ali Özgür Özkarcı dört öyküde de anlattığı coğrafya ve karakterleri ustalıkla kurmuş, bazen birbirine bağlamış, o coğrafyada işlenmiş suçu ve suçu hâlâ üstlenmeyenleri yepyeni bir teknikle öykülerine konu etmiş.
İlk öykü “Siryanuş da Kim Oluyor Lan?” kitabın en eğlenceli öyküsü aslında ama okuruna derdinin ne olduğunu da gayet net hissettiriyor. Öykünün anlatıcısı memleketteki çoğu çocuk gibi mutsuz, dayakçı baba sessiz anne arasına sıkışıp çareyi sokaklarda buluyor, adını bilmiyoruz ama en yakın arkadaşı öykünün asıl kahramanı: Talat. Talat’ın yaptıkları, yaramazlıklarının ünü arşa çıkmış, durmadan yediği haltlar yüzünden başka şehirlerdeki akrabalara gönderiliyor. En son mezarlık macerası ise aslında herkesin her şeyi bildiği ve bilmezlikten geldiği gerçeğini daha çok çarpıyor yüzümüze. Olayı duyduğunda anlatıcının o sessiz annesinin  kıkırdayarak “İsmi de Talat üstelik,” demesi, babasının “Siryanuş değil, onun doğrusu Siranuş!” diye kükremesi bu gizli bilginin en büyük kanıtı. 
Amcam Yok Ülkede yazarın bambaşka bir teknik denediği ve okurların bu yeniliğe bir iki sayfadan sonra rahatça alışabildiği bir öykü. Öyküdeki mekânların, olayların, kişilerin altta dipnotlarla açıklanması diyebiliriz bu teknik için. Bir yandan tüm dipnotlar öykünün parçası, öyküyü bütünlüyor ama bir yandan onlarsız da olabiliyor. Oldukça şiirsel başlıyor bu öykü: “Ve insan ölülerine aittir. Benim adımsa Ali. Buralıyım. Utancım, sevincim, ölülerim de buralıdır.” Okudukça, dipnotlar serçe neneyi tanıttıkça, amcayla nene arasındaki özel yakınlığı anladıkça, melankolik amcanın annesi öldükten sonra adım adım yaklaştığı trajedinin midemize bir taş gibi oturacağını biliyoruz sanki, bu kamburlarını yük gibi taşıyan neneleri biliyoruz, evlerin kilerlerini biliyoruz... 
Bu öyküdeki anlatıcı Ali, Adana’da büyüyen, ailesi orayı terk etmeyen çocuklardan... Son öyküyü ise Ali’nin kuzeni Murat anlatıyor. Bu iki öykünün bağlantısı kitapta kurulmuş bir köprü gibi. Kendime Vedamın Uzun Mektubu adındaki son öykü işte o melankolik amcaya -bu öyküde dayı oluyor- odaklanıyor. Yıllar sonra Adana’ya geri dönen Murat bir şekilde bir komşudan dayısından bir günlük kaldığını öğreniyor, günlüğü okumaya başlıyor ve dayının o umarsız mutsuzluğu, yalnızlığı, sevdiği kızdan mecburen ayrı kalışı, annesiyle arasındaki sır bu kez Murat’ın üstünde kambur oluyor kalıyor. Adana’da geçen çocukluğunu, komşusu madamı, konuşulmayanları hatırladıkça yine o suskunluk geliyor önümüze. Herkesin her şeyi bildiği ama bilmezlikten geldiği suskunluk.
İkinci ve dördüncü öykülerin bir köprü kurduğunu söylemiştim, üçüncü öykü “Benim Dedem Katil Değil!” ise tam da bu köprünün arasında kalan ve kitabın asıl derdini bütünleyen bir öykü olmuş. Bu öyküde de karakterlerin adları arada bir bağ olmamasına rağmen aynı. Öbür öyküler gibi anı biçiminde olmamasıyla ise farklı. Bir meyhane sofrasındayız, eski “solcu” arkadaşlar buluşmuş, Ali, Mert ve Murat’ın arası gerilimli. Bir de Ayşen var, Ali’nin sevgilisi, ki Ayşen de yukarıda bahsettiğim öykülerdeki amca-dayının sevdalanıp da kavuşamadığı kızın adı. Bu sofrada eski defterler açılıyor, Ali ve Murat’ın arasındaki geçmişte kalmış bir kız meselesi ortamı geriyor. Murat herkesle, her şeyle kavga etmek istiyor sanki. Doktora tezini Meşrutiyet Dönemi Tiyatrosunda Ermeniler olarak belirleyen Ayşen’e neden bu konuyu seçtiğini sorduğunda alacağı cevabı da biliyor belli ki. “Ayşen, Murat’a doğru kafasını sağa (çünkü sağdaydı) çevirerek, ‘Hrant’ın ölümünden çok etkilendim ama asıl işte ailemin kökeni ile ilgili belki de,’ derken, ‘ama’dan sonraki cümleyi yarım ağız ve devrik söyleme gereği duymuştu. Ama Murat mevzuyu sezmişti bir kere, ‘Dur, tahmin edeyim, senin nenen Ermenidir kesin!’” Ayşen’in önce ciddiye aldığı hemen ardından gelen kahkahadan kendisiyle dalga geçildiğini anlaması Murat’ın bitip tükenmez reddini bize açıyor. Özellikle öykünün vurucu son cümlesi, bu kamburu hep sırtlarında taşıyacaklar ve dedeleriyle yüzleşemeyecekler olarak ikiye ayrıldığımızı, öyle de kalacağımızı imliyor sanki.
1915’in yolunu 1909 Kilikya katliamının açtığı söylenir. Kilikya’da yaşananları Yıkıntılar Arasında* adlı eserinde anlatmaya çalışır Zabel Yesayan, gücünün yettiğince. Alıntıladığım şu satırlar Dört Köşeli Kambur’un özünü, yüzyıl süren suskunluğu daha iyi anlamamızı sağlar belki: “Dul kadınlar birbiri ardı sıra, umutları kırık, başları öne eğik ve elleri göğüslerinde birleşmiş, ürkek adımlarla ağır ağır kiliseye doğru ilerliyorlardı… Talihsiz kalabalığın üzerine büyük bir hüzün çökmüştü… Herkesin, ardından gözyaşı dökeceği birden çok ölüsü vardı… Gördüklerini anlatmaları gerekmiyordu; çünkü umutsuzluğun korkunç dehşeti baruttan kararmış yüzlerine zaten kazınmıştı… Tanrı kör ve dilsiz kalmış, bu kutsal mekânda yok olmuştu sanki.”
Dört Köşeli Kambur aslında yazarın Türkiye Üçlemesi’nin ikinci kitabı. İlki Bitik Ülke Son Atı adında bir şiir kitabı. Ali Özgür Özkarcı’nın şiire yakınlığı öykülerde de anlaşılıyor, bazen bir cümlenin şiirselliği, bazen aynı cümleyle başlayan ve ritim yaratan paragraflar bir şair yazarla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor bize. Bazı öykülerde olmasa da olur diyebileceğimiz açıklama yapan cümleler -üçüncü öyküden yapılmış alıntıdaki parantez içi gibi- dışında tekniğiyle, dili ve anlatımıyla yeni ve farklı. Bu açıklayıcı cümleler dipnotlarda göze batmazken olay aktarımı sırasında fazlalık gibi duruyor. 
Derdiyle, dermansızlığıyla, yüküyle, hatırladıklarıyla okunması gereken bir kitap olmuş Dört Köşeli Kambur. Üçlemenin son kitabını sabırsızlıkla bekliyorum.

Ali Özgür Özkarcı, Dört Köşeli Kambur, Everest Yayınları, Nisan 2019, 86 s.

* Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Aras Yayınları.

* Bu yazı Notos'un 75. sayısında yayımlanmıştır.

29 Haziran 2019 Cumartesi

Ian Rankin Polisiyeleri


Edinburgh’da depresif bir polis
Çocukluğumdan beri polisiye okumayı çok severim. Hatta kitap okuma maceram sahaflardan alınmış Altın Yayınları’nın o eski Agatha Christie kitaplarıyla başladı diyebilirim. 90’lı yıllarda polisiye basan birkaç yayınevine ve belli yazarlara mahkum oluşumuz şimdi düşününce bana o kadar acıklı geliyor ki her yeni yayımlanan polisiyeyi okuma açgözlülüğümün o dönemden kaynaklandığını düşünüyorum.
Tabii ki her yayımlanan kitap biz polisiyeseverleri tatmin etmiyor, beğendiğim kitapları ya da serileri Kirk’e yazmayı sevdiğimden Alfa Kitap’ın geçtiğimiz eylül ayından beri düzenli bir biçimde yayımlamaya başladığı Dedektif John Rebus serisinden mutlaka bahsetmek istedim. Ian Rankin’in yarattığı bu müthiş dedektifin bazı maceraları daha önce yayımlanmıştı ama ilk kez en baştan ve sırayla yayımlanıyor.
Başka derdin mi yok diyenler olabilir ama Türk yayıncılığında baskısı biten kitabı telifini hâlâ elinde bulundurduğu halde basmamak ve seri halinde olması gereken kitapları ortadan, sondan canları istediği basıp bırakmak gibi iki büyük sorun var bence. Ian Rankin de ikinci sorundan mustarip olmuş bir yazar. Bugün adını aratırsanız farklı farklı yayınevlerinden alakasız bir biçimde sırasına bakılmadan yayımlandığını göreceksiniz. Hatta Rebus serisinin son kitabı neredeyse ilk yayımlananlardan ve bunu ülkenin en büyük banka destekli yayınevi yapıyor. 
Bu çok önemli derdimi açmamın sebebi esasen John Rebus polisiyelerinin her birinin farklı konusuna rağmen arka planda Rebus ve arkadaşlarının yaşamlarının gerçek zamanlı devam ediyor olması. Bu nedenle ilk kitaptan başlanıp sıranın takip edilmesi, hele de polisiye serisiyse çok önemli... Geçtiğimiz sene ansızın kaybettiğimiz Philip Kerr’in Bernie Günter polisiyelerini doğru ve düzenli bir biçimde yayımlamasıyla gönlümüze taht kuran Alfa Kitap, Ian Rankin’e de el atarak içimizi ferahlattı diyebiliriz.
Kişisel bir dava
John Rebus’la ilk olarak Düğümler ve Haçlar’la tanışıyoruz. Dedektifler neredeyse yaşadıkları şehirle özdeşleşirler, İsveçli Wallander’in kıyı şehri Ystad, Miss Marple’ın köyü St. Mary Mead gibi Rebus da İskoçya’nın başkenti Edinburgh’la anılıyor. Hatta ilk kitaptan başlayarak doğup büyüdüğü yer olan Fife’ın ne hâle geldiğini, şehirdeki inşaat patlamasını, zenginlerin gittikçe kuzeye doğru gelmelerini okuyoruz. John Rebus bu kitapta kırka yaklaşmış, karısı Rhona’yla yeni boşanmış, sekiz yaşında Samantha adında bir kızı var. Tabii ki bol içki, bol sigara, depresif bir ruh hâli de dedektifimize eşlik ediyor. Karısı evi boşalttığından beri eşyaları hatta kitapları bile düzenlemediğini sık sık tekrarlıyor. Sonraki kitaplarda söylediği bir söz aslında evliliğini çok net anlatıyor: “Rhona kıtaların ayrılması gibi olduğunu söylerdi: O kadar yavaş ki çok geç olana kadar fark edemedik. İkimiz ayrı adalardayız ve arada da kocaman bir deniz var.”
Düğümler ve Haçlar’la ilgili bir diğer söylenebilecek şey en kişisel Rebus macerası olduğu, Ian Rankin bu romanı yazdığında devamı olacağını hiç düşünmemiş, hatta kahramanını da öldürecekmiş, son anda vazgeçmiş. Bu nedenle kitapta Rebus’un abisi ve babasıyla ilişkisi de var, polis olmadan önce SAT komandosu olduğu askerlik macerası da... Ian Rankin iyi ki kıymamış Rebus’a diyoruz çünkü John Rebus görüp görebileceğimiz en inatçı ama bir yandan da en vicdanlı polislerden biri. Ne olağanüstü bir eğitimi, ne suçluyu şıp diye tanıyan içgüdüsü ne de anlatıla anlatıla bitirilemeyen başarıları var. Hepimiz gibi sıradan, sıklıkla hata yapan, hatta hiç durmadan yanlış kişilere âşık olan bir polis karşımızdaki. Ekibinden bir polisin söylediği “Bence çok kötü birisi sayılmaz ama sevmesi kolay biri de değildir.” cümlesi Rebus’u en iyi tanımlayan cümle olabilir.

Polisiye romanın konusundan bahsetmek çok zor olsa da bu ilk romanın en sertlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Çocuk cinayetleri zaten konuyu olabildiğince zorlaştırıyor. Tüm bu cinayetler sırasında Rebus’a gelen mektuplar ve mektuplardaki düğümler geçmişinin bu cinayetlerde nasıl bir rol oynadığını da gözler önüne serecek. Son âna kadar heyecanlı, açıklanmayan herhangi bir soruya yer bırakmayan ve Rebus’un adalet duygusunu tam olarak anlamamızı sağlayan çok iyi bir ilk roman olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Rebus’un unutamayacağı aşkı Gill Templer’la nasıl tanıştığını da bu ilk kitapta öğreniyoruz.
Sağlanamayan adalet
İkinci kitap Saklambaç, Edinburgh’u daha iyi tanımamızı sağlıyor. Şehrin leş gibi yerlerine yapılan lüks siteler ve hemen hepsinin birkaç ismin elinde olması bize de bayağı tanıdık gelecek hatta. “Sadece birkaç yüz metre ötede bir müteahhit yeni apartmanlar yapmaya koyulmuştu. İnşaat sahasına konan tabelada LÜKS MUIR KÖYÜ yazılıydı. Rebus kanmasa da pek çok genç alıcının bu zokayı yutacağından emindi. Burası Pilmuir’di ve oldu olası çöplüktü.” İşte bu çöplüğün içinde gencecik bir çocuğun uyuşturucudan ölmesi çok polisiye bir vaka değilken cesedin taşınmış olması ve çürük izleri Rebus’un dikkatinden kaçmıyor. Böylelikle politikacıların, hakimlerin, kirli polislerin karıştığı bir suç örgütüne doğru ilerliyoruz. Romanın sonu adalet açısından çok iç açıcı olmasa da bence bu ikinci macera Rebus’un çaylağı Brian Holmes ve sevgilisi Nell’i tanımamız açısından önemli çünkü ilerleyen maceralarda da karşımıza çıkacaklar. Ian Rankin ilk kitapta Rebus’u öldürmeyip devam kararı aldıktan sonra klasik olarak ona bir de yardımcı bulmaya karar vermiş. Rebus fevri ve duygusalken Holmes daha mantıklı, sağduyusuyla çalışan bir polis.
Ayrımcı İngiliz polisi
Üçüncü kitap Diş izleri en sert maceralardan biri. Düğümler ve Haçlar’da çocuk ölümleri söz konusuyken bile hiçbir cinayet ayrıntısı yer almazken bu kez Londra’da kurbanlarını işkenceyle öldüren, makatını oyup karnından ısıran psikopat bir katil var karşımızda. Rebus bir önceki kitapta bahsettiğim sağlanamayan adaletten sonra sinirlerine pek hakim olamadığından üstlerinin dikkatini çekmiş ve bu kitapta bir şekilde seri katil uzmanı vasfıyla Londra cinayet masasına gönderiliyor. Rebus başkasının işine “uzman” olarak gönderilmekten zaten rahatsız ama Londra’ya gittiğinde kendisini bekleyenlerin daha da rahatsız olduklarını görüyor. İskoç olduğu için aşağılanmasının yanı sıra ne dediğinin anlaşılmaması sorunu da var. “Bir anlık tereddüdün ardından Laine gülümsese de bir şey demedi. Rebus acı gerçeği o anda idrak etti: Dediğini anlamıyorlardı! Aksanını çözemedikleri için ona gülümsemekle yetiniyorlardı.” Herhangi bir İskoç filmi, dizisi izleyenler Rebus’un aksanını tahmin edeceklerdir. Vakanın sertliği, Londra’nın büyüklüğü, hiçbir yere ulaşmayan ipuçları, Rebus’un medyayla ilişkilerinde hata üstüne hata yapması derken işler bayağı içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Aynı zamanda Rebus’un eski karısı ve kızının Londra’ya taşınmaları, kızının okulu bırakıp serserilerle takılıyor olması da sorunları artırıyor. Bu kitapta Ian Rankin polisiyelerde çok rastlanan bir tekniği kullanarak bazı bölümlerde katili anlatıcı yapıyor ve hislerini, sayıklamaları, cinayet anlarını aktarıyor fakat Rankin’de bu tekniği çok sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. Yine de Rebus’un küçük ipuçlarını birleştirmesi, İskoç inadı ve gözü pekliği sayesinde Londra polisi bu işten yüzünün akıyla çıkıyor. Rebus da George Flight gibi ırkçı olmayan iyi bir polis arkadaş ediniyor ki kendisine başka kitaplarda da rastlayacağız. Son ana kadar okuru katil konusunda ters köşeye yatırmasıyla, katilin psikolojik geçmişiyle bir hayli ilgilenmesiyle ilk iki kitaptan farklı bir macera Diş İzleri.
Rebus yine yanılıyor
Bir ihbar üstüne yapılan genelev baskınında yakalanan milletvekili Gregor Jack bu maceranın ana karakteri. İşçi Partisi’nden gelen, bağımsız olarak oldukça düşük gelirli bölgelerin milletvekili seçilen ve halk tarafından çok sevilen Jack ve polis baskını gazetelere düşmesine rağmen bir türlü ortaya çıkmayan karısı, Rebus’u tabii ki tedirgin ediyor. Rebus’un her zaman olduğu gibi korktuğu başına geliyor, kaybolan kadının cesedi bulunuyor. Liseden beri değişmeyen arkadaş çevresiyle bu genç milletvekili konusunda tam olarak ne düşüneceğini bilemeyen Rebus inadı ve başına buyruk hareketleri yüzünden yine hata yapıyor, hatta bu kez ona çok güvenen yardımcısı Brian Holmes’u bile hayal kırıklığına uğratıyor. Aslında Rebus bu kitapta iyice orta yaş bunalımına düşmüş, ilişkisi olduğu kadına ne vaat etmesi gerektiğini bilemez durumda ve kafası karışık olarak yansıtılıyor. Hatta şöyle sayıklıyor: “John Rebus hayatını ne hale getirdin? Gregor Jack daha genç olduğu halde ondan çok daha başarılıydı. Barney Byars da ondan daha genç ve başarılıydı. Ondan daha yaşlı ve başarısız bir tanıdığı var mıydı?” Bu kafa karışıklığı ve depresif ruh hâli kararlarını da etkilediğinden olsa gerek bazen gözünün önündekileri bile görmeyi reddediyor . Belki de bu yüzden bu dört kitap arasında sonu beni en tatmin etmeyen, belirsizlikler ve cevaplanmayan sorularla dolu olan Masadaki Düşman oldu. Ian Rankin’in kitaplarının sonunda herhangi bir belirsizlik bırakmadığını bildiğimden belki de bu cevaplanmayan sorular sonraki maceralarda karşımıza çıkacak, kim bilir?
Sonuç olarak eğer polisiye seviyorsanız, iyi polisiyeye hasretseniz 90’lı yıllardan başlayarak yirmi iki kitap boyunca sürecek John Rebus polisiyelerini kaçırmayın, hatta Rebus’un emekli olup sonrasında geri döndüğü maceralar da var... Umalım ki Alfa Kitap iyi çevirileri, özenli kapakları ve aynı düzeniyle bu kitapları yayımlamaya devam etsin.

Ian Rankin 
Düğümler ve Haçlar – Saklambaç – Diş izleri – Masadaki Düşman
çev: Esin Eşkinat – Cem Demirkan
Alfa Yayıncılık
*Bu yazı Agos Kirk'te Nisan 2019 tarihinde yayımlanmıştır.

11 Haziran 2019 Salı

Poz


Görülmeyenleri görünür kılmak
Banu Özyürek adını uzun zamandır duyduğum ama bir türlü ilk kitabı Bir Günü Bitirme Sanatı’nı okuyamadığım bir yazardı. Yeni öykü kitabı Poz’un çıkacağını sosyal medyadan duyduğum, hele kapağının güzelliğine çarpıldığım an kitabı almaya ve okumaya karar verdim. 
Notos’un bu köşesi benim iki ayda bir telif yazarlar, hatta özellikle de öykü kitapları üzerine yazmak istediğim bir köşe. Tabii ki çıkan her kitaba ulaşıp okuma şansım yok ama bazı sayılarda elime alıp alıp bitiremediğim kitaplar sebebiyle yabancı yazarlara sığınıp onları yazıyorum. Bu kez öyle olmadı, Poz okur okumaz “Ben bunu yazarım.” dememi sağladı. Çünkü Banu Özyürek son dönemde sıkça rast geldiğim üzere dil ve içerikte kolaya kaçmamış, kendince yeni biçimler denemiş. 
Banu Özyürek’in öykü karakterleri hakkında tek bir genelleme yapabiliriz, arka planda kalan, kalmayı seçen, insanların arasına karışmaya çekinen, çocukken bile görülmemekten mustarip olup bunu hayatının bir döneminde yenmek isteyen karakterler. O nedenle İpeksi saçlarımla sahnede adlı öyküdeki anlatıcının iç sesi birçok karakterin iç sesi olabilir: “Elleri. Ayakları. Ayak parmakları. Boynunu sağa sola büküşü. Hepsi incecik varlıklarıyla müthiş bir yapıyı tamamlıyorlardı. Bense kımıldasam. Yani dans etmeye falan kalksam onun gibi. Can çekişen zavallı bir canavara benzerdim ancak.” Hemen sonraki öykü Kapı’da da otobüse binip bir bara gitmeye çalışan anlatıcı benzer hezeyanlar yaşıyor. Kontrolün kendisinde olması, kendisine hedef belirleyip bir mekân bulması, o mekânın kapısından içeri girebilmesi en hayati mesele o anda. İşin güçlüğünü hissettikçe aklını çelen düşünceler de cabası... “Eve gitsem, koltuğuma otursam, duvara baksam, perdeleri çeksem, tavaları iç içe dizsem, kendime dokunsam, tavana baksam, ekmeğin arasına ciğer koysam.” Oysa yapacak şey çok basittir: “Bir bara gitmek? Bunda. Yapılamayacak. Hiçbir. Şey. Görmüyorum.”
Her iki öyküden de alıntıladığım cümlelerde dikkat çekici bir unsur Banu Özyürek’in dildeki yenilik arayışları. Bitmemiş cümleleri noktayla sonlandırarak anlatıcının düşüncelerini takip etmemizi kolaylaştırırken, hemen yukarıdaki cümlede olduğu gibi tereddüdün yazıya nasıl aktarılabileceğine örnek oluşturuyor. Özyürek’in dildeki hâkimiyetini bazen günlük parçalarındaki, bazen bir anneanne anısındaki doğallıktan da anlayabiliyoruz, karakterin tam da öyle yazacağını, tam da öyle konuşacağını hissettirebiliyor. Meramını anlatmaya çalışırken bazen noktalama ve yazımda denediği yenilikler en başta da bahsettiğim kolaycılıktan onu ayırıyor.
Zeynep’e, Arzu’ya, Raif Hoca’ya adlı öykü hem çocukluğu romantize etmeden tüm cehennemiyle anlatması hem de mizahıyla en sevdiklerimden biri oldu. Anıya göz kırpan yapısı ve unutulmayacak “sidikli” kahramanıyla çocukluğu 80’lerin devlet okullarında geçmiş herkesin kendinden bir parça bulacağı bir öykü. “Kibar mıydı, salak mıydı? Hep aynı ince, şaşkın sesiyle ‘Sırandan su akıyor,’ derdi. ‘Biliyorum, mataram delinmiş.’ Ben de öyle diyordum işte. Kibar insan aynı soruyu otuz kere sormaz değil mi, demek ki çocuk düpedüz aptalmış. Ne yapalım. Halbuki o tarihlerde, o ilkokulun, o sınıfının, o sırasındaki yegâne memba benim korkak bedenimdi. Ve mataram da sapasağlamdı.” Olan biteni bir çırpıda anlatmak isteyen bir arkadaşınızdan dinlermişsiniz gibi okunan bu öyküde görülmeyen bir kahramanın çocukluğu nasıl olurdu, onu da anlıyor insan.
Kafe Planet Planet ise mekânın neredeyse bir karakter gibi derinleştirildiği, sonrasında ise orada çalışan Ergün ve Hande’nin karmaşık ilişkilerinin anlatıldığı bir öykü. Öykü Tanrı anlatıcıyla başlasa da bir süre sonra Ergün’den çok Hande’yle ilgilenmeye ve onun günlüklerinden parçalar okumaya başlayan değişik bir Tanrı anlatıcı bu. Hatta Hande’nin yazdıklarını tatmin edici bulmayıp okurun kafasında soru işaretleri bırakıyor: “Biraz daha zaman geçmiş gibi, yine tarih yok. Hande bu günlük işinde çuvallıyor belli ki, özellikle mi bir yazıyor bir yazmıyor tarihi yoksa unutuyor mu anlamadım, neyse işte hangi gündeyiz bilmiyorum ama işler yine değişmiş.” Kafası karışan ve her şeyi biliyormuş gibi başlayan anlatıcıyı bile çileden çıkaran Hande ve günlüğünden takip edebildiğimiz kadarıyla sürekli değişen fikirleri... Ve bundan yine komik aynı zamanda hüzünlü bir öykü çıkaran Banu Özyürek.
Kafe Planet Planet, Mutluluk adlı öykünün de mekânı aynı zamanda. Kısacık bir metinde öykü içinde öykü yazmış Banu Özyürek. Kafe Planet’in o yeşil çerçeveli, yeşil tenteli girişinin güzelliğine takılıp kapıdaki etrafı kozalak ve kokinalarla çevrili pirinç çanı görünce içeri giren, kafenin tılsımlı bir söz gibi tekrar edilen adını düşünürken uyuşan, lapa lapa kar yağarken kafenin penceresinden bakıp kek yiyen bir başkasını hayal eden bir anlatıcı var bu kez. Hayal ettiği adam da hayaller peşinde üstelik. Onun hayalinde ise bir yaz günü kendisi denize bakıp da ölmüş kardeşini düşünürken arkasından onu izleyen ve ona deliler gibi âşık, sevişmeleri uğruna şiirler yazan bir kadın var. Hayal içinde hayali, öykü içinde şiiri, mevsim içinde mevsimi ve sarmal kurgusuyla usta işi bir öykü Mutluluk.
Ve Özyürek kitabın son öyküsü Kutsal sevgilimiz’de edebiyat dünyasında çok da dillendirilmeyen bir konuyu yine o kendine özgü mizahıyla ele alarak unutulmaz bir karakter yaratmış: Suna Ferhat. Kitap dosyası gönderdiği yayınevi tarafından aylar süren bir bekleyişten sonra, üstelik o bildik ve gıcık iki kelimeyle -“Kolaylıklar dilerim”-  reddedilen, bu reddedilişten sandığından da çok etkilenen Suna Ferhat. Öykünün Epifani ve olası bir telefon görüşmesi alt başlıklı bölümünde bilinç akışı tekniğiyle büyük harf kullanmadan ret mail’ini yazan editöre haykırırcasına yazılmış satırlar çok dikkat çekici. Öykünün unutulmayacak son cümlesi ise belki de çağımızı özetliyor. Kim bilir?
Banu Özyürek yazdıklarıyla da yazma biçimiyle de yenilikçi ve cesur bir yazar. Bir an önce tanışmanız umuduyla. 
Banu Özyürek, Poz, Everest Yayınları, Şubat 2019, 135 s.


* Bu yazı Notos'un 75. sayısında yayımlanmıştır.

21 Mayıs 2019 Salı

Sürücü Koltuğu


Ölmeye gitmek...
Muriel Spark, İngiltere Kraliyeti tarafından “Dame” unvanıyla onurlandırılmış çok verimli bir yazar, maalesef Türkçede çok az kitabı bulunuyor. Bulabildiğim kadarıyla dilimize çevrilen dört romanı var. Avutucular ve Sempozyum’un baskısı bulunmuyorsa da Siren Kitap’ın daha önce yayımladığı Bayan Jean Brodie’nin Baharı ve Remzi’nin Çilek dizisi edisyonundan sonra yeniden bastığı Sürücü Koltuğu iyi edebiyatı seven tüm okurları bekliyor. Umuyorum ki kitaplarını heyecanla beklediğimiz Siren Yayınları Muriel Spark’ın daha çok eseriyle bize kavuşturur.
Sürücü Koltuğu 1970’de yayımlanmış. O döneme kadar Spark manik depresif bir kocayla evlenip Afrika’ya gitmiş, çocuğunu da bırakarak apar topar geri kaçmış, savaş sırasında haberleşme servislerinde çalışmış, sonrasında sekreterlik yapmış, mezhebini değiştirmiş ve Roma’ya yerleşmiş. 
Bu incecik kitapta Spark’ın zamanının çok ötesine geçtiğini düşünüyorum. Lise’in alışveriş yaptığı bir bölümle başlayan romanda yaşayacağımız tekinsizliği daha ilk anda hissediyoruz. Rengârenk kıyafetler arayan Lise’in beğendiği bir elbisenin leke tutmayan kumaştan dikildiğini öğrendikten sonra verdiği tepki Spark’ın yaratmak istediği “ne yapacağı belli olmayan karakteri” hemen imliyor okura. Alışveriş sırasında Lise’in kim olduğunu kısacık da olsa öğreniyoruz. “... On sekiz yaşından beri, yani on altı yıldır ve birkaç aydır, hastalandığı aylar dışında kesintisiz olarak çalıştığı muhasebe bürosunun gündelik hoşnutsuzluklarıyla dudakları hep kısılıdır.” Spark romanını kurarken hangi sözcüğü nerede kullanacağını bile hesaplamış bir yazar, o nedenle burada hastalanmakla ilgili satırlar tekrar dönüp okumayı gerektirecek. Yine aynı paragraftaki “Altında beş kadın, iki erkek çalışıyor. Üstünde de iki kadınla beş erkek var.” cümlesi de romanın içinde karakterlere olaylara ustalıkla gömülmüş kadın sorununa dair mesajları doğrular nitelikte. 
Kadın konusuna girmeden önce kısaca romandan bahsetmek gerekiyor. Kabaca, bir muhasebe bürosunda çalışan, küçük bir stüdyo dairede yaşayan otuz dört yaşındaki Lise’in tatil için İtalya’nın güneyine gitmesi diyebiliriz. Alışverişi, uçak yolculuğu, İtalya’da sabahtan akşama kadar yaşadıklarıyla hemen hemen otuz saatlik bir zaman dilimi romanda aktarılan. Herhangi bir spoiler verme kaygım yok çünkü Spark, Lise’in yirmi dört saat sonra bir otoparkta bıçaklanmış halde bulunacağını bize ilk sayfalarda haber veriyor. Zaten daha ilk anda tekinsiz bulduğumuz Lise’in roman boyunca garip davranışları, herkesin onu gördüğünü hatırlamasını istercesine renkli giyimi, abartılı kahkahaları, saatler ve farklı farklı yerler boyunca bulacağına inandığı erkek arkadaşını ararken düştüğü binbir tehlikeli durum okuru o kadar ama o kadar huzursuz ediyor ki 93 sayfalık romanda sık sık ara vermek zorunda kaldığımı belirtmeliyim. Lise gerçekten de bir arabanın sürücü koltuğuna oturmuş ve deliler gibi ölümüne sürüyor gibi, o kadar hesapsız... ya da aslında kitabın sonunda öğreneceğimiz üzere hesaplı mı demeliyiz? 
Muriel Spark “farklı” bir kadın olarak görülen Lise’in bir günde yaşadıklarını tarafsızca aktarırken aslında bir yandan da okurun ne derece önyargılı olduğunu ölçüyor. Lise bu tutarsız davranışları, dikkat çekecek hareketleriyle başına geleni aranıyor diye düşünüyorsak kendimizle hesaplaşmamızda fayda var. Çünkü Lise’in aklındakinin ne olduğunu bilmiyor, onu tanıma, bilme fırsatına erişmiyoruz, anlatıcı son derece uzak ve resmi. İşte bu farklı kadın aynı gün neredeyse iki kez tecavüz tehdidi yaşıyor. Üstelik faillerden birisi Lise kendini öğrenci olaylarının içinde gaz yemiş bir hâlde bulmuşken onu kurtaran ve o “sapık, anarşist” öğrencilere demediğini bırakmayan bir aile babası... Şaşırmamakla birlikte aslında Spark’ın herhangi bir kadının yaşamı boyunca yaşayabileceği taciz ve tecavüzle okuru yüzleştirdiğini anlıyoruz.
Lise’in çılgınca bir hızla geçirdiği günde tanıştığı tipler ise yazarın iğneleyici mizah anlayışının güçlü bir belirtisi. Günümüzü bilmiş de yazmış gibi evinin renklerine uygun kitap arayan dekorasyon delisi seksenlik Bayan Fiedke, makrobiyotik beslenme adı altında günde bir kere orgazm olması gereken Bill gibi yan karakterler romanda tam da olmaları gereken yerde. Kişiler ve olayların oldukça minimal kullanıldığı bu kurgunun en baştan ne olacağını bilsek de sona doğru polisiyeyi andıran, hatta sonda okuru bambaşka bir yöne savuran çok usta bir yapısı var.
Muriel Spark’la bugüne dek tanışmadıysanız, şimdi tam zamanı. Nihal Yeğinobalı’nın kusursuz Türkçesiyle...


Banu Yıldıran Genç

Sürücü Koltuğu
Muriel Spark
çev: Nihal Yeğinobalı
Siren Kitap, Aralık 2018, 93 s.

* Bu yazı Nisan 2019 tarihinde Agos Kirk'te yayımlanmıştır.

30 Nisan 2019 Salı

Svetlana Aleksiyeviç - Ütopyadan Sesler


Ütopyadan Sesler Sonlanırken...

Svetlana Aleksiyeviç iyi ki 2015’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış diye düşünüyorum sık sık. Bu prestijli ödül olmasaydı Türk okurlar olarak ne zaman keşfederdik Aleksiyeviç’i, ne zaman basılırdı peş peşe kitapları, bilmiyorum*. İkinci El Zaman – Kızıl İnsanın Sonu 2016 sonbaharında yayımlandığından beri yani iki buçuk sene gibi bir süredir Aleksiyeviç okuma maratonum var. Her yeni kitabı çıktığında önce bir ah etme, nasıl okuyacağım diye dövünme safhasından sonra kitabı hemen edinip okumaya başlıyordum. Çünkü Aleksiyeviç bir büyücü, sadece dinleyerek, dinlediklerini bir roman gibi sıraya dizerek, farklı seslerden bir senfoni yaratan, okuyanı kendisine bağlayan bir büyücü. Kitaplarının türüne bile tam olarak karar verilemezken bir gölge gibi sessiz,  yorumsuz, tarafsız kalıp bizlere koca bir Sovyet tarihini anlatan beş büyük kitabı Ütopyadan Sesler serisini tamamladı. Belli bir türe hapsedilemeyecek kadar yenilikçi, kurmaca dışı kabul edilemeyecek kadar yaratıcı, yazarın sesini duymadan onu her yerde hissedebilmemizi sağlayacak kadar duygusal bu kitapların sonuncusu Son Tanıklar geçtiğimiz ay dilimize çevrildi ve sesler -şimdilik- sonlandı.
Yazarın unutulmaz Nobel konuşmasında söylediklerini mutlaka hatırlamak lazım: “Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltıraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.”
Bu sözler asıl olarak Aleksiyeviç’in kitaplarını okuyunca gerçeklik kazanıyor. Bambaşka biçimlerde mücadeleler vermiş yüzlerce anlatıcının olduğu bu kitaplarla ilgili biraz öznel bir okuma hikâyesi anlatmak istiyorum size. Her bir kitabın neredeyse on – on beş güne yayıldığı, günde yirmi otuz sayfadan fazlasını okumanın yüreğimin kaldırmadığı bir okuma hikâyesi. Aslında şimdi şimdi kitapları kendi içinde üçe böldüğümü anlıyorum. İlk bahsedeceğim İkinci El Zaman sanki kitaplar üstü, Sovyet insanı ne demek anlayabilmek için önce okunması gereken kitap bu. Kadın Yok Savaşın Yüzünde ve Son Tanıklar İkinci Dünya Savaşı anlatıları ama bambaşka bir yerden, kadınların ve çocukların gözünden. Çinko Çocuklar ve Çernobil Duası ise SSCB tarihinin utanç anlatıları. 

Bir üst kitap
İkinci El Zaman’ı okumak aslında bir üstün insan mitinin gerçek olduğunu görmek gibiydi benim için. 1991’de dağılan Sovyetler Birliği’nin nasıl büyük bir coğrafyada, nasıl bir bütünlük oluşturduğu (baskı, sansür, sürgün kısımları da unutulmadan), gerçekten bir Sovyet insanı, kitabın alt başlığındaki gibi “Kızıl İnsan” yarattığı bugünkü dünyada masal gibi geliyor insana. Kurulmasını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, yozlaşması ve dağılmasını herkes kadar ben de biliyordum Sovyetler Birliği’nin ama Svetlana Aleksiyeviç’in bir başarısı da aslında bildiklerimizin gerçeğin ve bazen gerçek olmayanın çok çok küçük bir parçası olduğunu göstermek. Romanlardan tanıdığımız Sovyet insanı nasıl küçük yaştan itibaren belli ideallerle ve bilinçle yetişmiş, edebiyat (özellikle şiir, tiyatro) ve müzik (özellikle marşlar) nasıl onun hayatının bir parçası olmuş bir bir okudukça yaşlı kuşağın 1991’den sonraki dünyaya, hayata adapte olamayışlarını o kadar iyi anlıyor ki insan... Özgürlük diye çıkılan bir yolun hezimet olması, hele hele 90’ların sonlarına doğru yaşanan korkunç Tacik cinayetleri ömrünü tüm halkların kardeş olduğu Sovyet insanı olarak geçirmiş bir kuşağı nasıl hem şaşkınlık hem acıya sürüklemişse bizi de sürüklüyor.
Aleksiyeviç’in tarafsızlığı, anlatanlara şefkatle yaklaşımı hatta yer yer ağlaması ve bunu da tüm içtenliğiyle belirtmesi ise galiba kitaplarını sevmemizin en önemli etkenlerinden biri. Bürokratlarla yaptığı söyleşilerin halkla yaptıklarından ne denli farklı olduğunu görebilmek, yapılan yanlışları tüm açıklığıyla dinlemek yazarın politik duruşunu göstermiyor bize, okudukça Aleksiyeviç’in de tüm özleminin o kızıl insana dair olduğunu seziyorsunuz sadece. Dinlerken yaşadığı bu farklılığı yazarın kendisi de belirtiyor: “Şuna kani oldum ki sıradan insanlar –hemşireler, aşçılar, çamaşırcılar– anlatımlarında daha samimi… Onlar, nasıl söylemeli, kelimeleri gazetelerden ve okudukları kitaplardan, şunun bunun sözlerinden değil, içlerinden çıkarıyorlar. Salt kendi ıstırap ve kaygılarından. Eğitimli insanların duyguları ve dili, ne denli tuhaf gelse de, zamanın işçiliğine daha çok maruz kalıyor. Onun toplu kodlamalarına. İkincil bilgi bulaşıyor üzerlerine.”


Ölenler ve utananlar
Aleksiyeviç’in daha sonra okuduğum kitapları Çernobil Duası ve Çinko Çocuklar hali hazırda bildiğimiz devlet denen kurumun ne olduğunu, ne işe yaradığını bize tüm tanıklıklarıyla yeniden hatırlatıyor. Rejim ne olursa olsun devlet değişmiyor ama özellikle Çinko Çocuklar’da yazara ağlaya ağlaya devletin çocuklarını Afganistan’da nasıl bir ölüme gönderdiğini, mühürlü çinko tabutla ölüsü gelen oğlunu son bir kez görmesinin nasıl yasaklandığını anlatan annelerin sonra bir anda yazarı mahkemeye verip utanmazca anlattıklarını reddetmeleri ve çarpıtma, yalan, rejim aleyhtarlığıyla suçlamaları karşısında bu değişmezliği daha iyi anlıyor insan. Giden her askere ayrı ayrı üzülen, sayısı da şekli de korkunç ölümlerden devleti sorumlu tutan Aleksiyeviç’in yaşadığı hayal kırıklığı da anlaşılıyor. Kitabın sonundaki mahkeme kayıtları tüm süreci özetliyor aslında. Yine de şunu söyleyebilirim savaşın vahşeti ve erkekliği sebebiyle içine en az girebildiğim kitap Çinko Çocuklar oldu. Savaşın erkekliğinin ne demek olduğunu da Aleksiyeviç çok güzel sözlerle aktarıyor: “Kadınların hikâyeleri başka türlüdür, başka bir şeyi anlatır. ‘Kadın’ savaşının kendi renkleri, kokuları, ışıkları ve duygu evreni vardır. Kendi sözcükleri. Kahramanlara ve akla hayale gelmez yiğitliklere yer yoktur bu anlatılarda; insanlık dışı insan işleriyle meşgul insanlardan söz edilir sadece. Üstelik bu hikâyelerde yalnızca onlar (insanlar!) değil, toprak, kuşlar, ağaçlar da acı çeker. Bizimle birlikte yeryüzünde yaşayan kim varsa. Acıları kelimesizdir ki daha da ürperticidir bu.” Ama bir 80 kuşağı olarak, hatta çocukken Rambo’yu izlemiş biri olarak Afgan-Sovyet savaşına dair çok şey öğrendiğimi de eklemeliyim. Kuru tarih bilgisi değil, yaşayanların diliyle bu kirli savaşın tüm aktörleri sıralanıyor. Her Aleksiyeviç kitabından sonra yaptığım gibi günler süren araştırmalar oldu doğal olarak... Savaşta  Amerika’nın rolü, El Kaide’nin kuruluşu, daha neler neler...
Çernobil Duası hem kişisel tarihimizdeki rolü, hem Karadeniz’de hâlâ yaşanan ölümler sebebiyle en çok etkilendiğim, çekilmiş acılara dayanamayıp ağladığım kitaplardan biri. Devletin o kemikleşmiş yapısı, kazadan sonra yapılan hataların sonucunda acı dolu ölümler, aylar sonra bile hata yaptığını kabul etmeyen devletin ona inanan milyonlarca insana yaşattığı hayal kırıklığı, hatta bize çayı korkmadan içmemizi söyleyen bakanın aynısının orada da olması, Çernobil’e kendi özel suyuyla gidip musluk suyu içiyormuş gibi yaparak halka korkmadan musluk suyu içebileceklerini söyleyen Sovyet bakanı gibi ayrıntılar İkinci El Zaman’daki kızıl insanın artık sona yaklaştığını söylüyor sanki. Çernobillilerin yıllarca yaşadıkları ayrımcılık, bir ömür tetikte yaşamaları ise hiç suçu olmayanların yıllardır süren cezaları maalesef. Bu yazıyı daha fazla uzatmamak adına kitabı ilk okuduğumda Agos gazetesine yazdığım yazının linkini ekleyerek Çernobil Duası’nın Aleksiyeviç kitapları arasında en sevdiklerimden olduğunu söyleyebilirim. http://tembelveyazar.blogspot.com/2017/06/cernobil-duas.html

En günahsız kim?
Daha yeni yayımlanan Son Tanıklar ise Kadın Yok Savaşın Yüzünde’yle beraber okunduğunda çok büyük, çok gerçek bir İkinci Dünya Savaşı portresi oluşturuyor kafamızda. Kadın Yok Savaşın Yüzünde’de İkinci Dünya Savaşı’nda görev alan kadınların -ki sadece sıhhiye değil ordunun birçok bölümünde görev yapmışlar- kendi savaşlarını anlatmalarını okuyoruz. Aleksiyeviç’in bu kitabın başına yazdığı önsözün Nobel konuşması kadar akıllarda kalması gerekiyor. Kitabının çok uzun yıllar devlet tarafından sansürlendiğini, sansürsüz metnin ancak 2000’li yıllarda yayımlanabildiğini anlatan Aleksiyeviç aslında daha kitabı yazarken bazı anlatılanları ayırdığını, kitaba koymadığını belirterek kendi sansüründen de bahsediyor ve bu önsözde gerek devletin gerekse kendi sansürlediklerinden örnekler vererek yılların acısını çıkarıyor. “Böyle kitapları okuduktan sonra kim savaşa gider? İlkel natüralizminizle kadını küçük düşürüyorsunuz. Kahraman kadını. İtibarsızlaştırıyorsunuz. Sıradan bir kadın yapıyorsunuz onu. Bir dişi. Oysa kadınlar bizim kutsalımızdır.” diyen bir iktidar karşısında ne yapılabilir? Aslında kitabı okuduğumuzda kadının itibarsızlaşması bir yana böylesine vahşi bir savaştan çıkan, göllerden ceset toplayan, çıplak elle gömen kadının hayata bağlanmak konusunda ne kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. Yine tüm vahşet içinde süslenmek, kendini kadın gibi hissetmek, bir sonraki gün Almanlarla çarpışmadan önce son kez sevişmeyi istemek gibi son derece olağan duygular da var. “Savaşı değil, savaştaki insanı yazıyorum ben. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini. Ruhun tarihçisiyim.” diyen Svetlana Aleksiyeviç savaşı tüm gerçekçiliğiyle, savaşın mahvettiği ruhları tüm acısıyla anlatıyor ve yeri geldiğinde ölü sayısını bile saklayan devletlerin bu gerçeği görmeye tahammülü yok.
Ütopyadan son sesler İkinci Dünya Savaşı sırasında çocuk olan yüz kişinin sesi. İlk kez bu kitapta yazar herhangi bir önsöz yazamamış. “Önsöz Yerine (Zira yazar bu konuda söyleyecek söz bulamamaktadır.)” başlığı ve açıklamasından sonra şöyle devam ediyor: “Büyük Anayurt Savaşı sırasında (1941-1945) milyonlarca Sovyet çocuğu hayatını kaybetti: Ruslar, Belaruslular, Ukraynalılar, Museviler, Tatarlar, Letonyalılar, Çingeneler, Kazaklar, Özbekler, Ermeniler, Tacikler...” Çocukluğa Aykırı Yüz Öykü alt başlığını taşıyan kitap sanırım okuması en zor olanlardan biri. Çocuk diyince akan sular duruyor çünkü. Bir şekilde hayatta kalıp o dönem yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez anlatanların bile aslında hiçbir zaman iyileeşmedikleri hemen anlaşılıyor. Yaşayanlar da zaten ya babasının öldürülüşünü görmüş ya annesini gömmüş ya kardeşleri yanı başında teker teker vurulmuş ya da eve gidip dedesinin ninesinin ölüsünü bulmuş. Bugün neredeyse pamuklara sararak büyüttüğümüz çocuklarımızın bunları yaşadığını hayal bile edemedim okurken. Kitapları okumamamın uzun sürdüğünden bahsetmiştim, bir günde karşılaştığım acının çokluğunu bünyem kaldırmıyordu bir yerden sonra ama Son Tanıklar son darbeyi vurdu diyebilirim. Aklım almadı, her kitapta böyle söylüyordum ama bu kötülüğü bu dehşeti yine yine yine aklım almadı. Evlerde kimseyi bulamazsa evin kedisini öldürecek nefreti, Rakel Dink’in o güzel sözüyle “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı” anlamadım, anlamayacağım. Küçük bir çocuğun yakılan köyünü nasıl hatırladığı yıllar sonra bile değişmiyor, uzakta gördüklerini nasıl kodladığı mesela: “Yanan siyah bir şey görürsen yaşlı bir adamdır. Yanan pembe bir şey görürsen küçük çocuktur.”  Yaşadıklarını atlattığını sanan birinin anlatmaya “Ben size komik bir şey anlatmak istiyorum, neşeli bir şey...” diye başlayıp bir anda gözünden akan yaşları ve ağladığını fark etmesi ne acı. Çünkü savaş hakkında, çocukların tanık oldukları hakkında anlatacak neşeli hiçbir şey yok aslında. Son Tanıklar’daki acı çok, pek çok... neredeyse bütün kitabı buraya geçirmek gerekiyor ama Almanlara yakalanıp da yetimhaneye yerleştirilen çocuklardan kan alındığını, hatta hiç kanı kalmayana dek kullanıp öylece atıverdiklerini birkaç söyleşide okumak çok sarsıcıydı. Dokuz yüz gün süren Leningrad kuşatmasından kurtulan çocukların başka şehre götürüldüklerinde ilk gördükleri parkı “yemeleri” -evet, çimenleri, yaprakları yemekten bahsediyorum- beni tokluğumdan utandırdı. Yıllarca konuşmayanlar, anıların ağırlığından zor bir erişkin olanlar, eşleri tarafından terk edilenler, bir köyde eceliyle ölen bir dedeyi gömme hazırlığını görüp de “Nasıl ölebilir ki? Bugün kimseyi kurşuna dizmediler.” diyen doğal ölümden habersiz yedi yaşında bir çocuk, yetimhanelerde, yurtlarda ilgilenilme uğruna, onları azarlayacak biri olsun diye bile bile yaramazlık yapanlar, dünyaya bir erkek daha getirmekten, oğlan doğurmaktan korktuğu için ömrü boyunca aşktan, evlilikten uzak duranlar...
Ama bu kadar iç karartıcı alıntı yeter sanırım. Yazının sonuna doğru yaklaşırken güzelliklerden bahsetmek istiyorum biraz da. İkinci El İnsan’da bahsettiğim o “kızıl insan” Son Tanıklar’da altın çağını yaşıyor. Savaşa kamplarda yakalanan çocukları kurtarmak için el birliğiyle yapılanlar, annesiz babasız kalan çocukları herkesin sahiplenmesi, Yahudi çocukların saklanması, kendi çocuklarından biriymişçesine yıllarca bakılmaları, partizanların, hemen hemen bütün anılarda masal kahramanları gibi anlatılan partizanların çocuklara verdiği değer ve önem iyiliğin de var olduğuna inandırıyor beni. 
Hele kimsesiz kalan çocukları alıp da kendi çocukları gibi bakanlar, kimin nesi olduğunu bilmeden benim çocuğum ol diyenler belki de savaşla ilgili söylenen sözlerin en güzelini oluşturuyorlar: “Hepimiz böyle büyüdük, iki anneyle, üç anneyle.” Savaştan kaçabilmek uğruna ülkenin ta öbür ucuna gitmek zorunda kalanlara açılan kucak, Özbek bir ninenin zayıflıktan kırılan torunu ve savaştan kaçıp gelmiş arkadaşına bakıp kendi Tanrı’sına, Allah’a Özbekçe ettiği yakarış, işte o Sovyet ruhunun ve insan olmanın en yüce anılarından birkaçı.
Ve en sonunda zafer kazanıldığında, açlık ve sefalet sürerken, acılar daha eskimemişken köylerde yakalanan savaş esiri Alman askerlerin açlıktan yalvarmalarına dayanamayıp elindeki patatesi, elmayı veren kadınların varlığı ve verdikleri insanlık dersi, ne olursa olsun insan olmaktan vazgeçmeme öğüdü beni Kadın Yok Savaşın Yüzünde’den sonra bir kere daha eğer bu dünya yok olup gitmezse, kurtulursa bunun kadınlar sayesinde olacağını inandırıyor.**
Aleksiyeviç Nobel konuşmasında “Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.” diyor. Ne mutlu ki kitaplarını okuyan herkeste de bu duyguları uyandırabilecek kadar büyük bir yazar. Okudukça tiksindiğim insan da oldu hayret ettiğim de, devam edecek gücü bulamayıp yarıda bırakmak istediğim de oldu, güzel insanlarla karşılaşıp sevinçten ağladığım da... O bir avuç güzel insana, küçücük umuda tutunmak gerekiyor, öyle olmasa yaşamak mümkün olmazdı zaten.
Bu iki buçuk yıllık okuma hikâyem böyle sonlanmayacak tabii, Aleksiyeviç okumaya başladığımdan beri Sovyetlerdeki günlük hayata duyduğum ilgi giderek arttı. O büyük Rus romanlarının nasıl yazılabildiğini, Rus ruhu diyebileceğimiz o farklı ruhu, bizden bambaşka dertleri olan Sovyet insanını anlamaya çalışıyorum. İnsanın ya çok sıkı kanunlarla ya da işte bu örnekteki gibi yüce bir ülküyle “iyi” olabilmesi çok can sıkıcı aslında, böyle ülkülerin kalmadığı bir dünya düzeninde, kanunların da bir işe yaramadığı bizimki gibi memleketler hakkında umutsuzluğa kapılıyor insan. Ama hemen sonra son üç beş yıldır yaşadıklarımızın, acılarımızın biricik olmadığını, hatta çok büyük de olmadığını düşünüyorum. “Benimki de dert mi,” diyorum, “insanlar neler yaşamış.” Svetlana Aleksiyeviç okumak yola devam etme konusunda itici bir güç oluyor, tavsiye ederim.
Başta da söylediğim gibi iyi ki Aleksiyeviç Nobel ödülü aldı, Kafka Yayınları kitaplarını birbirinden iyi çevirilerle yayımladı* ve biz de Ütopyadan Sesler’i dinleme fırsatı bulduk. Sanatın bir insanı değiştirme gücü her şeyden fazla. Edebiyatın beni nasıl değiştirdiğini buraya yazdığım yazılarda sıkça anlattım, Svetlana Aleksiyeviç’le yaşadığım değişim ise neredeyse gözle görülebilecek denli güçlü. Herkesin bir gün bu seslerle tanışması dileğiyle...

Banu Yıldıran Genç

* Kadın Yok Savaşın Yüzünde daha önce Evrensel Yayın tarafından Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları adıyla yayımlanıyor. Bu kitap uzun yıllar boyunca sansürlü olarak yayımlanan metinden çevrilmiş.
** Bu yazıyı yazdığım sırada Yeni Zelanda başbakanının yaşanan terör saldırısı karşısında söyledikleri, yaptıkları inancımı iyice güçlendirdi.
*** Kitapları orijinal dilinden ustalıkla çeviren Sabri Gürses, Güney Çetao Kızılırmak, Aslı Takanay, Serdar ve Fatma Arıkan’ın adını anmadan yazıyı bitirmek istemedim.


Bu yazı oggito.com'da yayımlanmıştır.

Övgü

Hayattan alacaklı olanlar Komşum arada bir göz ucuyla bana bakıyordu, hissediyordum. Bense okuduğum kitaba dalmış hiçbir şeyin f...