13 Aralık 2016 Salı

Hişt Hişt

Büyülü bir öykü: Hişt Hişt
Edebiyatı çok sevmeme rağmen uzak durduğum öğretmenliğe başlamamın üç sebebi vardı. 2001 ekonomik krizi, yakında doğacak çocuğumu öğretmenlik yaparak daha rahat büyütecek olmam ve iki aylık yaz tatilleri.
Öğretmenlikte on beşinci yılıma doğru ilerlerken edebiyattan nefret ettirdiğim öğrenci olmuş mudur, bilmiyorum ama “edebiyatı, kitap okumayı sevdirdiniz” diyen on öğrencim olmuşsa, mutlu olmam için yeterli. Bilindiği üzere memleketimizde edebiyat dersleri tarih dersinden farksız, “milli” eğitim, müfredat, plan program derken farklı ders işlemek de özgün olmak da epey zor.
Liseye yeni başlayan öğrencilere yıllardır okuttuğum kilit metinler var, hem öğrenciyi hem algısını tanıma adına seçtiğim metinler. Bunlardan biri Sait Faik Abasıyanık’ın unutulmaz “Hişt Hişt” öyküsü. Bu sene yine değişen Türk Dili ve Edebiyatı programıyla on yıl önce bozduğunu düzeltmeyi uygun gören bakanlık okullar açıldıktan iki ay kadar sonra ders kitabımızı gönderdi. Ben çocuklara Hişt Hişt öyküsünü dağıtacakken bir de baktım ki ders kitabına dahil edilmiş. Şaşırmadım desem yalan olur.
Konu öyküye gelince geçen hafta Hişt Hişt’i okuduk. Lise birinci sınıfın erkekleri pek fenadır. Çocukluğunu sürdüren, daha ergenliğe bile girmemiş birer canavardır çoğu. Ergenliğe çoktan girmiş kızlar ise olgunlaşmaya ve teneffüslerde yanlarında oturan bıdıklardan kaçıp üst sınıfların katlarında dolaşmaya başlamışlardır. Uzattım belki ama Hişt Hişt’i okuyan çoğu erkek çocuğun tepkisi aynıdır: “Ne anlatıyor ya bu adam?” Kısacası lise bir edebiyat dersinde umudum genellikle kızlardadır.
On dördüncü öğretmenlik yılımda ilk kez “Ne anlatılıyor aslında Hişt Hişt’te?” soruma ömrümce unutamayacağım bir yanıt aldım. Sınıfın “r”leri söyleyemediği için pek de konuşmayı tercih etmeyen sessiz bir kız öğrencisi parmak bile kaldırmadan nefessiz kalarak anlatmaya başladı: “Yaşama sevgisini anlatıyor hocam. Anlatıcı yaşamayı çok seviyor. Baksanıza eşeğin rengini güzel sanıyor, dikenin tadını erik sanıyor. Kötü bir şey duymak istemiyor hocam. Bahçıvan ölen çocuğundan bahsetmek isteyince susturuyor onu. Hişt hişt, yaşama sevinci hocam. O olmayınca olmaz diyor, yaşanmaz diyor. Hocam.”
Cümlesi bitince şaşkınca susan öğrenciyle sanırım biraz bakıştık çünkü ben de hemen bir şey söyleyemedim. Bazen bir çocuğun basit sözleri afili cümlelerden, terimlere boğulmuş edebi metinlerden çok daha etkili olabiliyor. Yaşadığımız an, öyle bir andı.
Bir öyküyle böylesine heyecanlanmak, adını hiç duymadığınız bir yazarı bundan sonra anımsayacak olmak, edebiyat dersinde kazanacağınız en önemli şey zaten. Doğru metnin doğru zamanda doğru okuru bulmasından daha güzel ne olabilir?
Sırf bu yüzden edebiyat dersine ve ders kitaplarına inancım yenilendi. Tabii hiçbir şey mükemmel değil, Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. cümlelerini sansürleyip öykünün altına “kısaltılmıştır” ibaresi ya da kestikleri yere (...) işareti koymamalarına biraz bozuldum ama ben sansürlenmiş bilgisini yine de verdim çocuklara. Elbet merak edip metnin orijinalini bulan olur.
Hişt Hişt öyküsü büyülü bir öykü, bundan yıllar evvel Diyarbakır Merkez Birlik Lisesi öğrencilerinin çıkardığı bir dergiye ad olmuş bir öykü. O dönem birçok köşe yazarının değindiği, gazetelerde haber olmuş bir dergiydi bu. Hatta okul müdürlerimiz bize örnek gösterip tembel olduğumuzu ima ederlerdi. Edebiyat öğretmeni Murat Özyaşar’ın önayak olduğu bu dergi kim bilir kaç öğrenciye edebiyatı, yaşamı, okumayı sevdirdi?
Ödülleriyle, öğrencilerle yaptığı projeleriyle adını duyduğumuz edebiyat öğretmeni, yazar Murat Özyaşar geçtiğimiz aylarda bu kez haksız yere haber oldu gazetelere. Yaşanan zorluklar ne olursa olsun “tutunduğumuz en önemli dal, öğrenciler” diyen öğretmenler için vazgeçmek, pes etmek yoktur. Her yıl eğitim sisteminden daha da şikâyetçi olsak da değil mi ki Hişt Hişt’ten ne anladığını bir solukta sevinçle anlatan öğrencilerimiz var, o bize yeter. Hem Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.” dememiş mi Sait Faik?
Murat Özyaşar geçtiğimiz hafta itibariyle öğrencilerine kavuştu. Oggito’ya yazdığım bu ilk yazı da artık aynı şehirde öğretmenlik yapacağımız Murat Özyaşar’a bir “hoş geldin” armağanı olsun.

Banu Yıldıran Genç
* Bu yazı oggito.com sitesinde yayımlanmıştır.

7 Aralık 2016 Çarşamba

Koca Karınlı Kent

Can acıtan bir büyüme hikâyesi...
Suzan Samancı “Neler yaşandığını bilmiyorduk” dediğimiz 90’lardan artık her şeyi bildiğimiz ama hiçbir şey yapamadığımız 2016’lara dek Kürtlerden, yaşananlardan, coğrafyasından, hikâyelerinden, dilinden bahsetmeyi seçmiş bir yazar. Son romanı Koca Karınlı Kent için doğup büyüdüğü topraklardan kopmak zorunda kalan bir ailenin en büyük kızı Havin’in gözünden anlatılan bir kentin, her şeyi yiyip yutan ama yine de doymayan kentin korkunç masalı da diyebiliriz.
Romanı okumaya başladığım andan itibaren Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’üne benzettim, belki her iki romanda da ötekileştirilmiş, yok sayılmış insanlar büyülü bir biçimde anlatıldığı için. Rüyalar, gerçekle birbirine karışan hayaller, romana hâkim olan kadınların canlı bir dille andıkları geçmiş, okuyanı karamsarlığa sürükleyecek içeriğe bir nebze olsun neşe getiriyor. Eğer babaannenin Türkçe-Kürtçe küfürleri, anneyle didişmeleri, Havin’in genç kız olurken keşfettiği feminizm sayesinde cümle esnafa kafa tutması olmasaydı, mayına basarak parçalanan ve durmaksızın rüyasına giren arkadaşı Cudi’nin elleriyle topladığı ciğerleri, kente göç ettikleri andan beri yaşanan ayrımcılık, büyürken arkadaşlarının birer birer ortadan yok olması kolay kolay okunamazdı.
Okula başlama yaşı gelen bir çocuk düşünün, öğretmenini ilk olarak sınıftaki başka öğrencileri uyarırken hatırlayan bir çocuk... “Şışşt çok ayıp onlar da bir insan.” Sonrasında ellerini kontrol eden bir öğretmen... “Hımmm, elleriniz taşları iyi tanıyor, kalemi değil.” Adını öğrenmeye zahmet bile etmeyen öğretmen... “Ha Kavin Ha Havin, ne fark eder?” Zaten bu çocukla öyle söylenegeldiği gibi kardeş mardeş olunmadığı uğur böceğine söylediği tekerlemeden de ortaya çıkar. Ülkenin batısında yaşayanlar “Uç uç böceğim annen sana terlik pabuç alacak.” gibi masumane şeyler söylerken, Kürt çocukları “Kezê bazde esker hat! (Koş böcek asker geldi)” diye uyarırlar böceği. İşte bu nedenle okulda diğer çocukların yanında olsun, çok okuyup sorguladığı için evde ve mahallede olsun, hep yalnızdır Havin. Ailesiyle mutludur ama her şeyi konuşmak mümkün değildir, bu nedenle Ermeni komşuları Bayzar’a gider sık sık. Bayzar romanda başka bir azınlığı temsil eder ve küçük arkadaşına 1915’ten başlayarak hayat hikâyesini anlatırken bu toprakların bitmeyecek utancını yineler.
Hem göç, hem büyüme, hem de aşk hikâyesi var Koca Karınlı Kent’te. Suzan Samancı duygu sömürüsü yapmadan herhangi bir Kürt’ün hayatında var olabilecek acıları büyülü gerçeklikle anlatıyor. Havin’in bir Newroz sonrası dağa çıkmış amcaları her zorlu günün gecesinde rüyasına girerek ona umut vermeye çalışır. Ninenin her günü onları anarak geçer. Aynı acıyı biraz farklı bir biçimde Havin de yaşayacaktır, her cumartesi öğlen Galatasaray Lisesi’nin önüne gidip kaybolanları anmak, sonrasında derneğe gitmek demektir büyümek onun için. Dernekte tanıyıp sevdiği Cuma da baskıların artması, derneğin kapanmasından sonra birçokları gibi radikal kararı almış, dağa çıkmıştır. Havin’e de ninesi gibi bitmeyecek bir hasret kalır.
Havin’in yalnızlığı kentte kalmaz elbet, ablukalar artıp ailesi mimlenince Giresun’a bir tanıdığın yanına gönderilir. Suzan Samancı Karadeniz coğrafyasını, mevsimlik fındık işçilerini oldukça etkileyici bir biçimde anlatmış. Havin’in yanlarında misafir kaldığı Taha askerlik yaparken Kürt Alevisi Kevê’ye âşık olup evlenmiş, memleketine gelin getirmiştir. Günlük olağan işlere yansımayan fakat en ufak bir gerilimde ortaya çıkan ayrımcılık, şehre birbiri ardına gelen asker cenazeleri, kadınların yaşadığı baskı Havin’in bir birey olarak olgunlaşmasına çok şey katar.
Suzan Samancı romanında sık sık değişmesi gereken feodal ve ataerkil düzene atıfta bulunuyor. Nine her ne kadar romanın en sempatik karakterlerinden olsa da oğlan çocuklarını kızlara tercih eden, anneye kaynanalık yaparak hayatı zehir eden biri. Anne ise kocasına, kaynanasına başkaldıran, kocası hapisteyken çalışıp özgürleşip politikleşen rolüyle Havin için bir idolken ailenin zenginleşmesiyle bu rolünü kaybeder. Yine yazar pek değinilmeyen bir konuyu, Havin’in bir genç kız olduğunu, cinsel ihtiyaçlarını oldukça cesurca ifade etmiş: “...Cuma geliyor aklıma, fındık ağaçlarının gölgesinde bekliyor Cuma, dal gibi bedenine sarılıyor, terli yüzünü avuçluyorum, boynundaki kefiye yere düşüyor, âdemelmasını emiyorum...” Kadınlık rollerinin sürekli gözlemlendiği ve sorgulandığı roman sonuyla ise bizi gülümsetmeyi başarıyor, belki de bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyle, “kızkardeşlik” duygusuyla ve umutla bitiyor.
Suzan Samancı çok iyi bildiği coğrafyayı, göçü, ötekileştirilme duygusunu hayaller, gerçekler, rüyalarla anlatmış, bunu aktarırken hem Kürtçe hem Türkçe argodan, küfürden, yerel dilden olabildiğince yararlanmış. Bir çocuğun genç kızlıktan kadınlığa doğru evrilmesini kadınlarla dolu bir dünyadan anlatmış. Maalesef bu farklı anlatıma ket vuran, okuyucuyu uzaklaştıran bir sorun var ki kitapta, bu yazardan değil yayınevinden kaynaklanıyor. Umarım Ayrıntı Yayınları bir sonraki baskıya daha özenli olur ve neredeyse her sayfada bulunan yazım yanlışlıklarına, düzeltilmemiş anlatım bozukluklarına dikkat eder.

Banu Yıldıran Genç

Koca Karınlı Kent, Suzan Samancı

Ayrıntı Yayınları, Ekim 2016, 160 s.
* Bu yazı Notos'un 61. sayısında yayımlanmıştır.

2 Aralık 2016 Cuma

Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı

Yalın ve hüzünlü bir büyüme hikâyesi
Dünya çapında coğrafyanın edebiyata etkisi gibi bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum, yapılmadıysa da keşke yapılsa diye düşünüyorum çünkü bildiğim şu ki ben her Kuzey Avrupa edebiyatından bir kitap okuduğumda o dile, o biçeme, o sadeliğe hayran oluyorum.
Hayran olduğum şey sadece edebiyatı değil tabii, bu araştırmayı kültür-sanat olarak genişletmek de mümkün. Bugün İskandinav stili denen ve yine sadeliğiyle bilinen bir dekorasyon tarzı, girift cinayetlerden çok toplumu ve psikolojiyi mutlaka suça dahil eden bir polisiye tarzı ve son yıllarda sıkça konuşulduğu üzere yine insana odaklanan bir televizyon dizisi tarzı var. Bizim kültürümüzde alışkın olduğumuz abartı, alegoriler, mecazlar, benzetmelerle dolu edebiyattan, televizyon dizilerinden, altın varaklı dekorasyondan fersah fersah uzak...
Danimarka tam olarak İskandinav ülkesi sayılmasa da edebiyatı oraya bir hayli yakın. Tanıdığımız en ünlü Danimarkalı Andersen'den, Karen Blixen'e, unutulmaz Smilla karakteriyle Peter Høeg'e kadar az buçuk okuduğum bu edebiyat dünyasına şimdi yeni bir yazar eklendi. Helle Helle'nin Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı adlı romanı, Danimarkalı yazarın Türkçeye ilk çevrilişi, bu arada romanın Sadi Tekelioğlu tarafından orijinal dilinden çok başarılı bir biçimde çevrildiğini de belirteyim. Son dönemde çok farklı kitaplar yayımlayan Pinhan Yayıncılık umarım ülkesinde oldukça ünlü olan yazarın diğer romanlarını da yayımlar.
Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı farklı adıyla, güzel bir çiçeğin süslediği sade kapağıyla dikkat çekiyor. Kapaktaki bu sadelik yine anlatılanlarla bağlantılı. Arka kapak yazısında da dendiği üzere "hem her şeyin olduğu hem hiçbir şeyin olmadığı" bir roman bu. Genç bir kızın yaşamındaki hemen hemen iki yıllık bir süreyi anlatan roman ne büyük laflar ediyor, ne iddialar öne sürüyor, ne de duyguları ön plana çıkarıyor ama insanı bam telinden vuran bir büyüme öyküsü anlatıyor.
İki üç sayfalık bölümlerle ilerleyen roman anlatıcının gözünden veriliyor. Kahraman bakış açısı diye bilinen bu açı bizde genellikle duyguları, davranışları sonuna kadar açıklamak için kullanılıyor ki günümüzde birçok eleştirmen modern edebiyatta Tanrısal ya da kahraman bakış açısında böyle kolaycı bir yöntemin kalmadığını, anlatmak yerine sezdirmek gerektiğine değiniyor. İşte bu sorunun ne olduğunu tam olarak bilemeyen ve dünya edebiyatında bu sorun nasıl çözülüyor görmek isteyen varsa bu roman okunabilecek en iyi örneklerden biri bence.
Adını çok sonraları öğreneceğimiz Dorte, başından geçenleri kronolojik bir sırayla anlatır ama gerek bahsedilen evlerden, gerekse karakterlerden bir süre sonra bazen bugünden bazense tam olarak süresini bilemediğimiz bir geçmişten bahsettiğini anlarız. Bu bölümlerin bir sırası yoktur, okuyucu zamanla hiç şaşırmadan Dorte'nin yaşamını takip edebilecek denli yakınlaşır olaya. Geçmişte yaşananlar, bugünde yaşananlar derken Dorte'nin kafa karışıklığı, gönül kırıklığı ve erteledikleri, bir büyüme hikâyesini olanca yalınlığıyla okurun gözlerinin önüne serer.
Helle Helle kahramanının kişiliğini de bize sadece yaşadıklarıyla aktarmayı tercih etmiş. Hepimizin başına gelen abuk durumlar Dorte'nin başına biraz fazlaca geliyor. Telefon etmek için evine uğrayan genç bir çifti kendisinde telefon bulunmadığı için istasyon binasına yönlendirdikten sonra yaşadıkları gibi: "Biraz ileride, elektrik direğinin yanında piknik sepetli genç çift merdivenin yanında durmuş, bana bakıyorlardı, kız el sallamaya başladı. İki elimle yemek paketini tuttuğum için paketi havaya kaldırarak selam vermeye çalıştım. Kız adama bir şey söyledi ve bana doğru gelmeye başladılar. Çok uzaktan bile kolaylıkla görülebilecek, soran bir yüz ifadesi takındım, ikisi birlikte yanıma geldiler: 'Neden zahmet ettin? Ne kadar iyisin,' dedi kız." O gece yemeğini yiyen, yatıya kalan, sabah onunla Kopenhag'a gelen bu çiftle yaşadığı garipliğin üstüne bir de istasyon binasında yaşayanlardan telefon kullandırtma üzerine azar işitir. Yine de Dorte bu garip olayların üstünde çok durmaz, duygularını aktarmaz, yaşar ve geçer.
Ailesinin yanından lisede ve liseyi bitirdikten sonra olmak üzere iki kez taşınmıştır Dorte, ilki kış şartlarında okuluna daha rahat gidebilmek için merkeze, adını aldığı halası Dorte'nin yanına, ikincisi ise iki bebeğe ve bir köpeğe bakıcılık yapmak üzere başka bir şehredir. Her iki yolculukta da ortak olan şey eşyalarını doldurduğu babasından kalan kareli bavuldur. Bu bavula romanda birkaç kez özellikle değiniliyor. Aslında romanda sürekli bir derlenip toplanma hâli var, dağılan eşyaların, alınıp giyilmeyen, başkalarına verilen kıyafetlerin, çöp torbasında biriktirilen kirlilerin oldukça sık bahsi geçiyor. Bunlar yazarın hiçbir şeyi doğrudan anlatmadığı okura kahramanını anlatma yöntemi. Böylelikle Dorte'nin yaşamındaki karışıklığı, dağınıklığı ve toparlanamama halini anlıyoruz ki geç ergen-genç yetişkin arası biriyken hangimiz öyle olmadık ki?
Geçmişteki yaşamın anlatıldığı bölümlerde adım adım Dorte'nin hiçbir sorun yaşamadığı sevgilisi Per'i terk etmesine giden yolu okuruz. Per de ailesi de mükemmel denebilecek denli iyilerdir, oysa Dorte'nin kafası yine karışmıştır ve bu romanın en duygusal bölümünü oluşturur: "'Gel buraya,' dedi Per ve beni kendisine çekti. Ben de başımı onun çıplak omzuna dayayıp ağlamaya devam ettim. 'Bu kadar genç olmamıza dayanamıyorum. Fazla genciz biz.' 'Ne için fazla genciz?' 'Her şey için. Şu yaptığımız şeyler için de fazla genciz. Tek yaptığımız şey bu güzel günlerin sonunun gelmesini beklemek.'"
Daha yirmi yaşına gelmeden düzenli, ailelerle mutlu bir ilişki yaşamak ergen bir bireyin dengesini bozabilir. Çünkü gençlik dediğimiz şey bir yandan da yanlış yapmak, ertelemek ve zaman kaybetmek demektir. Dorte de Per'i terk ettikten sonra yaptığı yanlışlarla bugüne gelen hikâyesini romanın sonuna kadar eşzamanlı bir biçimde aktarır okuyucuya, hiçbir yorumda bulunmadan, hiçbir duygusunu açmadan. Bugünde ise ailesinin evinden dördüncü kez ayrılan Dorte ilk kez kendi başına, kendi evinde oturmakta ve üniversiteye gitmeye hazırlanmaktadır. Roman boyunca Dorte'nin tutulamayan sözlerini okuruz: "Ertesi gün evde kalıp işlerimi toparlamaya karar verdim. Kalkınca omlet yapıp portakal sıkacaktım. Ardından uzun vadede yapacaklarımı tasarlamak, sıraya koymak istiyordum. Elektrik süpürgesiyle ortalığı süpürebilir, kütüphaneye gidip kişisel gelişime faydalı kitaplar ödünç alabilirdim."
Oysa Dorte üniversiteye hiç gitmeyip, aylak aylak gezip giymeyeceği şeyler alacak, sürekli hazır unlu yiyeceklerle beslenecek, gündüz uyuyup gece uyanık kalmaya devam edecek ve bir de üstüne daha önce telefon azarı işittiği komşusunun nişanlısıyla yatmaya başlayacaktır.
Kendi gençliğime çok benzettiğim için mi bilmiyorum, Dorte'yi ve durmaksızın verdiği ve tutamadığı sözleri okumak bu zor günlerimizde bana eskiyi, saflığı ve iyiliği anımsattı. Kendi kendime "İnsan Danimarka'da da Türkiye'de de aynı büyüyormuş." dedim. Sonunda Dorte'yi şimdiki zamanla yazması gereken cümlelerin olduğu yerde, taşınan komşusuna evden ayrılmayı simgeleyen kareli bavulunu vermiş bir biçimde bırakırız. Elbet o kararların gerçekleşeceği, dağınıklığın toparlanacağı günler de gelecek, hayat bu kadar sıkıcıyken büyümek için acele etmeye ne gerek var?

Banu Yıldıran Genç

Bu, şimdiki zaman kipinde yazılmalıydı
Helle Helle
Pinhan Yayıncılık
Kasım 2016, 162 s.
* Bu yazı Agos Kirk'in Aralık 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Disko Topu

Yok sayılan hayatlar İthaki Türkçe Edebiyat dizisi dikkate değer kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Disko Topu oldukça can acıt...